Bilqi Forum  

Geri git   Bilqi Forum > > >

ÖDEVLERİNİZİ BULMAKTA ZORLANIYOMUSUNUZ!

SORUN ANINDA CEVAPLIYALIM.

TÜM SORULARINIZA ANINDA CEVAP VERİLECEKTİR !

Sitemize Üye Olmadan Konulara Cevap Yazabilir Ayrıca Soru Cevap Bölümüne Konu Açabilirsiniz !

Yeni Konu aç Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 09-27-2008, 15:06   #1
уυѕυƒ
Moderator
 
уυѕυƒ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Feb 2008
Mesajlar: 11.000
Tecrübe Puanı: 1000
уυѕυƒ has a reputation beyond reputeуυѕυƒ has a reputation beyond reputeуυѕυƒ has a reputation beyond reputeуυѕυƒ has a reputation beyond reputeуυѕυƒ has a reputation beyond reputeуυѕυƒ has a reputation beyond reputeуυѕυƒ has a reputation beyond reputeуυѕυƒ has a reputation beyond reputeуυѕυƒ has a reputation beyond reputeуυѕυƒ has a reputation beyond reputeуυѕυƒ has a reputation beyond repute
уυѕυƒ - MSN üzeri Mesaj gönder
Standart Hristiyanliğin Doğuşu Ve Gelişmesi

Hristiyanliğin Doğuşu Ve Gelişmesi
HRİSTİYANLIĞIN DOĞUŞU VE GELİŞMESİ

17.1. HRİSTİYANLIĞIN DOĞUŞU VE GELİŞMESİ

17.1.1. Nasarâ Kelimesinin Tanımı

Bazı kimselere göre, "Nasârâ" (Hıristiyanlar) kelimesinin kökü, Hz. Îsa (a.s.)'nın doğduğu yer olan "Nâsıra"dır. Fakat bu kelime aslında "Nus*ret" kökünden çıkmıştır. Bunun dayanağı, Hz. Îsa'nın şu sözleridir: "Men ensârî ilâhi (Allah'ın yolunda kimler benim yardımcılarım olacaktır) Hz. Îsa'nın bu sorusunu, şöyle cevaplandırmışlardı: "Nahnu Ensâr-Ullâhi" (Biz Allah'ın işinde (size) yardımcı olacağız). Hıristiyan yazarlar yalnızca yüzeysel benzerliğe bakarak, Kur'ân-ı Kerim'de "Nasârâ" kelimesinin, "Nasıriyye veya Nâsırî'den kaynaklandığını ileri sürmüşlerdir. Hıristiyanlı*ğın ilk yıllarında Nasıriyye (Nazarenes) adında bir mezhep vardı. Buna mensup olanlara hakaretle Nasırî ve Eybûnî denilirdi. Hıristiyan yazarlar, Kur'ân-ı Kerîm'in bu mezhep veya grup için kullanılan ismi bütün Hıristiyanlara atfettiğini yazmışlardır. Fakat Kur'ân-ı Kerîm, bizzat Hıristiyanla*rın kendilerine "Nasârâ" dediklerini beyan ediyor (Âl-i İmran: 52). Ayrıca, Hıristiyanlar hiçbir zaman kendilerine "Nasırî" dememişlerdir.

Şurada şunu da belirtelim ki, Hz. Îsa (a.s.) kendisine tâbi olanlara hiçbir zaman "Hıristiyan" veya "Mesihi" ismini vermemişti. Zira, Hz. Îsa kemli adına mensup olan yeni bir dîn'in temelini atmaya gelmemişti. Hz. Îsa'nın işi, geçmişte Hz. Musa (a.s.), ondan önce ve ondan sonra gelen bü*tün peygamberlerin davetini ve mesajını tekrarlamasıydı. Hz. Îsa'nın vaaz ettiği din her zamanki gibi aynıydı. O sadece bu dinin unutulan talimatını yenilemeye ve tekrarlamaya gelmişti. Bundan dolayıdır ki, aralarında doğduğu İsrail oğullarının dışında herhangi bir cemaat kurmaya teşebbüs etmedi. Ayrıca Musevî şeriatından başka bir şeriat da icat etmedi ve buna ayrı isim vermedi. Zâten Hz. Îsa'nın ilk havari, ve arkadaşları kendilerini İsrail oğullarından ayrı saymıyorlardı. Hz. Îsa’ya tabi olanlar ayrı bir ce*maat veya ayrı bir ümmet olarak belirmediler. Kendilerine bir takım ayrı*calık veya belli özellikler yakıştırmadılar. Hz. Îsa'nın dinini kabul edenler diğer Yahudiler ile birlikte Kudüs'teki Büyük Mabed'e ibadete giderlerdi ve kendilerinin Musevî şeriatına bağlı olduklarını belirtirlerdi. (Bk: Kitab*ul A'mâl, 3: 1-10, 14-15,1.5,21-22).

17.1.2. Hıristiyan'ların, Yahudi'lerden Kopması

Bundan sonra Hıristiyanlar ile İsrail oğulları veya Yahudilerin birbirin*den kopması hızla gerçekleşti. İki taraf da bu kopuş ve ayrılışı vazgeçil*mez hale getirdi. Bir yandan, Hz. Îsa’ya tâbi olan cemaat'ten Aziz Paul, Hz. Musa'nın şeriatından kendilerini azâd etti ve sadece Hz. Îsa’ya iman etmenin âhirette kurtuluşları için yeterli olduğunu ilân etti. Diğer yandan, Yahudi din adamları, ulema ve kâhinler Hz. Îsa’ya tâbi olanların tümünün Allah'ın yolundan sapmış olduğunu, mürted ve dinsiz olduğunu belirterek bunları, İsrailoğulları veya Yahudi topluluğundan ihraç ettiler.

Fakat, Hz. Îsa’ya tabi olanların Yahudi topluluğundan ayrılmasına rağmen, ilk dönemlerde kendisine mahsus hâlâ herhangi bir ismi yoktu. Bizzat Hz. Îsa’ya tabi olanlar bu dönemlerde kendilerine bazen "talebe" veya "öğrenci" (şâkird) ve bazen "kardeşler", "mü'minler" ve "mukaddes ' olanlar" demişlerdir. (Bk: Kitab-ul A'mâl). Buna mukabil, Yahudiler bun*lara hakaret kastıyla bazen "Galîlî ve bazen "Nasırîlerin bid'ate kapılmış fırkası", derlerdi. (Bk: Kitab-ul A'mal, 25: 5, İncil, Luka, 13: 2). Hıristiyanlara verilen bu hakaret dolu isim, Hz. Îsa'nın doğum yerinin, Filistin'in Galile bölgesinde bulunan Nasıra şehri olduğu için uygun görülmüştü. Fa*kat bu alaylı isimler fazla tutmadı ve Hz. Îsa’ya tâbi olanlar bu isimlerle meşhur olmadılar.

17.1.3. Hıristiyan Adı Nasıl Doğdu?

Bugün dünyaca bilinen ve kullanılan Hıristiyan (Mesîhi) kelimesinin mûcidî Antakya'lı müşriklerdir. Antakya'lı müşrikler ilk defa M.S. 43-44 de bu ismi, Hz. Îsa'nın taraftarlarına taktılar ve bu isim o zamandan beri geçerli sayıldı. İncil ve diğer tarih kitaplarındaki kayıtlara göre, Aziz Paul ile Barnabas, Antakya yöresine gelip dinlerini vaaz etmeye başladıkları sı*rada, kendilerine karşı çıkan müşrikler tarafından alaylı olarak "Hıristiyan" olarak çağırılmaya başlandılar. (Kitâb-ul A'mâl: 11-26). Hz. Îsa’ya tabi olanlar tabii ki bu isimle çağrılmak istemiyorlardı, ama bu isim gittikçe yaygınlaşınca onların büyükleri de bunu benimsemekte mahzur görmedi*ler. Nitekim, din adamları ve uleması halkı şöyle teskin etmeye çalıştı: "Eğer sizin düşmanlarınız, sizin Hz. Îsa’ya bağlı olduğunuzu belirtmek amacıyla size Mesihi (Hıristiyanlar) diyorlarsa, bunda utanılacak ne var?" (I- Peter, 4: 16). Sözün kısası, Hz.Îsa'nın havarileri ve ona tabi olanlar ya*vaş yavaş bu isme alıştılar ve kendileri de bunu kullanmaya başladılar. Zamanla, bu kelimenin alaylı tarafı da unutulmuş oldu.

İşte bu sebeplerden dolayıdır ki, Kur'ân-ı Kerim'de Hz. Îsa’ya tabi olanlara hiçbir zaman "Hıristiyan" denilmemiştir. Aksine, onlara "nasârâ" oldukları ve Hz. Îsa ile Havarileri arasında şu sözlerin geçtiği hatırlatıl*mıştır. "Îsa, kavminde küfrü hissettiğinde: 'Bana, Allah için yardımcı kim*dir?' dedi. Havariler, 'Allah’ın yardımcıları biziz. Müslüman olduğumuza şahid ol." (Âl-i İmrân: 52). Yani, Kur'ân'a göre Hıristiyanlar, hakikî manâda "nasârâ" veya "ensâr" (yardımcı) dırlar. Fakat ne gariptir ki, Hıristiyan misyonerleri ve diğer kimseler kendilerini, Kur'an-ı Kerîm'in, "Hıristiyan" gibi aslında alaylı ve zâta mahsus bir isim yerine "nasârâ" gibi tari*hi ehemmiyeti haiz nisbeten daha kibar bir adla çağırdığına kızıyorlar.

17.1.4. Hıristiyanlığın Ortaya Çıkış Tarihi

Gerek "Yahudilik" gerekse "Hıristiyanlık" genellikle bilinen şekille*riyle asıl doğdukları tarihten çok sonra ortaya çıkmışlardır. Yahudilik bu*günkü bilinen şekli, dinî inanç, hususiyet, ibadet tarzları merasim ve Şeri*atlarıyla M.Ö. 300-400'da doğmuştur. Aynı şekilde Hıristiyanlık da, Hz. Îsa'dan sonra bugünkü şeklini almıştır.

Şimdi asıl üzerinde durulması gereken nokta şudur: Gerek Yahudi, gerekse Hıristiyanlar, doğru ve gerçek dinin kendilerininki olduğunu bu dinleri kabul etmemiş olanların hidâyetli ve imanlı olmadığını kabul eder*ler. Bir an için bunun böyle olduğunu kabul edelim. Fakat böyle olunca ortaya önemli bir soru çıkmaktadır: Madem ki doğru yol Yahudilik veya Hıristiyanlıktır, o zaman Yahudilik ve Hıristiyanlıktan önceki bütün dinler ve peygamberleri de yok saymalıyız. Geçmişteki bütün peygamberlerin maa*zallah yalancı ve sahtekâr olduğunu kabul etmeliyiz. Bilindiği üzere, Hz. İbrahim ve diğer pek çok güzide peygamber, sâlih ve dindar kişiler, adı geçen iki dinden yüzyıllar önce doğmuşlardı ve bunların Yahudiler de, Hıristiyanlar da hidâyetli, imanlı ve doğru yolda olan kişiler olduğuna ina*nırlar. Demek ki, ne Yahudiler ne de Hıristiyanlar bunların yalancı ve sahtekâr olduğunu söylemiyorlar. Böylece kendi kendilerini yalanlıyor ve çelişkiye düşüyorlar. Ya söyledikleri ilk söz doğrudur ve adı geçen peygamberler sahtedir, ya da bu peygamberler doğru ve gerçektirler ve kendi*leri yalan ve sahtedirler. Aynı noktadan hareketle, Yahudilik ve Hıristiyan*lık olmaksızın geçmiş peygamberlerin hidayet buldukları ve başkalarını doğru yola sevk ettikleri söylenebilir. O halde, Yahudilik ve Hıristiyanlık'tan önce de sonra da insanların hidâyet bulmaları mümkündür. Bu hidâyet aslında Yahudilik ve Hıristiyanlık gibi kısır dinî çekişmeden do*ğan din ve mezheplerde değil, evrensel ve ebedî bir gerçekte saklıdır.

Zâten Yahudiler ile Hıristiyanların mukaddes kitaplarında, Hz. İbrahim (a.s.)'in tek Allah'tan başka kimseyi ilâh olarak kabul etmediği, kimseye tapmadığı, itaat ve kulluk etmediği açık açık belirtilmiştir. Hz. İbrahim'in en büyük görevi, Allah'a ortak koşulmasına şiddetle karşı koymaktı.

Bundan çıkan netice şudur: Gerek Yahudilik gerekse Hıristiyanlık, ecdâdlarının en büyüğü olarak saydıkları Hz. İbrahim ve O'nun Tevhid'e dayalı Hak dininden caymış ve yanlış yola sapmışlardır, zira ikisi de şirke açık kapı bırakmış, hatta bunu temel inançları arasına sokmuş ve fiilen tatbik etmişlerdir.

17.1.5. Hıristiyanların, Hz. Îsa’yı Tanrı İlân Etmeleri

Hıristiyanlar, dünyaya çıkışlarının ilk döneminde Hz.Îsa’nın şahsiyeti*ne insanlık ve tanrılık ile ilgili bazı sıfatları öylesine karıştırdılar ki, Hz. Îsa'nın şahsiyeti ve varlığı bir muamma oluverdi. Hıristiyan din adamları lâf kalabalığı ve gevezelikle meseleyi ne kadar çok halletmeye çalıştılarsa o kadar karmaşık bir hal aldı. Hıristiyan ulemadan bazıları, Hz. Îsa'nın in*sanlık haline ağırlık verdiler ve kendisinin Allah'ın oğlu ve üç daimî tanrı*dan biri olduğuna karar verdiler. Hz. Îsa'nın karmaşık kişiliğinde ulûhiyet ve tanrılık sıfatlarının fazla olduğunu zannedenler, kendisinin insan şek*linde bir tanrı olduğunu belirttiler ve kendisine Allah diyerek diz çöktüler. Bu iki aşırı fikrin ortasında yol almaya çalışanlar ise bir takım tefsîr, te'vîl, açıklama ve tahminler ile öyle bir tez ortaya koydular ki, buna göre Hz. Îsa hem insan, hem tanrı oluverdi. Hz. Îsa'nın bu iki ayrı sıfatı, icabın*da birbirinden ayrılabilir ve birleşebilirdi.

17.1.6. Hz. Îsa'nın, Allah'ın Kelimesi Olmasının Anlamı

Nisâ suresinde şöyle buyurulmuştur:

"Muhakkak, Meryem'in oğlu Îsa, Allah’ın Resûlü ve Meryem'e ilka eylediği kelimesi ve ondan, Allah tarafından bir ruhtur". (âyet; 171)

Dikkat edilirse, burada "kelime" sözcüğü kullanılmıştır. Hz. Mer*yem'e ilka edilen veya gönderilen kelime'nin anlamı, Cenab-ı Allah'ın Meryem'in rahmine nâzil ettiği "fermân"dır. Yani, Hz. Meryem'in rahmi*ne, bir erkeğin dölünü almadığı halde, Hz. Îsa’ya gebe kalma emri veril*mişti. İlk başta, Hz. Îsa'nın babasız doğmasının sırrının bu olduğu Hıristiyanlara belirtilmişti. Fakat, Yunan felsefesinin etkisinde kalan Hıristiyan*lar, "kelime"nin anlamını "kelâm" veya "nutuk" (Logos) olarak kabul etti*ler. Daha sonra, bu kelâm ve nutuk'tan, bizzat Allah’ın konuşma özelliği anlamı çıkarıldı. Bununla yetinilmedi ve daha sonra, Allah’ın kişisel özel*liğinin, Hz. Meryem'in karnına girip Hz. Îsa'nın şeklini aldığı tahmini yapılıverdi. Böylece, Hıristiyanlarda Hz. Îsa'nın ulûhiyeti ve tanrılığı ile ilgili yanlış bir inanç ve kavram gelişmiş oldu. Hıristiyanlar bundan böyle, Ce*nab-ı Allah'ın bizzat kendisini veya ezelî vasıflarından olan kelâm ve nut*kunu, Hz. Îsa'nın fiziki varlığı ile dünyaya gösterdiğine inanmaya başladı*lar.

