Bilqi Forum  

Geri git   Bilqi Forum > > >

ÖDEVLERİNİZİ BULMAKTA ZORLANIYOMUSUNUZ!

SORUN ANINDA CEVAPLIYALIM.

TÜM SORULARINIZA ANINDA CEVAP VERİLECEKTİR !

Sitemize Üye Olmadan Konulara Cevap Yazabilir Ayrıca Soru Cevap Bölümüne Konu Açabilirsiniz !

Yeni Konu aç Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 04-02-2008, 14:16   #1
уυѕυƒ
Moderator
 
уυѕυƒ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Feb 2008
Mesajlar: 11.000
Tecrübe Puanı: 1000
уυѕυƒ has a reputation beyond reputeуυѕυƒ has a reputation beyond reputeуυѕυƒ has a reputation beyond reputeуυѕυƒ has a reputation beyond reputeуυѕυƒ has a reputation beyond reputeуυѕυƒ has a reputation beyond reputeуυѕυƒ has a reputation beyond reputeуυѕυƒ has a reputation beyond reputeуυѕυƒ has a reputation beyond reputeуυѕυƒ has a reputation beyond reputeуυѕυƒ has a reputation beyond repute
уυѕυƒ - MSN üzeri Mesaj gönder
Standart Yenİ ÇaĞ Felsefesİ

YENİ ÇAĞ FELSEFESİ

ÖDEV : SORUMLULUK – VAZİFE


Emmanuel Kant, salt pratik aklın yönettiği istemelerden gelen eylemlere “ ödeve dayanan eylemler ” der. Bizim yapıp ettiklerimiz içimizde mevcut ahlak yasalarına uygunluğu ve bu ahlaklı davranışlarımızın ahlak yasalarına uymak zorunluluğu bir ödev, yani ödev ahlakıdır. Bir başka deyişle, “ ahlak kaynağı us olan bir yasaya, kesin buyruğa ( kategorik imparatif )’e dayanır, bu buyrukta yapısı gereği öhseldir. Bu buyruğun özünü kuran ise, tek salt değer olan ‘ iyi istenç’ tir. Öte yandan bu ‘ iyi istenç ’, yalnız insanı ilgilendiren bir ödevdir; ödev ise, ‘ usun sesidir. ’ En yüksek değeri içeren bir öğedir. ”[1]

Emmanuel Kant, ‘ Pratik Us’un Eleştirisi ’ adlı eserinde ödev konusunda şöyle diyor :

Ödev 1 - maksimlerin salt yasa koyma biçiminin, tek başına bir istenci belirlemede yeterli neden olduğu varsayılarak, yalnız bu biçimde belirlenen istencin yapısını bulmak.

Yasanın yalın biçimi yalnız usça tasarımlanabilir, bu yüzden de duyuların nesnesi değildir, görünüşler arasında yeri yoktur, istenci belirleme nedeni olarak yasanın biçimi doğada nedensellik yasası gereğince olayları belirleme nedenlerinin hepsinden ayrılır, çünkü bunlarda belirleyici nedenlerin de görünüşler olması gerekir. Bu genel yasa koyucu biçimden başka hiçbir belirleme nedeni istenç için yasa görevi yapmaya yapamıyorsa, böyle bir istencin görünüşlerin bağlandığı doğa yasasından, şu nedensellik yasasından, açıkçası birbirinden bağımsız olarak düşünülmelidir. Böyle bir bağımsızlığa en kesin, dahası aşkın, anlamda ‘ özgürlük ’ denir. Öyleyse bir istenç için maksimin salt yasa koyucu biçimi tek başına yasa görevi yapıyorsa, o özgürlük bir istençtir.

Ödev 2 - Bir istencin özgür olduğunu varsayıp, onu tek başına zorunlu olarak belirlemeye elverişli yasayı bulmak.

