Bilqi Forum  

Geri git   Bilqi Forum > Dini Bölüm > Dini Konular > Dinimiz ve Diğer Dinler

ÖDEVLERİNİZİ BULMAKTA ZORLANIYOMUSUNUZ!

SORUN ANINDA CEVAPLIYALIM.

TÜM SORULARINIZA ANINDA CEVAP VERİLECEKTİR !

Sitemize Üye Olmadan Konulara Cevap Yazabilir Ayrıca Soru Cevap Bölümüne Konu Açabilirsiniz !

Dünyada Ikinci Bir Din Hiç Olmamiştir.....

Dinimiz ve Diğer Dinler


Yeni Konu aç Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 09-27-2008, 16:01   #1
Moderator
 
уυѕυƒ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Feb 2008
Mesajlar: 11.000
Thanks: 0
Thanked 0 Times in 0 Posts
Tecrübe Puanı: 1000
уυѕυƒ has a reputation beyond reputeуυѕυƒ has a reputation beyond reputeуυѕυƒ has a reputation beyond reputeуυѕυƒ has a reputation beyond reputeуυѕυƒ has a reputation beyond reputeуυѕυƒ has a reputation beyond reputeуυѕυƒ has a reputation beyond reputeуυѕυƒ has a reputation beyond reputeуυѕυƒ has a reputation beyond reputeуυѕυƒ has a reputation beyond reputeуυѕυƒ has a reputation beyond repute
уυѕυƒ - MSN üzeri Mesaj gönder
Standart Dünyada Ikinci Bir Din Hiç Olmamiştir.....

Dünyada Ikinci Bir Din Hiç Olmamiştir.....
DÜNYADA HZ. ADEM as DAN BERİ İKİNCİ BİR DİN HİÇ OLMAMIŞTIR...


Şu dünya hayatında hiçbir zaman dînler olmamıştır. Sadece bir tek dîn vardır; Babamız Hz. İbrâhîm’in hanif dîni. Biliyorsunuz ki; Hz. İbrâhîm bütün peygamberlerden evveldir. Onun hanif dîni, bütün insanların o fıtratla yaratıldığı temel dîn, tek bir dîndir. Allahû Tealâ diyor ki:

30/RUM-30: Fe ekim vecheke lid dîni hanîfâ(hanîfen), fıtratallâhilletî fataran nâse aleyhâ, lâ tebdîle li halkıllâh(halkıllâhi), zâliked dînul kayyimu ve lâkinne ekseren nâsi lâ ya’lemûn(ya’lemûne).
Öyleyse vechini hanif olarak dîne (dînin kayyum olmasına) ikame et (kıyamda tut). Allah’ın o fıtratıyla ki, (Allah) bütün insanları (hanif) fıtratı ile yarattı. Allah’ın yaratmasında (ne dînde ne de hanif fıtratında) değişiklik olmaz. İşte bu kayyum olan (ezelden ebede kadar kıyamda kalacak, devam edecek) dîndir. Ve lâkin insanların çoğu bilmezler.

Hanif fıtratı; yaradılışımızdan, fıtraten tabiatımızda var olan, insana ait olan bir özelliktir. Tek Allah’a inanma özelliği... Allah yolunda birlik ve beraberliği düşünmeye yönelik, o istikâmete meyletmiş bir tabiat... Bu, tabiatımızda, fıtratımızda var olan bir husustur. Allah yolunda vahdet, Allah yolunda tevhid. Tek Allah’a inanarak Allah’ın tekliği konusundaki vahdet, Allah yolundaki insanların tek bir kitleyi oluşturması konusundaki tevhid. Ve hanif fıtratının son noktasına bakıyoruz; Allah’a teslim olmak.
Hz. İbrâhîm de, Hz. Nuh da, Hz. Yâkub da, Hz. Davut da, Peygamber Efendimiz (S.A.V) de, ne kadar peygamber gelmiş geçmişse, hepsi hanif dîninin sahibi olmuşlardır. Hanif dîni, kâinatın tek dînidir. Bütün bir kâinatta başka bir dîn hiç olmadı. Bütün peygamberler aynı dîni yaşadılar; Babamız İbrâhîm’in hanif dînini. Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’de “Babanız İbrâhîm” diyor ve O’nun Allah’a teslim olduğunu söylüyor. Külliyen teslim, bihakkın teslim.
Zamanımızda bütün dînler, ayrı ayrı dînler gibi görünmektedir. Ama aslında sadece bir tek dîn vardır; hanif dîni. Dînlerden değil; Allah’ın yegâne dîninden bahsetmemiz gerekir. Bütün dînler, tek bir dînden ibarettir. İşte bu konuda Allahû Tealâ şöyle buyurmaktadır:

2/BAKARA-62: İnnellezîne âmenû vellezîne hâdû ven nasârâ ves sâbiîne men âmene billâhi vel yevmil âhiri ve amile sâlihan fe lehum ecruhum inde rabbihim, ve lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn(yahzenûne).
Şüphesiz ki; îmân eden (âmenû olan)ler, yahudiler, hristiyanlar ve sabiiler, bunlardan her kim, Allah'a ve yevm'il âhire inanır ve ıslâh edici ameller işlerse, (nefsini tezkiye ederse), artık onların mükâfatları Rab'leri katındandır. Onlara korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır

Allahû Tealâ’nın İslâm için söylediği herşey; âmenû olmak, tâbî olarak ahiret gününe ulaşmak üzere salih ameller işlemek (hiç kimse tâbî olmadan salih ameller işleyemez), bütün dînler için geçerlidir. Allahû Tealâ, bu insanların Allah’ın evliyası olacaklarını işaret etmektedir. Çünkü diyor ki: “Onlara korku yoktur. onlar mahzun da olmazlar”. Bunlar Allah’ın evliyasının özellikleridir. Bu insanlar, ahiret gününe inanmakla kalmıyorlar; ahiret gününe ulaşmak üzere yola çıkıyorlar. Yola çıktıkları kesin. Çünkü bunlar salih ameller işliyorlar.
Öyleyse bütün dînlerde âmenû olmak vardır, ruhu Allah’a ölmeden evvel ulaştırmaya inanmak ve yevm’il âhire inanmak ve nefsi ıslâh edici ameller işlemek vardır. Yani evvelâ tâbî olmak, sonra da nefs tezkiyesi yaparak ruhu Allah’a teslim etmek, tasfiyeye devam ederek fizik vücudu ve nefsi Allah’a teslim etmek söz konusudur.
Biliyoruz ki; bunlar İslâm’ın temel umdeleri. Ama Allahû Tealâ diyor ki: “Yahudilerde de (Musevilerde de), Hristiyanlarda da ve Hz. Davut’un Zebur’una tâbî olanlarda da, hepsinde de ortak özellik aynı.” Müslümanlara bakacak olursak, zaten Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’i baştan aşağıya teslimle donatmıştır. Ama görülüyor ki; sadece İslâm’ın değil, bütün dînlerin ortak özelliği bunlardır. Allah’a ulaşmayı dilemek (âmenû olmak), yevm’il âhire inanmak, ruhu ölmeden evvel Allah’a ulaştırmaya inanmak, mürşide tâbî olmak ve bu şekilde salih ameller işlemek... Bunlar Yahudilerin içinde de bir grubun, Hristiyanlar içinde de bir grubun, Sabiilerin içinde de bir grubun alametini oluşturur. Öyleyse bütün dînlerde bunların hepsinin mevcut olduğu neticesine ulaşıyoruz. İslâm’daki bütün özellikler, bu dînlerin hepsinde vardır. Allahû Tealâ bu konuda şöyle buyurmaktadır:

2/BAKARA-136: Kûlû âmennâ billâhi ve mâ unzile ileynâ ve mâ unzile ilâ ibrâhîme ve ismâîle ve ishâka ve ya'kûbe vel esbâtı ve mâ ûtiye mûsâ ve îsâ ve mâ ûtiyen nebiyyûne min rabbihim, lâ nuferriku beyne ehadin minhum ve nahnu lehu muslimûn(muslimûne).
Deyin ki: "Biz Allah'a, bize indirilenlere, İbrâhîm'e İsmail'e, İshak'a, Yâkub ve torunlarına indirilenlere, Musa ve İsa'ya verilenlere ve (diğer) nebîlere, Rab'leri (tarafı)ndan verilenlere (sahife, kitap ve vahiylere) îmân ettik. Onların arasında hiçbir ayırım yapmayız (fark gözetmeyiz), zaten biz, O'na teslim olanlarız.

Sahâbe, kendilerine indirilen Kur’ân-ı Kerim’e inanıyorlar. Kur’ân-ı Kerim’i aşan ifade, Hz. İbrâhîm’den başlamaktadır. Allahû Tealâ sahâbeye: “Hz. İbrâhîm’e, Hz. İsmail’e, Hz. İshak’a, Hz. Yâkub’a ve O’nun torunlarına, Hz. Musa’ya verilen tabletlere (Tevrat’a), Hz. İsa’ya verilen Kitab’a (İncil’e) ve diğer nebîlere Rab’leri tarafından verilenlere hepsine inandık deyin!” diyor. Aralarında hiçbir ayırım yapmak gerekmiyor ki; Allahû Tealâ sahâbeye öyle söylüyor. “Onların aralarında bir fark yoktur ki, siz onların arasında fark gözeteceksiniz.” Öyleyse Bakara Suresinin 136. âyet-i kerimesinde bütün dînlerin ve resûllerin bir olduğu ifade edilmektedir.
Bundan çıkarmamız lâzım gelen hüküm; Hz. İbrâhîm’e hanif dîninin muhtevasını teşkil etmek üzere Allahû Tealâ’nın indirdiğiyle, Hz. Musa’ya, Hz. İsa’ya, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e indirdiği ve diğer bütün nebîlere Allahû Tealâ tarafından verilenlerin birbirinin aynı olduğudur. Yani Allahû Tealâ’nın verdiği bütün kitaplara, aralarında hiçbir ayırım yapmadan, fark gözetmeden inanmak söz konusuysa ve hepsi bu kitaplara inanarak, o kitaplardaki muhtevayı tatbik ederek Allah’a teslim olmuşlarsa, kitapların arasında hiçbir farkın olmadığı kesinlik kazanmaktadır.
Bütün kutsal kitaplar, bütün mukaddes kitaplar, aynı hedefe yöneliktir; insanları mutlak olarak Allah’a teslime yöneltirler. Allahû Tealâ bir evvelki âyette (Bakara 62’de), “Yahudilerden, Hristiyanlardan ve Sabiilerden âmenû olanlar ve nefsi ıslâh edici amel işleyenler” diyor. Bakara 136’ya baktığımızda ise, sadece İslâm’ın arasında değil, Hristiyanların arasında da, Yahudilerin arasında da, Hz. Davut’a indirilen Zebur’a tâbî olanlarda da aynı durumun söz konusu olduğunu görüyoruz. Bütün tâbî olanların arasında, temel hudutları koruyanlar, Allah’a teslim olma yolunda faaliyete geçenler vardir. Onların nefsi ıslâh edici amel işlemeleri, nefs tezkiyesi ve tasfiyesi yapmaları söz konusudur ve Allahû Tealâ hepsine mükâfat vereceğini söylemektedir.
Hepsi mutlaka aynı standartların sahipleridir. Allah’a ulaşmayı dilemişler, mürşidlerine ulaşıp tâbî olmuşlar, ruhlarını Allah’a doğru yola çıkarıp Allah’a ulaştırmışlar ve önce nefs tezkiyesi, daha sonra da nefs tasfiyesi hüviyetine girmişlerdir. Fizik vücutlarını da, nefslerini de Allah’a teslim etmişlerdir.
Bakara 136, sadece fizik vücudun, nefsin değil, iradenin de Allah’a teslimini içermektedir. Çünkü Allah’a teslim olmak deyince, Bakara Suresinin 131. âyet-i kerimesinden itibaren Allahû Tealâ’nın, Allah’a teslim olan peygamberlerden bahsettiğini görüyoruz. Bütün nebîler iradelerini de, daha ötede akıllarını da Allahû Tealâ’ya teslim etmişlerdir. Herbirisi, kendi zamanında devrin imamıdır.
Allahû Tealâ burada, bütün kitapların arasında hiçbir ayırım yapılmaması gerektiğini söylemektedir. Görüyoruz ki; bütün kutsal kitaplar mutlaka teslime ulaştırır.

3/AL-İ İMRAN-84: Kul âmennâ billâhi ve mâ unzile aleynâ ve mâ unzile alâ ibrâhîme ve ismâîle ve ishâka ve ya’kûbe vel esbâtı ve mâ ûtiye mûsâ ve îsâ ven nebiyyûne min rabbihim, lâ nuferriku beyne ehadin minhum, ve nahnu lehu muslimûn(muslimûne).
De ki: “Biz Allah’a, bize indirilen’e, İbrâhîm’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve esbat’a (oğullarına torunlarına) indirilenlere, Musa’ya, İsa’ya ve Peygamberlere Rab’leri tarafından verilenlere îmân ettik. Onlardan hiçbirini (diğerlerinden) ayırt etmeyiz. Ve biz, O’na (Allah’a) teslim olanlarız."

İki âyet-i kerime (Bakara 136 ile Al-i İmran 84), bir tek yer hariç tamamen aynı hüviyettedir. Birinde Allahû Tealâ: “Ve mâ ûtiyen nebiyyûne min rabbihim” diyor, diğerinde ise daha evvel “Mâ ûtiye” kullandığı için “Ve mâ ûtiyen” demiyor, “Ven nebiyyûnediyor. Buradaki ifade çok nettir. Allahû Tealâ, bütün mukaddes kitapların aralarında hiçbir farkın olmadığını söylemektedir. Yani hangi peygamber yaşamışsa, Allahû Tealâ ona hangi Kitab’ı indirmiş olursa olsun, Kur’ân-ı Kerim’de hangi isimle anılırsa anılsın hepsi birbirinin aynıdır. Tâbî olanları mutlaka cennete ulaştırır. O kitaplardaki hükümleri tanımayanları, dinlemeyenleri, tatbik etmeyenleri de mutlaka cehenneme götürür. Allahû Tealâ buyuruyor ki:

29/ANKEBUT-46: Ve lâ tucâdilû ehlel kitâbi illâ billetî hiye ahsenu illellezîne zalemû minhum ve kûlû âmennâ billezî unzile ileynâ ve unzile ileykum ve ilâhunâ ve ilâhukum vâhıdun ve nahnu lehu muslimûn(muslimûne).
Kitap ehli ile onlardan zulmedenler hariç, en güzel olandan başka bir şekilde mücâdele etmeyin. Ve “Biz, bize indirilene ve size indirilene îmân ettik. Bizim ilâhımız ve sizin ilâhınız birdir (aynıdır). Ve biz, O’na teslim olanlarız.” deyin.

İşte burası, Kur’ân-ı Kerim’in ruhunu teşkil eder. Burada Allahû Tealâ: “Biz, sadece Hz. Muhammed’e inanıyoruz. O bizim peygamberimiz. Biz sadece O’na îmân ediyoruz.” şeklinde söylemiyor; Allahû Tealâ, Kur’ân-ı Kerim’deki bütün peygamberlerden bahsediyor ve hepsine îmân edilmesi lâzım geldiğini söylüyor. “Bizim İlâhımız da, sizin İlâhınız da tektir, aynıdır, birdir.” Bir başka ifadeyle netice; “Bizim İlâhımız, sizin İlâhınız” diye bir şey yoktur, hepimizin bir tek İlâhı vardır.” şeklindedir.
Âyet-i kerime: “Ve biz, O’na teslim olanlarız.” diye tamamlanıyor. Gördüğümüz şey açık ve kesin: “Teslim olmak! Teslim olmak! Teslim olmak!”
1- Allah’a ruhunuzu teslim edeceksiniz.
2- Allah’a fizik vücudunuzu teslim edeceksiniz.
3- Allah’a nefsinizi teslim edeceksiniz.
4- Allah’a iradenizi teslim edeceksiniz.

Bu 4 tane teslimi gerçekleştirmek mecburiyetindesiniz.
Böyle bir dizaynda Allahû Tealâ, Allah’a teslim olmaktan bahsediyor. Biz O’na teslim oluyorsak, diğerleri de (bizden evvel yaşayanlar da) aynı şekilde O’na (Allah’a) teslim oldular. Bundan önce gördüğünüz gibi, Allahû Tealâ “Kitap ehliyle (yani Yahudilerle ve Hristiyanlarla) tartışmayın, onlara kötü söz söylemeyin!” diyor. Tam aksine “Deyin ki: Biz, sadece bize indirilene değil, size indirilene de îmân ederiz ve aralarında fark da gözetmeyiz. Ve biz, Allah’a teslim olanlarız.” Buradan “Siz de Allah’a teslim oluyorsunuz, biz de Allah’a teslim oluyoruz” anlamı çıkmaktadır.
Resûllerin vazifelerine baktığımız zaman, vazifelerinin hep aynı olduğunu görüyoruz. Allahû Tealâ buyuruyor ki:

2/BAKARA-285: Âmener resûlu bimâ unzile ileyhi min rabbihî vel mu’minûn(mu’minûne), kullun âmene billâhi ve melâiketihî ve kutubihî ve rusulih(rusulihî), lâ nuferriku beyne ehadin min rusulih(rusulihî), ve kâlû semi’nâ ve ata’nâ gufrâneke rabbenâ ve ileykel masîr(masîru).
Resûl ve mü’minler Rabbinden ona indirilene îmân etti. Hepsi de Allah’a ve meleklerine ve kitaplarına ve resûllerine îmân etti. "O’nun resûllerinden hiçbirini, diğerinden ayırmayız." dediler. Ve dediler ki: "İşittik ve itaat ettik! Rabbimiz, mağfiretini dileriz ve varışımız ancak Sanadır (Sana doğru yola çıkarız ve Sana ulaşırız)."

Resûl, kendisine indirilene îmân ediyor. Mü’minler de, resûllerine indirilene îmân ediyorlar. Böyle bir dizaynda resûller ve onlara tâbî olanların hepsi, âmenû olanlardır, Allah’a ulaşmayı dileyenlerdir. Henüz ruhlarını Allah’a ulaştırmamışlar, daha yola da çıkmamışlar. Ama yola çıkacaklar. Çünkü Allah’ın meleklerine, kitaplarına ve resûllerine îmân etmişler ve demişler ki: “İşittik ve itaat ettik. Rabbimiz mağfiret et (günahlarımızı sevaba çevirir).” Yani tâbiiyet henüz geçekleşmemiş. Bundan sonra ruhumuz vücudumuzdan ayrılacak ve Allah’a ulaşacağız.
Burada Allahû Tealâ, Allah’a inanmayı koymuş, meleklerine inanmayı koymuş, Allah’ın kitaplarına inanmayı koymuş ve resûllerine inanmayı koymuş. 7 tane inanç şartının 6’sı tamamlanmış durumda: Allah’a, resûllerine, kitaplarına ve meleklerine inanmak (4 şart).
“Resûller arasında fark gözetmeyiz.” dedikten sonra Allahû Tealâ diyor ki: “Dediler ki: İşittik ve itaat ettik.” Yani “ruhumuzu, vechimizi, nefsimizi Sana teslim edeceğimize dair Sana söz verdik.” Bu insanlar “Rabbimiz, bize mağfiret eyle.” dediklerine göre, “Biz mürşidimize ulaşıyoruz, önünde diz çöküp tövbe ediyoruz, ruhumuzu Sana ulaştırmakla meşgul olacağız” mânâsı var. Yani burada ruhun, Allah’a ölmeden evvel ulaşması da var (5. şart).
Âyet-i kerime “Dönüşümüz Sana’dır.” şeklinde sona eriyor. “Kıyâmet gününde Sana, Senin huzuruna geri döneceğiz.” Allahû Tealâ burada Bâsu badel mevt’i ifade etmektedir (6.şart). Diğer taraftan “Ruhumuzu ölmeden evvel Sana ulaştıracağız.” mânâsı da var. Yani ruhun ölmeden evvel Allah’a ulaşması da söz konusu.
Görüyoruz ki; bütün resûllerle Allahû Tealâ’nın ulaştırmak istediği yer hep aynı; Kendi Zat’ına ulaştırmak. Fizik vücudu, nefsi Allah’a teslim ettirmek. Allahû Tealâ buyuruyor ki:

3/AL-İ İMRAN-84: Kul âmennâ billâhi ve mâ unzile aleynâ ve mâ unzile alâ ibrâhîme ve ismâîle ve ishâka ve ya’kûbe vel esbâtı ve mâ ûtiye mûsâ ve îsâ ven nebiyyûne min rabbihim, lâ nuferriku beyne ehadin minhum, ve nahnu lehu muslimûn(muslimûne).
De ki: “Biz Allah’a, bize indirilen’e, İbrâhîm’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve esbat’a (oğullarına torunlarına) indirilenlere, Musa’ya, İsa’ya ve Peygamberlere Rab’leri tarafından verilenlere îmân ettik. Onlardan hiçbirini (diğerlerinden) ayırt etmeyiz. Ve biz, O’na (Allah’a) teslim olanlarız."