17.1.7. Teslis (Sülûsiyet) Akidesi

Nisâ sûresinin 171. âyetinde Hz. Îsa (a.s.)'nın (Allah tarafından) bir Ruh olduğu söylenmiştir. Bakara sûresinde ise aynı konuya şöyle değinil*miştir:

"Biz temiz (Mukaddes) ruh ile Mesih (Îsa)'e yardım ettik."

Her iki âyetin anlamı şudur: "Cenab-ı Allah, Hz. Îsa’ya her türlü kö*tülükten arınmış temiz bir kalp, ruh ve huy vermiştir." Hz. Îsa'nın kalbi ve ruhu ancak Hak ve doğruluğu biliyordu ve kendisi adeta bir ahlâk ve fazi*let simgesiydi. Gayet tabii ki Hıristiyanlara da, Hz. Îsa'nın bu özelliği taşı*dığı belirtilmişti, ama onlar bunu yanlış yorumladılar ve büyük mübalağa yaptılar. Onlar, "Allah tarafından bir Rûh" ibaresini bizzat Allah’ın Ruhu (Ruhullah) ve "Ruh-ul Kuds" deyimini, yanlış yorumlayarak, "Hz. Îsa’ya hulûl etmiş olan Allah’ın mukaddes Ruhu" yapıverdiler. Halbuki, bugün dahi Matta İncili'nde şöyle bir cümle yazılıdır: "Melek ona (Yusuf Neccar'a) rüyasında göründü ve dedi ki, 'Ey Davûd oğlu Yusuf, zevceni kendi evine getirmekten korkma, zira onun karnında ne varsa Ruh-ul Kuds (Mu*kaddes Ruh)'un kudretiyle vardır. (Bölüm I, âyet: 2). İşin aslına bakılırsa, Hıristiyanlar hem "Tevhid'e hem 'Teslis'e inanıyorlar, İncilde yer alan Hz. Îsa'nın açık sözlerine bakılırsa, Hıristiyanlardan hiçbiri Allah'ın tek olduğu*nu inkâr edemez. Hz. Îsa çeşitli vesilelerle Allah'ın tek olduğunu ve hiçbir ortağı bulunmadığını ifade etmiş ve bu ifadeler İncil'de aynen yer almışlardır. O halde, gerçek dinin Tevhid'e dayalı olduğunu Hıristiyanlar bile inkâr edemezler. Fakat, Hıristiyanların yanılgısı, "Allah’ın kelimesi" ve "Ruhullah" gibi deyimleri yanlış yorumlamalarında saklıdır. Daha önce işaret ettiğimiz gibi Hıristiyan uleması, "kelime"den, Allah'ın kelâmı ve nutkunun Hz. Îsa'nın varlığında ifade bulduğunu, anladılar ve Allah’ın ru*hunun O'na duhûl ettiğini ve böylece kendisinin bir Tanrı olarak dünyaya geldiğini sandılar. Bunun içindir ki, Hıristiyanlar Hz. Îsa ve Mukaddes Ruh'un ulûhiyetini Allah'ın ulûhiyetiyle kabul etme gereğini duydular. Hıristiyanların dinî inançlarına böylesine önemli bir unsurun girmesi Tevhîd ile ilgili akide ve inançlarını olumsuz yönde etkiledi ve kendilerini tam bir çıkmaza soktu. Onlar için en büyük mesele, Tevhîd'siz bir Teslîs Akidesi'ni, ve Teslis'siz bir Tevhid akidesini bir arada tutmak ve denge kurmak olarak ortaya çıktı ve ne yapacaklarını şaşırdılar. Ne var ki, ortaya çıkan bu düğüm yüzyıllar geçmesine rağmen bir türlü çözülemedi. Hıristiyan din adamları ve uleması, geçen 180 yıldan beri bizzat kendi yarattık*ları sorunu çözemediler. Bu mesele zamanla daha da karmaşık bir hal al*maya başlamıştır. Aralarında sayısız mezhep ve gruplar doğmuştur ki, ba*zıları birbirine tam zıt fikir, görüş, inanç ve felsefe taşımaktadırlar. Hıristiyanlarda ne kadar mezhep varsa o kadar tevhid kavramı doğmuş ve geliş*miştir. Bu mezheplerden bazıları birbirine kâfir ve dinsiz demeye başla*mışlardır. Kiliseler bölünmüş ve topluluk parçalanmıştır. Halbuki işin as*lına bakılırsa, Tevhid ile ilgili zorluğu, ne Allah ne de O'nun sevgili pey*gamberi Hz. Îsa (a.s.) yaratmışlardı. Bu belâyı Hıristiyanlar bizzat kendi başlarına açmışlardır. Zâten, bir yandan Allah'ın tek olduğunu kabul et*mek ve bir yandan üç tanrının bulunduğuna inanmak ve buna göre hareket etmek, çözülecek bir düğüm değildir. Bu düğüm yanlış anlama ve yanlış yorumlamadan kaynaklandığı için bu yanlış anlamaya son verilmelidir ve doğru yola gidilmelidir. Onlar, Hz. Îsa (a.s.) veya Ruhul Kuds'ün ulûhiyetini nazarı itibara almadan sadece Tek Allah'ı ilâh olarak kabul et*melidirler: Allah’ın herhangi bir ortağı olmadığını ve Hz. Îsa'nın sadece onun peygamberi ve elçisi olduğunu teslim etmelidirler. Hz. Îsa’ya her*hangi bir tanrısal sıfat ve isim yakıştırmamalıdırlar.

17.1.8. Şirk, Evliya ve Aziz'lere Tapınma Devri

Hıristiyanlar, Hz. Îsa’dan sonra Tevhid mefhumunu zedelemekle kal*madılar, bir çeşit putperestliğe de başladılar. Bir tek Allah yerine üç Tan*rı'nın olduğunu sanan Hıristiyanlar, özellikle Katolikler, beşinci yüzyıla ge*lindiğinde şirke ve azizler ile mezarlara tapma hareketine başladılar. Bu dönemde Hz. Îsa'nın yakın arkadaşlarına, havarilere, azizler, evliyalar ve diğer pek çok şahsiyete tapılmaya başlandı. Kiliselere Hz. Îsa, Hz. Mer*yem ve havariler ile hurilerin putları yerleştirildi. Kehf sahipleri (Eshab-ı Kehf'nin ortaya çıkışından birkaç yıl önce, yani M.S. 431'de bütün Hıristiyan âleminin din adamları ve rahipleri Efes'te bir araya gelerek Hz. Îsa'nın ulûhiyeti ve Hz. Meryem'in "Tanrı'nın Anası" akidesini resmen kabul etti*ler. Kiliseler Konseyi tarafından oybirliğiyle alman bu karar, Hıristiyanla*rın resmi inancı hüviyetini kazandı. Bu tarihi göz önünde bulundurduğu*muz takdirde, Kur'ân-ı Kerim'in Kehf Sûresinin 21. âyetinde, "O sırada onlar aralarında bunların işini nizalaşıyorlardı" olarak bahsedilen zümre*nin, Tevhid'e inanmış ve doğru yolda olan Hıristiyanlara hâkim olan müş*rik, menfaatçi ve bozguncu grup olduğunu anlayabiliriz. O sıralarda Hıristiyan âleminin siyasî ve dinî iktidarı işte bu sapık ve çıkarcı kimselerin el*lerinde idi. Bunlar şirkin bayraktarıydılar ve halkın umumî arzusuna aykı*rı olarak Kehf sahiplerinin bir türbesini inşa edip, bir mâbed haline getir*mek istiyorlardı.

17.1.9. Bugünkü Hıristiyanlık ve Aziz Paul

Hz. Îsa’ya tabi olanlar önceleri kendisinin sadece Allah'ın peygamberi olduğunu biliyor, Musevi Şeriatına göre hareket ediyor ve akideler ile talimat ve ibadetler bakımından kendilerini Yahudiler veya İsrail oğulla*rından ayrı saymıyorlardı. Hz. Îsa’ya tabi olanlar ile Yahudiler arasında sa*dece bir fark vardı: Bunlar Hz. Îsa'nın peygamberliğine iman etmişken, Yahudiler O'nun peygamberliğini tanımıyorlardı. Fakat bundan sonra, Hıristiyanlar ile Yahudilerin yolları gittikçe ayrıldı.

Aziz Paul, Hz. Îsa’ya tabi olanların cemaatine girdikten sonra yeni di*ni yaymak için türlü türlü tedbirlere başvurdu. Aziz Paul, Romalılar Yu*nanlılar ve Yahudi olmayan diğer milletleri de Hıristiyanlar arasına katmak istedi ve bu amacı elde etmek için, Hz. Îsa'nın getirdiği dinden tamamıyla farklı bir dini yaymaya başladı. Bu din temel yapısı akide ve inançlar ile ibadetler bakımından, Hz. Îsa'nın getirdiği dinden çok farklıydı. Gerçek şu ki, Aziz Paul hiçbir zaman Hz. Îsa'nın yakın dostu ve arkadaşı olmamıştı. Tam aksine O'nun muhalifi ve düşmanıydı. Paul, Hz. Îsa'nın vefatından sonra da birkaç yıl O'na tabi olanlara düşmanlık etti. Fakat daha sonra bu dini cemaate girip kendine göre yeni bir din icad etmeye başlayınca kendi yaptıklarının lehinde Hz. Îsa'nın hiçbir söz ve fiilini örnek almadı ve sade*ce kendi inanç, düşünce ve ilhamlarını temel olarak kabul etti. Bunu ya*parken başlıca amacı, dini herkes tarafından hoş görülür ve kabul edilebilir hale getirmesiydi. Aziz Paul, ne olursa olsun, bu dini Yahudilerin dışın*daki diğer milletlere de kabul ettirmeye kararlıydı. Bu hedefe varabilmek için Hıristiyanların, Musevî veya Yahudi şeriatından kopmalarını sağladı. Bir Hıristiyan'ın Yahudiliğin her türlü sınırlama, kısıtlama ve vecibelerin*den âzâd olduğunu ilân etti. Dolayısıyla, yemek ve içmek konusunda her türlü haram ve helâl ayırımını ortadan kaldırdı. Yabancıların, yeni dine girmekten çekinmelerine sebep olan "sünnet" ananesine de son verdi. Bu*nun yanı sıra, Hıristiyanlık'ta şirki ilk başlatan da Aziz Paul oldu. Nitekim Hz. Îsa'nın ulûhiyetini ortaya attı. O'nun Allah'ın oğlu olduğunu iddia etti ve çarmıha gerilmek suretiyle Âdem oğullarının bütün günahlarının kefaretini ödediğini de öne sürdü. Müşrik kafalara böyle bir mizansen çok elverişliydi ve onlar kitleler halinde Hıristiyanlığı kabul etmeye başladılar. Hz. Îsa'nın ilk havarileri ve en yakın arkadaşları bu batıl inanç ve bida'tlere şiddetle karşı koymaya çalıştılar, ama güçleri yetmedi. Aziz Paul'un din ile ilgili yeni kaide, kural ve inançları, halk kitlelerine çok cazip geldi. Çünkü gevşettiği bağ ve kaldırdığı sınırlar eskiden, hem Hıristiyanlara hem Hıristiyan olmayanlara çok ağır geliyordu. Bunlar ortadan kalkınca diğer milletlerden İnsanlar akın akın Hıristiyanlığa girmeye başladılar. Fakat her şeye rağmen üçüncü yüzyıla kadar Hz. Îsa'nın ulûhiyetine karşı çıkan pek çok Hıristiyan vardı.

17.1.10. Aziz Paul'un İnançlarının Yayılışı

Ancak dördüncü yüzyılın başında, yani 325'te İznik'te (Nicaea) kuru*lan Kilise Meclisi, Aziz Paul'un Hıristiyanlıkla ilgili ortaya koyduğu um*deleri resmen kabul etti. Böylece, Hıristiyanlık resmen ayrı bir din halini aldı. Daha sonra Roma İmparatorluğu da bu dini kabul etti ve İmparator Theodosius zamanında bütün imparatorluğun resmi dini Hıristiyanlık olu*verdi. Bundan sonra, gayet doğal olarak, Aziz Paul'un umdelerine aykırı olan bütün kitap ve eserler gayri meşrû ilân edilerek imha edildi. Sadece Aziz Paul'un akide, umde ve sistemine uygun olan eserler mu'teber ve gü*venilir sayıldı ve bunlara dokunulmadı. Miladî 367'de Athanasius'un bir mektubuna göre geçerli ve güvenilir kitapların ilk mecmuası hazırlandı. Toplanan bu kitaplar Miladî 382'de Papa Damasius'un başkanlığında top*lanan Kilise Meclisi tarafından onaylandı. Milâdi beşinci yüzyılın sonları*na doğru Papa Gelasius sadece bu kitapların meşru, muteber ve güvenilir olduğunu tasdik etmekle kalmadı, aynı zamanda, mu'teber ve meşru olma*yan kitapların listesini de hazırladı. Ne var ki, bu ayırım Aziz Paul'un inanç ve öğretilerine göre yapılmıştı. O inanç ve öğretiler ki, bunları Hz. Îsa'nın talimatı arasında bulmak hiç de mümkün değildir. Hatta, Aziz Paul'un işareti üzerine hazırlanan İncillerde de yer alan Hz. Îsa'nın sözlerin*de bile bu umdeler yoktur.

17.1.11. Ruhbanlığın Ortaya Çıkışı ve Sebepleri

Hz. Îsa'nın vefâtından sonra 200. yıla kadar Hıristiyanlar, ruhbanlık di*ye bir şey bilmezlerdi. Ne var ki, Hz. Îsa'dan sonra O'nun talimatını tahrif ederek ortaya yepyeni bir din çıkaran kimseler ruhbanlık geleneğinin de temelini atmışlardı. Hıristiyanlık, kendi tahrif edilmiş şekliyle ruhbanlığın mikroplarını taşıyordu. Ruhbanlığın ortaya çıkmasını sağlayacak düşünce ve görüşler bir kerre bu dine girmişlerdi. Her şeyi terk edip bir köşeye çe*kilmeyi ideal ahlâk'ın bir parçası olarak saymak ve izdivaç ile diğer dün*yevi işlerde dervişliği tercih etmek zâten ruhbanlığın çekirdeğini oluştur*maktadırlar. Bu tür düşünce ve görüş, tahrif edilmiş olan Hıristiyanlıkta başından beri vardı. "Tecerrüd" (dünya işlerinden ayrılmak), "takaddüs" (kutsallık)'e eşit sayılıyordu. Bu sebeple kiliselerde dini vazifeleri yerine getirmekle yükümlü olanların evlenmeleri, çoluk çocuğa karışmaları ve dünya işleriyle uğraşmaları hoş karşılanmıyordu. Böylece, Üçüncü yüzyı*la kadar bu mesele bir fitne halini aldı ve ruhbanlık bulaşıcı bir hastalık gibi bütün Hıristiyan dünyasını sardı.

17.1.11.1. Üç Sebep

Hıristiyanlıkta ruhbanlığın gelişmesinin üç büyük tarihi sebebi vardı:

Birincisi, eski çağların müşrik toplumunda seks, fuhuş, ahlâksızlık ve dünya sevgisi aşırı bir seviyeye yükselmişti. Buna karşı koymak için Hıristiyan uleması ılımlı olmak yerine aşırı bir yol benimsediler. Hıristiyan din adamları ve uleması namus ve iffet üzerinde o kadar durdular ki, nikâh şeklinde olsa dahi, bizzat erkek ile kadın arasındaki temas ve birleş*menin cenabetli ve pis bir iş olduğunu ilân ettiler. Bu dinî çevreler dünya sevgisine karşı o kadar sert bir tepki gösterdiler ki, dindar kişilerin dünya*nın herhangi bir nimetinden faydalanmaları imkânsız hâle geldi. Güzel ahlâk'ın ölçüsü, bir insanın müzmin bekâr kalması ve her bakımından dünyayı terk etmesi oluverdi. Aynı şekilde, insan toplumunun diğer bazı münasebet ve zevklerine karşı da bazı tedbirler alındı ve her türlü zevk, haz, keyif ve lezzet'i terk etmek, nefsi öldürmek, arzu ve istekleri bastır*mak yüksek ahlâkın hedefleri haline geldi. Yine aynı şekilde, türlü türlü yollarla vücuda eziyet vermek, ruhanilik ve ermişliğin delili ve kemâli ha*line geldi.