Maksimin bir nesnesi olan pratik yasanın içeriği ancak deneysel verilerle sağlanabilir. Oysa özgür istenç deneysel koşullardan (duyular dünyasında bulunanlardan ) bağımsızdır, buna karşın belirlenebilir olması gerekir. Özgür bir istenç yasanın içeriğinden bağımsızsa da yasada bir belirleme nedeni bulmalıdır. Yasada ise içerikten başka, yasa koyucu biçimin dışında bir nesne yoktur. Bundan dolayı; yasa koyucu biçim; maksimde bulunduğu ölçüde; istencin belirleme nedeni oluşturulabilecek bir nesnedir. [2]


Emmanuel Kant’ın ahlak anlayışı, onun ahlak konusunda ana yapıtı olan “Pratik Aklın Kritiği” deki başlıca düşünceleri daha anlaşılır bir şekilde anlatan “Törelerin Metafiziğine Temel Atma” üzerinde belirtmeye çalışacağız.

Yapıtta başlıca üç kavram ele alınıp incelenmektedir :

“İyi İstenç” (Der Gute Wille), “Kategorik İmperatif” ve “Özgürlük” kavramları.
Emmanuel kant’a göre, “dünyada, dünyanın dışında bile iyi istençten başka koşulsuz iyi sayılabilecek bir şey yoktur.” Başka bir deyişle: Dünyada ancak tek mutlak değer vardır, o da “iyi istenç” yada “salt istençtir.” İmdi “iyi istenç” ne demektir? İnsan yapısı gereği, yalnız mutluluğa yönelmiş olamayacağına göre, geriye ödevden (Pflict) başka bir şey kalmamaktadır.

Demek, “iyi istenç” kavramının birinci belirtisi, “eylemin salt ödevden doğmuş” olmasıdır. Bu kavramın ikinci belirtisine de Kant şöyle formüller: “ödevden doğan bir eylemin ahlaki değeri, kendisiyle varılmak istenen erekte ( Absicht ) değil, bu eylemin kararını verdiren maksime’dedir.” (Kural, ilke) Buradaki erek yerine, eylemin fenomenler dünyasında bulunan bir “sonucu” ( Erfoly ) gözetmesi de diyebiliriz. İşte Kant’a göre, bir eylem dışarıda bulunan bir sonuç yüzünden değil, ancak kendisine dayandığı ilke(maksime), a posteriori yada a priori olabilir; kişi istencini ya a priori bir kurala yada doğal motiflere (duygulara, itkilere, sonuçlara) göre belirleyebilir. Ama, bir eylemin “iyi” olabilmesi için, a priori bir motife göre, yani aklın buyruğuna, ödeve göre belirlenmiş olması gerekir; dolayısıyla burada sözü geçen maksim, ödev maksimi’dir. Ödev de aklın buyruğu olduğundan, objektif, zorunlu ve tümel geçerlidir.

Ödev ve eğilim birbirine karşıttır. Ödevde aklın sesi, dolayısıyla da insanın en yüksek değeri dile gelir. Ama insan, yalnız aklı olan bir yaratık değil, onda bir de doğal bir yön vardır, insanın içgüdüleri, eğilimleri de var. İmdi aklın sesi olan ödev ile doğal eğilimler karşılaşınca, ya çatışabilirler, yani ödevin emrettiği ile eğilim arasında bir uyum kurulmuş olabilir, her ikisi de aynı şeyi isteyebilir. Kant’a göre, ödev ile eğilimin bu uyuşmalarından doğan eyleme “iyi” diyemeyiz; bu, ancak bir rastlantıdır; oysa bir eylemin “iyi” olabilmesi için, hiç koşulsuz olarak ödevden çıkmış olması gerekir; ancak ödevin belirlemiş olduğu bir istenç “ iyi ”dir. Çünkü insanın eyleminin iyi olması için genel geçerliliği olması gerekir. Bu da tüm insanlarda mevcut olan a priori ahlak bilgisine göredir.[3]

Tabii ki iyi istençler saçma olmaz. İyi istençler kaynağını ahlak yasalarından, yani a priori olan yasalardan alıyorlar, bu etkilerin ödevi de iyiyi ve güzeli istemek hatta gerçekleştirmektir.