Bütün resûllerin ortak bir özellikleri vardır. Bütün resûller, belli bir hedefe yönelik olarak gönderilir.

18/KEHF-56: Ve mâ nursilul murselîne illâ mubeşşirîne ve munzirîn(munzirîne), ve yucâdilullezîne keferû bil bâtılı li yudhıdû bihil hakka vettehazû âyâtî ve mâ unzirû huzuvâ(huzuven).
Biz, resûlleri sadece müjdeleyici ve uyarıcı olarak göndeririz. Kâfirler (ise) hakkı bâtılla iptal etmek için mücâdele ederler, âyetlerimi ve uyarıldıkları şeyleri alay (konusu) ederler.

Hedefleri, Allah’a ulaşmayı dileyenleri müjdelemek, ondan sonra her kademede müjdeleri arttırmaktır. Mürşide ulaştırınca daha büyük bir müjde, ruhu Allah’a ulaştırınca daha büyük bir müjde, fizik vücudu, nefsi, iradeyi Allah’a teslim ettikçe daha büyük müjdeler vermek yoluyla sonuçlara gitmek söz konusudur. İnsanlık tarihî boyunca hep resûller gelmiş geçmiştir. Allahû Tealâ bu konuda şöyle buyurmaktadır:

23/MU’MİNUN-44: Summe erselnâ rusulenâ tetrâ, kullemâ câe ummeten resûluhâ kezzebûhu fe etbâ’nâ ba’dahum ba’dan ve cealnâhum ehâdîs(ehâdîse), fe bu’den li kavmin lâ yu’minûn(yu’minûne).
Sonra Biz, resûllerimizi ardarda (arası kesilmeksizin) gönderdik. Her ümmete resûlü geldiği zaman, her defasında onu yalanladılar. Biz de onları birbiri arkasından (helâk ettik). Ve onları efsane kıldık. Artık mü’min olmayan kavim (Allah’ın rahmetinden) uzak olsun.

Hiçbir kavim olmamış ki; kendilerine Allah’ın gönderdiği resûlleri kabul etsinler. Yani kavmin çoğunluğu mutlaka Allah’ın resûlüne karşı çıkarlar. Küçük bir çoğunluk, Allah’ın resûlüne tâbî olurlar. Ama büyük bir çoğunluk, resûlün karşısında yer alır ve resûlü inkâr eder, reddederler. Ama böyle olması neticeyi değiştirmez. Allahû Tealâ, bütün kavimlere resûl gönderir. Allah’ın muradı açık ve kesindir; insanları kurtuluşa ulaştırmak.
İnsanlar hangi kavmin içerisinde bulunurlarsa bulunsunlar, mutlaka Allahû Tealâ o kavme de resûl gönderir. Allahû Tealâ, insanların arasında bir muhteva tayin etmektedir. Hedefi, bütün insanların ruhlarını, vechlerini, nefslerini ve iradelerini Allah’a teslim ettirmektir. İşte hangi dîn olursa olsun Allahû Tealâ’nın vasiyeti budur; ruhu, vechi, nefsi ve iradeyi Allah’a teslim etmek. Allah’ın çağrısı bu istikâmettedir. Herşeyi, bu hedefi tahakkuk ettirmek üzere dizayn etmiştir. Bir süre sonra yozlaşma mutlaka başlamıştır. Her peygamberden sonra, asırlar geçtikçe peygamberin söyledikleri ve Kitap’taki gerçekler şeytan tarafından adım adım örtülmüştür. Öyle insanlar oluşur ki; onlar Allah’ın temel emirlerini mutlaka çiğnerler. Allahû Tealâ buyuruyor ki:

16/NAHL-36: Ve le kad beasnâ fî kulli ummetin resûlen eni’budûllâhe vectenibût tâgût(tâgûte), fe minhum men hedallâhu ve minhum men hakkat aleyhid dalâleh(dalâletu),fe sîrû fîl ardı fanzurû keyfe kâne âkıbetul mukezzibîn(mukezzibîne).
Ve andolsun ki; Biz, bütün ümmetlerin (milletlerin, kavimlerin) içinde bir resûl beas ettik (hayata getirdik, vazifeli kıldık). Allah’a kul olsunlar ve taguttan (insan ve cin şeytanlardan) içtinap etsinler (sakınıp kurtulsunlar) diye. Onlardan bir kısmını, Allah hidayete erdirdi ve bir kısmının da üzerine dalâlet hak oldu. (Resûllere tâbî olanlar hidayete erdi, tâbî olmayanların ise üzerine dalâlet hak oldu.) Artık yeryüzünde gezin. Böylece yalanlayanların akıbetinin, nasıl olduğuna bakın (görün).

Allahû Tealâ herşeyi en güzel biçim ve boyutta gerçekleştirmektedir.

14/İBRÂHÎM-4: Ve mâ erselnâ min resûlin illâ bi lisâni kavmihî li yubeyyine lehum, fe yudillullâhu men yeşâu ve yehdî men yeşâ’(yeşâu), ve huvel azîzul hakîm(hakîmu).
Hiçbir resûlümüz yoktur ki; Biz, onu kendi kavminin lisanıyla göndermiş olmayalım. Onlara (kendi lisanlarıyla) beyan etsin (açıklasın) diye. Öyleyse Allah, dilediğini (Allah’a ulaşmayı dilemeyenleri) dalâlette bırakır. Dilediğini (Allah’a ulaşmayı dileyenleri) hidayete erdirir. Ve O, Azîz’dir, hikmet sahibidir.

Allah’ın insanlık tarihî boyunca yaptığı şey, her devirde mutlaka resûl beas etmektir. Allahû Tealâ hiçbir kavmi, hiçbir devirde resûlsüz bırakmamıştır.

7/İSRA-15: Menihtedâ fe innemâ yehtedî li nefsih(nefsihî), ve men dalle fe innemâ yadıllu aleyhâ, ve lâ teziru vâziretun vizre uhrâ, ve mâ kunnâ muazzibîne hattâ neb’ase resûlâ(resûlen).
Kim hidayete ererse kendi nefsi için hidayete erer. Kim de dalâlette ise dalâlette olmak onun aleyhinedir. Nezir’in (uyaran Resûl’ün) nezrettiğini (ikazını, uyarısını) yerine getirmeyenlerin (bu sebeple günah yüklenenlerin) günahlarını başkaları yüklenmez. Bir resûl göndermedikçe (hiçbir kavme, hiç kimseye) azap etmeyiz.

Allahû Tealâ bütün kavimlere resûl gönderir ve bütün zaman parçalarında gönderir. Hangi zaman olursa olsun, bütün kavimlerde Allah’ın resûlleri yaşar. Allah’ın resûlleri, insanları hidayete erdirmekle vazifelidir. Resûller, bütün devirlerde ve bütün kavimlerde insanların ruhlarını Allah’a teslim etmelerini sağlamakla, fizik vücutlarını, nefslerini ve iradelerini Allah’a teslim etmelerini sağlamakla görevlidir. Bütün zaman parçalarında, bütün kavimlerde Allah’ın resûlleri mutlaka var olur. Ama istisnasız hepsini insanlar reddederler. Allahû Tealâ: “Bütün kavimlerde resûl vardır, her zaman vardır.” diyor. Resûller aynı zamanda hidayetçilerdir. Allahû Tealâ: “Bütün kavimlerde her zaman hidayetçi vardır. Bütün kavimlere nezir göndeririz.” diyor. Aynı şeyi söylüyor. İster hidayetçi desin, ister resûl desin, ister nezir desin.
Dikkat edin! Allahû Tealâ: “Biz göndeririz. Biz tayin ederiz.” diyor. Neziri de, resûlü de, hidayetçiyi de Allah tayin eder. Mânâları sanki birbirinden farklıymış gibi görünür; ama farklı değildir. Bütün nezirler, Allahû Tealâ tarafından tayin edildikleri için resûldür, risaletle vazifelidir. Bütün resûller de aynı zamanda nezirdir. Hem Allah’a ulaşmayı dilemezlerse gidecekleri yerin cehennem olduğuna dair insanları uyarırlar, hem de insanları müjdelerler. (“Eğer sen Allah’a ulaşmayı dilersen, mutlaka sen Allah’ın cennetin cennetine girersin.” ile başlayan müjdeleme usulü.)
Sonuç: Allah’ın birinci kat cennetiyle başlayan, âmenû olmanın başlangıç aşamasından sonra; kişi mürşidine veya resûle veya devrin imamına tâbî olduğu zaman (hepsi aynı istikâmette), kişinin başının üzerine devrin imamının ruhu gelir. Böylece kişi 2. kat cennetin sahibi olur. Sonra ruhunu Allah’a doğru yola çıkarır. Ruhu Allah’a ulaştığı zaman, 3. kat cennetin sahibi olur. Ruhunu Allah’a teslim etmiştir, Sonra fizik vücudunu ahsen kılacaktır. Bunun mânâsı, fizik vücudun Allah’a teslim olmasıdır. Fizik vücud, Allah’ın bütün emirlerini yerine getiren bir özellik taşımaktadır. Fizik vücudu ahsen kıldıktan sonra, kişinin nefsindeki bütün afetleri yok etmek suretiyle nefsini Allah’a teslim ettiğini görüyoruz.
Bunların herbiri, insanın manevî tekâmülünde ve kazanılan cennetlerde birer kilometre taşıdır. Ruhun Allah’a teslim edilmesinde kişi 3. kat cenneti hak eder. Fizik vücudunu Allah’a teslim ettiği zaman 4. kat cenneti, nefsini Allah’a teslim ettiği zaman 5. kat cenneti, irşada ulaştığı zaman 6. kat cenneti, iradesini Allah’a teslim ettiği zaman 7. kat cenneti elde eder. 7 kat cennetin herbiri için, kişinin Allahû Tealâ ile ilişkilerinde mutlaka mükâfatı vardır.
Hz. Âdem’den başlayarak bütün insanlık tarihî boyunca, insanlar hep Allah’a teslim oldular. Allah’a ruhlarını, vechlerini, nefslerini, iradelerini teslim ettiler. Allah ile ilişkilerinizde teslim söz konusudur. Allah’a tesliminiz… Bütün dizaynlar içerisinde Allah’a teslim olmak! Öyleyse muhtevayı buna göre tayin etmek mecburiyetindeyiz. Bütün devirlerdeki resûller, nebîlerin var olduğu dönemdeki nebîler (peygamberler), bütün nezirler, bütün hidayetçiler, hepsi bir tek şey yapmakla vazifelidirler; Allah’a davet etmek ve insanları buna ikna etmek. Allah’a ruhlarını ulaştırmaları konusunda onları ikna etmek, onlara tebliğde bulunmak.
İşte böyle bir dizaynda bütün insanlık tarihî boyunca hep aynı sonucu görmüşüz. Hz. Âdem’in oğulları arasında, hem salâh mertebesinin sahibi olan insanlar oldu, hem de cehenneme gidecek olan insanlar oldu. Daha o andan itibaren, Hz. Âdem’den başlayarak... Her devirde Allah’ın güzelliklerini yaşayanlar, Allah’a teslimlerini tamamlayanlar oldu. Ama her devirde insanların çoğu ne yazık ki bunlardan olmadı; Allah’a isyan edenlerden oldu.
Şeytan öylesine aktif bir mahlûk ki, öylesine ikna edici özelliğin sahibi ki, bütün insanlarla ayrı ayrı savaşır, onlarla savaştığını hissettirmez. Onlara, zehrini kendi düşünceleri zannettirerek, insanlara kabul ettirir. Onların beyinlerini yıkar. Netice, o insanların Allah’a teslim olamamalarıdır ve o insanlar için Allah’ın yolundan uzaklaşmak söz konusudur. İşte söz konusu olan şey budur. Bir taraftan Allah’ın resûlleri Allah’a davet ederlerken, bir taraftan şeytan kendisine davet eder. Bir taraftan Allah’ın resûlleri devirlerinin imamı olarak insanları hidayete davet ederken, her devirde iblis ateşe çağıran imam olarak görev yapar. Burada şeytanın imamlığı, namaz kılanlara yapılan imamlık değil, cehenneme çağıran bir önderliktir. Allahû Tealâ, ateşe çağıran imamlardan bahsetmektedir; insan şeytanlar, cin şeytanlar ve şeytan şeytanlar.

28/KASAS-41: Ve cealnâhum eimmeten yed’ûne ilen nâr(nârı), ve yevmel kıyâmeti lâ yunsarûn(yunsarûne).
Ve Biz, onları ateşe davet eden imamlar (önderler) kıldık. Ve kıyâmet günü onlara yardım olunmaz.

İşte söz konusu olan, kâinatın tek dîni; Hz. İbrâhîm’in hanif dînidir. İnsanları teslime çağıran kâinatın yegâne dîni. Bütün peygamberler tarafından aynı dînin gerekleri yerine getirilmiştir. Öyleyse hepiniz için söz konusu olan şey, “Allah’a teslim olmak”tır. Bütün dünyada, bütün kâinattaki bütün dînler, aynı hedefe çağırdılar; Allah’a ruhun, vechin, nefsin ve iradenin teslimi.
__________________



уυѕυƒ isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla Hızlı Cevap
Alt 09-27-2008, 16:02   #2
Moderator
 
уυѕυƒ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Feb 2008
Mesajlar: 11.000
Thanks: 0
Thanked 0 Times in 0 Posts
Tecrübe Puanı: 1000
уυѕυƒ has a reputation beyond reputeуυѕυƒ has a reputation beyond reputeуυѕυƒ has a reputation beyond reputeуυѕυƒ has a reputation beyond reputeуυѕυƒ has a reputation beyond reputeуυѕυƒ has a reputation beyond reputeуυѕυƒ has a reputation beyond reputeуυѕυƒ has a reputation beyond reputeуυѕυƒ has a reputation beyond reputeуυѕυƒ has a reputation beyond reputeуυѕυƒ has a reputation beyond repute
уυѕυƒ - MSN üzeri Mesaj gönder
Standart

Kur’ân-ı Kerim, birden fazla dînin hiçbir zaman mevcut olmadığını söylemektedir. Sadece bir tek dîn söz konusudur ve bütün insanlar, kâinatın o tek dînini yaşamak için yaratılmış, yapıları ona göre dizayn edilmiştir. Bu dîn, ilk insan ve ilk peygamber olan Hz. Âdem’in dînidir. Bu dîn, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e gelinceye kadar geçen zaman devrelerindeki bütün peygamberlerin ve peygamber olmayan devirlerde, huzur namazının imamı olan resûllerin dînidir. Elde kalan kitapların sahipleri olan Hz. Musa’nın dînidir, Hz. Davut’un dînidir, Hz. İsa’nın dînidir. Ve bu dîn, son peygamber Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V)’in dînidir.
Bütün toplumların arasında Allah’ın yaptığı açıklamalar, mutlaka bir resûl oluşturarak verilir. Böyle bir dizaynda bugüne ulaştığımızda şunu görüyoruz ki; dünya üzerinde ne kadar kavim varsa, o kavimlerin hepsinde resûl vardır ve şu anda yaşamaktadır. O kavimlerdeki resûl ölse, Allahû Tealâ aynı gün yerine mutlaka bir diğerini, onun yerine tayin eder. Şu dünya üzerinde hiçbir ülkede hiçbir kavim, bir an bile resûlsüz kalmamıştır, kalması da söz konusu değildir.

Neden bunu söylüyoruz? Şunun için söylüyoruz: Onların hepsi Allahû Tealâ’dan vahiy alırlar ve hepsinin tebliği aynı tebliğdir; kâinatın tek dîninin tebliği. Bu kâinatın tek dîni, Kur’ân-ı Kerim’de “hanif dîni” adıyla geçer; Hz. İbrâhîm’in hanif dîni.
Konunun muhtevasına baktığımız zaman görüyoruz ki; bu tek dînin tek bir şeriatı vardır. Allahû Tealâ, tek dîninin tek şeriatını şöyle açıklamaktadır:

42/ŞURA-13: Şerea lekum mined dîni mâ vassâ bihî nûhan vellezî evhaynâ ileyke ve mâ vassaynâ bihî ibrâhîme ve mûsâ ve îsâ, en ekîmûd dîne ve lâ teteferrekû fîh(fîhi), kebure alel muşrikîne mâ ted’ûhum ileyh(ileyhi), allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu).
Dînde, onunla Hz. Nuh’a vasiyet ettiğimiz (farz kıldığımız) şeyi (şeriati); “Dîni ikame edin (ayakta, hayatta tutun) ve onda (dînde) fırkalara ayrılmayın.” diye Hz. İbrâhîm’e, Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya vasiyet ettiğimiz şeyi sana da vahyederek, size de şeriat kıldık. Senin onları, kendisine çağırdığın şey (Allah’a ulaşmayı dileme) müşriklere zor geldi. Allah, dilediğini Kendisine seçer ve O’na yöneleni, Kendisine hidayet eder (ulaştırır).

Allahû Tealâ 3 madde halinde diyor ki:
1- “Tek Allah’a inanın.”
2- “Tek cemaat oluşturun, fırkalara ayrılmayın.”
3- “Ve ruhunuzla, vechinizle, nefsinizle ve iradenizle o tek Allah’a teslim olun.”