İkincisi, Hıristiyanlık gittikçe halk kitleleri tarafından kabul edilmeye başlayınca, azizler, din adamları ve kiliseler, kendi dinlerini mümkün ol*duğu kadar geniş halk kitlelerine yaymak hevesiyle herkesin alıştığı kötü inanç ve huylarını da olduğu gibi kabul etmeye başladılar. Havariler ve azizlere tapma, putperestliğin başka bir türü olarak zuhur etti. Horus ile İsis'in putları yerine Hz. Îsa ve Hz. Meryem'in putlarına tapılmaya başlan*dı. Saturnalia'nın yerine Noel bayramı kutlanmaya başlandı. Eski çağlarda yaygın olan yıldızlara göre fal bakma, falcılık, zikir, muska ve hortlakla cinlerin kovulması için özel dua ve merasimler, Hıristiyanlar arasında yeni*den makbul oldu. Bunun gibi, halk arasında, pasaklı, bakımsız, aç, açıkta ve çıplak olan bir kimsenin derviş, veli ve ermiş kişi olduğu inancı da yaygın olduğu için Hıristiyan kilisesinin din adamlarının bir bölümü de bu yolu seçti. Bu gibi insanların "kerâmet"leri ile ilgili hikayeler çoğaldı ve hatta bu konuda birçok kitaplar yazıldı.

Üçüncüsü, Hıristiyanlarda dinin gerçek sınırlarını tâyin edecek güveni*lir ve muteber şeriat veya sünnet diye bir şey yoktu. Hıristiyanlar Musevi şeriatını zâten bırakmışlardı ve İncil kendi başına mükemmel ve geniş kapsamlı bir talimatnâme değildi, veya en azından öyle sayılmıyordu. Bu sebepten dolayıdır ki, Hıristiyan uleması, gerek kendi dinlerinin dışındaki toplumlar ve filozofların etkisiyle, gerekse kendi yanlış tutum ve eğilimle*ri neticesinde her türlü bid'ate kapıları açık bıraktılar. Bu, çeşitli bid'atler*den biri de ruhbanlıktı.

17.1.11.2. Ruhbanlığın Kaynak ve Öncüleri

Hıristiyan dininin ulema ve din adamları, ruhbanlığın felsefe ve uy*gulamasını, Budizm'in rahipleri, Hindu dininin fakirleri ile eski Mısır'ın münzevi hayat yaşayanları, İran'ın manvileri ve Phlaton (veya Philatinus) un müşrikleri'nden esinlenerek almışlardı. Hıristiyanlar bunu nefsin temiz*lenmesi, ruhanî bakımdan yükselme ve Allah'a yaklaşmanın bir yolu ola*rak görüyorlardı.

Bu yanlışlığı yapanlar öyle sıradan İnsanlar değildi. Bu işi yapanlar, Miladî üçüncü yüzyıldan yedinci yüzyıla kadar (yani Kur'ân-ı Kerim'in inişine kadar) gerek Doğu'da gerekse Batı'da Hıristiyanlığın en önde gelen simaları, en muhterem şahsiyetleri ve dinî liderleri meselâ Aziz Athanasius, Aziz Basil, Aziz Gregory, Aziz Nazlanzin, Aziz Kreisosem, Aziz Ambross, Aziz Jerom, Aziz Augustin, Aziz Benediet, ve Büyük Gregoryidiler. Bunlar, kendileri rahip olup, ruhbanlığın en büyük savunucuları idi*ler. İşte bu dini liderler Kilise'de ruhbanlığın başlaması ve yayılmasının öncülüğünü yaptılar.

17.1.11.3. İlk Rahip ve İlk Manastır

Tarih'te Hıristiyanlar arasında ruhbanlığın ilk önce Mısır'da başladığı kayıtlıdır. Ruhbanlığın kurucusu Aziz Anthony idi. Miladî 250'de doğan ve 350'de ölen bu din adamı, Hıristiyanlığın ilk rahibiydi. Aziz Anthony, Feyyum bölgesinin, bugün Deyr-ul Meymûn olarak bilinen Pespir mevki*inde ilk manastırı kurdu. Aynı rahip, ikinci manastırı Kızıldeniz kıyısında kurdu ki, bugün Deyr-i Mâr-Antonios olarak bilinmektedir. Hıristiyanlıkta ruhbanlığın temel felsefe, inanç ve talimatı onun tarafından geliştirilmiş*tir.

Aziz Anthony'nın başlattığı bu hareket Mısır'da çığ gibi büyüdü, ve kısa bir zamanda ülkenin her tarafında rahip ve rahipler için manastırlar kurulmaya başlandı. Bu manastırlardan bazıları o kadar büyüktü ki, bazen bir yerde üç bine yakın rahip ve rahibeler oturabiliyorlardı. Milâdi 325'te yine Mısır'da bir Hıristiyan aziz Pakhomius ortaya çıktı. Bu aziz, rahib ve rahibelerin oturmaları için 10 adet büyük manastır inşa ettirdi. Bundan sonra manastır furyası. Suriye, Filistin ve Afrika ile Avrupa'yı da sardı. Kilise düzeni ilk önce ruhbanlık ile ilgili olarak önemli bir çıkmaza girdi. Çünkü din adamları ve Kilise, dünyayı terk etme, toplumdan kaçma ve fa*kir bir hayat sürmeyi, ruhanî bir yaşantı için ideal olarak kabul etmesine rağmen, rahipler ile rahibelerin dışında diğer insanların evlenmeleri, çoluk çocuklara karışmaları ve mal-ü mülke sahip olmalarını yasaklama hak ve selâhiyetine sahip değillerdi. Fakat bu çıkmazdan kurtulmanın bazı çarele*ri arandı ve bazı hususlarda uzlaşma sağlandı. Özellikle, Aziz Athanasius, (M. 373'de öldü), Aziz Basil (379'da öldü) Aziz Augustin (430'te öldü) ve Büyük Gregory (609'de öldü)'nin vaaz ve telkinleri sayesinde ruhbanlık, Kilise'nin müstakil ve ayrılmaz bir müessesesi olarak şekillenmiş oldu.

17.1.11.4. Ruhbanlık Sisteminin Ayrıntıları

Hıristiyanlık'taki ruhbanlık bid'atinin bazı özellikleri aşağıda belirtil*miştir:

1) Ruhban sınıfının ilk özelliği, çeşitli dini ibadet, murakabe ve çile*ler ile insan vücuduna eziyet vermekti.

2) Hıristiyan Ruhban sınıfı ve rahiplerinin ikinci hususiyeti pis, pasak*lı ve kirli olmalarıydı. Rahip ve rahibeler temizlikten kaçınırlardı. Yıkanma ve vücudu su ile temizlemek, onlara göre Allah'a tapma ve O'nu sev*me geleneğine aykırıydı. Vücut temizliğini, ruhun cenabeti olarak görür*lerdi.

3) Bu ruhbanlık, evlilik hayatına ağır bir darbe indirdi ve nikâh bağ*larını kesip attı. Hem de bu işi çok merhametsizce yaptı. Miladî dördüncü ve beşinci yüzyılda kaleme alınmış olan eserlerde ana fikir olarak bekârlık, cinsel ilişkiden kaçınma, meşrû izdivaçtan uzaklaşma ve bir kö*şeye çekilme en güzel ahlâki değer şeklinde işlenmiştir. İffet ve namusun anlamı, her türlü cinsî münasebetler, hatta karı-koca arasındaki meşru iliş*kilerden uzaklaşma olarak yorumlanmıştır. Temiz bir hayat, bir kişinin kendi nefsini öldürüp, her türlü bedensel zevki yok etmekle eşdeğer tutul*muştur. Rahip ve rahibelere göre, arzular ve istekler ile heveslerden ka*çınma ve bunları kontrol altında tutma, insanın içindeki vahşeti zararsız hale getirme amacını taşıyordu. Arzu, istek ve ihtiraslar yok edilince insa*nın içindeki hayvanî istek ve arzular da ortadan kaldırılmış oluyordu. On*lara göre zevk ve günah aynı anlam taşıyorlardı. Hatta neşelenmek dahi, Allah'ı unutmak anlamına geliyordu. Aziz Basil gülmeyi ve gülümsemeyi bile yasaklamıştı. İşte bu noktadan hareketle, ruhban topluluğu içinde er*kek ile kadın arasındaki normal evlilik ilişkileri de yasaklanmıştı. Bir ra*hip için evlenmek şöyle dursun, bir kadının yüzüne bakması bile yasak*landı. Eğer bu rahip önceden evliyse, karısını terk edip kendisini tama*mıyla dine vermesi öngörüldü. Erkekler gibi kadınlar da, erkeğe yaklaş*mamaya, onlarla ilişki kurmamaya teşvik edildi. Allah'ın göklerdeki ve yerdeki saltanatında iyi bir yere sahip olabilmeleri için bakire ve bekâr kalmaları, evliyseler kocalarını bırakmaları tavsiye edildi. Aziz Jerom gibi önde gelen bir Kilise adamı, Hz. Îsa için rahibe olup, ömür boyu bekâr ka*lan bir kadının aslında Hz. Îsa'nın gelini ve o rahibenin annesinin tanrı, yani Hz. Îsa'nın kaynanası olma şerefine nail olduğunu beyan etmiştir. Aziz Jerom bir başka yerde şöyle demiştir: "İffetin baltasıyla evlilik ilişki*si denilen ağacı kesmek, sâlik'in ilk vazifesidir". Bu dinî vaaz ve telkin*ler yüzünden kendisini dine adayan ve rahip ya da rahibe olmaya karar veren bir Hıristiyanın ilk önce evliliği temelden sarsılmış ve zedelenmiş oluyordu.

Kilise düzeni, yaklaşık 300 yıl bu aşırı fikir ve görüşlere karşı şöyle ya da böyle direndiyse de, daha sonraki devirlerde fanatikler ve katı kural*ları benimsemiş ve uygulamaya kararlı olan aziz ve din adamlarına yenik düştü. Miladi 4. yüzyılda Kilise'de dini vazife ve hizmetlerde bulunan kimselerin evlenmeleri ve evlilik hayatı sürmeleri son derece pis ve kötü bir olgu olarak kabul edildi. Nitekim, Milâdi 362'de Gengra'da toplanan Kilise Meclisi, izdivaçla ilgili her türlü düşünceleri yasakladı ve dine ay*kırı saydı. Bundan kısa bir süre sonra 386'da Roman Synod bütün papaz ve rahiplerin evlilik bağlarını koparmalarını istedi. Ertesi yıl ise, Papa Siricius bir genelge yayınlayarak, evlenen veya evli olduğu takdirde karısıy*la cinsî münasebetlerini sürdürmekte olan bir papazın görevinden alınaca*ğını ilân etti.

4) Ruhbanlığın en acımasız ve kötü tarafı, ana-baba, kardeşler ve evlâtlar arasındaki ilişkileri de baltalaması oldu. Hıristiyan veli ve azizle*rin gözünde anne-baba'nın evlâtları, kardeşlerin kardeşleri ve evlâtların anne ve babaları için sevgi ve şefkatleri da birer günahtı. Onlara göre, ruhanî ve manevî terakki ile saadet için bütün bu ilişkilerin kesilmesi şart*tı. Hıristiyan ruhbanlarının felsefesine göre, Allah’ın rızasını ve sevgisini kazanmak isteyen bir kimsenin dünyada anne-babaları, kardeşleri ve evlâtlarıyla olan bütün münasebetlerini ve akrabalıklarıyla dostluklarını terk etmesi elzem idi.

5) Ruhban sınıfının, en yakın akrabalarına karşı katı ve acımasızca davranmaya zorlandıkları için, zamanla bütün insancıl düşünce ve duygu*ları da kaybolup gidiyordu. Bu sebepten dolayıdır ki, dini konularda ken*dilerine muhalefet edenler ve din düşmanlarına karşı, kin, nefret ve mer*hametsizliğin en çirkin ve dehşet verici örneğini verirlerdi. Dördüncü yüz*yıla kadar Hıristiyanlık'ta 80-90 mezhebin doğmasını bu katı, acımasız ve nefret dolu tavır ve muamelelere bağlayabiliriz. Aziz Augustin kendi dö*neminde 88 mezhep olduğunu belirtmiştir. Bu mezhepler birbirine karşı son derece kırıcı ve acımasızca bir tutum için de idiler. Bu mezhepler ara*sındaki nefret ateşini yakan ve körükleyen de yine rahip ve din adamlarıy*dılar. Bu dönemde karşıt mezhep ve grupta olanların en merhametsiz ve vahşi yollarla işkence edilmeleri, ezilmeleri, öldürülmeleri ve diri yakıl*maları çok yaygındı. Bu dini kavga ve çatışmaların en büyük merkezi Mı*sır'ın İskenderiye şehriydi.

6) Gerçi ruhban sınıfı için dünyanın her zevki ve bütün insanî ilişki*leri günâh ilân edilmiş ve yasaklanmıştı. Ancak para hırsı ve zenginliğe karşı herhangi bir sınırlama getirilmedi. Bir yandan fakir, kalender ve kö*şeye çekilmiş bir yaşantı teşvik ediliyor ve öğütleniyordu, ama bir yandan da rahipler ve din adamlarının servet toplamaları serbest bırakılmıştı. Ni*tekim, Miladi beşinci yüzyılın başında Roma piskoposu krallar gibi bir sa*rayda rahat ve lüks bir hayat yaşıyordu. Bu rahip dışarıya çıktığı zaman et arabaları ve hizmetçilerinin alayı, tantana ve gösteriş bakımından imparator'unkinden hiç de az olmazdı. Yedinci yüzyıla kadar ise kiliselere ve manastırlara servet akımı bütün sınırları aşmıştı. Ruhban sınıfı arasında servet ve zenginliğin artmasının başlıca sebebi çok sayıda sahte kimsele*rin gerçek rahipler ile din adamlarının safına katılmalarıydı. Rahipler ise azizlerin büyük fedakârlık, cefakârlık ve tevekküllerinin neticesinde halk kitleleri kendilerine aşın derecede saygı ve bağlılık göstermeye başlayın*ca pek çok dünyacı, maddeci ve menfaatçi gruplar rahip ve rahibeler arası*na karışıp dört elle mal-ü mülk toplamaya başladılar. Bu sahte kişiler bazı samimi, iyiniyetli ve fedakâr rahip ve din adamlarının karakterlerinin de bozulmasına sebep oldular.

7) İffet ve namus konusunda da ruhbanlık, tabiat ve insanın içgüdü ve diğer doğal istek ve arzularına karşı ilân ettiği savaşta da defalarca yenil*giye uğramıştır. Manastırlarda bazı ibadet, merasim ve murakabe ile zikir*lerin, rahipler ile rahibeler tarafından beraberce yapılması gerekiyordu. Bu sebeple, rahipler ile rahibelerin beraber yaşamaları olağan bir hale gel*di. Aralarındaki temas, aşırı rahiplik hayatı yüzünden bastırılmış olan şehvanî istek ve duygularını kamçılıyordu ve dolayısıyla, aralarındaki cinsî ilişkiler çok yaygın bir hal aldı. İbadet ve zikir, yataklarda yapılma*ya başlandı! Zaten insan tabiatı, kendisine karşı gelen ve savaşanlardan acı ve intikam alır. Ruhbanlık, insan tabiatıyla savaşmakla öylesine bir çukura düştü ki, sekizinci yüzyıldan onbirinci yüzyıla kadar Hıristiyanlığın tarihi, insanlık tarihinin kara bir lekesi olarak kalmıştır. Orta çağlarda ka*leme alınmış olan eserlerde, kilise ve özellikle rahibelerin oturdukları ma*nastırların birer genelev haline geldiğinden yakınılmıştır. Bu manastırlar*da gayri meşru çocukların doğmaları ve öldürülmeleri bir salgın halini al*mıştı. Ayrıca gerek rahipler, gerekse sahibeler arasında homoseksüel iliş*kiler ve diğer ahlâksızlıklar alabildiğine yayılmıştı.