Kant, bütün buyrukların en yüksek bir buyrukta toplanabileceğini savunurdu. Hatta salt pratik aklın bu en yüksek yasası bütün ahlaklı eylemlerde bir ölçüt olarak geçerli olacaktır. Bu yüzden Kant çok yerde “kategorik buyruk” yada “ahlak yasası” der.[4]

Kant’ın aradığı hep bu çeşitten yasa niteliği olan şeylerdir. Nitekim Kant’a göre ödev de, yasaya karşı duyulan saygıdan doğar. Bir eylemin iyi olması a priori bir motife, yani aklın buyruğuna ödeve göre belirlenmiş olması gerekir.

Yalnız Kant’a göre, bu dünyada iki türlü yasalılık vardır. Bir yanda doğa yasaları var. Bunlar, bir zor niteliği taşıyan yasalardır. ( Geretze des Müssens ). Doğa olayları karşısında, “şöyle yada böyle olmaları gerekirdi” demenin yeri yoktur; doğa olayları öyle yada böyle olmak zorundadırlar. Onun için, onların karşısına bir takım buyruklar ile çıkamayız, onlara “şöyle olman”, “böyle davranman gerekir” gibi birtakım emirlerle yönelebiliyoruz. Bunu yapabiliyoruz, çünkü ahlak dünyasında, doğa dünyasında olduğu gibi, yalnız cansız bir zorunluluk, kör bir mekanizm yok, burası büsbütün başka türlü yasası olan dünyadır.[5]

Kant şöyle der: “İnsan, kendi eylemlerinin maksimini, genel bir yasa olmasını isteyebilmelidir. Bu, genel olarak ahlak bakımından ....... ölçüsüdür.” Kant bu genel yasayla hayattaki bütün eylemlerin ahlaka uygun olup olmadıklarını kesin olarak açığa çıkaracak bir ölçüt vermek istemektedir. Kant bu yasayı, “Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesi” adlı yazısında daha kolay anlaşılır bir şekilde söylemiştir. “Öyle hareket etki; bu hareketinde insanlığı, insan olmayı hem kendinden hem de başka insanlarda bir amaç olarak alasın, asla salt bir araç olarak kullanmayasın.” Ödev ahlakından amaç; insanın kendisine yakışan bir olgunluk, İslam tasavvufunda “İnsan-ı kamil” olarak davranmasını sağlamaktır.

Kant, ahlak yasasını istememizin maksimini yapan sebebin, bizim içimizde bu hareketi getiren ve iten şeyin saygı duygusu olduğunu söyler. Kant’a göre saygı; özel bir duygudur. Bunun kaynağını da akılda bulmaktadır. Ayrıca, saygı, ahlak yasasının bir numaralı duygusudur. Yine Kant’a göre, ahlak yasasına duyulan saygı, “ahlaklılığın sübjektif harekete getiricisi olarak görülmektedir.” Saygı duyulmayı her ahlaklı insan ister. Bu genel bir istek sayılabilir. Kant’a göre saygı, insanı ahlaklı olmaya sevk eden, harekete getiren özel bir sebeptir.[6]

İnsan eylemlerini ahlaklı yapan şeyin, bu eylemlerin ödeve karşı saygıdan doğduğunu yukarıda belirttik. Fakat bununla asla herkesin insanlığa saygı duymasını, kişilerin insanlık onurunu her şeyin üstünde tutmasını isteyen bir ahlak yasasının, içsiz soyut bir yasa olduğu söylenemez. Kant şöyle der: “Şeylerin fiyatı vardır; kişilerin “onuru”. Çünkü kişiler aklın süjesidirler.” Yani sadece istekler ve eğilimler tarafından yönetilmezler. Her kişi kendi başına bir değerdir. Kant buna, “her kişi bir amaçtır” diyor.

Salt pratik akıl, istemelerini yönetirken, yani ahlaklı istemeyi belirlerken, objektif amaçlar koyar. Bu amaç; insan olma, kendi varlık yapısının temeline ve akla dayanarak kendi kendisini yöneten bir varlık olmaktır. Doğadaki karşılıklı bağlılık ilkesi, zaman ve mekan içindeki şeyleri birbirine bağlar. Bu bizim içimizdeki ahlak yasalarından ve aklımızın varlık yapısından kaynaklanarak, yüksek bir düzen ve en yüksek bir yasa olmak istiyor. Kant, “bu akıl yasasının geçer olduğu bu ‘ bütün ’e, bu ‘ahlak dünyası ’na, ‘ amaçlar ülkesi ’ diyor.