İşte kâinatın yegâne dîninin şeriatı bu standartlarda konulmuştur. Hanif dîni, kâinatın tek dînidir. Başka bir dîn hiç olmamıştır. Allahû Tealâ, bugün ayrı ayrı dînler zannedilen hristiyanlığın, museviliğin ve İslâm’ın, aslında ayrı ayrı dînler olmadığını; hepsinin şeriatının aynı olduğunu ifade etmektedir.
Öyleyse farklılık nereden doğmaktadır? Farklılık şeytandan doğmaktadır. Eğer Allah’ın emirlerini yerine getirenler Allah’ın cennetine girecekse ve bu yerine getirme olayı mutlak standartlarda bir dileğe, Allah’a ulaşma dileğine bağlanıyorsa ve iblis insanları cehenneme ulaştırmayı diliyorsa, ne yapması lâzımdır? İnsanları kurtuluşa ulaştıracak olan hususları insanlardan gizlemesi, onların dikkatlerini başka bir tarafa çekmesi lâzımdır.
Hz. Nuh da, Hz. İbrâhîm de, Hz. Yâkub da, Hz. Musa da, Hz. İsa da, Peygamber Efendimiz (S.A.V) de nebî idiler. Hepsi nebî resûllerdi. Her nebî zamanında, bir evvelki nebînin söyledikleri aynen tekrarlanmıştır. Ama Hz. Musa ile Hz. İsa arasında 2000 yıl, Hz. İsa ile Peygamber Efendimiz (S.A.V) arasında ise 600 yıl vardır. Ondan sonra geçen 1400 yıldır dünya üzerinde peygamber yoktur. Bundan sonra da olması mümkün değildir.
İblis ne yapmıştır? İblisin yaptığı şey son derece önemli ve çok kurnazcadır. İblis, insanların dîndeki temel kaideleri öğrenmelerini engellemiş ve insanlara tesir etmek sureti ile, zaman içerisinde insanların ayrı ayrı dînlerin mensubu olduklarını zannetmeleri için farklılıkları oluşturmuştur.
Muhtevaya dikkatle bakın. Hepinizin Allah ile olan ilişkilerinde Allah’a tesliminiz asıldır. İblis, insanlara bunu unutturmuştur. Şu anda ayrı gruplar olarak görünen hristiyanlık, musevilik, ve İslâm’ı farklı merasimlerle dizayn ederek ve asılları unutturarak, insanları gruplara ayırmıştır.
Bilin ki; hangi peygamber yaşamışsa, o namaz kılıyordu, o zekât veriyordu, o mutlaka ruhunu da, vechini de, nefsini de, iradesini de Allah’a teslim etmişti. Daha sonra, aklını da Allah’a teslim etmiş ve tasarruf altına girmişti. Bütün insanlar için aynı esaslar geçerli olmuştur. Bütün peygamberler için aynı esaslar geçerli olmuştur. İndirilen bütün kitaplar da, aynı standartların temelini oluşturmuştur. Şura Suresinin 13. âyet-i kerimesi, bütün dînlerin tek bir şeriatı olduğunu, başka bir şeriatın hiçbir zaman mevcut olmadığını, sonuç olarak; dînler olmadığını, tek bir dîn olduğunu ifade ve ispat etmektedir.
Şimdi başka başka dînlerin sahipleri olduklarını zanneden insanların, birbirlerine düşman olduklarını görüyoruz. Bugün Filistin’de kan akıtılıyor. İslâm ile Yahudiler arasında bir nevi savaş hüküm sürüyor ve insanlara, başka bir dînin mensupları zannedilerek zulmediliyor. İnsanlar birbirlerine düşman oluyor. İblisin bir korkunç tuzağı söz konusu ve ne yazık ki; insanlar bu tuzağın mevcut olduğunun farkında bile değiller. Birbirlerine kötü davranıyorlar ve bu davranış biçimi, birbirini öldüresiye bir öfkeye, kine ulaşabiliyor. Haçlı Seferleri, böyle büyük bir hatanın başlangıcıydı, savaşa dönüşmesi haliydi.
Her devirde insanlar, diğerlerini kendilerinin düşmanı kabul ederek hep savaş vermişlerdir. Dînlerin insanlar tarafından farklı zannedilmesi de, farklı dînlerin mensubu olduğunu zanneden insanların, birbirlerine düşman olmasını neticelendirmiştir.
Bu insan öldürme makinasının dişlilerine “Dur!” demek zamanı gelmiştir. Hidayet Çağındayız. Önümüzdeki yıllarda A dîni, B dîni, C dîni diye dînler olmayacaktır. Oraya ulaşılacaktır. Asıl düşmanın, dînlere karşı olan şeytan ve avenesi olduğu tebellür edecektir.
Biz dînlerin mensupları aklımızı başımıza toplayıncaya kadar, onlar dünyaya hakim olmak için sinsi planlarını en üst seviyeye çıkarmış ve dünya imparatorluğunu ilan etmiş durumdalar. Şu anda dünyadaki en sağlam hakimiyet unsuru paradır ve dünyanın en zengin 10 kişisi onların temelini oluşturmaktadır. Onlar dînin tamamen dışındadır ve şeytana tapmayı bir dîn haline getirmişlerdir. Hâlâ aklımızı başımıza toplama zamanı gelmedi mi acaba? Dînlerin birleştirilmesi zamanı gelmedi mi acaba?
Allahû Tealâ’nın bize emri, dînlerin birleştirilmesidir. Gelecek yıllarda bunun başarılacağını göreceksiniz. Şu anda dünya üzerinde, başka dînlerden olan insanları, gerçekten başka dînlerden zannederek kendilerine düşman ilân eden birçok dîn adamı yaşıyor ve bunlar vahşetin de temsilcileri durumundalar. Oysa ki; Allah’ın katında ayrı ayrı dînler hiç mevcut olmadı. Sadece bir tek dîn mevcut oldu. Şura Suresinin 13. âyet-i kerimesinde gördük ki; hepsinin şeriatı aynı şeriattır. Allahû Tealâ, buyuruyor ki:

22/HAC-67: Li kulli ummetin cealnâ menseken hum nâsikûhu fe lâ yunâziunneke fîl emri ved’u ilâ rabbik(rabbike), inneke le alâ huden mustekîm(mustekîmin).
Ve Biz, bütün ümmetler için mensek (tek bir şeriat) tayin ettik. Onlar, onunla (o şeriatle) amel ederler (etsinler). Öyleyse emrim konusunda seninle niza etmesinler (çekişmesinler). Sen, Rabbine davet et. Muhakkak ki sen, mutlaka mustakîm (Allah’a doğru istikametlenmiş) olan hidayet üzeresin.

Allahû Tealâ, Şura Suresinin 13. âyet-i kerimesinde bunun adına “şeriat” demektedir. Ve bu âyet-i kerime, "Şerea lekum” diye başlamaktadır; “Sizin için şeriat”. Hac Suresinin 67. âyet-i kerimesi de, bütün ümmetler için bir tek şeriat olduğunu, bir tek davranış biçimleri dizisi olduğunu, bir tek hukuk düzeni olduğunu ifade etmektedir. Allahû Tealâ Şura Suresinin 13. âyet-i kerimesinde isimler vermiştir. Hepsinin şeriatının aynı şeriat olduğunu, o tek şeriatın Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e de şeriat olarak verildiğini ifade etmektedir. Yine aynı âyet-i kerimede, “Dînde tefrikaya düşmeyin, ayrı ayrı dînler vücuda getirmeyin!” diye kesin emrini de vermiştir. Peki ne olmuştur? Bugün hristiyanlık, müslümanlık, yahudilik diye semavî kitabı olan ana dînleri bir tarafa bırakın, zaman içerisinde onun dışında da çok sayıda dîn türemiştir; Budizm, Brahmanizm, Taoizm... Bunların dışında adını bile bilmediğimiz daha birçok dînin mensubu olduğunu zanneden insanlar söz konusudur. Bunların yanı başında şeytana tapanlar, gelecek günlerde bir kuvvet olduklarını gösterecekler. Bunların ötesinde putlara tapanlar, ateşe tapanlar; her cinsten insanlar, dîn zannettikleri şeylere tutunmuşlardır. Oysa ki; dînin sahibi Allah’tır. Allah ise bu söylediklerimizi söylemektedir: “Bütün ümmetler için bir şeriat kıldık, bir amel yolu kıldık, amel sistemi kıldık, tatbikat sistemi kıldık; onunla amel etsinler diye. Bütün kavimler için.”
Li kulli ummetin: Bütün ümmetler için
Cealnâ: Biz kıldık
Menseken: Tek bir yol, tâbiiyet yolu, uygulama yolu
Hum nâsikûhu: Onlar onunla amel etsinler diye, onu uygulasınlar diye.

Bunları söylediğimiz zaman, biz de dînler varmış gibi konuşmak mecburiyetinde kalıyoruz. “Dînlerin birleştirilmesi” demek mecburiyetindeyiz. Çünkü insanlar, ayrı ayrı dînlerin var olduğunu zannediyorlar ve şeytanın kendilerini düşürdüğü korkunç bir tuzağın içinde, birbirlerine düşman olarak yaşıyorlar. Şeytan da onları düşürdüğü bu korkunç durumdan dehşetli haz duyarak, insanların birbirlerini dîn uğruna öldürmelerini keyifle izliyor. Ne yazık ki; dünyaya sulh, belki bir savaştan sonra yerleşecektir.
Hayret edilecek bir olayla karşı karşıyayız. Hz. İbrâhîm’in dîni, Hz. Musa’nın dîninden daha evvelki devrede var olan dîndi. Öyleyse Musevilerin dîni de, Hz. İbrâhîm’den sonradır. Hz. İsa da, ondan 2000 sene sonra dizayn edilen bir dînin sahibidir. Peygamber Efendimiz (S.A.V) de, Hz. İsa’dan 600 sene sonra dizayn edilen bir dînin sahibidir. Ama dîn hiç değişmediği cihetle, Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’de bunları söyleyerek, “Evvelkileri bir tarafa bırakalım, Hz. İbrâhîm’in hanif dîni olarak tanıttığımız dîn, kâinatın tek dînidir.” demiş oluyor.
Hristiyanlarla konuşuyoruz. Aklı başında olanlar: “Evet, bizim dînimiz Hz. İbrâhîm’in dînidir. Doğru söylüyorsun.” diyorlar. Yahudilerle konuşuyoruz. Onların da aklı başında olanları: “Evet, bizim dînimiz Hz. İbrâhîm’in dînidir.” diyorlar. Kur’ân-ı Kerim’i öğrenen insanlar, bizim söylememize gerek kalmadan aynı şeyi söylüyorlar. “Evet. Peygamber Efendimiz (S.A.V) hanifti, Hz. İbrâhîm’in hanif dîninin sahibiydi. Allahû Tealâ ona hanif olmasını vahyetmişti. O da hanif oldu. Hanif dîninin Arapça adı İslâm dînidir ve dîn, Allah’a teslimden ibarettir.” diyorlar.
Ne yazık ki; bu söylediğim insanlar toplum içinde çok az sayıda bulunuyorlar ve tabiatı ile çoğunluk, birbirine düşman olan insanlardan oluşuyor. İblis, bütün insanları birbirine düşman ederek hedefine yürüyen bir sinsi mahlûktur. Kıyâmete kadar da insanlar arasındaki düşmanlığı körüklemekte devam edecek, bundan faydalanarak insanları fırkalara bölecektir ki; kendisi her fırkayı ayrı ayrı yenebilsin.
Bu bapta yapılması lâzım gelen şeyler, hepimizin üzerine düşen vazifeler vardır. İşte bu vazife, Allah’ın bize verdiği emir gereği dînlerin birleştirilmesidir. İncelediğimiz zaman, aslında iş çok kolaymış gibi görünüyor. Çünkü bütün dînlerdeki aklı başında olan insanlar bize aynı şeyi söylüyorlar: “Biz Hz. İbrâhîm’in dînindeyiz. Bizim dînimiz zaten Hz. İbrâhîm’in dînidir.” Ama büyük çoğunluk: “Diğer dînler bizim düşmanımızdır.” diyor. Zaman içerisinde bütün dînlerin içinde, birbirlerini düşman ilân eden dîn adamları türemiştir. Şeytan onları kullanmış, etkilemiş ve insanları birbirine düşman kılmayı başarmıştır.
Öyleyse yapılması lâzım gelen şey, dost olmaktır. Allahû Tealâ’nın dînler için söylediklerinin şeriat kesimini şöyle bir gözden geçirdiğimiz zaman ne görüyoruz? Şeriatler yok; şeriat var. Tek bir şeriat; Hz. İbrâhîm’in hanif dîninin şeriatı. O, Hz. İbrâhîm’den evvel de vardı. Hz. Nuh zamanında da aynı şeriat hakimdi, Hz. Nuh'dan evvel de vardı. Hz. Âdem zamanında gene aynı şeriat hakimdi. Hiçbir devrede Allah’ın indirdiği başka bir şeriat olmamıştır. Asıl hükümler hep birbirinin aynı idi. Hangi hükümler? İnsanların Allah ile olan ilişkilerini düzenleyen hükümler.
Hz. İbrâhîm’in hanif dîni, yani Hz. Âdem’in dîni, yani Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in dîni, yani bütün peygamberlerin yaşadığı dîn, 7 tane safha oluşturur. Allah’a ulaşmayı dilemedikçe, bu safhalardan hiçbirisine başlayamazsınız. Kim Allah’a ulaşmayı dilerse, o birinci safhadadır. Allahû Tealâ’dan 12 tane ihsan alacaktır ve ikinci safhaya ulaşacak; mürşidine tâbî olacaktır.
Dîn, klavuzsuz yürütülemez. Allah’ın cereyanının mutlaka kişiye geçmesi gerekir. Aradan geçen zaman parçalarında cereyan kaybolduğu için, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e cereyanı vermekle Hz. Cebrail vazifelendirilmiştir. Biliyorsunuz ki; Peygamber Efendimiz (S.A.V), Hira Dağındaki Nur Mağarasında her sene 30 gün kalırdı. Yanına sadece kuru ekmekle su alırdı ve bir ay itikafa çekilirdi, insanlardan uzaklaşırdı, Allah ile baş başa kalırdı. O mağarada bir gün Cebrail (A.S), ansızın insan hüviyeti ile temessül ederek göründü. Bembeyaz elbiselerin içerisindeydi. O’na doğru bir adım attı ve dedi ki: "İkra” (Oku) Peygamber Efendimiz (S.A.V) cevap verdi: “Ben okuma bilmiyorum.” Cebrail (A.S) bir adım daha attı ve “Oku” dedi. Gene aynı cevabı aldı. Bir adım daha attı. Üçüncü adımda Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e ulaşmıştı. Kolları ile onu sımsıkı sardı ve: “İkra bi ismi Rabbike” dedi; “Allah’ın, Rabbinin ismi ile oku.” Bunu der demez Allah’ın cezbesi, cereyanı, Cebrail (A.S)’a ulaştı, Cebrail (A.S)’dan da Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e geçti ve ikisi birden şiddetle sarsıldılar.
O günden sonra Peygamber Efendimiz (S.A.V) sık sık sarsılıyordu, Allahû Tealâ’dan cezbe alıyordu ve Allah’ın varlığını, cezbesi ona net olarak ispat ediyordu. Yani daha o noktada Tahkikî îmânın sahibi olmuştu. Asıl Tahkikî îmânın sahibi olması ise, Allah’ın Zat’ını kalbi ile gördüğü zaman gerçekleşti. Onun ötesinde üçüncü seviyedeki Tahkikî îmâna ise, miraçta Allahû Tealâ’nın huzuruna yükselerek, O’nunla konuştuğu zaman ulaştı. Peygamber Efendimiz (S.A.V), Allahû Tealâ’nın bir sevgilisidir ve Tahkikî îmânın üçüncü boyutuna yükselmiştir.
Allah’ın, bütün insanları dost kılmayı hedef aldığını bilmeliyiz. Ne yazık ki; her devrede Allah’ın dostlarının karşısında Allah’ın düşmanları var olacaktır. Ne yazık ki; her devrede çoğunluğu onlar oluşturacaktır. Ama zafer Allah’ın yardımı ile kazanıldığı için ve yerlerin ve göklerin orduları Allah’ın olduğu için, sayıları az da olsa gâlip gelecek olan, neticede Allah’ın dostlarıdır.
Şimdi muhtevaya dikkatle bakalım. Allahû Tealâ mukaddes kitaplar indirmiştir. Kitaplar arasında bir zincirleme reaksiyon görünmektedir. Her Kitap, bir sonraki Kitab’ın geleceğini müjdelemektedir. Her Kitap, kendisinden sonra bir nebînin geleceğini ifade etmektedir. Nebînin gelmeyeceğini söyleyen tek kitap, son indirilen şeriat kitabı Kur’ân-ı Kerim’dir. Ama İncil, adı Ahmet olan bir peygamberin geleceğini, Tevrat ise Hz. İsa’nın geleceğini söylemektedir.
Allahû Tealâ her peygambere mutlaka kitap verdiğini, kitap indirdiğini ifade etmektedir.

3/AL-İ İMRAN-81: Ve iz ehazallâhu mîsâkan nebiyyîne lemâ âteytukum min kitâbin ve hikmetin summe câekum resûlun musaddikun limâ meakum le tu’minunne bihî ve le tensurunneh(tensurunnehu), kâle e akrartum ve ehaztum alâ zâlikum ısrî, kâlû akrarnâ, kâle feşhedû ve ene meakum mineş şâhidîn(şâhidîne).
Hani o zaman ki; Allah, peygamberlerin (nebîlerin) MİSAK’ini (yeminini) almıştı: “Andolsun ki; size Kitap ve hikmet verdim, sizlerden sonra sizinle beraber bulunanı (Allah’ın sizlere verdiği kitapları) tasdik eden Resûl gelince, O'na mutlaka îmân edecek ve O'na mutlaka yardım edeceksiniz. Bunu ikrar ettiniz mi ve bu ağır ahdimi üzerinize aldınız mı?” “İkrar ettik.” dediler. “Öyle ise şahit olun. Ben de sizinle beraber şahitlerdenim.” buyurdu

Bütün nebîler, kitap sahibidir ve Kur’ân, bunları yegân yegân ifade eder. Allahû Tealâ, nebî olan herkesin şeriat kitabı aldığını ifade eder. Ancak Allahû Tealâ, nebî olmayan resûllerine de kitap verir, yazdırır. Ama onlar şeriat kitabı değildir; onlar sure adı ihtiva etseler de, âyet numarası ihtiva etseler de, sadece Allah’ın sevgisinin dile geldiği ve o devrin insanına, o devrin tekâmülü ile alâkalı bilgilerin ulaştırıldığı bir şeriat dışı kitaptır. Şeriat kitapları, sadece nebîlere verilmiştir ve Kur’ân-ı Kerim nebîlerden bahsettiği zaman, onlara kitap verildiğini de bununla birlikte ifade eder.
Nebî kimdir? Hz. Nuh, nebîdir; ona kitap verilmiştir. Hz. Yâkub, nebîdir; ona kitap verilmiştir. Hz. İsmail, Hz. İshak, Hz. İbrâhîm, hepsine kitap verilmiştir. Hz. Musa’ya kitap verilmiştir. Hz. İsa’ya kitap verilmiştir. Hz. Davut’a sayfalar verilmiştir. Sayfalar da kitap demektir. Nihayet son şeriat Kitabı’nın indirildiği son peygamber Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V)’dir.
Bu şeriat kitapları arasındaki ilişki hem geçmişten geleceğe doğrudur, hem de gelecekten geçmişe doğrudur Hz. Musa’ya indirilen Tevrat, kendisinden evvelki bütün kitapları tasdik ediyordu. Hz. İsa’ya indirilen İncil, kendisinden evvelki bütün kitapları ve özellikle Tevrat’ı tasdik ediyordu. Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e indirilen Kur’ân-ı Kerim, kendisinden evvelki bütün kitapları tasdik etmektedir ve özellikle Hz. İsa’ya indirilen İncil’i de tasdik etmektedir.
Bu muhteva içerisinde gördüğümüz bir husus var. Kitaplar, kendilerinden evvelkileri mutlaka tasdik etmektedir. Bir zincirleme teşhis müessesesi, köklerinin var olduğunu söylemektedir. Kur’ân-ı Kerim’den evvelki kök; İncil. İncil’den evvelki kök; Tevrat. Ondan evvel Hz. İbrâhîm’e indirilen kitap. Ondan evvel Hz. Nuh'a indirilen kitap... Bakıyoruz ki; kitaplar arasında sağlam bir ilişki var. Öyleyse hem geçmişten geleceğe uzanan bir bağ, hem de gelecekten geçmişe uzanan bir bağ, kitapları birbirine perçinlemektedir.
Allahû Tealâ sadece Al-i İmran Suresinin 81. âyet-i kerimesinde: “Ey nebîler! Size kitap ve hikmet verdik.” demekle kalmamış; Kur’ân-ı Kerim boyunca adı geçen bütün nebîlere kitap verdiğini, ayrı ayrı âyetlerle ortaya koymuştur.
Her kitap, kendinden evvelkini tasdik etmektedir. Son şeriat kitabı, son peygamber olan Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V)’e indirilen Kur’ân-ı Kerim’dir ve o Kitab’ın, Kur’ân-ı Kerim’in özelliği, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in, nebîlerin sonuncusu (Hatem-ül Enbiya) olduğunu kesin bir şekilde vurgulamasıdır. Bu demektir ki; bundan sonra bir nebî gelmeyecektir. Bundan sonra Allahû Tealâ’nın bir şeriat kitabı vermesi de söz konusu değildir. Kur’ân-ı Kerim’de, Allahû Tealâ’nın, bir daha kendisine şeriat kitabı verebileceği bir nebînin geleceğine dair hiçbir işaret yoktur. Geçmişten geleceğe uzanan köprünün sonuncusu, Kur’ân-ı Kerim’dir. Allahû Tealâ buyuruyor ki:

33/AHZAB-40: Mâ kâne muhammedun ebâ ehadin min ricâlikum, ve lâkin resûlallâhi ve hâtemen nebiyyin(nebiyyine), ve kânallâhu bi kulli şey’in alîmâ(alîmen).
Muhammed (A.S), sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası olmamıştır (değildir). Fakat Allah’ın Resûl’ü ve Nebîlerin (Peygamberlerin) Hatemi’dir (Sonuncusu). Allah, herşeyi en iyi bilendir.