17.2. İNCİL'LERİN TARİH AÇISINDAN DEĞERLENDİRİLMESİ

Yahudiler gibi, Hıristiyanların kutsal kitabı da gerçek şekliyle muhafa*za edilmemiştir. Hıristiyan dininde bid'at, yanlış inanç ve talimatın yayıl*masının sebebi ise semavi kitabın tahrif edilmesidir. Halbuki İncil, Allah tarafından indirildiği şekliyle korunabilmiş olsaydı, Hıristiyanlık herhalde bugünkü kadar değişik olmayacaktı.

17.2.1. Kaynakların Araştırılması

Bugün İncil olarak bildiğimiz Kutsal Kitap aslında dört ayrı kitabın mecmuasıdır, ki şöyle sıralanabilir: Matta, Markus, Luka ve Yuhanna. Fa*kat bu kitaplardan hiç biri Hz. Îsa’ya inmiş veya onun tarafından hazırlan*mış olan bir kitap değildir. Bilindiği gibi, Kur'ân-ı Kerim'de Hazreti Pey*gamber efendimize Allah tarafından vahiy olunan bütün sûre ve âyetler eksiksiz toplanmış bulunmaktadır. Fakat, Hz. Îsa’ya gelen vahiylerin tü*münü bu kitaplardan hiçbirinde mükemmel bir şekilde görmemiz müm*kün değildir. Ayrıca, peygamberliği süresince Hz. Îsa'nın çeşitli vesile ve zamanlarda söylediği sözler, vaaz ve telkinler de aynen muhafaza edilmiş değiller. Kısacası, bize kadar gelen Hıristiyan kutsal kitapları ne Allah’ın kelâmı ne Hz. Îsa'nın sözlerinden meydana gelmişlerdir. Bunlar, aslında çeşitli zamanlarda Hz. Îsa'nın havarileri ve havarilerinin öğrencileri tara*fından yazılan kitaplardır. Adı geçen havari ve şâkirdler bu kitaplarda kendi akıl, anlayış ve görüşleri doğrultusunda Hz. Îsa'nın hayatını ve eser*leri ile vaaz ve talimatını dile getirmişlerdir.

17.2.2. Matta'ya Ait Olduğu Bildirilen Nüsha

Ancak bu kitaplar da öyle güvenilecek ve pek itibar edilecek cinsten değillerdir. Bu kitaplardan ilki, Hz. Îsa'nın havarilerinden Matta'ya aittir, ya da öyle olduğu söyleniyor. Halbuki, tarihi kayıtlar bu kitabın Matta ta*rafından kaleme alınmadığını göstermektedirler. Matta'nın asıl hazırladığı kitap, "Logia" ortadan kaybolmuştur ve hiçbir nüshası hiçbir yerde bulun*mamaktadır. Bugün ise Matta'ya ait olduğu bildirilen İncil'in yazarı, diğer kitapların yanı sıra Logia'dan da istifade eden meçhul bir şahıstır. Nitekim bu kitapta Matta'dan sanki yabancı bir şahıs imiş gibi söz edilmiştir[1]. Bunu dikkatle incelediğimizde, bunun Markus'un İnciline dayandığını fark edebiliriz. Şöyle ki, bu kitabta yer alan 1068 âyetten 470'i Markus İnci*linde yer alan âyetlerin aynısıdır. Sonuç olarak, bu kitabın yazarı bir havari olsaydı, havari olmayan ve Hz. Îsa ile hayatında hiç görüşmemiş olan bir kişinin kitabından yararlanmasına hiçbir gerek yoktu. Teolog ve Hıristiyan din adamlarının tahminlerine göre, Matta'ya ait olduğu bildirilen İncil, Miladî 70'de yani, Hz. Îsa'dan 41 yıl sonra yazılmıştır. Bazı ulema ve din âlimleri bunun yazılış tarihinin Miladî 90 olduğunu belirtmişlerdir.

17.2.3. Markus'a Ait Olduğu Söylenen Nüsha

İnciller'in mecmuasında yer alan ikinci kitabın Markus'a ait olduğu söyleniyor ve kendisinin bu kitabı gerçekten ele aldığı belirtiliyor. Fakat bu zât hiçbir zaman Hz. Îsa ile görüşmemiştir. Markus, Hz. Îsa'nın müridi de değildi. Bu her iki husus tarih kitaplarından sabittir[2]. Aslında Mar*kus, aziz ve havari olan Peters'in müridi olup, onun söylediklerini Lâtinceye çevirirdi. Bu sebeple, Hıristiyan yazarları, Markus'un, Aziz Pe*ters'in tercümanı olduğunu belirtirler. Tahminlere göre, Markus İncili Miladî 63-70'te yazılmıştır.

17.2.4. Luka'ya Ait Olduğu Belirtilen Nüsha

İncillerin üçüncüsünün Luka'ya ait olduğu söyleniyor. Luka'nın hiç*bir zaman Hz. Îsa'yı görmediği ve O'ndan hiçbir feyiz almadığı kesindir. Luka, Aziz Paul'un müridiydi. O'nun sadık dostu olup, her zaman onun sohbetinde bulundu. Gayet tabii ki, kendi İncilinde Aziz Paul'un fikirlerini aksettirmeye çalışmıştır. O kadar ki, Aziz Paul, Luka'nın İncilinin kendi İncili olduğunu söylemiştir. Ne var ki, Aziz Paul kendisi hiçbir zaman Hz. Îsa'nın yanında bulunmamıştır. Hıristiyan tarih kitaplarına göre Aziz Paul, Hz. Îsa'nın çarmıha gerilmesinden ancak 6 sene sonra Hıristiyanlığı kabul etmiştir. Bu itibarla, Luka ile Hz. Îsa arasında olayların zincirinde bir hal*ka eksiktir. Luka'ya ait olduğu söylenen İncil'in yazılış tarihi de tesbit edi*lememiştir. Bazıları bunun Miladî 87'de kaleme alındığını belirtirken, bu tarihin Miladî 74 olduğunu da söylemişlerdir. Fakat Mc Giffert ve Plummer gibi araştırmacılar bu İncilin Miladî 80'de yazıldığında ittifak etmiş*lerdir.

17.2.5. Yuhanna'ya Ait Olduğu Bildirilen Nüsha

Yapılan tetkikler, Yuhanna İncilinin, tanınmış havari Yuhanna tara*fından kaleme alınmadığını ortaya koymuşlardır. Bu dördüncü İncil as*lında, Yuhanna adını taşıyan meçhul bir şahsın eseridir. Bu kitap, Hz. Îsa'nın vefatından çok sonra, Miladî 90'da ve hatta daha sonraki bir tarihte yazılmıştır. Horneck bunun yazılış tarihinin Miladî 110 olduğunu belirt*miştir.

Demek ki İncil'de veya Mukaddes Kitap'ta yer alan, yukarıda bahsettiğimiz dört kitabın hepsi de Hz. Îsa'dan sonra ve başka kimseler tarafın*dan kaleme alınmıştır. Bu itibarla, bu kitaplarda yer alan söz, ibare ve âyetlerin Hz. Îsa’ya veya Allah'a ait olduklarını söylemek çok güçtür. Ak ile kara ve doğru ile yanlışı birbirinden ayırmak çok zor bir iştir. Fakat bu hususta inceleme ve araştırmamızı derinleştirdikçe bu kitapların daha da şüpheli ve güvenilmez hale geldiğine şahit oluruz.

17.2.6. İncillerin Muteber ve Güvenilir Olmamalarının Altı Sebebi

1. Her dört İncil'in metinleri birbirinden ayrı ve farklı olup çelişkiler*le doludurlar. O kadar ki, Hıristiyan vaaz ve talimatının temelini oluşturan "Tepe'deki Vaaz"in metinleri bile Matta, Markus, ve Luka İndilerinde ayrıdırlar.

2. Her dört İncil, Allah (cc.) veya Hz. Îsa'nın sözlerine önem verme*nin yerine kendi yazarlarının şahsî fikir ve tavırlarını yansıtmaktadırlar. Meselâ, Matta'nın muhataplarının Yahudiler olduğu ve onlara çeşitli delil*ler vermeye çalıştığı her hâliyle belli oluyor. Markus'un muhatabları ise Romalıdırlar. Markus bunlara İsrail oğullarının tarihi ve talimatını hatır*latmaya çalışmaktadır. Luka, her konuda diğer havarilere Paul'u tercih et*mektedir. Yuhanna ise, ilk miladi yüzyılda Hıristiyanları saran felsefelerin etkisinde bulunuyor. Böylece, bu dört İncil'de söz ve metindeki tutarsızlık ve çelişkiden çok kavram kargaşasının hâkim olduğu kendiliğinden ortaya çıkıyor.

3. İncillerin hepsi Yunanca ve Lâtince yazılmışlardır. Halbuki, Hz. Îsa ve bütün havarilerinin dili Süryânice idi. Dilin değişmesi, fikir ve görüşün değişmesine de yol açmıştır.

4. İncillerin düzenli şekilde yazılmasına Miladî ikinci yüzyıldan önce başlanamadı. Miladî 150 yılına kadar sözlü rivâyetlerin yazılardan daha iyi olduğu inancı hâkimdi. Miladî ikinci yüzyılda İncilleri kayda geçirme fikri doğduysa da o zamanın yazılan güvenilir sayılamaz. Ahd-i Cedîd ve*ya Yeni Ahid'in ilk güvenilir metni Miladî 379'da Kartacına'da toplanan Kilise Meclisinde tasdik olundu.

5. Hâlen dünyada bulunan İnciller'in en eski nüshaları miladî dördün*cü yüzyılın ortalarına aittir, ikinci nüsha beşinci yüzyıl'a ve noksan olan üçüncü nüshaları, (ki Vatikan'da Papa'ya ait kütüphanede bulunuyor) da dördüncü yüzyıldan öteye gitmiyorlar. Bu durumda Milât'tan sonra ilk 300 yılda Hz. Îsa’ya tabi olanlar tarafından okunan ve takip edilen İncillerin metinlerinin bugünküleriyle ne kadar mutabık olduğunu kesinlikle söylememiz mümkün değildir.

6. İnciller hiçbir zaman Kur'ân-ı Kerim gibi hıfz edilmeye çalışılma*mıştır. İnciller ilk dönemlerde genellikle konu ve anlamları bakımından şahıstan şahısa rivâyet edildi ve aynı kelime veya aynı cümle ve ifadelerin kullanılmasına dikkat edilmedi. Bunun tabii bir neticesi olarak, İncillerin metinlerine yazar, derleyen ve rivâyet edenlerin şahsî görüş ve yorumları da girmiş oldu. Sıra bu kitapların kağıda dökülmesine ve yazılmasına ge*lince asıl söz ve metinlere bağlı kalınmasının son umudu da ortadan kalk*mış oldu. Çünkü, hattat ve dizgiciler kendi fikir ve inançlarına göre me*tinde gelişi güzel değişiklikler yaptılar[3].

Bu sebeplerden dolayıdır ki bu Dört İncil'de de Hz. Îsa'nın gerçek söz, ifade ve talimatının bulunduklarını katiyetle söyleyemeyiz.

17.3. HZ. ÎSA'NIN GERÇEK TÂLİMÂTI

17.3.1. Hz. Îsa (a.s.)'nın Talimâtı'nın En İyi Kaynağı

Gerçek şu ki, Hz. Îsa'nın hayatı, eserleri ve talimatının en iyi kaynak*ları daha önceki bölümde bahsettiğimiz ve Hıristiyan Kilisesi tarafından muteber ve meşru olarak kabul edilen Dört İncil değillerdir. Asıl muteber ve güvenilir bir kaynak, Hıristiyan Kilisesi tarafından "sahte" "uydurma" veya "şüpheli" olarak ilân edilen Barnabas İncili'dir. Bu İncil dünya halk*larından adetâ saklanmış ve yüzyıllarca hiçbir yerde aslı veya kopyası bu*lunmamıştır.

Ben Şahsen Oxford Üniversitesi Kütüphanesinde bu değerli İncil'in İngilizce tercümesinin bir fotokopisini gördüm ve kelimesi kelimesine okudum. Bence bu eser, büyük bir nimet ve rahmettir ve Hıristiyanlar sa*dece kendi dinî taassup, fanatizm ve inatçılıkları yüzünden böyle bir eser*den kendilerini mahrum etmişlerdir.

Kitab-ı Mukaddes'te meşru ve muteber olarak yer alan dört İncilden hiçbirinin Hz. Îsa'nın havarileri tarafından kaleme alınmadığını bilmekte fayda vardır. Sonra, bu İncilleri yazanlardan hiçbiri, yazdıklarının Hz. Îsa'nın havarilerine dayandığını veya onlar tarafından nakledildiğini de id*dia etmemişlerdir. Bu gibi atıflar şöyle dursun yazılanların hiçbir kaynağı gösterilmemiştir. Bu bakımdan, rivâyet edenin, sözleri kendisinin mi duyduğu veya olayları kendisinin mi gördüğü, yoksa bunları bir veya birden fazla aracıdan mı işittiği bilinmiyor.[4] Buna karşılık, Barnabas'ın yazarı diyor ki, "ben Hz. Îsa'nın ilk 12 havarisinden biriyim. Baştan sonuna ka*dar Îsa ile beraberdim ve gözlerimle gördüğüm olayları ve kulaklarımla duyduğum sözleri bu kitapta yazıyorum." Sadece bu değil, Barnabas şun*ları da yazıyor: "Hz. Îsa bu dünyadan ebediyete intikal ederken, hakkında çıkan yalan yanlış dedikodulara son vererek dünyaya gerçekleri açıkça or*taya koymamı emretmişti."

17.3.2. Barnabas İncili'nin Belirgin Özellikleri

Tarafsız ve sağduyulu bir kişi Barnabas İncilini okuduktan sonra bu*nu Ahd-ı Cedidin dört İnciliyle karşılaştıracak olursa, bunun her dördün*den kat kat daha iyi olduğu sonucuna varacaktır. Bu İncil'de Hz. Îsa'nın hayatı ve başından geçen olaylar daha ayrıntılı bir biçimde anlatılmıştır. Tıpkı bir kişinin gördükleri ve yaşadıkları olaylar gibi. Dört İncil'de ko*puk ve görünürde birbirine bağlı olmayan hadise ve hikâyelerin anlatımı Barnabas İncilinde daha düzgün ve anlamlı hâle getirilmiştir; özellikle, tarihî hadiseler daha bir dikkatle ve sıralarıyla kaydedilmiştir.

17.3.3. Hz. Îsa (a.s.)'nın Gerçek Tâlimâtı ve Etkileyici Anlatımı

Hz. Îsa (a.s.)'nın dinî telkinleri Barnabas İncili'nde dört İncil'e oranla daha ayrıntılı, açık ve etkin biçimde kaydedilmiştir. Tevhid ile ilgili nasihatler, şirkin reddi, Allah-u Teâlâ'nın sıfatları, ibadetin ruhu ve güzel ah*lâk gibi mevzular gayet teferruatlı, mantıklı ve kuvvetli şekilde anlatılmış*tır. Bu kitapta Hz. Îsa'nın kullandığı dil, ifade ve konunun iyi anlaşılması için verdiği pratik örneklerin en küçük misalini bile diğer dört İncil'de bulmak mümkün değildir. Bundan, Hz. Îsa (a.s.)'nın kendi taraftarları ve havarilerine nasıl nasihat ve telkinde bulunduğu ve bu hususta ne kadar akıllıca yöntemler kullandığı da anlaşılıyor. Hz. Îsa'nın dili, üslûbu, tabiatı ve huyuna azıcık bile vakıf olan biri bu İncil'i okuduktan sonra bunun sah*te veya düzmece bir kitap olmadığına kanaat getirecektir. Gerçeği söyle*mek gerekirse, Hz. Îsa'nın kişiliği ve öğretileri, diğer dört İncil'e nisbetle

Barnabas İncili'nde daha net, dâha açık bir şekilde karşımıza çıkıyor. Ayrıca, bu İncil'de diğer İncil'lerin belirgin bir eksikliği olan çeşitli söz ve fi*illerdeki tezât da yoktur.