Ahlak yasaları insana dışarıdan verilmemiştir. Onlar, insan aklının varlık yapısından gelmektedir. Ahlakın, bu buyrukları insanın kendi insanlığından, kendi dalından veya kendi içinden alır. Kant bunu çok kullandığı bir terimle açıklamaktadır: “ Outonomi ” kelimesiyle ifade eder. Bunun anlamı: “Aklın yönettiği iradenin, kendi kendisini yönetmesidir. Salt pratik akıl sahibi olan insan, kategorik gerekliliğin buyruğu altına girer, istemesi Outonomi olan bir varlık olur.” Ahlaklı isteme, akıl sahibi bir varlık onuruna dayanmaktadır. Bunun anlamı, onun kendi yasasını kendisi yayması, Outonomi olmasıdır.

Kant, yaşlılık yapıtlarının birisinde ahlak metafiziğinde bir ödevler teorisi kurar; ödevleri amaçlar ülkesinden alır ve sınıflandırır. Yani insanı insanlara ve şeylere olan ödevi diye sınıflandırır. Kant, ahlak yasasından insanları birbirlerine bağlayan insana şekil veren bir yasa, evrenin olmayan duyular üstü bir ilkesi olarak dindarca bir saygıyla söz eder. Yine Kant, ahlak yasasını din kitaplarında olan derin bir duygu ile ele almaktadır. “İnsanın ahlak yasalarının görkemine hiçbir zaman dayanamayacağını söyler.” Bu yasaları insanın duyması onu yüceltir.

Böylelikle Kant, ahlak felsefesini vazife ahlakına dayandırır. Ona göre üç çeşit insan davranışı vardır:

§Vazifeye aykırı olanlar. (ahlaki bir değeri olmayan)
§Vazifeye uygun olanlar. (tesadüfi)
§Sırf vazifeden dolayı yapılanlar(ahlaki değeri var)[7]

Emmanuel Kant’a göre “yükümlülüğün temeli, insan tabiatında veya insanın içinde bulunduğu dünya şartlarında aranmamalıdır. O, saf akıl kavramlarında a priori olarak aranmalıdır.” “insana uygulandığında, onun kendi bilgisinden hiçbir şey ödünç almayan fakat ona, akli bir varlık olarak a priori kanunlar veren” saf bir ahlak felsefesi kurulmalıdır.

Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesi’nin ilk cümlesi şöyle başlar : “Dünyada iyi istemeden başka kayıtsız şartsız iyi diye isimlendirilebilecek başka bir şey tasavvur etmek imkansızdır.” Kayıtsız şartsız iyi diye isimlenebilecek yegâne şey olan ‘iyi isteme’ kavramı, Kant’ın ahlak teorisinin anahtar terimlerinden birisidir. Bu kavramın izahını yaparken O, şu hususlara dikkat çeker : “Servet gibi harici şeylerle ‘zeka’ gibi zihni kabiliyetlerin kötüye kullanımları her zaman mümkündür. Aynı şeyi ‘cesaret’ gibi doğal karakter özellikleri için de söyleyebiliriz. Bunların kötü bir hedefe ulaşmak için kullanılması mümkün olduğundan, kayıtsız şartsız iyi olmaları imkansızdır. Fakat ‘iyi isteme’, hiçbir halde kötü olmayıp, her zaman kayıtsız şartsız iyidir.

“ İyi isteme ” tabirini açıklarken Kant, onu başka bir şeyle ilgisi içinde değil de, sadece kendinde iyi (good in itself ) olan bir isteme kavramına dikkat çeker. Mesela, acı veren bir ameliyatın iyi olduğunu söyleriz, ama buradaki “ iyilik ”, ameliyatın bizatihi kendisiyle değil, onunla hedeflenen faydalı sonuçla ilgilidir. Oysa Kant’ın “ iyi isteme ” kavramı, kendinde yani zati kıymetinden dolayı daima iyi olan bir istemeyi ifade eder. Fakat bir isteme, ne zaman kendinden yani bizzat kendi kıymetinden dolayı iyidir ? Kişi fiziki şartların yerine getirmesine mani olduğu güzel bir davranışa niyet edebilir. Bu durumda istemesi iyidir. Acaba onu iyi yapan şey nedir ? Kant bu soruyu cevaplamak için, O’na göre ahlaki şuurun en bariz özelliği olan ‘ vazife ’ kavramına müracaat eder. “Sırf vazifeden dolayı ” (for the sake of duty) harekete geçen bir isteme, ‘ iyi isteme’ dir.