Sözümüze dikkat edin! Allahû Tealâ: “Hatem-ül Enbiyadır.” diyor, “Hatem-ül Resûldür.” demiyor. Yani “O, Resûlullahtır, Allah’ın resûlüdür.” diyor. Ama Allahû Tealâ, nebîliğin (peygamberlik müessesesinin), Peygamber Efendimiz (S.A.V) ile sona erdiğini, bu tarzdaki bir şeriat kitabının bir daha gelmeyeceğini de ifade etmiş oluyor.
Eğer Peygamber Efendimiz (S.A.V)’den sonra başka bir nebî gelecek olsaydı, o zaman Kur’ân-ı Kerim mutlaka o peygambere Allah’ın indireceği kitaptan da bahsedecekti. Geçmişten geleceğe doğru ifadeler, Tevrat’ta da, İncil’de de, Kur’ân’da da kesinlik kazanmaktadır. Tevrat’ta İncil’in geleceği, İncil’de Kur’ân-ı Kerim’in geleceği, Tevrat’ta Hz. İsa’nın geleceği, İncil’de Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in geleceği ifade edilmektedir. Ama Kur’ân-ı Kerim’de, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’den sonra bir nebînin geleceğine dair bir işaret yoktur.
Peki kim gelecek? Resûl gelecek. Kıyâmete kadar dünyada her zaman resûller var olacak. Huzur namazının imamlığı, kıyâmete kadar devam edecek. Unutmayın; her nebî, kendi zamanında huzur namazının imamıydı. Hz. Musa devrinde Hz. Musa, Hz. İsa devrinde Hz. İsa, Peygamber Efendimiz (S.A.V) devrinde Peygamber Efendimiz (S.A.V), Hz. İbrâhîm devrinde Hz. İbrâhîm... Nebîlerin yaşadığı bütün devirlerde o devrin imamı (huzur namazının imamı), o devrin nebîsidir.
Bu nizama dikkatle bakın! Geçmişten geleceğe doğru köprüler, işaretler ve gelecekten geçmişe doğru işaretler söz konusudur. Gelecekten geçmişe doğru olan işaretlerde, son kitabın, özellikle kendinden evvelki kitabı ve ondan evvelki kitapları da tasdik ettiğini göreceksiniz. Bütün kitaplar, kendilerinden evvelki kitapları tasdik etmişlerdir. Bu, gelecekten geçmişe uzayan köprüdür. Aynı zamanda bütün kitaplar, kendilerinden sonra gelecek olanı da vermişlerdir. Ama Peygamber Efendimiz (S.A.V), son nebîdir. Kur'ân-ı Kerim’de, Kendisinden sonra bir nebînin geleceğine dair işaret olmadığı gibi, tam aksine gelmeyeceğine dair işaretler vardır. Allahû Tealâ: “O, nebîlerin mührüdür. Nebîlerin gelişi, burada mühürlenmiştir, tamamlanmıştır.” diyor.
Kur’ân-ı Kerim’de, kendisinden evvelki kitaplardan; İncilden, Tevrat’tan, Zebur’dan, sayfalardan ve bütün nebîlerin adı korunarak, o nebîlere verilen kitaplardan bahsetmektedir. Her kitap, bu açıdan kendinden evvelkini mutlaka tasdik eden ve aynı konunun devamı olduğunu kesinleştiren bir hüküm taşımaktadır. Peygamber Efendimiz (S.A.V)’den sonra bir nebînin gelmeyeceği kesindir. Ama bütün nebîlerden sonra bir resûlün geleceği, Kur’ân-ı Kerim’de net olarak yer almıştır. Al-i İmran Suresinin 81.âyet-i kerimesinde ifade edilen nebîlerin arasında, Peygamber Efendimiz (S.A.V) de vardı. Zaten bildiğiniz gibi; nebîler, O’nunla tamamlanmıştır. Allahû Tealâ, bütün nebîleri huzurunda toplamıştır. Buna paralel olarak Allahû Tealâ şöyle buyurmaktadır:

33/AHZAB-7: Ve iz ehaznâ minen nebîyyîne mîsâkahum ve minke ve min nûhın ve ibrâhîme ve mûsâ ve îsebni meryeme ve ehaznâ minhum mîsâkan galîzâ(galîzan).
O zaman ki; Biz, nebîlerden onların misaklerini almıştık. Ve senden ve Hz. Nuh’tan ve Hz. İbrâhîm’den ve Hz. Musa’dan ve Meryemoğlu Hz. İsa’dan ve onlardan ağır bir misak aldık.

Birtakım insanların iddia ettiği gibi “Peygamber Efendimiz (S.A.V), Al-i İmran-81’de adı geçen son resûldür.” denmesin diye Allahû Tealâ, Kur’ân-ı Kerim’e işaretini kesin olarak koymuştur.
Kur'ân-ı Kerim, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in risaletinden bahsetmektedir. Bütün nebîler gibi, o da aynı zamanda bir resûldü. Ama son resûl değildi. Allahû Tealâ: “O, Allah’ın resûlüdür, ama nebîlerin sonuncusudur.” diyor.
O toplantıda Peygamber Efendimiz (S.A.V) de var olduğuna göre ve “Sizden sonra bir resûl gelecek.” dendiğine göre, o resulün, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’den sonra geleceği kesindir. O resûl, Mehdi (A.S)’dır.
Kur’ân-ı Kerim, geçmişten geleceğe doğru uzanan marjının, nebîlerin hitam bulmasının arkasından, tarihe geçecek bir resûlün, Mehdi (A.S)’ın geleceğini müjdelemektedir. Dünyadaki dînleri birleştirecek olan resûl... O bir nebî (peygamber) değildir; sadece bütün kavimlerdeki resûllerden bir tanesidir.
Diğer kavimlerdeki resûllerden farkı nedir? Huzur namazının imamı olmasıdır. Peygamberlerin olmadığı bütün devrelerde, mutlaka her kavimdeki resûllerden birisi, huzur namazının imamlığına vekâlet eder. O da bu istikâmette sadece bir vekildir. Nebî olsaydı, o görevi (huzur namazının imamlığını) asaleten icra edecekti, ama vekildir.
Kitaplar arasındaki irtibata baktığımız zaman, geçmişten geleceğe doğru uzanan çember bizi bir yerlere ulaştırmaktadır. Allahû Tealâ Duhan Suresinde son nebîsi olan Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e şöyle buyurmaktadır:

44/DUHAN-10: Fertekıb yevme te’tîs semâu bi duhânin mubîn(mubînin).
Göklerin açık bir dumanla kaplanacağı günü gözetle.
44/DUHAN-11: Yagşân nâs(nâse), hâzâ azâbun elîm(elîmun).
(Öyle bir duman ki bütün insanları saracak elîm bir azaptır.
44/DUHAN-12: Rabbenekşif annel azâbe innâ mu’minûn(mu’minûne).
Onlar “Rabbimiz” diyecekler. “Bu azabı bizden kaldır, çünkü muhakkak ki biz mü’minleriz.”
44/DUHAN-13: Ennâ lehumuz zikrâ ve kad câehum resûlun mubîn(mubînun).
Onlar ibret almazlar. Onlara, andolsun ki apaçık bir resûl geldi.

Kur’ân-ı Kerim’in ileriye uzanan bir görüntüsü de, bu 4 âyetin muhtevasıdır. Duhan olayı da tahakkuk etmiştir. Allah’ın resûlüne “deli” denmesi ve Allah’ın öğretisinin üzerinde, “Şeytan tarafından öğretilmiştir.” ifadesinin oluşması da tahakkuk etmiştir. Bu olay tarihî bir olaydır. Onun için olay televizyonlarda cereyan etmiştir ki; âyetlerle karşılaştırıldığında delil niteliğinde olsun. İşte o resûl, Mehdi Resûl diyor ki: “Benim kavmim Kur’ân-ı unuttu, artık Kur’ân ile amel etmiyor.”

25/FURKAN-30: Ve kâler resûlu yâ rabbi inne kavmîttehazû hâzel kur’âne mehcûrâ(mehcûran).
Ve resûl: “Ey Rabbim! Muhakkak ki benim kavmim, bu Kur’ân’dan ayrıldı (Kur’ân’ı terketti).” dedi.

Dînlerin birleştirilmesi görevi, gelecek yıllarda o resûlün üzerine düşmektedir. Kur’ân bunu ifade etmektedir ve onun için dînlerin birleştirilmesi konusunda ayrı ayrı cephelerden mesajlar vermektedir.
Kur’ân’ın mesajlarından bir tanesi, kitaplar üzerindeki mesajdır. Allahû Tealâ, âyetlerinde Kur’ân-ı Kerim’in de, İncil’in de, Tevrat’ın da bir nur olduğunu, Kur’ân-ı Kerim’in de, Tevrat’ın da, İncil’in de, Allah’ın emirler verdiği bütün mukaddes kitapların da -ama özellikle bu üçünün adı geçiyor- göğüslerdeki hastalıklara şifa olduğunu söylemektedir. Kur'ân-ı Kerim, bütün kitapların bir hidayet rehberi, hidayete ulaştırıcı faktör olduğunu ifade etmektedir. Hidayetin, iblis tarafından bütün boyutlarıyla insanlara unutturulduğu bu devrede, “hidayet” kavramı önem kazanmaktadır. Çünkü insanlık, Hidayet Çağı’na girmiştir.
Öyleyse bu temelden hareket ettiğimiz zaman görüyoruz ki;
1- Bütün mukaddes kitaplar Allah’dan inen bir nurdur.
2- Bütün mukaddes kitaplar, bir hidayet rehberidir.
3- Bütün mukaddes kitaplar, göğüslerdeki -göğüslerin içinde bulunan kalplerdeki- hastalıkların şifasıdır.
4- Bütün mukaddes kitaplar, bir zikirdir; bir öğretidir, ibret alınması gerekendir ve onların takibi yoluyla hedeflere ulaşılacak olan güzellikleri sergiler.

Allahû Tealâ bu konuda şöyle buyurmaktadır:

5/MAİDE-44: İnnâ enzelnet tevrâte fîhâ huden ve nûr(nûrun), yahkumu bihen nebiyyûnellezîne eslemû lillezîne hâdû ver rabbâniyyûne vel ahbâru bimestuhfizû min kitâbillâhi ve kânû aleyhi şuhedâe, fe lâ tahşevûn nâse vahşevni ve lâ teşterû bi âyâtî semenen kalîlâ(kalîlen) ve men lem yahkum bimâ enzelallâhu fe ulâike humul kâfirûn(kâfirûne).
Muhakkak ki; Tevrat’ı Biz indirdik. Onda bir hidayet ve bir nur vardır. Kendileri (Hakk’a) teslim olmuş peygamberler, yahudilere, onunla hükmeder. Rabbaniyyûn (kendilerini Rab'lerine adamış )ve 'ahbar' olanlar da (zahidler, âlimler de) Allah’ın Kitab’ından korumakla görevli oldukları ile hüküm verirler. Ve de onlar, onun üzerine şahitler oldular. Artık insanlardan korkmayın, Benden korkun ve Benim âyetlerimi az bir değere satmayın. Ve kim, Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar, onlarkâfirlerdir.

Demek ki; Tevrat’ta hidayet ve nurun varlığı, Kur’ân-ı Kerim ile kesinlikle tespit edilmiştir.

5/MAİDE-46: Ve kaffeynâ alâ âsârihim bi îsebni meryeme musaddıkan limâ beyne yedeyhi minet tevrâti ve âteynâhul incîle fîhi huden ve nûrun ve musaddıkan limâ beyne yedeyhi minet tevrâti ve huden ve mev’ızeten muttekîn(muttekîne).
Onların izleri üzerine, Tevrat’tan ellerinde bulunanı tasdik edici olarak Hz. Meryem’in oğlu İsa’yı gönderdik. Ve ona, içinde bir hidayet ve bir nur olan, Tevrat’tan ellerinde bulunanı tasdik eden ve müttekiler (takva sahipleri) için, hidayete erdiren ve bir öğüt olan İncil’i verdik.

Âyet-i kerime, Tevrat’ın bir kısmının kaybolduğunu açık bir şekilde ifade etmektedir. Kaybolan ne olabilir? Tevrat’ın da muhtevasının aynı kitap olduğunu ispat edici belgeler olabilir. Tevrat, İncil ve Kur’ân-ı Kerim, aslında temel unsurları ihtiva eder.
İşte bu âyet-i kerime ile Kur’ân-ı Kerim’de Allahû Tealâ ispat ediyor ki; İncil’in de içinde hidayet ve nur vardır. Tıpkı Kur’ân-ı Kerim’deki gibi. Bir evvelki âyet-i kerimede Allahû Tealâ, Tevrat’ın içinde hidayet ve nur olduğunu söylemektedir. Maide-46’da ise, İncil’in Tevrat’tan daha sonra indiği, bir tarihî belge olarak kesinlik kazanmaktadır. Aynı esaslara muhtevî olan bir kitap... Kur’ân da, İncil de, Tevrat da aynı esaslara muhtevîdir.
1- Hepsi Allah’tan indirilen bir nurdur.
2- Hepsi Allah’tan indirilen bir hidayet rehberidir. İnsanları hidayete erdiren kitaplardır. Zamanımızda Hidayet Çağı söz konusu olduğuna göre, Allah’ın peygamberlerine indirdiği mukaddes kitapları bu açıdan da önem kazanmaktadır.
3- Hepsi kendilerinden evvelkini kesinlikle tasdik etmektedir. İşte Kur’ân-ı Kerim’de gördük ki; İncil, Tevrat’ı tasdik etmektedir. Kur’ân-ı Kerim, İncil’i de Tevrat’ı da tasdik etmektedir.
4- Hepsi şeriat kitaplarıdır. Çünkü bunlara bakarak, insanların idare edildiği, insanlara hükmedildiği ifade edilmektedir. Adaletin oluşmasında bu kitaplar esas alınmaktadır. Hz. Musa zamanında ve Hz. Musa’dan Hz. İsa’ya kadar geçen devrede Tevrat, insanlara adaletle hükmetmenin temelini oluşturur. Öyleyse üç kitabın da; Kur’ân-ı Kerim’in de, İncil’in de, Tevrat’ın da birer şeriat kitabı olduğu muhtevadan net olarak ortaya çıkmaktadır.
Peki unutulan nedir? Unutulan, bu kitaplardaki temel davranış biçimleri değildir. İçinde bulunduğumuz Hidayet Çağı’nda, hidayet unutulduğu için ayrı ayrı dînlerin var olduğu zannedilmektedir. Hidayet unutulmuştur. 3 dînde de hidayet unutulmuştur.
Maide Suresinin 46. âyet-i kerimesinde ne görüyoruz? İncil’in, Tevrat’ı tasdik ettiğini görüyoruz. İncil’in, hidayete erdiren bir öğüt olduğunu, bir zikir olduğunu görüyoruz. Ayrıca Allahû Tealâ, Hz. İsa’ya İncil’i indirdiği zaman, Tevrat’ın bir kısmının yok edildiğini burada son derece açık olarak ifade etmiştir. “Tevrat’tan ellerinde bulunanı tasdik edici” diyor. Yani Tevrat’ın bir kısmı yok olmuştur. İblis, Tevrat’ın bir kısmını yok etmeyi başarmıştır. İncil, o ellerinde bulunanın, Allah’ın kitabı olduğunu ispat edici hükümler taşımaktadır. Allahû Tealâ diyor ki:

42/ŞURA-52: Ve kezâlike evhaynâ ileyke rûhan min emrinâ, mâ kunte tedrî mel kitâbu ve lel îmânu ve lâkin cealnâhu nûren nehdî bihî men neşâu min ibâdinâ, ve inneke le tehdî ilâ sırâtın mustekîm(mustekîmin).
Ve işte böylece sana emrimizden bir ruh (Kur’ân-ı Kerim) vahyettik. Ve sen, kitap nedir ve îmân nedir bilmiyordun. Ve lâkin O’nu “nur” kıldık. Kullarımızdan dilediğimizi O’nunla hidayete erdiririz. Ve muhakkak ki sen, mutlaka Sıratı Mustakîm’e hidayet ediyorsun (ulaştırıyorsun).

Burada Kur’ân-ı Kerim’in de bir nur olduğu, bir hidayet rehberi olduğu, hidayete ulaştırdığı kesinlik kazanmaktadır. Böylece 3 âyet-i kerimede, 3 kitap arka arkaya ifade edilmiş oldu; Tevrat, İncil, Kur’ân-ı Kerim. Gördük ki; hepsi nurdur, hepsi hidayet rehberidir. Allah’ın dilediklerinin hidayete erdirilmesi konusunda bir nur ve bir hidayet rehberi. Allahû Tealâ, buyuruyor ki:

10/YUNUS-57: Yâ eyyuhen nâsu kad câetkum mev'ızatun min rabbikum ve şifâun limâ fîs sudûri ve huden ve rahmetun lil mu'minîn(mu'minîne).
Ey insanlar! Size, Rabbinizden öğüt (vaaz) ve göğsünüzde olana (nefsinizin kalbindeki hastalıklara) şifa ve mü’minlere hidayet ve rahmet gelmiştir.

Allahû Tealâ, olayı çok net bir şekilde açıklamaktadır; hidayetle ve rahmetle gelen bir kitap. Allah’tan 12 tane ihsan aldıktan sonra zikir yaptığımızda, Allah’ın katından gelen rahmet, fazl ve salâvât nurları önce göğsümüze gelir, oradan kalbimize ulaşır, kalbimizden afetleri kovar ve kalbimizin içindeki îmân kelimesinin etrafında yerleşir. Bu olay sadece kalplerine îmân kelimesi yazılmış olan mü’minler için geçerli olduğu için, Allahû Tealâ âyette: “Mü’minlere hidayet ve rahmet gelmiştir.” diyor. Allahû Tealâ, gönderdiği rahmet, fazl ve salâvât nurları ile nefsimizin kalbinde bir yerleşim oluşturur. Fazıllar, nefsimizin kalbine gelip yerleşirler. Nefsimizin kalbindeki fazıllar... İşte söz konusu olan bu.
Nefsimizin kalbi başlangıçta hastadır. Nefsimizin kalbinde afetler vardır. Allah’ın emirlerine mutlaka karşı gelen, yasak ettiği fiilleri mutlaka işlemek isteyen afetler... O afetler yok edilir ve yerine fazıllar gelir. Allah’ın emirlerine mutlaka itaat eden, yasak ettiği hiçbir fiili işlemeyen özellikteki fazıllar... Öyleyse hastalıkların yok edilmesi, yerine şifa gelmesidir. Bu şifaya dikkat edin; sadece mü’minler için bir şifa. Allahû Tealâ kişinin nefsinin kalbine îmân kelimesini yazmadıkça, şifa oluşmaz. Şifaya muhatap bir kalp düzeyinde, seviyesinde ve düzeninde bir işlev söz konusudur. Bu işlev, mü’min olmanın sonunda başlayan bir şifa müessesesidir. Nefsin afetlerini yok edici, yerine faziletleri koyucu bir şifa... Yunus Suresi 57 âyet-i kerimesi, Kur’ân-ı Kerim’deki şifadan bahsetmektedir. Allahû Tealâ diyor ki:


11/HUD-17: E fe men kâne alâ beyyinetin min rabbihî ve yetlûhu şâhidun minhu ve min kablihî kitâbu mûsâ imâmen ve rahmeh(rahmeten), ulâike yu'minûne bih(bihî), ve men
yekfur bihî minel ahzâbi fen nâru mev'ıduh(mev'ıduhu), fe lâ teku fî miryetin minhu innehul hakku min rabbike ve lâkinne ekseren nâsi lâ yu'minûn(yu'minûne).
Artık O’nun (Allah) tarafından bir şahitin, onu okuduğu kimse mi Rabbinden kesin bir delil üzerinde oldu ki; ondan önce bir imam (rehber) ve bir rahmet olarak Musa (A.S)’ın kitabı var(dır)? İşte onlar, ona inanırlar. Ve bir topluluktan onu inkâr eden, böylece ona vaadedilen yeri, ateş olan kimse mi (Rabbinden kesin bir delil üzerinde oldu)? Bundan sonra ondan şüphe içinde olma. Çünkü o, senin Rabbinden bir haktır. Lâkin insanların çoğu mü’min olmazlar (inanmazlar).

Burada bir muhteva görüyoruz Allahû Tealâ, Tevrat’ın, beyyinelerle ifade edildiğini, ispat vasıtalarından ibaret olduğunu ve onun Allah’dan bir hak olduğunu söylemektedir. Öyleyse bütün mukaddes kitaplar, Allahû Tealâ’nın indirdiği kitaplardır ve görülüyor ki; kitaplar üzerinde Allahû Tealâ’nın söylediği husus bir muhteva kazanıyor. Kitaplar birbirinin arkasından indirilmiştir ve hepsi bir hidayet rehberidir. Dînlerin birleştirilmesinin temelini teşkil eden şey; Hz. İbrâhîm’in, Hz. Musa’dan da, Hz. İsa’dan da, Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V)’den de evvel oluşu ve Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in de Hz. İbrâhîm’in hanif dîninin sahibi olduğunun Kur’ân-ı Kerim’de kesinleştirilmesidir. Allahû Tealâ hanif dîni üzerine şöyle buyurmaktadır:

30/RUM-30: Fe ekim vecheke lid dîni hanîfâ(hanîfen), fıtratallâhilletî fataran nâse aleyhâ, lâ tebdîle li halkıllâh(halkıllâhi), zâliked dînul kayyimu ve lâkinne ekseren nâsi lâ ya’lemûn(ya’lemûne).
Öyleyse vechini hanif olarak dîne (dînin kayyum olmasına) ikame et (kıyamda tut). Allah’ın o fıtratıyla ki, (Allah) bütün insanları (hanif) fıtratı ile yarattı. Allah’ın yaratmasında (ne dînde ne de hanif fıtratında) değişiklik olmaz. İşte bu kayyum olan (ezelden ebede kadar kıyamda kalacak, devam edecek) dîndir. Ve lâkin insanların çoğu bilmezler.