17.3.4. Bütün Peygamberlerin Talimatına Uygun

Barnabas İncilinde Hz. Îsa'nın hayatı ve talimatı bir peygamberin ha*yatı ve talimatına tıpatıp uyuyor. Kendisi bir peygamber olarak karşımıza çıkıyor ve bütün peygamberler ile kitaplarını tasdik ediyor. Peygamberler olmaksızın Hakk'ı tanımanın bir yolu olmadığını belirtiyor ve peygamber*lere boş verenin aslında Allah'a boş vermiş olduğunu anlatıyor. Tevhid, peygamberlik ve âhiret hakkında diğer bütün peygamberlerin talimatına uygun sözler söylüyor. Namaz, oruç ve zekât için gereken telkinde bulu*nuyor. Barnabas İncilinde sık sık bahsedilen namazların, aslında müslü*manların bildiği sabah, öğle, ikindi, akşam, yatsı ve teheccüd namazları olduğu anlaşılıyor. Ayrıca, her namazdan önce abdest alındığı da belli oluyor. Hz. Îsa, peygamberler arasında Hz. Davûd ile Hz. Süleyman (a.s.)'ın da bulunduğunu kaydediyor. Halbuki, hem Yahudiler, hem Hıristiyanlar bu iki peygamberi, peygamberler listesinden çıkarmışlardır. Hz. İsmail’in "zebîh" (Allah'a adanmış kurban) olduğunu kabul ediyor ve bu hu*susta bir Yahudi âlimini de bu gerçeği kabul etmeye zorluyor. Aynı âlim, İsrail oğullarının kendi menfaatleri için Hz. İshâk'ın zebîh veya kurban ol*duğunu herkese inandırmaya çalıştıklarını belirtiyor. Kısacası, Barna*bas'taki kayıtlara göre, Hz. Îsa (a.s.)'nın âhiret, kıyamet, cennet ve cehen*nem ile ilgili vaaz ve telkinleri Kur'ân-ı Kerîm'de anlatılanların hemen he*men aynısıdır.

17.3.5. Barnabas'ın İncil'i Yazması için İleri Sürdüğü Sebepler ve Amaçlar

Barnabas İncili'nin yazarı ta başta kitabı kaleme almasının sebebini şöyle anlatıyor: "Bu kitabın gayesi, Şeytân'ın hilelerine uyarak Hz. Îsa’yı Allah'ın oğlu ilân edenleri ıslâh etmektir. Bu İnsanlar erkeklerin sünnet edilmesini gereksiz buluyor, haram yiyecekleri helâl kılıyorlar. Bu tür ha*taya düşenler arasında (Aziz) Paul da vardır." Barnabas, Hz. Îsa (a.s.) sağ iken, Mu'cizelerini gören müşrik Romalı askerler O'nun Allah’ın oğlu ve hatta Allah olduğunu söylemeye başladığını ve bu yanlış inanca daha son*ra İsrail oğullarının da bulaştığını belirtiyor. Barnabas'ın dediği gibi, Hz. Îsa bu gidişata çok bozulmuştu. Defalarca, O'nun etrafını saranları uyarmış ve yanlış inançlarını şiddetle yermişti. Şâkirdlerini çeşitli bölgelere göndermişti. Bu şâkirdler, Hz. Îsa'nın duaları sayesinde tıpkı kendisi gibi halka bazı Mu'cizeler gösterdiler. Bundan maksat, Mu'cizeler gösteren bir kişinin Tanrı veya Tanrının oğlu olması gerekmediğini açıkça göstermek*ti. Barnabas bundan sonra Hz. Îsa'nın bu konuda yaptığı çeşitli konuşma*larını naklediyor. Bu konuşmalardan Hz. Îsa'nın halk arasında yaygınlaşan batıl itikatlara ne kadar karşı olduğu ve bundan ne kadar endişe duyduğu anlaşılıyor.

Barnabas ayrıca, Aziz Paul'un, Îsa (a.s.)'nın çarmıhta can verdiği yo*lundaki genel akidesini şiddetle yalanlıyor ve kendi tanık olduğu olayı şöyle anlatıyor: "Şâkird Yahuda (Judah, Judas) Yahudilerin Başrahibinden rüşvet alarak Hz. Îsa’yı yakalamak üzere askerlerle gelince, Allah'ın em*riyle dört melek Hz. Îsa'yı semâya kaldırdılar ve Şakirt Yahuda'nın yüzü ve sesi tamamıyla Hz. Îsa'nınki gibi oluverdi. Böylece çarmıha Hz. Îsa de*ğil, Yahuda gerildi. "Barnabas İncilin'deki bu ifade görüldüğü gibi, Aziz Paul'un kurduğu Hıristiyanlığın kökünü kazıdığı gibi, Kur'ân-ı Kerîm'in ifadelerini de tamamıyla doğrular niteliktedir. Hiç şaşılmamalıdır ki, Kur'ân-ı Kerîm'in inişinden tam 115 sene evvel Barnabas İncilindeki bu ifadeler, bu kitabın Hıristiyan Kilisesi ve din adamları tarafından afaroz edilmesine sebep oldu.

17.3.6. Meşrû ve Muteber Sayılan Dört İncil'de Hz. Îsa'nın Talimatı

Çağımızın olay ve gelişmeleri, Hazreti Îsa (a.s.)'nın Filistinli Yahudilere, Cenâb-ı Allah'ın kelâmı ve Devlet-i İlâhiye'yi kurmaları konusunda vaaz, telkin ve talimat verdiği şart ve ortama çok benzediği için, bu güzi*de peygamberin kullandığı dil, uslûp ve metod bizim için son derece önem taşımaktadırlar. Aşağıya aldığımız alıntılar, Kur'ân-ı Kerimin tali*matının ışığı altında seçilmiştir ve bu bakımdan, bunların Hz. Îsa'nın ger*çek söz ve üslûbuna uygun olduğunu söyleyebiliriz:

17.3.6.1. Tevhid'e Dâvet

"Fıkıh âlimlerinden biri O'na hükümler arasında en iyi hükmün han*gisi olduğunu sordu. Hz. Îsa dedi ki birincisi şudur: "Ey İsrail, dinle! Hüdâvend, bizim Hüdâ aynı Hüdâvend'tir ve sen Hüdâvend'i, Kendi Hûda'nı, kendi kalbini, kendi canını, kendi aklım ve kendi kuvvetini sev"... Fıkıh âlimi ona dedi ki, "ey üstâd, maaşallah, Sen doğru söyledin,

O birdir ve O'ndan başkası yoktur." (Markus: 12: 28-32).

"Sen Hüdâvend'e, kendi Tanrına secde et ve O'na ibadet et." (Luka, 4: 8).

17.3.6.2. İlâhi Hâkimiyet

"O halde, siz şöyle dua edin: 'Ey bizim Babamız, Sen ki, göktesin, Senin ismin pâk kalsın, Senin Hâkimiyetin gelsin, iraden nasıl ki gökte hâkimse, yere de hâkim olsun." (Matta, 6: 9-10).

Görüldüğü gibi, son âyette Hz. Îsa kendi idealini ortaya koymuştur. Bu ayetten, bazıları Hz. Îsa'nın ruhani hâkimiyeti kastettiğini sanmışlar*dır. Ama bu ayet bu inancı reddetmektedir. Hz. Îsa'nın başlıca hedefinin, kâinat'ta Cenâb-ı Allah'ın kanunlarının geçerli olduğu gibi, dünyada da O'nun şeriatının geçerli ve her şeyden üstün kılınmasını sağlamak olduğu burada kesin olarak anlaşılıyor.

17.3.6.3. Hak İle Batıl Arasındaki Mücadele

"Sanmayın ki, ben dünyaya sulh yapmaya gelmişimdir. Ben sulh de*ğil, kılıç sallamaya gelmişimdir. Ben buraya, bir insanı babasından, kızı annesinden ve gelini kaynanasından koparmaya gelmişimdir. Aslında bir insanın düşmanı, onun ailesi olacaktır. Anne ve babasını benden daha çok seven ve sayan bir kişi bana lâyık değildir."

17.3.6.4. Hak Yolunda Sınav Elzem ve Vazgeçilmezdir

"Ve kendi haçını kaldırmayan [5]ve peşimden gelmeyen bana lâyık değildir. Kendi canını kurtarmak isteyen biri bunu er geç kaybedecektir. Ve benim için canını fedâ eden biri, kendini kurtarmış olacaktır." (Matta: 10: 14-39).

"Benim peşimden gelmek isteyen biri kendi benliğini [6]inkâr etmeli, kendi haçını kaldırmalı ve arkamdan gelmelidir." (Matta: 16-24).

"Kardeşi kardeş öldürecek, oğul babasına karşı gelecek ve baba oğlu*na karşı gelip onu öldürecektir. Ve benim adım yüzünden herkes sizden nefret edecektir. Fakat sonuna kadar dayanabilen kurtulmuş olacaktır." (Matta: 10: 21-22)

"Bakın ben sizi sanki koyunların arasına gönderiyorum... Adamlardan uzak durun ve dikkatli olun. Zira, onlar sizi mahkemeye verecekler*dir ve kendi ibadet yerlerinde sizi kırbaçlayacaklardır. Ve siz benim yü*zümden Hükümdarlar ve hâkimlerin önüne çıkarılacaksınız." (Matta: 10: 16-18).

"Ve eğer biri yanıma gelir ve kendi babası, annesi, karısı, çocukları ve kardeşlerine ve bizzat kendi canına düşman olmazsa (yani, bunlarla ilişkilerini koparmaz veya onların sevgilerine Hak dinini tercih etmezse), benim öğrencim olamaz. Kendi haçını kaldırmayan ve peşimden gelme*yen biri şâkirdim olamaz. Herhalde, sizlerden biri bir burç inşa etmek isti*yorsa, evvelâ onun yapımında kullanılacak malzeme ve tutarını hesapla*yacaktır. Bunu yapamaz ve binanın temelini atıp yarıda bırakırsa, herkes gülecek ve diyecek ki, şu adama bakın, bina yapmaya kalkıştı, ama bunu hesaplayamadı... Sizlerden biri, her şeyini terk etmedikçe benim şâkirdim olamaz." (Luka: 14: 23-26).

17.3.6.5. İnkılabî Bir Hareket

Bütün bu ayetler gösteriyor ki, Hz. Îsa (a.s.) sadece bir dini yaymaya değil, tüm medenî ve siyasî nizamı temelden değiştirmeye gelmişti. Bu, öylesine hafif veya küçümsenecek cinsten bir görev veya dava değildi, aksine son derece güç ve büyük bir dava idi ve bu yolda bir değil, birkaç kuvvete karşı savaşmak, meselâ, Roma imparatorluğu, Yahudi devleti, fı*kıh âlimleri ile ferisîlerin (şeriat sahipleri) iktidarı ve genel olarak bütün sapık ve çıkarcı insan ve zümrelerle boğuşmak gerekiyordu. Bu sebepten dolayıdır ki, Hz. Îsa ta başta hem kendisinin üstlendiği görev, hem arka*daşlarının üzerlerine aldıkları sorumluluğun ne kadar büyük ve tehlikeli olduğunu söylemekten çekinmiyordu. Hz. Îsa, yolun ağzında kendisiyle beraber gelmek isteyenlerin nelerle karşılaşacaklarını açıkça dile getiri*yordu.

17.3.6.6. Sabır ve Metânet'in Telkini

"Haylazlara karşı gelme; aksine, senin sağ yanağına tokat atana öbür yanağını da çevir. Ve eğer biri seni mahkemeye verip senden gömleğini almak istiyorsa, sen ona cübbeni de var. Ve biri seni bir fersah boşuna koşturursa, sen onunla iki fersah koş.." (Matta: 15: 39-41).

"Bedenleri öldüren ama ruhları öldürmeyenlerden korkma. Sen asıl ruh ile bedenin ikisini cehennemde öldürecek olandan kork." (Matta: 10*28).

17.3.6.7. Dünya Sevgisinden Uzaklaşmak ve Âhireti Sevmek

"Kendi nefsin için dünyada mal-ü mülk toplama. Dünya öyle bir yer*dir ki, burada her şeyi böcekler yer ve her şey paslanır ve haydutlar her şeyi alıp götürürler. Asıl sen gökte kendin için mal-ü mülk toplamalısın." (Matta: 6: 16-20)

"Hiçbir kimse aynı ânda iki efendiye hizmet edemez. Siz aynı zaman*da Allah'a ve servete hizmet edemezsiniz. Biz ne yiyeceğiz ve ne içeceğiz diye kendi canınızı sıkmayın, giyeceğiniz hakkında da tasalanmayın. Fezadaki kuşlara bakın, ne ekiyorlar, ne biçiyorlar, ne de evlerde ve köşk*lerde biriktiriyorlar. Fakat yine de Gökteki Babanız onların kamını doyu*ruyor. Siz onlardan daha değerli değil misiniz? Sizlerde, kendi canını sık*mak ve tasalanmak suretiyle ömrünü bir an bile uzatabilecek kimse var mıdır? Ve giyim-kuşamlarınız için niçin bu kadar telaşlanıyorsunuz? Or*mandaki ağaçlara ve kır çiçeklerine bakın, onlar nasıl büyüyor ve nasıl yetişiyor? Onlar ne didiniyor, ne çabalıyor ve ne de örüyor. Yine de ben size söylüyorum ki, Süleyman (a.s.)'da bütün şan ve şevketine rağmen di*ğer İnsanlar gibi giyinik değildi. Eğer Allah, bugün varolan ama yarın ocağa atılacak olan otları bile giydirebiliyorsa, ey imanı zayıf olanlar, sizi neden giydirmesin? Siz önce O'nun Hükümdarlığını ve dürüstlüğünü ve doğruluğunu ararsanız, o zaman siz bu şeylere de kavuşabilirsiniz." (Mat*ta: 6: 24-33).

"Talep ettiğinizde size verilecektir, araştırdığınızda siz bulacaksınız ve çaldığınızda bu size açılacaktır." (Matta: 7: 7).

17.3.6.8. Çilekeşliğin Gayesi

Hz. Îsa (a.s.)'nın ruhbanlığı teşvik ettiği, insanların dünyayı terk edip bir köşeye çekilmelerini emrettiği genellikle kabul ediliyor. Halbuki, Hz. Îsa'nın asıl amacı bu değildi. O'nun başlattığı inkılabî hareket ve bunun o günkü şartlar altında yaşayıp gelmesi ancak sabır, Allah'a tevekkül ve çi*lekeşliğe bağlıydı. Bir uygarlık ve siyaset düzeni bütün dünyaya hâkim iken ve hayatın bütün imkân ve kaynakları onun elinde bulunurken, bir devrimci cemaat ve inkılâpçı hareket, her türlü can ve mal sevgisini orta*dan kaldırmadan, her türlü tehlikeye ve eziyete göğüs germeden ve her çeşit zarar ve ziyanı göze almadan gayesine ulaşamaz. Kurulu bir düzene karşı baş kaldırmak aslında bin bir musibeti davet etmektir. Bu işi yapma*ya kalkışanların; bir tokadı yedikten sonra, ikinci bir tokada da hazır olma*ları, gömlek elden giderken, cübbenin de elden çıkacağını bilmeleri, her türlü yiyecek ve giyecek derdinden uzak durmaları ve diğer bütün tehlikelere ve çilelere hazırlıklı bulunmaları gerekmektedir. Rızık ve gelir kaynakları ellerinde bulunan güçlere karşı savaşıldığı zaman, elbetteki onla*rın vereceğinden ümit kesilmelidir. O halde, ancak her türlü ard niyet ve düşünceden sıyrılmış, her çeşit tehlikeye göğüs germiş ve her şeyi Allah için terk etmeye karar vermiş olanlar bu yolu seçmelidirler.

17.3.6.9. İlâhî Hükümetin Kapsamlı Manifestosu

"Ey emekçiler ve ey ezilmiş olanlar, siz hepiniz bana gelin. Ben hepi*nizi rahatlatacağım. Zira, benim boyunduruğum yumuşak ve benim yü*küm hafiftir." (Matta 11; 28-30)

İlâhi Hükümet'in manifestosu herhalde bundan daha iyi ve anlamlı olamaz. Bu geniş kapsamlı manifesto en az kelimelerle ancak böyle ifade edilebilir, İnsanlar üzerine insanların hükümeti gerçekten son derece bü*yük ve ağır bir yüktür, ilâhi hükümet kurmak niyetiyle ortaya atılan bir insan, bu yükün altında ezilmekte olanlara ancak bu şekilde seslenebilir. Yani, İlahî Hükümetin yükü hem hafif hem yumuşaktır.