Demek ki Kant’a göre, ahlaki değeri olan davranışlar, ancak vazifeden dolayı yapılanlardır. Konuyu aydınlatmak üzere, “kişinin hayatını sürdürmesi” filmi misal olarak verir : “ Bir insanın hayatını sürdürmesi ( idame ettirmesi ), onun için bir vazifedir; hatta bunu herkesin, doğrudan doğruya bir eğilimi de vardır.[8] Buna göre, sırf öyle eğilim ( inclination ) duyduğu için hayatını idame ettiren kişinin bu davranışının ahlaki bir değeri yoktur. Ahlaki bir değer taşıyabilmesi için fiil, sırf vazifeden dolayı yani ahlaki yükümlülükten dolayı icra edilmelidir.

Görülüyor ki filozofumuza göre “ iyi isteme ”, vazifeden dolayı yapılan fiillerde ortaya çıkmakta ve vazifeden dolayı yapılan bu fiiller, sırf eğilim veya arzudan dolayı yapılanlardan ayırt edilmektedir. Bu konuyu açıklarken Kant, ‘ vazife ’nin, ahlak kanununa saygıdan dolayı davranışta bulunma zorunluluğudur. “ Buradaki kanun, ahlak kanunudur. Dolayısıyla vazifeden dolayı hareket etmek, ahlak kanununa göre hareket etmek demek olur. Ahlak kanununun esas karakteri ise, evrensel olmasıdır. Buradaki evrensellik ( universality ), fizik kanunlarının evrenselliği gibidir. Ancak bütün fiziki varlıklar şuursuz ve zorunlu olarak fizik kanununa uyarken sadece akıl sahibi varlıklar, kanun fikrine uygun olarak hareket edip etmeme kabiliyetine sahiptirler. Bu sebepten ahlaki değeri haiz insan davranışları, kanuna saygıdan dolayı icra edilenlerdir.

Kant’a göre insan davranışlarının ahlaki değeri, onların fiili veya niyet edilmiş sonuçlarından değil fakat fiilinin maksiminden gelir. Davranışlara ahlaki değer kazandıran bu maksim, ahlak kanununa saygıdan dolayı ona itaat etme maksimi olmalıdır.

Demek ki ‘ iyi isteme ’ vazifeden dolayı davranışta bulunmakta ortaya çıkmaktadır. Vazife ise, evrensel bir ahlak kanununa saygıdan dolayı davranışta bulunmak demektir. Burada son derece mücerret bir vazifeden dolayı davranışta bulunmak kavramıyla karşı karşıya geliriz ki, acaba bu mücerret kavramı, müşahhas ahlaki hayata nasıl tatbik ederiz?

Kant’ın bu soruya verdiği cevaba geçmeden önce, kullandığı ‘maksim’ ve ‘prasip’ kelimelerinden ne anladığını açıklamakta fayda vardır. Coplestan’ın da işaret ettiği gibi, kant’ın teknik terminolojisinde prensip saf pratik, akılda temellendirilmiş objektif bir ahlak kanunudur. O, insanın sırf akli ve ahlaki bir fail olarak, kendisine göre hareket edeceği prensiptir. Maksim ise, iradenin sübjektif bir prensibidir. Yani o, failin fiilen kendisine göre hareket ettiği bir prensiptir. Maksimler, muhtelif cinsten olabilirler; ahlak kanununun objektif prensibine uyar veya uymayabilir.[9] Ayrıca Kant maksimleri, “tecrübi veya maddi maksimler” ile “a priori veya formel maksimler” olmak üzere ikiye ayırır. Birinciler arzu edilen gaye veya sonuçlara işaret ederken; ikincilerin sonuçlarla ilgisi yoktur. Davranışlara ahlaki değer kazandıran maksimler, a priori veya formel olanlardır. Yani eğer iradenin sübjektif prensibi, kanuna saygıdan dolayı evrensel ahlak kanununa itaat ise, bu prensibin yönettiği davranışlar, ahlaki değer haz olacaklardır.[10]