Âyet son derece net olarak, kimsenin itiraz edemeyeceği şekilde diyor ki: “Kendini (vechini, zatını) hanif olarak dîne ikâme et, dîne doğrult. Bu dînin adı hanif dînidir ve kayyum olan (ezelden ebede devam edecek olan, hayatta kalacak olan) tek dîn bu dîndir.”
Yani Allahû Tealâ, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e: “Dînin ayakta kalması için, hayatta olması için, dîni ihya etmek için var ol!” diyor. Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in hanif olduğu, Rum Suresinin 30. âyet-i kerimesinde kesinlik kazanmaktadır. Âyet-i kerime birçok ipucu birden verilmektedir. Evvelâ Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in kendini ikâme etmesi lâzım gelen, ona hasretmesi lâzım gelen dînin adı verilmektedir; hanif dîni. O dînin (hanif dîninin) ezelden ebede var olan ve devam edecek olan yegâne dîn olduğu vurgulanmaktadır. Daha sonra Allahû Tealâ, bütün insanları hanif fıtratı ile yarattığını; yani sadece bu dîni yaşayabilecek olan özelliklerle yarattığını söylemektedir.
Başka bir dîn de, insanların başka bir dîni yaşayabilecek olan özellikleri de yoktur. Allah, hanif dînini yaratmış, vücuda getirmiştir. Bütün insanları da sadece bu dîni (hanif dînini) yaşayabilecek olan özelliklerle donatmıştır. Allahû Tealâ: “Allah’ın fıtratında değişiklik göremezsin.” diyor. Yani Allahû Tealâ, ilk insan olan Âdem (A.S)’dan, kıyâmet günü yaşamakta olup, o gün ölecek ve tekrar dirilecek olan insana kadar bütün insanların, sadece hanif fıtratı üzerine yaratıldığını söylemektedir. Bütün insanlar sadece hanif fıtratı üzerine yaratılmıştır.
Allahû Tealâ, Âdem (A.S)’dan son insana kadar devam edecek olan süreç içerisinde, Allah’ın sadece bir tek dîni oluşturduğunu ve o dînin, ezelden ebede devam edeceğini buyuruyor ve diyor ki: “Bütün insanları hanif fıtratı ile (hanif dînini yaşayabilecek olan özellikle) yaratırız ve bir tek dîn usule getirdik. O da hanif dînidir. Ne Allah’ın, dîni değiştirdiğini görebilirsin, ne de insanların hanif fıtratını değiştirdiğini görebilirsin. Bu dîn, kayyum olan dîndir. Ezelden ebede kadar devam edecektir.”

30/RUM-31: Munîbîne ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel muşrikîn(muşrikîne).
O’na (Allah’a) yönel (Allah’a ulaşmayı dile) ve böylece O’na (Allah’a karşı) takva sahibi ol ve namaz kıl ve müşriklerden olma.

Buradaki işaret, “Hanif fıtratı ile Allah’a yönel.” ifadesidir. Yani Allahû Tealâ diyor ki: “O içindeki hanif fıtratını bu istikâmette değerlendir. Hanif fıtratı ile yaratıldın. Allah’a yönelebilecek olan ruhunu, Allah’a ulaştırabilecek olan özelliklerle yaratıldın. Daha sonra fizik vücudunu da, nefsini de, iradeni de Allah’a teslim edebilecek olan hanif fıtratı ile yaratıldın.” diyor.
Kişi, Allah’a ulaşmayı dilediği anda şirkten kurtulmuştur. O noktadan itibaren o kişi mutlaka Allahû Tealâ’dan 12 tane ihsan alacaktır, mürşidine ulaşacaktır ve ruhu, Allah’a doğru yola çıkacaktır. Neticede kişi, ruhunu Allah’a ulaştıracaktır. Daha sonra da diğer teslimleri gerçekleştirecektir. Ne ile? Hanif fıtratı ile. Allahû Tealâ diyor ki:

30/RUM-32: Minellezîne ferrakû dînehum ve kânû şiyeâ(şiyean), kullu hızbin bimâ ledeyhim ferihûn(ferihûne).
(O müşriklerden olmayın ki) onlar, dînlerinde fırkalara ayrıldılar ve grup grup oldular. Bütün gruplar, kendilerinde olanla ferahlanırlar.

Dikkat edin; Allahû Tealâ burada, dînlerinde fırkalara ayrılıp, bölük bölük olup, her biri kendi elindeki ile ferahlanan insanları şirkte mütâlea ediyor. Tek bir fırkayı oluşturmak için ne olması lâzım? Bütün insanların hanif fıtratıyla yaratılmaları, kendilerine verilen bu hanif fıtratıyla yaşamaları ve fırkalara ayrılmamaları lâzım. Yani insanların Allah’a ulaşmayı dilemeye başlaması lâzım. Hemen böyle bir vetirenin başlamasını temin etmesi lâzım. Kim Allah’a ulaşmayı dilerse, o, Hz. İbrâhîm’in hanif dînindendir, kâinattaki tek dînin sahibidir, müşrik değildir.
Allahû Tealâ, Rum Suresinin 32. âyet-i kerimesindeki “müşriklerden olma” ifadesinden sonra diyor ki: “Onlar ki (o müşrikler ki); dînlerinde fırkalara ayrılmışlardır, bölük bölük olmuşlardır ve her bir hizip, her bir grup kendisinde olanla ferahlanır.”
Muhtevaya dikkatle bakın. Burada Allahû Tealâ’nın “müşrikler” dediği insanlar, sadece putlara tapanlar değildir; Allah’a ulaşmayı dilemedikleri için hiçbir zaman mürşidlerine ulaşamayacak olanlardır.
Peki kişi mürşidine ulaşamazsa ne olur? Mürşidine ulaşamayan kişi şirkte kalır. Mürşidine ulaşamayan kişinin şirkte kalacağını nereden biliyoruz? Allahû Tealâ diyor ki:

45/CASİYE-23: E fe reeyte menittehaze ilâhehu hevâhu ve edallehullâhu alâ ilmin ve hateme alâ sem’ıhî ve kalbihî ve ceale alâ basarihî gışâveh(gışâveten), fe men yehdîhi min ba’dillâh(ba’dillâhi), e fe lâ tezekkerûn(tezekkerûne).
Hevasını kendisine ilâh edinen kişiyi gördün mü? Ve Allah, onu ilim üzere dalâlette bıraktı. Ve onun işitme hassasını ve kalbinin idrak hassasını mühürledi. Ve onun basar (görme) hassasının üzerine perde kıldı (çekti). Bu durumda Allah'tan sonra onu kim hidayete erdirir? Hâlâ tezekkür etmez misiniz?

Bu insanların şirkte olduğunu, gizli şirkte olduğunu görüyoruz. Ne yapıyorlar? Ne zaman Allah’ın bir emrini çiğnerseler, emir ve kumanda mevkiinde olması lâzım gelen Allah’ı Rab mevkiinden indiriyorlar, nefslerinin hangi afetlerine itaat etmişlerse, yerine o afeti koyuyorlar. Bunun adı gizli şirktir. Bu insanların şirkte olduğunun dizaynını Kasas Suresinin 50. âyet-i kerimesinde görüyoruz. İnsanlar tâbî olmadıkça, dalâlettedirler. Beraberce muhtevaya bakıyoruz:
__________________



уυѕυƒ isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla Hızlı Cevap
Alt 09-27-2008, 16:04   #3
Moderator
 
уυѕυƒ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Feb 2008
Mesajlar: 11.000
Thanks: 0
Thanked 0 Times in 0 Posts
Tecrübe Puanı: 1000
уυѕυƒ has a reputation beyond reputeуυѕυƒ has a reputation beyond reputeуυѕυƒ has a reputation beyond reputeуυѕυƒ has a reputation beyond reputeуυѕυƒ has a reputation beyond reputeуυѕυƒ has a reputation beyond reputeуυѕυƒ has a reputation beyond reputeуυѕυƒ has a reputation beyond reputeуυѕυƒ has a reputation beyond reputeуυѕυƒ has a reputation beyond reputeуυѕυƒ has a reputation beyond repute
уυѕυƒ - MSN üzeri Mesaj gönder
Standart

Kur’ân-ı Kerim, birden fazla dînin hiçbir zaman mevcut olmadığını söylemektedir. Sadece bir tek dîn söz konusudur ve bütün insanlar, kâinatın o tek dînini yaşamak için yaratılmış, yapıları ona göre dizayn edilmiştir. Bu dîn, ilk insan ve ilk peygamber olan Hz. Âdem’in dînidir. Bu dîn, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e gelinceye kadar geçen zaman devrelerindeki bütün peygamberlerin ve peygamber olmayan devirlerde, huzur namazının imamı olan resûllerin dînidir. Elde kalan kitapların sahipleri olan Hz. Musa’nın dînidir, Hz. Davut’un dînidir, Hz. İsa’nın dînidir. Ve bu dîn, son peygamber Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V)’in dînidir.
Bütün toplumların arasında Allah’ın yaptığı açıklamalar, mutlaka bir resûl oluşturarak verilir. Böyle bir dizaynda bugüne ulaştığımızda şunu görüyoruz ki; dünya üzerinde ne kadar kavim varsa, o kavimlerin hepsinde resûl vardır ve şu anda yaşamaktadır. O kavimlerdeki resûl ölse, Allahû Tealâ aynı gün yerine mutlaka bir diğerini, onun yerine tayin eder. Şu dünya üzerinde hiçbir ülkede hiçbir kavim, bir an bile resûlsüz kalmamıştır, kalması da söz konusu değildir.

Neden bunu söylüyoruz? Şunun için söylüyoruz: Onların hepsi Allahû Tealâ’dan vahiy alırlar ve hepsinin tebliği aynı tebliğdir; kâinatın tek dîninin tebliği. Bu kâinatın tek dîni, Kur’ân-ı Kerim’de “hanif dîni” adıyla geçer; Hz. İbrâhîm’in hanif dîni.
Konunun muhtevasına baktığımız zaman görüyoruz ki; bu tek dînin tek bir şeriatı vardır. Allahû Tealâ, tek dîninin tek şeriatını şöyle açıklamaktadır:

42/ŞURA-13: Şerea lekum mined dîni mâ vassâ bihî nûhan vellezî evhaynâ ileyke ve mâ vassaynâ bihî ibrâhîme ve mûsâ ve îsâ, en ekîmûd dîne ve lâ teteferrekû fîh(fîhi), kebure alel muşrikîne mâ ted’ûhum ileyh(ileyhi), allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu).
Dînde, onunla Hz. Nuh’a vasiyet ettiğimiz (farz kıldığımız) şeyi (şeriati); “Dîni ikame edin (ayakta, hayatta tutun) ve onda (dînde) fırkalara ayrılmayın.” diye Hz. İbrâhîm’e, Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya vasiyet ettiğimiz şeyi sana da vahyederek, size de şeriat kıldık. Senin onları, kendisine çağırdığın şey (Allah’a ulaşmayı dileme) müşriklere zor geldi. Allah, dilediğini Kendisine seçer ve O’na yöneleni, Kendisine hidayet eder (ulaştırır).

Allahû Tealâ 3 madde halinde diyor ki:
1- “Tek Allah’a inanın.”
2- “Tek cemaat oluşturun, fırkalara ayrılmayın.”
3- “Ve ruhunuzla, vechinizle, nefsinizle ve iradenizle o tek Allah’a teslim olun.”

İşte kâinatın yegâne dîninin şeriatı bu standartlarda konulmuştur. Hanif dîni, kâinatın tek dînidir. Başka bir dîn hiç olmamıştır. Allahû Tealâ, bugün ayrı ayrı dînler zannedilen hristiyanlığın, museviliğin ve İslâm’ın, aslında ayrı ayrı dînler olmadığını; hepsinin şeriatının aynı olduğunu ifade etmektedir.
Öyleyse farklılık nereden doğmaktadır? Farklılık şeytandan doğmaktadır. Eğer Allah’ın emirlerini yerine getirenler Allah’ın cennetine girecekse ve bu yerine getirme olayı mutlak standartlarda bir dileğe, Allah’a ulaşma dileğine bağlanıyorsa ve iblis insanları cehenneme ulaştırmayı diliyorsa, ne yapması lâzımdır? İnsanları kurtuluşa ulaştıracak olan hususları insanlardan gizlemesi, onların dikkatlerini başka bir tarafa çekmesi lâzımdır.
Hz. Nuh da, Hz. İbrâhîm de, Hz. Yâkub da, Hz. Musa da, Hz. İsa da, Peygamber Efendimiz (S.A.V) de nebî idiler. Hepsi nebî resûllerdi. Her nebî zamanında, bir evvelki nebînin söyledikleri aynen tekrarlanmıştır. Ama Hz. Musa ile Hz. İsa arasında 2000 yıl, Hz. İsa ile Peygamber Efendimiz (S.A.V) arasında ise 600 yıl vardır. Ondan sonra geçen 1400 yıldır dünya üzerinde peygamber yoktur. Bundan sonra da olması mümkün değildir.
İblis ne yapmıştır? İblisin yaptığı şey son derece önemli ve çok kurnazcadır. İblis, insanların dîndeki temel kaideleri öğrenmelerini engellemiş ve insanlara tesir etmek sureti ile, zaman içerisinde insanların ayrı ayrı dînlerin mensubu olduklarını zannetmeleri için farklılıkları oluşturmuştur.
Muhtevaya dikkatle bakın. Hepinizin Allah ile olan ilişkilerinde Allah’a tesliminiz asıldır. İblis, insanlara bunu unutturmuştur. Şu anda ayrı gruplar olarak görünen hristiyanlık, musevilik, ve İslâm’ı farklı merasimlerle dizayn ederek ve asılları unutturarak, insanları gruplara ayırmıştır.
Bilin ki; hangi peygamber yaşamışsa, o namaz kılıyordu, o zekât veriyordu, o mutlaka ruhunu da, vechini de, nefsini de, iradesini de Allah’a teslim etmişti. Daha sonra, aklını da Allah’a teslim etmiş ve tasarruf altına girmişti. Bütün insanlar için aynı esaslar geçerli olmuştur. Bütün peygamberler için aynı esaslar geçerli olmuştur. İndirilen bütün kitaplar da, aynı standartların temelini oluşturmuştur. Şura Suresinin 13. âyet-i kerimesi, bütün dînlerin tek bir şeriatı olduğunu, başka bir şeriatın hiçbir zaman mevcut olmadığını, sonuç olarak; dînler olmadığını, tek bir dîn olduğunu ifade ve ispat etmektedir.
Şimdi başka başka dînlerin sahipleri olduklarını zanneden insanların, birbirlerine düşman olduklarını görüyoruz. Bugün Filistin’de kan akıtılıyor. İslâm ile Yahudiler arasında bir nevi savaş hüküm sürüyor ve insanlara, başka bir dînin mensupları zannedilerek zulmediliyor. İnsanlar birbirlerine düşman oluyor. İblisin bir korkunç tuzağı söz konusu ve ne yazık ki; insanlar bu tuzağın mevcut olduğunun farkında bile değiller. Birbirlerine kötü davranıyorlar ve bu davranış biçimi, birbirini öldüresiye bir öfkeye, kine ulaşabiliyor. Haçlı Seferleri, böyle büyük bir hatanın başlangıcıydı, savaşa dönüşmesi haliydi.
Her devirde insanlar, diğerlerini kendilerinin düşmanı kabul ederek hep savaş vermişlerdir. Dînlerin insanlar tarafından farklı zannedilmesi de, farklı dînlerin mensubu olduğunu zanneden insanların, birbirlerine düşman olmasını neticelendirmiştir.
Bu insan öldürme makinasının dişlilerine “Dur!” demek zamanı gelmiştir. Hidayet Çağındayız. Önümüzdeki yıllarda A dîni, B dîni, C dîni diye dînler olmayacaktır. Oraya ulaşılacaktır. Asıl düşmanın, dînlere karşı olan şeytan ve avenesi olduğu tebellür edecektir.
Biz dînlerin mensupları aklımızı başımıza toplayıncaya kadar, onlar dünyaya hakim olmak için sinsi planlarını en üst seviyeye çıkarmış ve dünya imparatorluğunu ilan etmiş durumdalar. Şu anda dünyadaki en sağlam hakimiyet unsuru paradır ve dünyanın en zengin 10 kişisi onların temelini oluşturmaktadır. Onlar dînin tamamen dışındadır ve şeytana tapmayı bir dîn haline getirmişlerdir. Hâlâ aklımızı başımıza toplama zamanı gelmedi mi acaba? Dînlerin birleştirilmesi zamanı gelmedi mi acaba?
Allahû Tealâ’nın bize emri, dînlerin birleştirilmesidir. Gelecek yıllarda bunun başarılacağını göreceksiniz. Şu anda dünya üzerinde, başka dînlerden olan insanları, gerçekten başka dînlerden zannederek kendilerine düşman ilân eden birçok dîn adamı yaşıyor ve bunlar vahşetin de temsilcileri durumundalar. Oysa ki; Allah’ın katında ayrı ayrı dînler hiç mevcut olmadı. Sadece bir tek dîn mevcut oldu. Şura Suresinin 13. âyet-i kerimesinde gördük ki; hepsinin şeriatı aynı şeriattır. Allahû Tealâ, buyuruyor ki:

22/HAC-67: Li kulli ummetin cealnâ menseken hum nâsikûhu fe lâ yunâziunneke fîl emri ved’u ilâ rabbik(rabbike), inneke le alâ huden mustekîm(mustekîmin).
Ve Biz, bütün ümmetler için mensek (tek bir şeriat) tayin ettik. Onlar, onunla (o şeriatle) amel ederler (etsinler). Öyleyse emrim konusunda seninle niza etmesinler (çekişmesinler). Sen, Rabbine davet et. Muhakkak ki sen, mutlaka mustakîm (Allah’a doğru istikametlenmiş) olan hidayet üzeresin.

Allahû Tealâ, Şura Suresinin 13. âyet-i kerimesinde bunun adına “şeriat” demektedir. Ve bu âyet-i kerime, "Şerea lekum” diye başlamaktadır; “Sizin için şeriat”. Hac Suresinin 67. âyet-i kerimesi de, bütün ümmetler için bir tek şeriat olduğunu, bir tek davranış biçimleri dizisi olduğunu, bir tek hukuk düzeni olduğunu ifade etmektedir. Allahû Tealâ Şura Suresinin 13. âyet-i kerimesinde isimler vermiştir. Hepsinin şeriatının aynı şeriat olduğunu, o tek şeriatın Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e de şeriat olarak verildiğini ifade etmektedir. Yine aynı âyet-i kerimede, “Dînde tefrikaya düşmeyin, ayrı ayrı dînler vücuda getirmeyin!” diye kesin emrini de vermiştir. Peki ne olmuştur? Bugün hristiyanlık, müslümanlık, yahudilik diye semavî kitabı olan ana dînleri bir tarafa bırakın, zaman içerisinde onun dışında da çok sayıda dîn türemiştir; Budizm, Brahmanizm, Taoizm... Bunların dışında adını bile bilmediğimiz daha birçok dînin mensubu olduğunu zanneden insanlar söz konusudur. Bunların yanı başında şeytana tapanlar, gelecek günlerde bir kuvvet olduklarını gösterecekler. Bunların ötesinde putlara tapanlar, ateşe tapanlar; her cinsten insanlar, dîn zannettikleri şeylere tutunmuşlardır. Oysa ki; dînin sahibi Allah’tır. Allah ise bu söylediklerimizi söylemektedir: “Bütün ümmetler için bir şeriat kıldık, bir amel yolu kıldık, amel sistemi kıldık, tatbikat sistemi kıldık; onunla amel etsinler diye. Bütün kavimler için.”
Li kulli ummetin: Bütün ümmetler için
Cealnâ: Biz kıldık
Menseken: Tek bir yol, tâbiiyet yolu, uygulama yolu
Hum nâsikûhu: Onlar onunla amel etsinler diye, onu uygulasınlar diye.