17.3.6.10. Hükümet, Hizmet Demektir

"Diğer milletlerin kralları onlara hükümet ediyorlar. Fakat sen buna izin verme ve böyle olma. Halbuki, sizlerden büyük olan, küçük gibidir ve efendi olan hizmetçi gibidir." (Lukas 22: 25-26)

Hz. Îsa'nın kendi havarilerine talimatı buydu. Buna benzer diğer bir*çok nasihat İncillerde vardır. Hz. Îsa, havarilerinden, çağlarındaki Firavun ve Nemrud'ları ortadan kaldırıp onların huylarını kabul etmemeleri hak*kında söz almak istiyordu.

17.3.6.11. Yahudi Ulema ve Din Adamlarının Tenkidi

"Fıkıh âlimleri ile firisîler (şeriat sahipleri), Musa'nın koltuğuna otur*muşlardır. Onun için, onların size söylediklerini dinleyin ve yapmaya çalışın. Fakat onlar gibi işler yapmayın. Zira, onlar dediklerini yapmıyor*lar. Onlar, taşınması güç olan yükleri insanların omuzlarına koyuyorlar. Halbuki kendileri parmaklarını bile oynatmak istemiyorlar. Bütün işleri*ni başkalarına göstermek için yapıyorlar. Boyunlarındaki takıları çok büyük oluyor. Elbiselerinin kenarları (dantelleri) çok geniş oluyor. Tö*renlere başkanlık etmeyi, mabetlerde en yüksek kürsüye çıkmayı, çarşı*larda selâm almayı ve halk tarafından Rabbi olarak çağırılmayı çok sever*ler.

"Ey sahtekâr fakihler ve firisîler, yazıklar olsun! Siz Göklerin hâki*miyetinin kapılarını insanlara kapatıyorsunuz. Bu kapıya ne kendiniz giri*yor ne girmiş olanların girmelerine izin veriyorsunuz."

"Ey yalancı fakîhler ve firisîler, yazıklar olsun! Bir müridi bulmak için kara ve deniz yolunu katediyorsunuz. Ve bir kişi mürid olunca, onu kendinizden iki misli cehenneme lâyık yapıyorsunuz."

"Ey kör yol göstericileri! Siz sivri sineği süzgeçten geçiriyorsunuz, ama deveyi yutuyorsunuz."

"Ey hilekâr fakîhler ve firisîler, yazıklar olsun! Siz üstü beyazla bo*yanmış mezarlar gibisiniz, ki dışardan güzel görünüyor, ama içinde ölüle*rin kemikleri ve diğer pislikler vardır. Tıpkı bunun gibi, siz dışardan dü*rüst gibi görünüyorsunuz, ama içiniz hilekârlık, riyakârlık ve dinsizlikle doludur." (Matta: 23: 2-28).

Hz. Îsa'nın yaşadığı çağda din adamları ve şeriat sahiplerinin durumu işte buydu. Onlar ilim ve irfana sahip olmalarına rağmen, hem kendileri kötü yolda idiler hem diğerlerinin de kötü yola sapmalarına sebep oluyor*lardı. Gerçek şu ki Hıristiyanların içinde bu düşmanlar Romalı ve Bizanslı imparatorlar ve diğer din düşmanlarından daha tehlikeliydiler.

17.3.6.12. Hz. Îsa’ya Karşı Dini Liderlerin Tertibi

"O zaman firisîler gidip kendisini hile ile ağlarına düşürmeyi plân*ladılar. Onlar, şâkirdlerinden birini Herodlular [7]ile birlikte O'nun yanına gönderdiler ve onlar, şâkirdler dediler ki, Ey Üstâd, Biz senin doğru oldu*ğunu biliyoruz. Sen kimseden korkmadan herkese Allah'ın talimatını bü*tün kalbinle veriyorsun. Bize söyle, sen ne düşünüyorsun? Kayser'e (İmparator'a) cizye (vergi) vermek doğru mudur, değil midir. Hz. Îsa onların şeytanlığını anlamıştı ve dolayısıyla kendilerine şöyle dedi: 'Ey sahte*kârlar, beni neden imtihan ediyorsunuz? Cizye sikkesini bana gösterin. Onlar O'na dinarı getirdiler, O zaman O dedi ki, 'Bu sikke üzerinde kimin resmi ve adı vardır? Onlar, Kayser(imparator)'in olduğunu söylediler. Bu*nun üzerine Îsa şöyle cevap verdi: 'İmparatorun olanı imparatora, Allah’ın olanı ise Allah'a ödeyin.'" (Matta: 22: 15-21).

Bu hikâye gösteriyor ki, firisîler ve Romalıların yandaşları Hz. Îsa’ya bir oyun oynamak istiyorlardı. Firisîler, Hz. Îsa'nın başlattığı devrimci ha*reketi durdurmak için, O'nu İmparatorlukla karşı karşıya getirip, hareketin güçlenmesinden önce ezdirilmesini istiyorlardı. Bu sebeple, Hz. Îsa'nın hükümete vergi verilmesinden yana olup olmadığını açığa çıkarmak iste*diler. Hz. Îsa'nın, onların oyununa gelmeyip, aynı zamanda iki anlama ge*len bir söz söylemesi onların oyununu bozdu. Onların oyununu bozdu, ama, hem Hıristiyanlar hem hristiyan olmayanların bu sözleri kasıtlı olarak hep tek bir anlamda kullanmalarına da sebep oldu. Nitekim, geçen 2000 yıldan beri bu çevreler bu sözleri, ibadetin Allah'a yapılması ve itaatin da her devirde işbaşında bulunan hükümete yapılması manâsında kullanmış*lardır. Fakat, Hz. Îsa'nın sözlerine dikkat edersek, kendisinin, vergilerin İmparator'a verilmesinin câiz olduğunu ilân etmesi onun talimatına aykırı olurdu. Vergi verilmemesini de emredemezdi. Zira o zamana kadar O'nun hareketi, vergi ödemesini durduracak ve bunun üzerine Hükümetten gele*cek tepkiye karşı direnecek güçte değildi. Bu sebeple, Hz. Îsa şöyle ince ve zarif bir nasihatte bulunmuştu: "İmparator'un resmi ve ismini ona geri verin ve Allah'ın yaradığı altını Allah yolunda sarf edin." Firisîler kendi oyunlarında başarısız olduktan başka tertiplerin peşinde koşmaya başladı*lar ve bizzat Hz. Îsa'nın havarilerinden birine rüşvet vererek, halkın fazla bir tepki gösteremeyeceği bir sırada Hz. Îsa'nın yakalanmasına yardımcı olmaları için razı ettiler. Bu oyun tuttu ve rüşvet alan şâkird Yahuda (Ju*da), Hz. Îsa'nın yakalanmasına sebep oldu.

17.3.6.13. Hz. Îsa İle İlgili Yahudi İleri Gelenlerinin Muhakemesi

"Ondan sonra bütün cemaat O'nu (Hz. Îsa'yı) Pelatius'a (Romalı hâkim) götürdüler. Orada dediler ki, 'Biz bunu, milletimizi suça teşvik ederken, İmparatora vergi verilmesine karşı çıkarken ve kendisine "Mesih Kral" derken bulduk"... Pelatuis, Başrahip'e ve diğer adamlara, 'Ben bu adamda hiçbir kusur görmüyorum' dedi. Fakat onların bağırıp çağırmaya başladılar ve kendi sözlerini kabul ettirmeye çalıştılar. Dediler ki, 'Bu adam bütün Yahudiler arasında huzursuzluk yaratmıştır. Kötü emeline ulaşmak için Galile'den buraya kadar herkesi ayaklandırmaya çalışmakta*dır.' Onlar bağırıp çağırmaları işe yaradı." (Luka: 23: 1-23).

17.3.7. Hz. Muhammed (a.s.)'in Mekke Dönemiyle Benzerlik

Böylece, dünyada Hz. Îsa'nın inkılâpçı mesajı, kendilerini Hz. Musa (a.s.)'nın vârisi sanan kişiler ve cemaat tarafından yok edildi. Tarihî kayıt*lara göre Hz. Îsa'nın peygamberlik müddeti sadece 1.5 ilâ 3 yıl arasında idi. Bu kısa müddet içinde Hz. Îsa, Hazreti Muhammed Mustafa (a.s.)'nın

Mekke'de yaşantısının ilk üç yılında yaptığı kadar bir çalışma yapabildi. Eğer bir kişi, İncillerin yukarıda iktibas ettiğimiz ayetlerini, Kur'ân-ı Kerîm'in Mekkî ayetleri ve Hz. Peygamber(s.a.)'in bu döneme ait hadise*leri ile karşılaştıracak olursa, ikisi arasında önemli bir benzerlik bulacak*tır.

17.4. HIRİSTİYANLARIN SAPLANTILARININ GERÇEK SEBEPLERİ

"De ki: 'Ey Ehl-i Kitap, Haksız yere dininizde haddi aşmayın. Bundan önce dalâlete düşmüş ve çocuklarını da dalâlete düşürmüş ve doğru yol*dan sapmış olan kavmin hevâsına tabi olmayın." (Maide; 77)

17.4.1. Hıristiyanlarda Bidat ve Başkalarını Taklit Etme Meyli

Burada Hıristiyanların, kendi dinlerinde çeşitli bid'atlere yer vermele*rine, ve başka milletlerden batıl inanç ve alışkanlıklar edinmelerine işaret edilmiştir. Hıristiyanlar özellikle Yunan felsefesinin etkisinde kalıp doğru yoldan sapmışlardı. Halbuki bu bid'at ve taklit'ten evvel onlar Allah’ın ha*kiki dinine bağlıydılar. Hz. Îsa'nın ilk halife ve havarileri, kendi gördükle*ri ve duyduklarına göre Hak dininin özünü koruyor ve yaymaya çalışıyor*lardı. Ne var ki, daha sonraki devirlerde Hıristiyanlar bir yandan kendi pey*gamberlerine sevgi ve saygıyı haddinden fazla abarttılar ve bir yandan çe*şitli yabancı milletlerin hurufat ve batıl itikatları ile felsefelerinin etkisin*de kalarak kendi akide ve inançlarına filozofik yorumlar getire getire ta*mamıyla yeni bir din yaratmış oldular. Hıristiyanların bu dini, Hz. Îsa'nın getirdiği Hak dininden çok farklı ve çok uzaktaydı.

17.4.2. Bir Hıristiyan Âlimin Eleştirileri

Bu hususta önde gelen bir Hıristiyan teolog ve âlim, Charles Ander*son Scott'ın görüşleri çok ilginçtir. Scott, Encyclopaedia Britannica'nın 14. baskısında "Jesusu Christ" (Hz. Yesuh-i Mesih, Îsa) maddesi altında uzun bir makale yazmıştır. Bundan bazı bölümlere bir göz atalım:

"İlk üç İncil (Matta, Markus ve Luka) de, bu İncillerin yazarlarının, Hz. Îsa’yı insandan başka bir şey sandıklarını gösteren herhangi bir şey yoktur. Bu yazarlara göre Hz. Îsa bir insandı. Öyle bir insan ki, özellikle Allah'ın ruhundan feyiz almıştı ve Allah ile öylesine kesintisiz ve ayrıl*maz bir ilişki içinde idi ki-, kendisine Allah’ın oğlu demek yerinde olacaktı. Matta bile kendisinden söz ederken, kendisinin, "marangozun oğlu" ol*duğunu belirtir ve bir yerde şöyle yazar: 'Peters O'nu Mesih diye çağırın*ca, o onu bir tarafa götürüp onu (Peters'i) azarladı.' (Matta: 16: 22). Luka'ya baktığımızda, haç vak'asından sonra Hz. Îsa'nın iki şâkirdi Amaus'a giderken kendisinden şöyle bahsettiğini görüyoruz: 'O Allah ve bütün millet'in gözünde, gerek söz gerekse fiilde kudretli bir peygamberdi.' (Luka: 24: 19). Burada şu noktaya özellikle dikkat etmeliyiz ki, Markus'un eserinden önce Hıristiyanlar arasında Yesu (Îsa) için "Hüdâvend" kelimesi yaygınlaşmaya başlamış olmasına rağmen, ne Markus'un İncilinde, ne de Matta'nın İncilinde kendisi bu isim ile anılmıştır. Buna mukabil, her iki İncilde "Hüdâvend" kelimesi Tanrı veya Allah için sık sık kullanılmıştır. Hz. Îsa'nın başına gelenler ve çarmıha gerilmesi olayı her üç İncilde gayet haklı olarak acıklı ifadelerle, uzun uzun anlatılmıştır. Fakat Markus'un İncil'inde geçen, 'efidye' kelimesinin dışında bu İncillerden hiç birinde, bu olaya daha sonraki devirlerde verilen anlam verilmemiştir. Hatta Hz. Îsa'nın ölümünün bütün insanlığın günâhının bir kefareti olduğuna dair en küçük bir işarete rastlanmamaktadır."

Rahip Scott daha sonra şunları yazıyor:

"Îsa'nın kendisini bir peygamber olarak halka sunduğu, İncillerin çe*şitli ifadelerinden sabittir. Meselâ şu satırlara bakınız: 'Benim için bugün, yarın ve ertesi gün kendi yolunda yürümem gereklidir. Çünkü bir pey*gamberin Kudüs'ün dışında ölmesi mümkün değildir." (Luka: 13: 23). Hz. Îsa ekseriya kendisinden "ademoğlu" olarak bahsediyor... Îsa hiçbir yerde kendisine 'Allah’ın oğlu' demez. Galiba, çağdaş havarileri ve yazarları da bu kelimeyi kullanırken herhalde O'nun sadece Allah'ın bir kulu olduğunu kastetmişlerdir. Fakat o sırf Allah ile olan ilişkisini göstermek amacıyla kendisi için "oğul" tabirini kullanıyor... Ayrıca, kendisinin Allah ile olan ilişkisini de anlatırken, Allah'ı "baba" olarak anıyor... Bu ilişkinin sadece kendisine mahsus olduğunu da sanmıyordu. Aksine ilk devrelerde, diğer insanların da bu ilişkide kendisiyle ortak olduklarını düşünüyordu. Ne var ki, daha sonraki tecrübeler ve insan tabiatını daha yakından incelemesin*den sonra Tanrı ile ilişkisi konusunda kendisinin tek başına kaldığı sonu*cuna vardı."

Aynı yazar daha sonra şöyle diyor:

"Paskalya bayramında Peters'in Hz. Îsa için kullandığı bu tabir, Allah tarafından olan bir insan', O'nun çağdaşlarının kendisini nasıl gördüklerini ve anladıklarını göstermektedir... İncillerden anladığımız kadarıyla, Îsa çocukluğundan gençliğine kadar çok doğal ve normal bir talim ve terbiyeden geçerek yetişti. O acıkırdı, susardı, yorulurdu ve uyurdu, hayrete dü*şerdi ve hatırının sorulmasını beklerdi. O çile çekti ve öldü. Her şeyi duy*duğunu ve her şeyi gördüğünü hiçbir zaman iddia etmedi... Hatta bu gibi şeyleri kendisine yakıştıranlara kızdı... Gerçekten O'nun hazır ve nazır ol*duğu iddiası, bize İncillerden gelen bütün kayıtlar ve kavramlara aykırı olacaktır. Bu iddia, imtihan olayı ve Getusmani ile Khopri mevkiinde meydana gelen olaylar arasında herhangi bir bağlantı kurulamaz. Bağlan*tıyı, ancak bu olayların gerçek dışı olduğunu kabul ettiğimiz takdirde ku*rabiliriz. Hz. Îsa'nın bütün bu olayları yaşarken, diğer İnsanlar gibi sınırlı bilgiye sahip olduğu kabul edilmelidir. Bu sınırlamada bazı istisnalar da vardı, ama bunlar ancak peygamberlik basireti ve Allah'ı kendi gözüyle görmüş olması, ölçüsünde olabilir. Ayrıca, İncillere göre Hz. Îsa’yı Kâdir-i Mutlak olarak kabul etme imkânı daha da azdır. Zira, hiçbir yerde O'nun Allah'tan bağımsız ve egemen olarak hareket ettiğine dair en küçük bir işaret yoktur. Aksine, O'nun sık sık dua etme alışkanlığına sahip olduğuna ve şöyle konuştuğuna şahit oluyoruz: 'Bu iş, Allah'a dua edilmeden yapı*lamaz veya önlenemez.' Bu söz ve davranışları, O'nun tamamıyla Allah'a tabi ve dayalı olduğunu göstermektedirler. Bu husus bile, İncillerin tarihi hüviyeti açısından Îsa'nın insanlık halinin büyük bir delilidir. Zira İncille*rin hepsi, Hıristiyan Kilisesinin, Hz. Îsa’yı bir tanrı olarak kabul etmesin*den sonra yazılmış, ve hazırlanmıştı. Buna rağmen bir yandan da O'nun hiçbir zaman kendisini tanrı ilân etmediği kaydedilmiştir."