Bunları söylediğimiz zaman, biz de dînler varmış gibi konuşmak mecburiyetinde kalıyoruz. “Dînlerin birleştirilmesi” demek mecburiyetindeyiz. Çünkü insanlar, ayrı ayrı dînlerin var olduğunu zannediyorlar ve şeytanın kendilerini düşürdüğü korkunç bir tuzağın içinde, birbirlerine düşman olarak yaşıyorlar. Şeytan da onları düşürdüğü bu korkunç durumdan dehşetli haz duyarak, insanların birbirlerini dîn uğruna öldürmelerini keyifle izliyor. Ne yazık ki; dünyaya sulh, belki bir savaştan sonra yerleşecektir.
Hayret edilecek bir olayla karşı karşıyayız. Hz. İbrâhîm’in dîni, Hz. Musa’nın dîninden daha evvelki devrede var olan dîndi. Öyleyse Musevilerin dîni de, Hz. İbrâhîm’den sonradır. Hz. İsa da, ondan 2000 sene sonra dizayn edilen bir dînin sahibidir. Peygamber Efendimiz (S.A.V) de, Hz. İsa’dan 600 sene sonra dizayn edilen bir dînin sahibidir. Ama dîn hiç değişmediği cihetle, Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’de bunları söyleyerek, “Evvelkileri bir tarafa bırakalım, Hz. İbrâhîm’in hanif dîni olarak tanıttığımız dîn, kâinatın tek dînidir.” demiş oluyor.
Hristiyanlarla konuşuyoruz. Aklı başında olanlar: “Evet, bizim dînimiz Hz. İbrâhîm’in dînidir. Doğru söylüyorsun.” diyorlar. Yahudilerle konuşuyoruz. Onların da aklı başında olanları: “Evet, bizim dînimiz Hz. İbrâhîm’in dînidir.” diyorlar. Kur’ân-ı Kerim’i öğrenen insanlar, bizim söylememize gerek kalmadan aynı şeyi söylüyorlar. “Evet. Peygamber Efendimiz (S.A.V) hanifti, Hz. İbrâhîm’in hanif dîninin sahibiydi. Allahû Tealâ ona hanif olmasını vahyetmişti. O da hanif oldu. Hanif dîninin Arapça adı İslâm dînidir ve dîn, Allah’a teslimden ibarettir.” diyorlar.
Ne yazık ki; bu söylediğim insanlar toplum içinde çok az sayıda bulunuyorlar ve tabiatı ile çoğunluk, birbirine düşman olan insanlardan oluşuyor. İblis, bütün insanları birbirine düşman ederek hedefine yürüyen bir sinsi mahlûktur. Kıyâmete kadar da insanlar arasındaki düşmanlığı körüklemekte devam edecek, bundan faydalanarak insanları fırkalara bölecektir ki; kendisi her fırkayı ayrı ayrı yenebilsin.
Bu bapta yapılması lâzım gelen şeyler, hepimizin üzerine düşen vazifeler vardır. İşte bu vazife, Allah’ın bize verdiği emir gereği dînlerin birleştirilmesidir. İncelediğimiz zaman, aslında iş çok kolaymış gibi görünüyor. Çünkü bütün dînlerdeki aklı başında olan insanlar bize aynı şeyi söylüyorlar: “Biz Hz. İbrâhîm’in dînindeyiz. Bizim dînimiz zaten Hz. İbrâhîm’in dînidir.” Ama büyük çoğunluk: “Diğer dînler bizim düşmanımızdır.” diyor. Zaman içerisinde bütün dînlerin içinde, birbirlerini düşman ilân eden dîn adamları türemiştir. Şeytan onları kullanmış, etkilemiş ve insanları birbirine düşman kılmayı başarmıştır.
Öyleyse yapılması lâzım gelen şey, dost olmaktır. Allahû Tealâ’nın dînler için söylediklerinin şeriat kesimini şöyle bir gözden geçirdiğimiz zaman ne görüyoruz? Şeriatler yok; şeriat var. Tek bir şeriat; Hz. İbrâhîm’in hanif dîninin şeriatı. O, Hz. İbrâhîm’den evvel de vardı. Hz. Nuh zamanında da aynı şeriat hakimdi, Hz. Nuh'dan evvel de vardı. Hz. Âdem zamanında gene aynı şeriat hakimdi. Hiçbir devrede Allah’ın indirdiği başka bir şeriat olmamıştır. Asıl hükümler hep birbirinin aynı idi. Hangi hükümler? İnsanların Allah ile olan ilişkilerini düzenleyen hükümler.
Hz. İbrâhîm’in hanif dîni, yani Hz. Âdem’in dîni, yani Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in dîni, yani bütün peygamberlerin yaşadığı dîn, 7 tane safha oluşturur. Allah’a ulaşmayı dilemedikçe, bu safhalardan hiçbirisine başlayamazsınız. Kim Allah’a ulaşmayı dilerse, o birinci safhadadır. Allahû Tealâ’dan 12 tane ihsan alacaktır ve ikinci safhaya ulaşacak; mürşidine tâbî olacaktır.
Dîn, klavuzsuz yürütülemez. Allah’ın cereyanının mutlaka kişiye geçmesi gerekir. Aradan geçen zaman parçalarında cereyan kaybolduğu için, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e cereyanı vermekle Hz. Cebrail vazifelendirilmiştir. Biliyorsunuz ki; Peygamber Efendimiz (S.A.V), Hira Dağındaki Nur Mağarasında her sene 30 gün kalırdı. Yanına sadece kuru ekmekle su alırdı ve bir ay itikafa çekilirdi, insanlardan uzaklaşırdı, Allah ile baş başa kalırdı. O mağarada bir gün Cebrail (A.S), ansızın insan hüviyeti ile temessül ederek göründü. Bembeyaz elbiselerin içerisindeydi. O’na doğru bir adım attı ve dedi ki: "İkra” (Oku) Peygamber Efendimiz (S.A.V) cevap verdi: “Ben okuma bilmiyorum.” Cebrail (A.S) bir adım daha attı ve “Oku” dedi. Gene aynı cevabı aldı. Bir adım daha attı. Üçüncü adımda Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e ulaşmıştı. Kolları ile onu sımsıkı sardı ve: “İkra bi ismi Rabbike” dedi; “Allah’ın, Rabbinin ismi ile oku.” Bunu der demez Allah’ın cezbesi, cereyanı, Cebrail (A.S)’a ulaştı, Cebrail (A.S)’dan da Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e geçti ve ikisi birden şiddetle sarsıldılar.
O günden sonra Peygamber Efendimiz (S.A.V) sık sık sarsılıyordu, Allahû Tealâ’dan cezbe alıyordu ve Allah’ın varlığını, cezbesi ona net olarak ispat ediyordu. Yani daha o noktada Tahkikî îmânın sahibi olmuştu. Asıl Tahkikî îmânın sahibi olması ise, Allah’ın Zat’ını kalbi ile gördüğü zaman gerçekleşti. Onun ötesinde üçüncü seviyedeki Tahkikî îmâna ise, miraçta Allahû Tealâ’nın huzuruna yükselerek, O’nunla konuştuğu zaman ulaştı. Peygamber Efendimiz (S.A.V), Allahû Tealâ’nın bir sevgilisidir ve Tahkikî îmânın üçüncü boyutuna yükselmiştir.
Allah’ın, bütün insanları dost kılmayı hedef aldığını bilmeliyiz. Ne yazık ki; her devrede Allah’ın dostlarının karşısında Allah’ın düşmanları var olacaktır. Ne yazık ki; her devrede çoğunluğu onlar oluşturacaktır. Ama zafer Allah’ın yardımı ile kazanıldığı için ve yerlerin ve göklerin orduları Allah’ın olduğu için, sayıları az da olsa gâlip gelecek olan, neticede Allah’ın dostlarıdır.
Şimdi muhtevaya dikkatle bakalım. Allahû Tealâ mukaddes kitaplar indirmiştir. Kitaplar arasında bir zincirleme reaksiyon görünmektedir. Her Kitap, bir sonraki Kitab’ın geleceğini müjdelemektedir. Her Kitap, kendisinden sonra bir nebînin geleceğini ifade etmektedir. Nebînin gelmeyeceğini söyleyen tek kitap, son indirilen şeriat kitabı Kur’ân-ı Kerim’dir. Ama İncil, adı Ahmet olan bir peygamberin geleceğini, Tevrat ise Hz. İsa’nın geleceğini söylemektedir.
Allahû Tealâ her peygambere mutlaka kitap verdiğini, kitap indirdiğini ifade etmektedir.

3/AL-İ İMRAN-81: Ve iz ehazallâhu mîsâkan nebiyyîne lemâ âteytukum min kitâbin ve hikmetin summe câekum resûlun musaddikun limâ meakum le tu’minunne bihî ve le tensurunneh(tensurunnehu), kâle e akrartum ve ehaztum alâ zâlikum ısrî, kâlû akrarnâ, kâle feşhedû ve ene meakum mineş şâhidîn(şâhidîne).
Hani o zaman ki; Allah, peygamberlerin (nebîlerin) MİSAK’ini (yeminini) almıştı: “Andolsun ki; size Kitap ve hikmet verdim, sizlerden sonra sizinle beraber bulunanı (Allah’ın sizlere verdiği kitapları) tasdik eden Resûl gelince, O'na mutlaka îmân edecek ve O'na mutlaka yardım edeceksiniz. Bunu ikrar ettiniz mi ve bu ağır ahdimi üzerinize aldınız mı?” “İkrar ettik.” dediler. “Öyle ise şahit olun. Ben de sizinle beraber şahitlerdenim.” buyurdu

Bütün nebîler, kitap sahibidir ve Kur’ân, bunları yegân yegân ifade eder. Allahû Tealâ, nebî olan herkesin şeriat kitabı aldığını ifade eder. Ancak Allahû Tealâ, nebî olmayan resûllerine de kitap verir, yazdırır. Ama onlar şeriat kitabı değildir; onlar sure adı ihtiva etseler de, âyet numarası ihtiva etseler de, sadece Allah’ın sevgisinin dile geldiği ve o devrin insanına, o devrin tekâmülü ile alâkalı bilgilerin ulaştırıldığı bir şeriat dışı kitaptır. Şeriat kitapları, sadece nebîlere verilmiştir ve Kur’ân-ı Kerim nebîlerden bahsettiği zaman, onlara kitap verildiğini de bununla birlikte ifade eder.
Nebî kimdir? Hz. Nuh, nebîdir; ona kitap verilmiştir. Hz. Yâkub, nebîdir; ona kitap verilmiştir. Hz. İsmail, Hz. İshak, Hz. İbrâhîm, hepsine kitap verilmiştir. Hz. Musa’ya kitap verilmiştir. Hz. İsa’ya kitap verilmiştir. Hz. Davut’a sayfalar verilmiştir. Sayfalar da kitap demektir. Nihayet son şeriat Kitabı’nın indirildiği son peygamber Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V)’dir.
Bu şeriat kitapları arasındaki ilişki hem geçmişten geleceğe doğrudur, hem de gelecekten geçmişe doğrudur Hz. Musa’ya indirilen Tevrat, kendisinden evvelki bütün kitapları tasdik ediyordu. Hz. İsa’ya indirilen İncil, kendisinden evvelki bütün kitapları ve özellikle Tevrat’ı tasdik ediyordu. Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e indirilen Kur’ân-ı Kerim, kendisinden evvelki bütün kitapları tasdik etmektedir ve özellikle Hz. İsa’ya indirilen İncil’i de tasdik etmektedir.
Bu muhteva içerisinde gördüğümüz bir husus var. Kitaplar, kendilerinden evvelkileri mutlaka tasdik etmektedir. Bir zincirleme teşhis müessesesi, köklerinin var olduğunu söylemektedir. Kur’ân-ı Kerim’den evvelki kök; İncil. İncil’den evvelki kök; Tevrat. Ondan evvel Hz. İbrâhîm’e indirilen kitap. Ondan evvel Hz. Nuh'a indirilen kitap... Bakıyoruz ki; kitaplar arasında sağlam bir ilişki var. Öyleyse hem geçmişten geleceğe uzanan bir bağ, hem de gelecekten geçmişe uzanan bir bağ, kitapları birbirine perçinlemektedir.
Allahû Tealâ sadece Al-i İmran Suresinin 81. âyet-i kerimesinde: “Ey nebîler! Size kitap ve hikmet verdik.” demekle kalmamış; Kur’ân-ı Kerim boyunca adı geçen bütün nebîlere kitap verdiğini, ayrı ayrı âyetlerle ortaya koymuştur.
Her kitap, kendinden evvelkini tasdik etmektedir. Son şeriat kitabı, son peygamber olan Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V)’e indirilen Kur’ân-ı Kerim’dir ve o Kitab’ın, Kur’ân-ı Kerim’in özelliği, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in, nebîlerin sonuncusu (Hatem-ül Enbiya) olduğunu kesin bir şekilde vurgulamasıdır. Bu demektir ki; bundan sonra bir nebî gelmeyecektir. Bundan sonra Allahû Tealâ’nın bir şeriat kitabı vermesi de söz konusu değildir. Kur’ân-ı Kerim’de, Allahû Tealâ’nın, bir daha kendisine şeriat kitabı verebileceği bir nebînin geleceğine dair hiçbir işaret yoktur. Geçmişten geleceğe uzanan köprünün sonuncusu, Kur’ân-ı Kerim’dir. Allahû Tealâ buyuruyor ki:

33/AHZAB-40: Mâ kâne muhammedun ebâ ehadin min ricâlikum, ve lâkin resûlallâhi ve hâtemen nebiyyin(nebiyyine), ve kânallâhu bi kulli şey’in alîmâ(alîmen).
Muhammed (A.S), sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası olmamıştır (değildir). Fakat Allah’ın Resûl’ü ve Nebîlerin (Peygamberlerin) Hatemi’dir (Sonuncusu). Allah, herşeyi en iyi bilendir.

Sözümüze dikkat edin! Allahû Tealâ: “Hatem-ül Enbiyadır.” diyor, “Hatem-ül Resûldür.” demiyor. Yani “O, Resûlullahtır, Allah’ın resûlüdür.” diyor. Ama Allahû Tealâ, nebîliğin (peygamberlik müessesesinin), Peygamber Efendimiz (S.A.V) ile sona erdiğini, bu tarzdaki bir şeriat kitabının bir daha gelmeyeceğini de ifade etmiş oluyor.
Eğer Peygamber Efendimiz (S.A.V)’den sonra başka bir nebî gelecek olsaydı, o zaman Kur’ân-ı Kerim mutlaka o peygambere Allah’ın indireceği kitaptan da bahsedecekti. Geçmişten geleceğe doğru ifadeler, Tevrat’ta da, İncil’de de, Kur’ân’da da kesinlik kazanmaktadır. Tevrat’ta İncil’in geleceği, İncil’de Kur’ân-ı Kerim’in geleceği, Tevrat’ta Hz. İsa’nın geleceği, İncil’de Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in geleceği ifade edilmektedir. Ama Kur’ân-ı Kerim’de, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’den sonra bir nebînin geleceğine dair bir işaret yoktur.
Peki kim gelecek? Resûl gelecek. Kıyâmete kadar dünyada her zaman resûller var olacak. Huzur namazının imamlığı, kıyâmete kadar devam edecek. Unutmayın; her nebî, kendi zamanında huzur namazının imamıydı. Hz. Musa devrinde Hz. Musa, Hz. İsa devrinde Hz. İsa, Peygamber Efendimiz (S.A.V) devrinde Peygamber Efendimiz (S.A.V), Hz. İbrâhîm devrinde Hz. İbrâhîm... Nebîlerin yaşadığı bütün devirlerde o devrin imamı (huzur namazının imamı), o devrin nebîsidir.
Bu nizama dikkatle bakın! Geçmişten geleceğe doğru köprüler, işaretler ve gelecekten geçmişe doğru işaretler söz konusudur. Gelecekten geçmişe doğru olan işaretlerde, son kitabın, özellikle kendinden evvelki kitabı ve ondan evvelki kitapları da tasdik ettiğini göreceksiniz. Bütün kitaplar, kendilerinden evvelki kitapları tasdik etmişlerdir. Bu, gelecekten geçmişe uzayan köprüdür. Aynı zamanda bütün kitaplar, kendilerinden sonra gelecek olanı da vermişlerdir. Ama Peygamber Efendimiz (S.A.V), son nebîdir. Kur'ân-ı Kerim’de, Kendisinden sonra bir nebînin geleceğine dair işaret olmadığı gibi, tam aksine gelmeyeceğine dair işaretler vardır. Allahû Tealâ: “O, nebîlerin mührüdür. Nebîlerin gelişi, burada mühürlenmiştir, tamamlanmıştır.” diyor.
Kur’ân-ı Kerim’de, kendisinden evvelki kitaplardan; İncilden, Tevrat’tan, Zebur’dan, sayfalardan ve bütün nebîlerin adı korunarak, o nebîlere verilen kitaplardan bahsetmektedir. Her kitap, bu açıdan kendinden evvelkini mutlaka tasdik eden ve aynı konunun devamı olduğunu kesinleştiren bir hüküm taşımaktadır. Peygamber Efendimiz (S.A.V)’den sonra bir nebînin gelmeyeceği kesindir. Ama bütün nebîlerden sonra bir resûlün geleceği, Kur’ân-ı Kerim’de net olarak yer almıştır. Al-i İmran Suresinin 81.âyet-i kerimesinde ifade edilen nebîlerin arasında, Peygamber Efendimiz (S.A.V) de vardı. Zaten bildiğiniz gibi; nebîler, O’nunla tamamlanmıştır. Allahû Tealâ, bütün nebîleri huzurunda toplamıştır. Buna paralel olarak Allahû Tealâ şöyle buyurmaktadır:

33/AHZAB-7: Ve iz ehaznâ minen nebîyyîne mîsâkahum ve minke ve min nûhın ve ibrâhîme ve mûsâ ve îsebni meryeme ve ehaznâ minhum mîsâkan galîzâ(galîzan).
O zaman ki; Biz, nebîlerden onların misaklerini almıştık. Ve senden ve Hz. Nuh’tan ve Hz. İbrâhîm’den ve Hz. Musa’dan ve Meryemoğlu Hz. İsa’dan ve onlardan ağır bir misak aldık.

Birtakım insanların iddia ettiği gibi “Peygamber Efendimiz (S.A.V), Al-i İmran-81’de adı geçen son resûldür.” denmesin diye Allahû Tealâ, Kur’ân-ı Kerim’e işaretini kesin olarak koymuştur.
Kur'ân-ı Kerim, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in risaletinden bahsetmektedir. Bütün nebîler gibi, o da aynı zamanda bir resûldü. Ama son resûl değildi. Allahû Tealâ: “O, Allah’ın resûlüdür, ama nebîlerin sonuncusudur.” diyor.
O toplantıda Peygamber Efendimiz (S.A.V) de var olduğuna göre ve “Sizden sonra bir resûl gelecek.” dendiğine göre, o resulün, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’den sonra geleceği kesindir. O resûl, Mehdi (A.S)’dır.
Kur’ân-ı Kerim, geçmişten geleceğe doğru uzanan marjının, nebîlerin hitam bulmasının arkasından, tarihe geçecek bir resûlün, Mehdi (A.S)’ın geleceğini müjdelemektedir. Dünyadaki dînleri birleştirecek olan resûl... O bir nebî (peygamber) değildir; sadece bütün kavimlerdeki resûllerden bir tanesidir.
Diğer kavimlerdeki resûllerden farkı nedir? Huzur namazının imamı olmasıdır. Peygamberlerin olmadığı bütün devrelerde, mutlaka her kavimdeki resûllerden birisi, huzur namazının imamlığına vekâlet eder. O da bu istikâmette sadece bir vekildir. Nebî olsaydı, o görevi (huzur namazının imamlığını) asaleten icra edecekti, ama vekildir.
Kitaplar arasındaki irtibata baktığımız zaman, geçmişten geleceğe doğru uzanan çember bizi bir yerlere ulaştırmaktadır. Allahû Tealâ Duhan Suresinde son nebîsi olan Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e şöyle buyurmaktadır:

44/DUHAN-10: Fertekıb yevme te’tîs semâu bi duhânin mubîn(mubînin).
Göklerin açık bir dumanla kaplanacağı günü gözetle.
44/DUHAN-11: Yagşân nâs(nâse), hâzâ azâbun elîm(elîmun).
(Öyle bir duman ki bütün insanları saracak elîm bir azaptır.
44/DUHAN-12: Rabbenekşif annel azâbe innâ mu’minûn(mu’minûne).
Onlar “Rabbimiz” diyecekler. “Bu azabı bizden kaldır, çünkü muhakkak ki biz mü’minleriz.”
44/DUHAN-13: Ennâ lehumuz zikrâ ve kad câehum resûlun mubîn(mubînun).
Onlar ibret almazlar. Onlara, andolsun ki apaçık bir resûl geldi.

Kur’ân-ı Kerim’in ileriye uzanan bir görüntüsü de, bu 4 âyetin muhtevasıdır. Duhan olayı da tahakkuk etmiştir. Allah’ın resûlüne “deli” denmesi ve Allah’ın öğretisinin üzerinde, “Şeytan tarafından öğretilmiştir.” ifadesinin oluşması da tahakkuk etmiştir. Bu olay tarihî bir olaydır. Onun için olay televizyonlarda cereyan etmiştir ki; âyetlerle karşılaştırıldığında delil niteliğinde olsun. İşte o resûl, Mehdi Resûl diyor ki: “Benim kavmim Kur’ân-ı unuttu, artık Kur’ân ile amel etmiyor.”

25/FURKAN-30: Ve kâler resûlu yâ rabbi inne kavmîttehazû hâzel kur’âne mehcûrâ(mehcûran).
Ve resûl: “Ey Rabbim! Muhakkak ki benim kavmim, bu Kur’ân’dan ayrıldı (Kur’ân’ı terketti).” dedi.

Dînlerin birleştirilmesi görevi, gelecek yıllarda o resûlün üzerine düşmektedir. Kur’ân bunu ifade etmektedir ve onun için dînlerin birleştirilmesi konusunda ayrı ayrı cephelerden mesajlar vermektedir.
Kur’ân’ın mesajlarından bir tanesi, kitaplar üzerindeki mesajdır. Allahû Tealâ, âyetlerinde Kur’ân-ı Kerim’in de, İncil’in de, Tevrat’ın da bir nur olduğunu, Kur’ân-ı Kerim’in de, Tevrat’ın da, İncil’in de, Allah’ın emirler verdiği bütün mukaddes kitapların da -ama özellikle bu üçünün adı geçiyor- göğüslerdeki hastalıklara şifa olduğunu söylemektedir. Kur'ân-ı Kerim, bütün kitapların bir hidayet rehberi, hidayete ulaştırıcı faktör olduğunu ifade etmektedir. Hidayetin, iblis tarafından bütün boyutlarıyla insanlara unutturulduğu bu devrede, “hidayet” kavramı önem kazanmaktadır. Çünkü insanlık, Hidayet Çağı’na girmiştir.
Öyleyse bu temelden hareket ettiğimiz zaman görüyoruz ki;
1- Bütün mukaddes kitaplar Allah’dan inen bir nurdur.
2- Bütün mukaddes kitaplar, bir hidayet rehberidir.
3- Bütün mukaddes kitaplar, göğüslerdeki -göğüslerin içinde bulunan kalplerdeki- hastalıkların şifasıdır.
4- Bütün mukaddes kitaplar, bir zikirdir; bir öğretidir, ibret alınması gerekendir ve onların takibi yoluyla hedeflere ulaşılacak olan güzellikleri sergiler.

Allahû Tealâ bu konuda şöyle buyurmaktadır:

5/MAİDE-44: İnnâ enzelnet tevrâte fîhâ huden ve nûr(nûrun), yahkumu bihen nebiyyûnellezîne eslemû lillezîne hâdû ver rabbâniyyûne vel ahbâru bimestuhfizû min kitâbillâhi ve kânû aleyhi şuhedâe, fe lâ tahşevûn nâse vahşevni ve lâ teşterû bi âyâtî semenen kalîlâ(kalîlen) ve men lem yahkum bimâ enzelallâhu fe ulâike humul kâfirûn(kâfirûne).
Muhakkak ki; Tevrat’ı Biz indirdik. Onda bir hidayet ve bir nur vardır. Kendileri (Hakk’a) teslim olmuş peygamberler, yahudilere, onunla hükmeder. Rabbaniyyûn (kendilerini Rab'lerine adamış )ve 'ahbar' olanlar da (zahidler, âlimler de) Allah’ın Kitab’ından korumakla görevli oldukları ile hüküm verirler. Ve de onlar, onun üzerine şahitler oldular. Artık insanlardan korkmayın, Benden korkun ve Benim âyetlerimi az bir değere satmayın. Ve kim, Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar, onlarkâfirlerdir.

Demek ki; Tevrat’ta hidayet ve nurun varlığı, Kur’ân-ı Kerim ile kesinlikle tespit edilmiştir.

5/MAİDE-46: Ve kaffeynâ alâ âsârihim bi îsebni meryeme musaddıkan limâ beyne yedeyhi minet tevrâti ve âteynâhul incîle fîhi huden ve nûrun ve musaddıkan limâ beyne yedeyhi minet tevrâti ve huden ve mev’ızeten muttekîn(muttekîne).
Onların izleri üzerine, Tevrat’tan ellerinde bulunanı tasdik edici olarak Hz. Meryem’in oğlu İsa’yı gönderdik. Ve ona, içinde bir hidayet ve bir nur olan, Tevrat’tan ellerinde bulunanı tasdik eden ve müttekiler (takva sahipleri) için, hidayete erdiren ve bir öğüt olan İncil’i verdik.

Âyet-i kerime, Tevrat’ın bir kısmının kaybolduğunu açık bir şekilde ifade etmektedir. Kaybolan ne olabilir? Tevrat’ın da muhtevasının aynı kitap olduğunu ispat edici belgeler olabilir. Tevrat, İncil ve Kur’ân-ı Kerim, aslında temel unsurları ihtiva eder.
İşte bu âyet-i kerime ile Kur’ân-ı Kerim’de Allahû Tealâ ispat ediyor ki; İncil’in de içinde hidayet ve nur vardır. Tıpkı Kur’ân-ı Kerim’deki gibi. Bir evvelki âyet-i kerimede Allahû Tealâ, Tevrat’ın içinde hidayet ve nur olduğunu söylemektedir. Maide-46’da ise, İncil’in Tevrat’tan daha sonra indiği, bir tarihî belge olarak kesinlik kazanmaktadır. Aynı esaslara muhtevî olan bir kitap... Kur’ân da, İncil de, Tevrat da aynı esaslara muhtevîdir.
1- Hepsi Allah’tan indirilen bir nurdur.
2- Hepsi Allah’tan indirilen bir hidayet rehberidir. İnsanları hidayete erdiren kitaplardır. Zamanımızda Hidayet Çağı söz konusu olduğuna göre, Allah’ın peygamberlerine indirdiği mukaddes kitapları bu açıdan da önem kazanmaktadır.
3- Hepsi kendilerinden evvelkini kesinlikle tasdik etmektedir. İşte Kur’ân-ı Kerim’de gördük ki; İncil, Tevrat’ı tasdik etmektedir. Kur’ân-ı Kerim, İncil’i de Tevrat’ı da tasdik etmektedir.
4- Hepsi şeriat kitaplarıdır. Çünkü bunlara bakarak, insanların idare edildiği, insanlara hükmedildiği ifade edilmektedir. Adaletin oluşmasında bu kitaplar esas alınmaktadır. Hz. Musa zamanında ve Hz. Musa’dan Hz. İsa’ya kadar geçen devrede Tevrat, insanlara adaletle hükmetmenin temelini oluşturur. Öyleyse üç kitabın da; Kur’ân-ı Kerim’in de, İncil’in de, Tevrat’ın da birer şeriat kitabı olduğu muhtevadan net olarak ortaya çıkmaktadır.
Peki unutulan nedir? Unutulan, bu kitaplardaki temel davranış biçimleri değildir. İçinde bulunduğumuz Hidayet Çağı’nda, hidayet unutulduğu için ayrı ayrı dînlerin var olduğu zannedilmektedir. Hidayet unutulmuştur. 3 dînde de hidayet unutulmuştur.
Maide Suresinin 46. âyet-i kerimesinde ne görüyoruz? İncil’in, Tevrat’ı tasdik ettiğini görüyoruz. İncil’in, hidayete erdiren bir öğüt olduğunu, bir zikir olduğunu görüyoruz. Ayrıca Allahû Tealâ, Hz. İsa’ya İncil’i indirdiği zaman, Tevrat’ın bir kısmının yok edildiğini burada son derece açık olarak ifade etmiştir. “Tevrat’tan ellerinde bulunanı tasdik edici” diyor. Yani Tevrat’ın bir kısmı yok olmuştur. İblis, Tevrat’ın bir kısmını yok etmeyi başarmıştır. İncil, o ellerinde bulunanın, Allah’ın kitabı olduğunu ispat edici hükümler taşımaktadır. Allahû Tealâ diyor ki:

42/ŞURA-52: Ve kezâlike evhaynâ ileyke rûhan min emrinâ, mâ kunte tedrî mel kitâbu ve lel îmânu ve lâkin cealnâhu nûren nehdî bihî men neşâu min ibâdinâ, ve inneke le tehdî ilâ sırâtın mustekîm(mustekîmin).
Ve işte böylece sana emrimizden bir ruh (Kur’ân-ı Kerim) vahyettik. Ve sen, kitap nedir ve îmân nedir bilmiyordun. Ve lâkin O’nu “nur” kıldık. Kullarımızdan dilediğimizi O’nunla hidayete erdiririz. Ve muhakkak ki sen, mutlaka Sıratı Mustakîm’e hidayet ediyorsun (ulaştırıyorsun).

Burada Kur’ân-ı Kerim’in de bir nur olduğu, bir hidayet rehberi olduğu, hidayete ulaştırdığı kesinlik kazanmaktadır. Böylece 3 âyet-i kerimede, 3 kitap arka arkaya ifade edilmiş oldu; Tevrat, İncil, Kur’ân-ı Kerim. Gördük ki; hepsi nurdur, hepsi hidayet rehberidir. Allah’ın dilediklerinin hidayete erdirilmesi konusunda bir nur ve bir hidayet rehberi. Allahû Tealâ, buyuruyor ki:
__________________



уυѕυƒ isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla Hızlı Cevap
Alt 09-27-2008, 16:04   #4
Moderator
 
уυѕυƒ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Feb 2008
Mesajlar: 11.000
Thanks: 0
Thanked 0 Times in 0 Posts
Tecrübe Puanı: 1000
уυѕυƒ has a reputation beyond reputeуυѕυƒ has a reputation beyond reputeуυѕυƒ has a reputation beyond reputeуυѕυƒ has a reputation beyond reputeуυѕυƒ has a reputation beyond reputeуυѕυƒ has a reputation beyond reputeуυѕυƒ has a reputation beyond reputeуυѕυƒ has a reputation beyond reputeуυѕυƒ has a reputation beyond reputeуυѕυƒ has a reputation beyond reputeуυѕυƒ has a reputation beyond repute
уυѕυƒ - MSN üzeri Mesaj gönder
Standart

10/YUNUS-57: Yâ eyyuhen nâsu kad câetkum mev'ızatun min rabbikum ve şifâun limâ fîs sudûri ve huden ve rahmetun lil mu'minîn(mu'minîne).
Ey insanlar! Size, Rabbinizden öğüt (vaaz) ve göğsünüzde olana (nefsinizin kalbindeki hastalıklara) şifa ve mü’minlere hidayet ve rahmet gelmiştir.


Allahû Tealâ, olayı çok net bir şekilde açıklamaktadır; hidayetle ve rahmetle gelen bir kitap. Allah’tan 12 tane ihsan aldıktan sonra zikir yaptığımızda, Allah’ın katından gelen rahmet, fazl ve salâvât nurları önce göğsümüze gelir, oradan kalbimize ulaşır, kalbimizden afetleri kovar ve kalbimizin içindeki îmân kelimesinin etrafında yerleşir. Bu olay sadece kalplerine îmân kelimesi yazılmış olan mü’minler için geçerli olduğu için, Allahû Tealâ âyette: “Mü’minlere hidayet ve rahmet gelmiştir.” diyor. Allahû Tealâ, gönderdiği rahmet, fazl ve salâvât nurları ile nefsimizin kalbinde bir yerleşim oluşturur. Fazıllar, nefsimizin kalbine gelip yerleşirler. Nefsimizin kalbindeki fazıllar... İşte söz konusu olan bu.
Nefsimizin kalbi başlangıçta hastadır. Nefsimizin kalbinde afetler vardır. Allah’ın emirlerine mutlaka karşı gelen, yasak ettiği fiilleri mutlaka işlemek isteyen afetler... O afetler yok edilir ve yerine fazıllar gelir. Allah’ın emirlerine mutlaka itaat eden, yasak ettiği hiçbir fiili işlemeyen özellikteki fazıllar... Öyleyse hastalıkların yok edilmesi, yerine şifa gelmesidir. Bu şifaya dikkat edin; sadece mü’minler için bir şifa. Allahû Tealâ kişinin nefsinin kalbine îmân kelimesini yazmadıkça, şifa oluşmaz. Şifaya muhatap bir kalp düzeyinde, seviyesinde ve düzeninde bir işlev söz konusudur. Bu işlev, mü’min olmanın sonunda başlayan bir şifa müessesesidir. Nefsin afetlerini yok edici, yerine faziletleri koyucu bir şifa... Yunus Suresi 57 âyet-i kerimesi, Kur’ân-ı Kerim’deki şifadan bahsetmektedir. Allahû Tealâ diyor ki:


11/HUD-17: E fe men kâne alâ beyyinetin min rabbihî ve yetlûhu şâhidun minhu ve min kablihî kitâbu mûsâ imâmen ve rahmeh(rahmeten), ulâike yu'minûne bih(bihî), ve men
yekfur bihî minel ahzâbi fen nâru mev'ıduh(mev'ıduhu), fe lâ teku fî miryetin minhu innehul hakku min rabbike ve lâkinne ekseren nâsi lâ yu'minûn(yu'minûne).
Artık O’nun (Allah) tarafından bir şahitin, onu okuduğu kimse mi Rabbinden kesin bir delil üzerinde oldu ki; ondan önce bir imam (rehber) ve bir rahmet olarak Musa (A.S)’ın kitabı var(dır)? İşte onlar, ona inanırlar. Ve bir topluluktan onu inkâr eden, böylece ona vaadedilen yeri, ateş olan kimse mi (Rabbinden kesin bir delil üzerinde oldu)? Bundan sonra ondan şüphe içinde olma. Çünkü o, senin Rabbinden bir haktır. Lâkin insanların çoğu mü’min olmazlar (inanmazlar).

Burada bir muhteva görüyoruz Allahû Tealâ, Tevrat’ın, beyyinelerle ifade edildiğini, ispat vasıtalarından ibaret olduğunu ve onun Allah’dan bir hak olduğunu söylemektedir. Öyleyse bütün mukaddes kitaplar, Allahû Tealâ’nın indirdiği kitaplardır ve görülüyor ki; kitaplar üzerinde Allahû Tealâ’nın söylediği husus bir muhteva kazanıyor. Kitaplar birbirinin arkasından indirilmiştir ve hepsi bir hidayet rehberidir. Dînlerin birleştirilmesinin temelini teşkil eden şey; Hz. İbrâhîm’in, Hz. Musa’dan da, Hz. İsa’dan da, Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V)’den de evvel oluşu ve Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in de Hz. İbrâhîm’in hanif dîninin sahibi olduğunun Kur’ân-ı Kerim’de kesinleştirilmesidir. Allahû Tealâ hanif dîni üzerine şöyle buyurmaktadır:

30/RUM-30: Fe ekim vecheke lid dîni hanîfâ(hanîfen), fıtratallâhilletî fataran nâse aleyhâ, lâ tebdîle li halkıllâh(halkıllâhi), zâliked dînul kayyimu ve lâkinne ekseren nâsi lâ ya’lemûn(ya’lemûne).
Öyleyse vechini hanif olarak dîne (dînin kayyum olmasına) ikame et (kıyamda tut). Allah’ın o fıtratıyla ki, (Allah) bütün insanları (hanif) fıtratı ile yarattı. Allah’ın yaratmasında (ne dînde ne de hanif fıtratında) değişiklik olmaz. İşte bu kayyum olan (ezelden ebede kadar kıyamda kalacak, devam edecek) dîndir. Ve lâkin insanların çoğu bilmezler.

Âyet son derece net olarak, kimsenin itiraz edemeyeceği şekilde diyor ki: “Kendini (vechini, zatını) hanif olarak dîne ikâme et, dîne doğrult. Bu dînin adı hanif dînidir ve kayyum olan (ezelden ebede devam edecek olan, hayatta kalacak olan) tek dîn bu dîndir.”
Yani Allahû Tealâ, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e: “Dînin ayakta kalması için, hayatta olması için, dîni ihya etmek için var ol!” diyor. Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in hanif olduğu, Rum Suresinin 30. âyet-i kerimesinde kesinlik kazanmaktadır. Âyet-i kerime birçok ipucu birden verilmektedir. Evvelâ Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in kendini ikâme etmesi lâzım gelen, ona hasretmesi lâzım gelen dînin adı verilmektedir; hanif dîni. O dînin (hanif dîninin) ezelden ebede var olan ve devam edecek olan yegâne dîn olduğu vurgulanmaktadır. Daha sonra Allahû Tealâ, bütün insanları hanif fıtratı ile yarattığını; yani sadece bu dîni yaşayabilecek olan özelliklerle yarattığını söylemektedir.
Başka bir dîn de, insanların başka bir dîni yaşayabilecek olan özellikleri de yoktur. Allah, hanif dînini yaratmış, vücuda getirmiştir. Bütün insanları da sadece bu dîni (hanif dînini) yaşayabilecek olan özelliklerle donatmıştır. Allahû Tealâ: “Allah’ın fıtratında değişiklik göremezsin.” diyor. Yani Allahû Tealâ, ilk insan olan Âdem (A.S)’dan, kıyâmet günü yaşamakta olup, o gün ölecek ve tekrar dirilecek olan insana kadar bütün insanların, sadece hanif fıtratı üzerine yaratıldığını söylemektedir. Bütün insanlar sadece hanif fıtratı üzerine yaratılmıştır.
Allahû Tealâ, Âdem (A.S)’dan son insana kadar devam edecek olan süreç içerisinde, Allah’ın sadece bir tek dîni oluşturduğunu ve o dînin, ezelden ebede devam edeceğini buyuruyor ve diyor ki: “Bütün insanları hanif fıtratı ile (hanif dînini yaşayabilecek olan özellikle) yaratırız ve bir tek dîn usule getirdik. O da hanif dînidir. Ne Allah’ın, dîni değiştirdiğini görebilirsin, ne de insanların hanif fıtratını değiştirdiğini görebilirsin. Bu dîn, kayyum olan dîndir. Ezelden ebede kadar devam edecektir.”

30/RUM-31: Munîbîne ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel muşrikîn(muşrikîne).
O’na (Allah’a) yönel (Allah’a ulaşmayı dile) ve böylece O’na (Allah’a karşı) takva sahibi ol ve namaz kıl ve müşriklerden olma.

Buradaki işaret, “Hanif fıtratı ile Allah’a yönel.” ifadesidir. Yani Allahû Tealâ diyor ki: “O içindeki hanif fıtratını bu istikâmette değerlendir. Hanif fıtratı ile yaratıldın. Allah’a yönelebilecek olan ruhunu, Allah’a ulaştırabilecek olan özelliklerle yaratıldın. Daha sonra fizik vücudunu da, nefsini de, iradeni de Allah’a teslim edebilecek olan hanif fıtratı ile yaratıldın.” diyor.
Kişi, Allah’a ulaşmayı dilediği anda şirkten kurtulmuştur. O noktadan itibaren o kişi mutlaka Allahû Tealâ’dan 12 tane ihsan alacaktır, mürşidine ulaşacaktır ve ruhu, Allah’a doğru yola çıkacaktır. Neticede kişi, ruhunu Allah’a ulaştıracaktır. Daha sonra da diğer teslimleri gerçekleştirecektir. Ne ile? Hanif fıtratı ile. Allahû Tealâ diyor ki:

30/RUM-32: Minellezîne ferrakû dînehum ve kânû şiyeâ(şiyean), kullu hızbin bimâ ledeyhim ferihûn(ferihûne).
(O müşriklerden olmayın ki) onlar, dînlerinde fırkalara ayrıldılar ve grup grup oldular. Bütün gruplar, kendilerinde olanla ferahlanırlar.