Charles Anderson Scott, makalesinin sonunda şunları yazıyor: "Îsa'nın bütün yetkilerle "Allah'ın oğlu" ilân edildiğini ilk kez yazan ve açıklayan Aziz Paul oldu... Allah’ın oğlu tabiri, gerçekten baba-oğul ilişkisi anlamını taşımaktadır, ki Aziz Paul başka bir yerde, Îsa için "Allah’ın kendi oğlu" deyimini kullanmak suretiyle katiyetle ortaya koy*muştur. Îsa için asıl dinî manâda "Hüdâvend" ünvanının ilk önce Hıristiyanların ilk cemaati tarafından mı, yoksa Aziz Paul tarafından mı kulla*nıldığı henüz açıklığa kavuşmamıştır. Belki de bu ünvanı Îsa’ya ilk yakış*tıran ilk Hıristiyanlardı. Fakat şurası bir gerçektir ki, bunu bugünkü manâda ve tam olarak ilk kullanan Paul'du. Paul bu ünvanı ısrarla ve her*kesin anlayabileceği şekilde kullandı. Nitekim, "Hüdâvend, Yesû-ı Mesîh" tabirini kullanarak niyetini ve amacını açıkça ortaya koydu. Paul bu terimler ve kavramlar ile eski mukaddes kitaplarda "Hüdâvend" "Yahova" (Yahudilerin Allah için kullandıkları tabir)'ya mahsus olan bütün özellikleri Hz. Îsa’ya yöneltmiş oldu. Ayrıca, Îsa'nın, Allah'ın akıl ve azametine eşit olduğunu ve mutlak surette O'nun oğlu olduğunu açıkladı. Fakat çok gariptir ki, Paul, Hz. Îsa'nın pek çok açıdan Allah'a eşit oldu*ğunu belirtmesine rağmen, kendisini kesin bir şekilde Allah olarak kabul etmekten kaçındı."

17.4.3. Başka Bir Hıristiyan Bilim Adamının Görüşü

Rev. Reorge William Nox adında başka bir Hıristiyan din ve ilim ada*mı, Encyclopaedia Britannica'nın "Christianity" (Hıristiyanlık) maddesin*de Hıristiyanlık ve Katolik kilisesinin temel inançlarından söz ederken şöy*le diyor:

"Teslis akidesinin düşünce çerçevesi Yunan kaynaklıdır. Ayrıca buna bazı Yahudi talimatı da eklenmiştir. Bu bakımdan, bu akide ve umde bi*zim için garip bir terkiptir. Dinî düşünceler İncil'inki olup, yabancı felsefe kalıplarına göre dökülmüşlerdir." Baba, oğul ve Ruhûl-Kuds terimleri Yahudi kaynaklıdırlar. Son terimi Îsa nâdiren kullanmış idi. Paul da bunu müphem bir şekilde kullanmıştı. Fakat Yahudi literatüründe bu tâbir, bir şahsiyete bürünme anlamına geliyordu. O'nun için bu akide'nin temeli Yahudi inançlarıdır. (Gerçi Yahudi inançları da bu terkibe veya formüle katıl*madan önce Yunan felsefesinden etkilenmişti). Teslîs akidesinin malze*mesi Yahudilerden ve konumu Yunanlılardan gelmiştir. Bu akidenin üze*rinde teşekkül ettiği sorun ne dinî idi ne ahlakî, aksine tamamıyla felsefi idi. Yani asıl sorun, bu üç unsur (baba, oğul ve ruh) arasındaki ilişki ve dengeyi bulmaktı. Bu sorunu İznik’te toplanan Kilise Meclisi çözdü. Bu*gün bu çözümü gören herkes, bunun her bakımından Yunan düşüncesinin bir ürünü olduğuna derhal karar verebilir."

17.4.4. Kiliseler Tarihinden Bir Delil

Bu konuda Encylopaedia Britannica'nın, "Church History" (Kiliseler Tarihi) maddesi de dikkate değerdir. Şu yazıya bakın:

"Milâdi Üçüncü asrın son bulmasından önce Îsa, "kelâm'ın bedensel bir ifadesi olarak kabul edilmişti. Fakat pek çok Hıristiyan, Îsa'nın ulûhiyetini kabul etmiyorlardı. Dördüncü yüzyılda bu mesele büyük tar*tışmalara yol açıyordu. Bu tartışma ve kavgalar öylesine şiddetliydi ki, Kilise'nin temellerini sarstılar. Nihayet, 325'te İznik Meclisi, Îsa'nın ulûhiyetini, Hıristiyanlığın resmî akidelerinden biri haline getirdi ve bunun için belirli tabirler kullandı. Gerçi bundan sonra da münakaşa ve münaza*ralar bir süre devam etli. Fakat İznik Meclisinin kararları her şeye egemen oldu. Nihayet Doğu ile Batı'da Hıristiyanların imanının sağlamlığı bu akideye göre ölçülmeye başlandı. Oğulun ulûhiyetinden sonra Ruh'un ulûhiyeti de kabul edilmiş oldu. Bu inançlara, Hıristiyanlık kelimesi ve Ba*ba ile oğul'un yanında yer verildi. Aynı şekilde, İznik Meclisinde Îsa'nın ulûhiyetine dair alınan karar da Hıristiyan akide ve inançlarının ayrılmaz bir parçası oluverdi.

Daha sonra, "Oğulun ulûhiyeti, Îsa'nın şahsiyetinde ifade buldu" um*desinin bir yanı ikinci bir tartışma konusu oldu. Bu mesele, Miladî dör*düncü asırda ve daha sonra uzun süre münakaşa ve münazaralara sebep oldu. Mesele, Hz. Îsa'nın şahsiyetinde ulûhiyet ile insanlığın nispetiyle il*giliydi. Miladî 451'de toplanan Kadıköy (Calcedon) Meclisi, Îsa'nın vücu*dunda iki tam ve ayrı şahsiyetin ve hüviyetin bulunduğuna karar verdi. Yani birincisi ilahî, ikincisi insanî hüviyeti ve bunlar birleşmelerine rağ*men, farklı özelliklerini aynen muhafaza ediyorlardı. 680'de İstanbul'da toplanan Kilise Meclisi bu karara bir ilâve yaparak, Hz. Îsa'nın her iki şahsiyetinin iki ayrı irâdesi bulunduğunu da tasdik etti. Yani, Îsa hem ilahî, hem insanî şahsiyet ve iradelere sahipti... Bu arada Batı (Roma) Ki*lisesi "günah" ve "fazl" kelimeleri üzerinde de önemle durdu. Ve âhirette kurtuluş konusunda Allah'ın işi ve kulların vazifelerinin ne olduğu konusu uzun tartışmalara yol açtı. Nihayet 529'da ve ikinci Yene meclisinde bu hususta şöyle bir karar alındı: Her insan fâni ve günahkâr olduğu için ebedî kurtuluşuna doğru adım atamaz. Bu işi ancak Allah'ın fazlı ve yardı*mıyla yapabilir. Doğuşundan sonra bir günahkâra ikinci bir hayat verili*yor ve bu hayatta da Allah'ın fazlı ve merhameti olmaksızın doğru yolu ve necatı bulamaz. Bir insan'a Allah'ın fazlı ve inayeti ancak Katolik Kilise*sinin vasıtasıyla sağlanabilir."

17.4.5. Sonuç

Hıristiyan din adamları ve düşünürlerinin yukarıdaki açıklamalarından Hıristiyanlığın ne gibi değişikliklere uğradığı ve Tek Allah'a olan inanç*tan nasıl şirke saplandığı iyice anlaşılıyor. Hıristiyanların doğru yoldan ayrılmalarına ilk önce Hz. Îsa’ya olan aşırı sevgi ve sadakati belirlemek amacıyla önce "Hüdâvend" ve "Allah'ın oğlu" gibi deyimler kullanıldı, daha sonra kendisine tanrısal sıfatlar yakıştırıldı, ve kefâret akidesi icad edildi. Halbuki Hz. Îsa'nın öğretilerinde bunlara zerre kadar yer verilme*mişti. Daha sonra Hıristiyanlar felsefeye bulaşınca, ilk yanılgılarından sıy*rılmaya ve kurtulmaya çalışmak yerine geçmişteki din âlimi ve rahiplerin söz ve davranışları için saçma sapan gerekçeler bulmaya çalıştılar. Böyle*ce, Hz. Îsa'nın gerçek talimatını unutup, mantık ve felsefeye dayanarak üst üste akide ve inançlar türetmeye başladılar. Bölümümüzün başında naklettiğimiz Kur'ân-ı Kerîm'in ayetleri Hıristiyanların işte bu dalâleti ko*nusunda dikkatimizi çekmektedirler.

17.4.6. İnsanların Doğuştan Günahkâr Olmalarına Dair Yanlış İnanç

Hıristiyanlığın geçen 1500 yıldan beri temel inançları arasında yer alan, insanların doğuştan günahkâr olduğu kavramı, hiçbir semavî kitap*ta yer almamıştır. Hatta bugün bazı Katolik din adamları da böyle bir inancın İncil'de bulunmadığını savunmaya başlamışlardır. Nitekim, tanın*mış bir Alman İncil uzmanı, Rev. Herbert Haag, "Is Original Sin in Scripture" adlı son eserinde Hıristiyanlar arasında en az miladî 300 yılına ka*dar, insanların doğuştan günahkâr oldukları yolunda herhangi bir inancın bulunmadığını ve bu inanç halk arasında yayılmaya başlayınca Hıristiyan din adamlarının yaklaşık iki yüzyıl bunu reddetmeye çalıştıklarını belirti*yor. Nihayet beşinci yüzyılda Aziz Augustin kendi mantığıyla ve bazı kuvvetli delillerle, bunu şöyle ifade ederek Hıristiyanlığın temel inançları arasına katıverdi: "İnsan oğlu, Adem'in günâhının vebalini miras almıştır ve onun Îsa'nın kefareti, sayesinde âhirette kurtulmasından başka bir çare*si yoktur."

17.4.7. Hz. Meryem (a.s.)'in, Tanrı'nın Anası Olarak Kabul Edilmesi

Miladî 43l'de Efes'te bütün Hıristiyan dünyasının din adamları ve ule*masının bir konseyinin yaptığı toplantısında Hz. Îsa'nın ulûhiyeti ve Hz. Meryem (a.s.)'in Tanrı'nın Anası olması, Kilise'nin resmi akideleri olarak kabul edildi.

Hıristiyanlar, Allah ile Hz. Îsa ve Ruh-ul Kuds'ü tanrı olarak kabul etmekle yetinmediler, ayrıca Hz. Îsa'nın annesi, Hz. Meryem'i de bir tanrı*ça yapıverdiler. Daha önce birçok defa işaret ettiğimiz gibi Kitab-ı Mu*kaddes veya İncillerde Hz. Îsa'nın ulûhiyetine dair en küçük bir işaret yoktur. Hz. Îsa'nın ölümünden sonra 300. yıla kadar Hıristiyan dünyası böyle bir şeye vakıf değildi. Ancak Miladî üçüncü yüzyılın sonlarına doğ*ru İskenderiye'de bazı din adamları ve ilahiyat ulemâsı, Hz. Meryem için ilk defa "Allah'ın Anası" deyimini kullandılar. Bundan sonra Meryem'in ulûhiyeti ve Meryem'e tapma geleneği giderek yayıldı. Hıristiyan Kilisesi ilk başlarda böyle bir şeyi resmen kabul etmeye hazır değildi ve hatta Meryem'e tapanlara fâsid ve kâfir derdi. Daha sonra, Hz. Îsa'nın aynı za*manda iki ayrı şahsiyet taşıdığı yolunda Lusturius'un ileri sürdüğü fikir Hıristiyan dünyasında görülmemiş münakaşa, kavga ve çatışmalara yola-çınca, meselenin halli için Miladî 431'de Efes'te toplanan Kilise Meclisi ilk defa Hz. Meryem için "Tanrı'nın Anası" deyimine resmi bir hüviyet verdi. Bunun gayet doğal sonucu olarak, o zamana kadar kilise dışında ce*reyan eden Meryem-perestlik Kiliselere de giriverdi. Hatta, Kur'ân-ı Ke*rim'in inişine kadar, Meryem öylesine büyük ve heybetli bir tanrıça olu*verdi ki, Baba, oğul ve Ruh-ul Kuds gibi Teslis akidesinde yer alan üç ilâh O'nun yanında birer hiç kaldı. Meryem'in putları sayısız kiliselerde vardı. Dua ve ibadetler onun put ve heykelleri önünde yapılırdı. Her türlü arzu ve istek O'na iletilirdi. Herkes derdini O'na anlatırdı. Meryem tanrı*çası herkesin koruyucusu ve yardımcısı haline geliverdi. Böylece bir Hıristiyan kişi için en büyük güven mutluluk kaynağı, "Tanrı'nın Anası"nın himayesine girmekti. Bizans imparatoru Justinian çıkardığı bir kanunla Hz. Meryem'in, kendi imparatorluğunun koruyucusu olduğunu ilân etti. Bu imparatorun komutanlarından biri olan General Nersius savaş alanında Hz. Meryem'den merhamet ve hidayet isterdi. Hz. Peygamber (a.s.)'in çağdaşı olan imparator Heraclius'in bayrağında ve flamasında "Tanrı'nın Anası"nın resmi vardı ve Hz. Meryem'in inayetiyle savaşta bayrağının düşmeyeceğine ve yenilmeyeceğine inanırdı. Daha sonraki çağlarda Hıristiyanlıkta ortaya çıkan mezhepler ve reform hareketleri, Meryem'in tapılmasına karşı çıktılarsa da, Katolik Kilisesinde Meryemperestlik hâlâ devam etmektedir.

17.5. TEVRAT VE İNCİL'DE HZ. MUHAMMED'İN GELİŞİYLE İLGİLİ HABERLER

"Bir vakit Meryem'in oğlu Îsa da: 'Ey İsrail oğulları, Ben size Al*lah'ın peygamberiyim. Benden evvel gelen Tevratı tasdik edici ve benden sonra gelecek bir peygamber ki, onun adı Ahmed'dir; müjdeleyici olarak geldim' dedi." (Sâf; 6)

Hz. Îsa'nın bu sözleri, Hz. Musa'nın kendi ümmetine, Hz. Muham*med (a.s.)'in peygamber olarak gelişine dair verdiği müjde ile ilgilidir. Hz. Musa'nın müjdesi şu satırlarda yer almıştır:

17.5.1. Tevrat'ın Açık Haberi

"Allah-u Teâlâ, Senin Rabbin, senin için, senin aralarından, yani se*nin kardeşlerin arasından, benim gibi bir nebi peydah edecektir. Siz onu dinleyin. Bu senin, Rabbına, kendi Rabbına, toplantı günü Havreb'de yaptığın müracaata uygun olacaktır. Sen o gün Rabbine kendi Rabbine de*miştin ki, Rabbimin sesini bir daha duymayayım ve belki de benim ölme*me sebep olacak büyük bir ateşi görmeyeyim. Ve Rabbim bana dedi ki, onlar ne diyorsa doğrudur. Ben onlar için kendi kardeşleri arasından, se*nin gibi bir nebi yaratacağım ve kelâmımı onun ağzına koyacağım. Ve Ben ona ne emir verirsem, onlara söyleyecektir. Ve onun, benim adımı anarak söyleyeceklerini dinlemeyenlerden hesap soracağım." (istisna: Bö*lüm: 18, âyet: 15-19).

Tevrat'ın bu açık kehâneti Hz. Muhammed (a.s.)'den başka kimseye ait değildir. Bu ibarede Hz. Musa (a.s.) Allah’ın şu müjdesini veriyor: "Se*nin için, senin aralarından, yani senin kardeşlerinin arasından bir nebi do*ğuracağım." Bir milletin "kardeşleri"nden o milletin bir kabile veya ailesi*nin kastedilmediği ortadadır. Bu deyimin, sözü edilen millet ile ırk açısın*dan yakın ilişki bulunan bir millet için kullanıldığını söylemek daha doğru olur. Şayet gelecek nebinin Beni İsrail'den doğacağı kastedilmiş olsaydı, o zaman başka ifade ve sözler kullanılacaktı. O zaman yalnızca, "Senin için aranızdan bir nebi doğuracağım" demek kâfi olurdu. Bu sebeple, İsrail oğullarının kardeşlerinden burada, İsrail oğullarının kastedildiği akla ve hayâle daha yakındır. İsrail oğulları, Hz. İbrahim (a.s.)'in evlâtları olduğu için İsrail oğullarında sadece bir tek peygamber doğmuş olsaydı bu kehânetin böyle bir nebi ile ilgili olduğu söylenebilirdi. Halbuki İncil'de belirtildiği gibi, İsrail oğulları arasında Hz. Musa'dan sonra da birçok pey*gamber doğdu.

Burada verilen müjdede bir noktaya daha dikkat edilmelidir. Müstak*bel peygamberin tıpkı Hz. Musa (a.s.) gibi olacağı ifade ediliyor. Elbette*ki, bu benzerlik dış görünüşüyle ilgili değildi. Çünkü dünyada hiçbir insan başka bir insanın tıpatıp aynısı değildir. Bu benzerlik her iki nebinin pey*gamberlik payesi ve olağan özellikleriyle ilgilide sayılmazdı. Zira, bu benzerlik, Hz. Musa'nın ardından dünyaya gelen bütün peygamberlerde bulunuyordu. Bu iki ihtimal ortadan kalktıktan sonra Hz. Musa ile Hz. Muhammed'in "ortak yanını araştıracak olursak, bunun kalıcı ve müstakil bir şeriatın getirilmesinden başka bir şey olmadığını görürüz. Bu benzer*lik gerçekten Hz. Musa ve Hz. Muhammed arasında vardı. Hz. Musa'yı müteakip İsrail oğullarında doğan peygamberler hep Musevi şeriatının savunucusuydular. Hz. Musa gibi değişik ve müstakil bir şeriat getiren sade*ce Hz. Muhammed'di.

Bu açıklama ve yorum, Tevrat'taki şu ifadelerle daha da kuvvetlen*miş oluyor: "Rabbine toplantı günü Havreb'te yaptığın müracaata uygun olarak size bir nebi gönderilecektir. Sen o gün demiştin ki, Rabbimin sesi*ni bir daha duymayayım ve belki de benim ölmeme sebep olabilecek bü*yük bir ateşi görmeyeyim. Ben senin gibi bir nebi yaratacağım ve kelâmımı onun ağzına koyacağım." Burada bahsedilen Havreb, Hz. Mu*sa'nın ilk kez şeriat hükümlerini aldığı dağdır. Hz. Musa'nın Allah’ın nu*ruyla ilk kez karşılaşması ve onun sesini duyması kendisini müthiş sars*mıştı ve bir ân kendisinin öleceğini sanmıştı. Burada bahsedilen İsrailoğullarının müracaatı ve yalvarışı da, şeriatın Havreb dağında olduğu gibi, çok korkunç şartlar altında verilmesiyle ilgilidir. Bu vak'a Kur'ân-ı Ke*rim'de de geçmiştir. Ayrıca, İncil'de de benzeri kayıtlar vardır. Buna ce*vap olarak Hz. Musa, İsrail oğullarına, Allahu Teâlâ'nın onların ricalarını kabul ettiğini bildiriyor. Allah diyor ki, onlar için göndereceğim peygam*berin ağzına kendi kelâmımı vereceğim. Demek ki, bundan böyle şeriat veri irken Havreb dağında meydana gelen korkunç olay tekrarlanmaya*caktır. Yani bundan sonra gönderilecek peygamber kendi yanında Allah'ın kitabıyla gelecek ve onu insanlara anlatacaktır. Bu açıklamadan sonra, Tevrat'taki kehânetin, Hz. Muhammed'den başkasına ait olduğu söylene*bilir mi? Hz. Musa'dan sonra dünyaya müstakil ve daimî bir şeriat yani, din ve ahlâk nizamı getiren ancak Hz. Muhammed (s.a.)'dir. Bu şeriatın verilmesi sırasında Havreb dağında İsrail oğullarının toplandığı sırada meydana gelen korkunç olay ise yukarıda belirtildiği gibi, tekrar yaşan*madı.

17.5.2. Sâf Suresi'nin İlgili Âyeti Üzerinde Bir Bahis

Bu bölümün başında tercümesi verilen Sâf sûresinin 6. âyeti, Kur'ân-ı Kerîm'in önemli âyetlerinden biridir .İslâm düşmanları bunun üzerinde bir hayli durmuş, bunu alabildiğine eleştirmiş ve bu hususta kin ve nefretleri*ni kusmuşlardır. Çünkü bu ayette Rasûlullah'ın ismi açıkça verilmek sure*tiyle, Hz. Îsa'nın ağzıyla dünyaya bir peygamberin geleceğine dair müjde verilmiştir. Bu sebeple, bu mevzunun etraflıca ele alınması gerekiyor:

17.5.2.1. Muhammed İle Ahmed

Görüldüğü gibi, bahse konu olan âyette Hz. Peygamber (a.s.)'in adı "Ahmed" olarak verilmiştir. Ahmed'in iki anlamı vardır: Birincisi, Allah'ın

en çok methini yapan kişi. İkincisi, en çok methedilen kişiler arasında en çok övülen kişi. Sahih hadislerden, Hz. Peygamber'in çeşitli isimlerinden birinin "Ahmed" olduğu anlaşılıyor. Sahih-i Müslim ile Ebû Davud'da, Hz. Ebû Musa Eş'ari'nin bir hadisi şöyledir: "Ben Muhammed'im, ben Ah*med'im ve ben Haşir'im.." Benzeri hadisler Hz. Cübeyir bin Mutim tara*fından İmam Mâlik, Buhârî, Müslim, Dârimî, Tirmizî ve Nesâi v.s.'de de nakledilmiştir. Hz. Peygamber'in bu mübarek ismi sahabeler arasında iyi biliniyordu. Nitekim, Hz. Hassan bin Sâbit (r.a.)'in bir şiiri şöyledir:

Allah ve Arş'ın etrafında toplanan melekler, ve bütün temiz varlıklar, Bereketli Ahmed'i methettiler.

Tarih kitaplarında da Hz. Peygamber'in isminin hem Muhammed, hem Ahmed olduğu sabittir. Burada dikkate değer nokta, Peygamber efendimizden önceki bütün Arap Edebiyatında "Ahmed" isminin hiç kul*lanılmayışıdır. Hz. Peygamber'den sonra da Ahmed ve Gulam Ahmed isimleri öylesine yaygınlaşmıştır ki, bunun haddi hesabı yoktur. Bu ismin doğru ve gerçek oluşunun en büyük delili, peygamberimizin devrinden başlayarak günümüze kadar ümmetimizde bunun kadar popüler, tutulmuş ve beğenilmiş başka bir ismin bulunmayışıdır. Peygamberimizin mübarek ismi "Ahmed" olmasaydı, müslümanların büyük bir çoğunluğu, çocukları*nın ismini ne diye "Gulam Ahmed" (Ahmed'in Uşağı) koyuyorlar? "Ah*med" olmadan, "Gulam Ahmed" olabilir mi?

17.5.2.2. "O Peygamber"

Yuhanna İncilinde, Hz. Îsa'nın gelişi sırasında İsrail oğullarının üç şahsiyeti bekledikleri ifade edilmiştir. Bunlar, Hz. Mesih (Îsa), Hz. İlyas ve "o peygamber" idiler. İncil'in ilgili âyetleri şöyledir:

"Ve Yuhanna (John, Hz. Yahya) tanıktır ki, Yahudiler Kudüs'ten ken*disine "sen kimsin' diye sormak üzere keşiş ve rahipler gönderince o ne müsbet cevap verdi ne de menfi. Aksine kendisinin Mesîh olmadığını söyledi. Onlar sordu, 'öyleyse sen kimsin?' sen İliyah (Hz. İlyas) misin?' O dedi ki, 'ben değilim'. (Sonra dediler ki) 'Sen o peygamber misin'. O de*di ki, 'hayır'. Bunun üzerine onlar onun kim olduğunu sordular. O dedi ki, 'Ben sahrada seslenen birinin sesiyim, ki siz Tanrının yolunu bulabilesi*niz.' Onlar ona sordular, 'Madem ki sen ne Mesîh, ne peygambersin, o za*man sen ne diye insanları takdis edersin?'

Buradaki sözler gösteriyor ki, İsrail oğulları Hz. Mesîh (Îsa) ile Hz. İlyas'ın dışında başka bir peygamberi de bekliyorlardı ve bu peygamber Hz. Yahya (a.s.) değildi. Bu üçüncü peygamberin geleceğine öylesine muhakkak gözüyle bakılıyordu ki, İsrail oğulları arasında sadece "o pey*gamber" kelimelerini söylemek, onu kastetmek için kâfi sayılıyordu. Ayrıca, sözü edilen peygamber'in dünyaya geleceğine herkes inanmış gibiy*di. Çünkü, bu peygamberin gelişi hakkındaki inanç yanlış olsaydı, Hz. Yahya'ya yukarıdaki sorular sorulurken kendisi pekalâ diyebilirdi ki, "Ey İsrail oğulları, siz hangi peygamberden bahsediyorsunuz? Böyle bir pey*gamber gelmeyecektir."

17.5.2.3. Yuhanna İncilindeki Haberler

Şimdi gelin, Yuhanna İncilin'de (St. John İncili'nde) Bölüm 14'ten 16'ya kadar devamlı olarak yer alan müstakbel peygamber hakkındaki müjde ve kehânetlere bir göz atalım:

"Ve ben Babam'a yalvarırsam, O size ikinci yardımcısını gönderecek*tir. Bu yardımcı ebediyyen sizlerle kalacaktır. Yani, dünyanın elde ede*meyeceği Hak Ruh'u. Bunu dünya ne görür ne bilir. (Ama) siz bilirsiniz. Çünkü, o sizlerle yaşar, sizin içinizde bulunur." (Bölüm 14:16-17)

"Ben bu sözleri sizlerle beraberken size söyledim. Ama, Pederim, Ruh-ul Kudüs, adıma size göndereceği Yardımcı size her şeyi öğretecek ve size bütün söylediklerimi hatırlatacaktır." (Bölüm 14:25-26)

"Bundan sonra ben sizinle pek konuşmayacağım. Zira, dünyanın lide*ri geliyor ve bende onun hiçbir özelliği yoktur." (14:30)

"Ama, pederim tarafından size göndereceğim yardımcı, yani 'Haki*kat'ın Ruhu' size gelince benim için şâhitlik yapacaktır. (15:26)

"Ama ben size doğruyu söylüyorum, benim gitmem sizin için fayda*lıdır. Zira ben gitmesem o yardımcı size gelmeyecek. Ama gidersem onu size göndereceğim." (16:7).

"Ben size bazı diğer şeyleri de söylemek istiyorum, ama siz bunlara tahammül edemezsiniz. Ama o, yani Hakikat'ın Ruhu, size gelince, size doğru yolu gösterecektir. Zira, o kendi tarafından hiçbir şey söylemeye*cektir, aksine duyduklarını anlatacaktır ve size geleceğin haberini vere*cektir. Çünkü o size benden aldığı haberleri verecektir. Peder'in olduğu her şey benimdir. Onun için dedim ki, o benden alacak ve size verecek*tir." (16:12-15).

17.5.2.4. Müstakbel Peygamber Dünyanın Lideri Olacak

Yuhanna İncilinde Hz. Îsa'nın kendisinden sonra büyük bir peygam*berin geleceği konusunda kehânette bulunduğuna dair ayetleri yukarıda naklettik. Bu âyetlerde Hz. Îsa (a.s.) diyor ki müstakbel peygamber, "dün*yanın lideri" olacaktır, o "ebediyen yaşayacaktır", "doğruluğun bütün yol*larını gösterecektir" ve bizzat Hz. Îsa'nın peygamberliğini tasdik edecek*tir. Dikkat edeceğiniz gibi, asıl ibarelere "Ruh-ul Kudüs" ve "Hakikat'ın Ruhu" gibi tabirler ilâve edilmek suretiyle ifade muğlak ve hatta anlamsız kılınmak istenmiştir. Buna rağmen bütün ibareleri dikkatle tahlil ettiği*mizde müjdelenen şahsiyetin bir ruh değil, bir insan ve belirli bir kişi ol*duğunu anlarız. Bu öyle bir kişidir ki, tâlimâtı ve mesajı cihanşümûl olup herkesi kapsayacak ve kıyâmete kadar yaşayacak nitelikte olacaktır. Bu mahsus ve malum şahsiyetin bir husususiyeti de "yardımcılık" olacaktır. Tercümede biz "yardımcı" kelimesini kullandık. Hıristiyanlar, Yuhanna İncili'nin Elence asıl nüshasında geçen kelimenin "Paracletus" olduğunda ısrar etmektedirler.
__________________



уυѕυƒ isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 09-27-2008, 15:22   #2
endcastle13
 
endcastle13 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jul 2008
Mesajlar: 1.208
Tecrübe Puanı: 567
endcastle13 has a reputation beyond reputeendcastle13 has a reputation beyond reputeendcastle13 has a reputation beyond reputeendcastle13 has a reputation beyond reputeendcastle13 has a reputation beyond reputeendcastle13 has a reputation beyond reputeendcastle13 has a reputation beyond reputeendcastle13 has a reputation beyond reputeendcastle13 has a reputation beyond reputeendcastle13 has a reputation beyond reputeendcastle13 has a reputation beyond repute
Standart

emegine saglık..
__________________
endcastle13 isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Bookmarks


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Sizin Yeni Konu Acma Yetkiniz var yok
Sizin Konu Yanıtlama Yetkiniz var
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz

Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Gerçek İSA A.S. Doğuşu ve Ölmesi уυѕυƒ Dinimiz ve Diğer Dinler 1 09-27-2008 14:59
Türk Yazı Dilinin Tarihî Gelişmesi нüzüη Türk Dili ve Edebiyat 1 09-18-2008 12:12
DÜnyanin DoĞuŞu GÖrÜntÜlendİ. уυѕυƒ Astronomi 0 08-31-2008 10:49
Coğrafyanın ortaya çıkışı ve gelişmesi Korax Coğrafya 0 02-23-2008 19:52
Şanlı Galatasaray'ın Doğuşu berkant_07 Galatasaray 10 02-22-2008 13:47


Şu Anki Saat: 21:27


İçerik sağlayıcı paylaşım sitelerinden biri olan Bilqi.com Forum Adresimizde T.C.K 20.ci Madde ve 5651 Sayılı Kanun'un 4.cü maddesinin (2).ci fıkrasına göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur. bilqi.com hakkında yapılacak tüm hukuksal Şikayetler doganinternet@hotmail.com ve streetken27@gmail.com dan iletişime geçilmesi halinde ilgili kanunlar ve yönetmelikler çerçevesinde en geç 1 (Bir) Hafta içerisinde bilqi.com yönetimi olarak tarafımızdan gereken işlemler yapılacak ve size dönüş yapacaktır.
Powered by vBulletin® Version 3.8.4
Copyright ©2000 - 2018, Jelsoft Enterprises Ltd.
Search Engine Optimisation provided by DragonByte SEO v2.0.36 (Lite) - vBulletin Mods & Addons Copyright © 2018 DragonByte Technologies Ltd.

Android Rom

Android Oyunlar

Android samsung htc

Samsung Htc

Nokia Windows