Dikkat edin; Allahû Tealâ burada, dînlerinde fırkalara ayrılıp, bölük bölük olup, her biri kendi elindeki ile ferahlanan insanları şirkte mütâlea ediyor. Tek bir fırkayı oluşturmak için ne olması lâzım? Bütün insanların hanif fıtratıyla yaratılmaları, kendilerine verilen bu hanif fıtratıyla yaşamaları ve fırkalara ayrılmamaları lâzım. Yani insanların Allah’a ulaşmayı dilemeye başlaması lâzım. Hemen böyle bir vetirenin başlamasını temin etmesi lâzım. Kim Allah’a ulaşmayı dilerse, o, Hz. İbrâhîm’in hanif dînindendir, kâinattaki tek dînin sahibidir, müşrik değildir.
Allahû Tealâ, Rum Suresinin 32. âyet-i kerimesindeki “müşriklerden olma” ifadesinden sonra diyor ki: “Onlar ki (o müşrikler ki); dînlerinde fırkalara ayrılmışlardır, bölük bölük olmuşlardır ve her bir hizip, her bir grup kendisinde olanla ferahlanır.”
Muhtevaya dikkatle bakın. Burada Allahû Tealâ’nın “müşrikler” dediği insanlar, sadece putlara tapanlar değildir; Allah’a ulaşmayı dilemedikleri için hiçbir zaman mürşidlerine ulaşamayacak olanlardır.
Peki kişi mürşidine ulaşamazsa ne olur? Mürşidine ulaşamayan kişi şirkte kalır. Mürşidine ulaşamayan kişinin şirkte kalacağını nereden biliyoruz? Allahû Tealâ diyor ki:

45/CASİYE-23: E fe reeyte menittehaze ilâhehu hevâhu ve edallehullâhu alâ ilmin ve hateme alâ sem’ıhî ve kalbihî ve ceale alâ basarihî gışâveh(gışâveten), fe men yehdîhi min ba’dillâh(ba’dillâhi), e fe lâ tezekkerûn(tezekkerûne).
Hevasını kendisine ilâh edinen kişiyi gördün mü? Ve Allah, onu ilim üzere dalâlette bıraktı. Ve onun işitme hassasını ve kalbinin idrak hassasını mühürledi. Ve onun basar (görme) hassasının üzerine perde kıldı (çekti). Bu durumda Allah'tan sonra onu kim hidayete erdirir? Hâlâ tezekkür etmez misiniz?

Bu insanların şirkte olduğunu, gizli şirkte olduğunu görüyoruz. Ne yapıyorlar? Ne zaman Allah’ın bir emrini çiğnerseler, emir ve kumanda mevkiinde olması lâzım gelen Allah’ı Rab mevkiinden indiriyorlar, nefslerinin hangi afetlerine itaat etmişlerse, yerine o afeti koyuyorlar. Bunun adı gizli şirktir. Bu insanların şirkte olduğunun dizaynını Kasas Suresinin 50. âyet-i kerimesinde görüyoruz. İnsanlar tâbî olmadıkça, dalâlettedirler. Beraberce muhtevaya bakıyoruz:

28/KASAS-50: Fe in lem yestecîbû leke fa’lem ennemâ yettebiûne ehvâehum, ve men edallu mimmenittebea hevâhu bi gayri huden minallâh(minallâhi), innallâhe lâ yehdil kavmez zâlimîn(zâlimîne).
Bundan sonra eğer sana icabet etmezlerse (senin hidayete erdirme davetine uymazlarsa), bil ki onlar heveslerine tâbîdirler. Allah’tan bir hidayetçi olmaksızın (hidayetçi değil de) kendi heveslerine tâbî olandan daha dalâlette kim vardır? Muhakkak ki Allah, zalimler kavmini hidayete erdirmez.

Kim Allah’dan başka bir ilâh edinirse, o kişi şirktedir. İşte Allahû Tealâ, bunun adına “gizli şirk” diyor. Sadece Allah’a ulaşmayı dilemeyenler gizli şirktedirler. Çünkü dileseler, mutlaka Allahû Tealâ onlara 12 tane ihsan verecekti, mürşidlerine ulaştıracaktı ve tâbî oldukları an gizli şirkten zaten kurtulacaklardı. Daha Allah’a ulaşmayı diledikleri an gizli şirkten kurtulurlar. Çünkü artık Allah ile karşı karşıyalar ve Allah, onlara yardımda bulunmaya ve onları Kendisine ulaştırmaya söz vermiştir. Kim Allah’a ulaşmayı dilerse, Allah onu mutlaka Kendisine ulaştıracaktır.
Hanif dîninin standartlarında olmayan herkes, Rum Suresinin 31 ve 32. âyetlerine göre fırkalara ayrılmış durumdadır ve şirktedir. Şirkte olmayan kimdir? Allah’a ulaşmayı dileyenlerdir. Neden? Çünkü onlar hayatta kalırlarsa, mutlaka mürşidlerine ulaştırılacaklardır. Ulaştıkları anda, devrin imamının ruhu başlarının üzerine gelecektir ve bu noktadan itibaren tek bir fırkanın içinde olacaklardır. Tek fırkanın içinde oldukları andan itibaren de gizli şirk bitmiştir.
Aslında tek fırkanın içine girecekleri Allahû Tealâ tarafından taahhüt edildiği için kesin olduğu cihetle, Allah’a ulaşmayı dilediği andan itibaren, kişinin fıskı sona ermiştir. Kişinin dalâleti sona ermiştir. Kişinin hüsranı sona ermiştir. Kişinin küfrü sona ermiştir.
Öyleyse bu nokta, dalâletin bittiği; hidayetin başladığı, şirkin bittiği; hanif müessesesinin başladığı noktadır. Allahû Tealâ onun için Kur’ân-ı Kerim’de: “Fırkalara ayrılmayınız! Fırkalara ayrılmayınız!..” diyor. Sadece tek bir fırkanın üzerinde olanlar, şirkten arınmışlardır. Sadece tek bir fırkanın üzerinde olanlar, Sıratı Mustakîm’in üzerinde olanlardır. Onlar müşrik olmayanlardır.
Dînlerin birleştirilmesinin temeli olan Hz. İbrâhîm’in hanif dînine baktığımız zaman, kâinatın tek dîninin 3 esasının var olduğunu görüyoruz. Bunlardan birincisi fırkalara ayrılmamak, tek bir fırkanın üzerinde olmak; cem olmaktır. Yani Allah’a ulaşmayı dilemek ve bunun tabiî neticesi olarak irşad makamına ulaşmak ve ruhu, Sıratı Mustakîm üzerinden Allah’a ulaştırmak. Sadece bu fırkada olanlar, kurtuluşa ulaşacak olanlardır. Allahû Tealâ diyor ki:

34/SEBE-20:Ve lekad saddaka aleyhim iblîsu zannehu fettebeûhu illâ ferîkan minel mûminîn(mûminîne).
Ve andolsun ki iblis, onlar üzerindeki zannını (hedefini) yerine getirdi. Böylece mü'minleri oluşturan bir fırka (Allah'a ulaşmayı dileyenler) hariç, hepsi ona (şeytana) tâbî oldular.

Öyleyse fırkalar var; fırkalara ayrılmayan, tek bir fırkayı oluşturan insanlar, mü’min olanlardır. Şirkten sadece onlar kurtulurlar. O mü’min olanlar, şeytana tâbî olmayanlardır. Yani diğer 72 fırkadan hiçbirine tâbî olmayanlar, tek bir fırkaya (73. fırka) tâbî olanlar. O fırkanın sahipleri nerededirler? O fırkanın sahipleri, Sıratı Mustakîm üzerindedirler. Allahû Tealâ buyuruyor ki:

6/EN’AM-152: Ve lâ takrebû mâlel yetîmi illâ billetî hiye ahsenu hattâ yebluga eşuddeh(eşuddehu), ve evfûl keyle vel mîzâne bil kıst(kıstı), lâ nukellifu nefsen illâ vus’ahâ ve izâ kultum fa’dilû ve lev kâne zâ kurbâ, ve bi ahdillâhi evfû, zâlikum vassâkum bihî leallekum tezekkerûn(tezekkerûne).
Yetimin malına, o en kuvvetli çağına gelinceye kadar, en güzel şekliyle olmadıkça yaklaşmayın. Ölçü ve tartıyı adaletle yerine getirin. Kimseyi gücünün dışında (bir şey ile) sorumlu tutmayız. Söylediğiniz zaman, yakınınız olsa bile, artık adaletle söyleyin. Allah’ın ahdini yerine getirin (ifa edin). Böylece tezekkür edersiniz diye, (Allah) işte böyle, size onunla vasiyet (emir) etti.
6/EN’AM-153: Ve enne hâzâ sırâtî mustekîmen fettebiûh(fettebiûhu), ve lâ tettebiûs subule fe teferreka bikum an sebîlih(sebîlihi), zâlikum vassâkum bihî leallekum tettekûn(tettekûne).
Ve muhakkak ki; bu, Benim Sıratı Mustakîmim'dir (fırkalara ayrılmayanların tek yolu olan Sıratı Mustakîm'dir). Öyleyse ona tâbî olun. Ve (başka) yollara tâbî olmayın ki; o (tâbi olduğunuz) yollar sizi, O'nun (Allah'ın) yolundan ayırır (fırkalara ayrılmış olursunuz). İşte böyle, size onunla vasiyet etti (emretti). Böylece takva sahibi olursunuz.

Allah’ın verdiği dizayna baktığımız zaman görüyoruz ki; Allah’ın ahdini yerine getirmek demek, ruhu, vechi, nefsi ve iradeyi Allah’a teslim etmek demektir. Böyle bir statü içerisinde insanlar, Allah’a ulaşmayı diledikleri andan itibaren Sıratı Seviye üzerindedirler. Allah’a ulaşmayı dileyen herkes, Sıratı Mustakîm’in ilk kesimine, hayali kesimine, imajinal Sıratı Mustakîm’e ulaşmıştır. Kişi dalâletten kurtulmuştur ve Sıratı Cehîm’den kurtulmuştur.
İnsanlar sadece 2 yol üzerinde bulunabilirler. Ya Sıratı Cehîm üzerindedirler, ya da Sıratı Mustakîm üzerindedirler. Bütün insanlar başlangıçta Sıratı Cehîm üzerindedir. Kim Allah’a ulaşmayı dilerse, o, Sıratı Cehîm’den Sıratı Seviye’ye ulaşır. Bundan sonra da adım adım Sıratı Mustakîm’in sebîlleri başlayacaktır. Ama Allah’a ulaşmayı dileyen kişi, ve bi ahdillâhi evfû ifadesinde de belirtildiği gibi; Allah’ın ahdini ifa edecek olan kişidir.
İfadenin devamına bakalım; Allahû Tealâ: “hâzâ sırâtî mustekîmen” diyor. Yani “Allah’ın ahdini ifa etmek, işte bu Sıratı Mustakîm’dir.” “fettebiûh”: Ona (Sıratı Mustakîm’e) tâbî ol.
Âyet, birbirinin arkasından hakikatleri vermektedir. Sıratı Mustakîm’in başlangıç noktası, sizin Allah’a ulaşmayı dilediğiniz noktadır. O zaman tek bir fırkaya tâbiisiniz. Hanif dîninin, kâinatın tek dîninin 3 esasından birincisi, tek bir fırkaya tâbî olmak ve bu sebeple şirke düşmemektir. Putlara tapmamak, yani açık şirke düşmemek burada garanti edilmektedir. Ancak burada gizli şirke düşmemek de söz konusudur. Çünkü gizli şirke düşenler, Sıratı Mustakîm’in dışındaki bütün fırkalardır. Öyleyse putlara tapsınlar tapmasınlar, Allahû Tealâ hepsini şirkte kabul etmektedir. Ama gizli şirk, ama açık şirk.
Allahû Tealâ, Allah’a ulaşmayı dilemeyen herkesi şirkte kabul etmektedir. Çünkü Allah’a ulaşmayı dilemeyen bir insan, Sıratı Mustakîm’in dışındadır. İster Sıratı Seviye olarak isimlendirin, ister Sıratı Mustakîm’i 4 sebîl olarak isimlendirin, netice aynı noktaya ulaşır. Bu muhtevaya dikkatle bakın. Allah ile olan ilişkilerinizde şirkte olmak veya olmamak, fırkalara ayrılmak ve ayrılmamakla eş anlamlıdır. Şirkin, puta tapmak gibi bir esas şirk olması veya fırkalara ayrılıp da Allah’ın Sıratı Mustakîm’i üzerinde bulunmamak gibi bir ikinci mânâsı, Allah’a göre neticeyi değiştirmez.
Şimdi daha iyi anlıyoruz ki; Hz. İbrâhîm’e Allahû Tealâ’nın devamlı olarak “O, müşriklerden değildi.” demesinin arkasında; hanif fıtratının, fırkalara ayrılmayan tek fırkanın sahiplenilmesi esasına dayalı bir gerçek var. Rum Suresinin 31 ve 32. âyetleri bizi oraya ulaştırıyor. Öyleyse kim Allah’a ulaşmayı dilememişse, o kişi şirktedir. Allah’a ulaşmayı dilemeyenler, Allah’ın o tek fırkasının içinde olanlar değildir. Allah’a ulaşmayı dileyenlerin içinde olanlar değildir. Onların hepsi, ister gizli şirk olsun, ister açık şirk olsun, şirkin içindedirler.
Hani bazı saflar var. Bizlere, Allah’ın yolunda olanlara diyorlar ki: “Siz mürşidlere tâbî oluyorsunuz. Mürşide tâbî olmak şirktir.” Oysa ki; şirkten kurtulanlar, sadece tâbî olanlardır. Bunu söyleyenlerin hepsi ise kesin olarak şirktedir. Allah’a ulaşmayı dilemeyen herkes şirktedir. Konu, Casiye-23 ile gizli şirk olarak gösterilmiştir. Ama Allahû Tealâ, gizli şirk olsun, açık şirk olsun, Allah’a ulaşmayı dilemeyip de o tek fırkanın içinde, Sıratı Mustakîm’in üzerinde bulunmayan herkesi şirkte olarak kabul etmektedir. Bu, Kur’ân’ın kesinleşmiş bir hükmüdür.
Muhtevayı topladığımız zaman şunu görüyoruz: Kâinatta bir tek dîn oluşmuştur. O, hanif dînidir ve hanif dîni, 3 esastan müteşekkildir:
1.Fırkalara ayrılmamak. Bu sebeple şirke düşmemek.
2.Tek Allah’a inanmak. Kim birden fazla Allah’a inanırsa, o da şirktedir.
3.Allah’a teslim olmak. Sırasıyla ruhu, vechi, nefsi ve iradeyi Allah’a teslim etmek.

Öyleyse sadece bir tek dîn var olmuştur ve o dînin adı “hanif dîni”dir. Rum Suresinin 31. âyet-i kerimesi, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in de hanif olduğunu kesinleştirmektedir. Allahû Tealâ diyor ki: “Vechini hanif olarak dîne ikâme et. Sen hanifsin. Kendini hanif olarak dîne ikâme et.” Başka bir âyet-i kerimesinde (Şura-13) buyuruyor ki: “Sana hanif olmanı ve Hz. İbrâhîm’in dînine tâbî olmanı vahyettik.”
Hanif dîninin temel özelliği, Allah’a ulaşmayı dilemeyen bütün insanları şirkte, ana fırkanın, tek fırkanın dışında kabul etmesidir. Hamdeder şükrederiz ki; o dînin müntesipleriyiz. Hanif dîninin... Arapça adı ile; İslâm dîninin müntesipleriyiz. Hz. İbrâhîm’in dîninin, Hz. Musa’nın dîninin, Hz. İsa’nın dîninin, Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V)’in dîninin sahipleriyiz. Hepsi aynı dîni yaşadılar. Hz. Âdem’den başlayan bir tek dîn ve müşriklerden olmamak, fırkalara ayrılmamak esası. Başlangıç noktası ise Allah’a ulaşmayı dilemek.
__________________



уυѕυƒ isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla Hızlı Cevap
Alt 09-27-2008, 16:11   #5
 
endcastle13 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jul 2008
Mesajlar: 1.208
Thanks: 0
Thanked 0 Times in 0 Posts
Tecrübe Puanı: 526
endcastle13 has a reputation beyond reputeendcastle13 has a reputation beyond reputeendcastle13 has a reputation beyond reputeendcastle13 has a reputation beyond reputeendcastle13 has a reputation beyond reputeendcastle13 has a reputation beyond reputeendcastle13 has a reputation beyond reputeendcastle13 has a reputation beyond reputeendcastle13 has a reputation beyond reputeendcastle13 has a reputation beyond reputeendcastle13 has a reputation beyond repute
Standart

cok guzel bi noktaya degindin emegine saglık
__________________
endcastle13 isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla Hızlı Cevap
Cevapla

Bookmarks

Tag Ekle
bir, din, dünyada, hiç, ikinci, olmamiştir

Hızlı Cevap
Kullanıcı isminiz: Giriş yapmak için Buraya tıklayın

Mesajınız:
Seçenekler


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Sizin Yeni Konu Acma Yetkiniz var yok
Sizin Konu Yanıtlama Yetkiniz var
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Dünyada bilinen en zehirli yılan DeNGeSiZ Zehirli Hayvanlar 0 08-29-2008 00:01
Dünyada en çok ABD silah satıyor Haberci Dünyadan Haberler 0 06-09-2008 21:53
Dünyada şen Olanlar Ahirette De şen Olsunlar Korax Dini Hikayeler 1 03-31-2008 19:33
Ilim-teknik........dünyada Ilkler Korax Kur'an ve BiLim 0 03-12-2008 22:25
Dünyada En Çok Kıllananlar.. LeGoLaS Komik Resimler 2 01-30-2008 15:03


Şu Anki Saat: 19:06


İçerik sağlayıcı paylaşım sitelerinden biri olan Bilqi.com Forum Adresimizde T.C.K 20.ci Madde ve 5651 Sayılı Kanun'un 4.cü maddesinin (2).ci fıkrasına göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur. bilqi.com hakkında yapılacak tüm hukuksal Şikayetler doganinternet@hotmail.com ve streetken27@gmail.com dan iletişime geçilmesi halinde ilgili kanunlar ve yönetmelikler çerçevesinde en geç 1 (Bir) Hafta içerisinde bilqi.com yönetimi olarak tarafımızdan gereken işlemler yapılacak ve size dönüş yapacaktır.
Powered by vBulletin® Version 3.8.4
Copyright ©2000 - 2016, Jelsoft Enterprises Ltd.

Android Rom

Android Oyunlar

Android samsung htc

Samsung Htc

Nokia Windows

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286 287 288 289 290 291 292 293 294 295 296 297 298 299 300 301 302 303 304 305 306 307 308 309 310 311 312 313 314 315 316 317 318 319 320 321 322 323 324 325 326 327 328 329 330 331 332 333 334 335 336 337 338 339 340 341 342 343 344 345 346 347 348 349 350 351 352 353 354 355 356 357 358 359 360 361 362 363 364 365 366 367 368 369 370 371 372 373 374 375 376 377 378 379 380 381 382 383 384 385 386 387 388 389 390 391 392 393 394 395 396 397 398 399 400 401 402 403 404 405 406 407 408 409 410 411 412 413 414 415 416 417 418 419 420 421 422 423 424 425 426 427 428 429 430 431 432 433 434 435 436 437 438 439 440 441 442 443 444 445 446 447 448 449 450 451 452 453 454 455 456 457 458 459 460 461 462 463 464 465 466 467 468 469 470 471 472 473 474 475 476 477 478 479 480 481 482 483 484 485 486 487 488 489 490 491 492 493 494 495 496 497 498 499 500 501 502 503 504 505 506 507 508 509 510 511 512 513 514 515 516 517 518 519 520 521 522 523 524 525 526 527 528 529 530 531 532 533 534 535 536 537 538 539 540 541 542 543 544 545 546 547 548 549 550 551 552 553 554 555 556 557 558 559 560 561 562 563 564 565 566 567 568 569 570 571 572 573 574 575 576 577 578 579 580 581 582 583 584 585 586 587 588 589 590 591 592 593 594 595 596 597 598 599 600 601 602 603 604 605 606 607 608 609 610 611 612 613 614 615 616 617 618 619 620 621 622 623 624 625 626 627 628