Maksim ve prensip ile tecrübi ve a priori maksimler arasındaki ayırımı belirttikten sonra, mücerret “ vazifeden dolayı davranışta bulunma ” kavramının, müşahhas ahlak hayatına tatbiki meselesine dönebiliriz. “ İstemeyi, herhangi bir kanunu takip etmekten çıkabilecek bütün saiklerden soyduğum için, ona bir prensip olarak hizmet edecek davranışların ahlak kanununa evrensel uyumunda başka bir şey kalmamaktadır. Yani maksimin aynı zamanda evrensel bir kanun olmasını isteyebileceğim bir tarzda başka türlü, asla hareket etmemeliyim.[11]

Demek ki her zaman, maksimimizin evrensel bir kanun olmasını isteyip istemediğimizi, yani evrensellik formunu ihtiva edip etmediğini sormak durumundayız.

Kant misal olarak, maddi sıkıntı içinde olan ve bu sıkıntıdan ancak yerine getirmeyeceği bir söz vererek kurtulabileceğini düşünen bir insanı ele alır. Acaba bu insan, maddi sıkıntıdan kurtulmak için yalan konuşabilir mi? Eğer bu tarzda hareket ederse maksimi maddi sıkıntıdan kurtulmak için yalan konuşmaya onu yetkili kılıyor demektir. Bu durumda soracağımız sual şudur: Bu maksimin evrensel bir kanun olması istenebilir mi? Evrensel kılındığında bu maksim, maddi sıkıntıda olan ve başka şekilde bundan kurtulamayan herkesin yalan konuşabileceğini ifade eder. Böylesi bir evrensel kılma, Kant’a göre istenemez. Çünkü o, yalan konuşmanın evrensel bir kanun olmasını istemek manasına gelir ki, “bu da verilen söze inanmayı imkansız kılar.” Oysa insanın maksimi verilen sözlere inanmayı şart koşar. Bu sebepten insan, evrensel bir kanun olmasını isteyemediği böyle bir maksimi benimseyemez. Böylece “ bir prensip olarak evren sel bir kanun şemasına girmeyen her maksim reddedilmelidir. ”

Demek ki, bir isteme, evrensel bir kanuna saygı ile harekete geçirilmediği müddetçe iyi olamaz. Bu sebepten istemelerimizin ahlaken iyi olabilmesi için kendimize, irademizin sübjektif prensipleri olan maksimlerimizin evrensel bir kanun olmasını isteyip istemediğimizi sormalı ve evrensel kanun olmasını isteyemediğimiz maksimleri reddetmeliyiz. Eğer maksimlerimiz, evrensel ahlak kanunu şeması içinde prensipler olarak girebilirse, akıl onları kabul etmemizi ister. Şayet biz, sadece akıl sahibi ahlaki failler olmuş olaydık, ahlakın objektif prensipleri, davranışlarımızı daima idare ederlerdi. Ama gerçekte biz, ahlakın bu objektif prensiplerine ters düşen iradenin sübjektif prensiplerine yani maksimlere göre de hareket etmeye kabiliyetliyiz. Bu durum, objektif ahlakın prensiplerini, bize emir ve buyruklar olarak takdim ettiklerini ifade eder ve böylece biz yükümlülüğü tecrübe ederiz. Yani saf pratik akıl buyurduğu zaman, bu buyruklarla çatışan arzularımızı bastırmak vazifemiz olur.

Kant, buyruk ile emir arasında bir ayırım yapar. “isteme için zorlayıcı olduğu müddetçe objektif bir prensibe aklın bir emri ( a command of reason ); bu emrin formülüne buyruk ( imperative ) adı verilir. “ İsteme için zorlayıcı objektif prensip ” ifadesiyle Kant, isteminin zorunlu olarak aklın itaat etmediğini ifade eder. Zira faile kanun, istemesine baskı uygulayan harici bir şey gibi gözükür. Kanun, bu manada, isteme isteme için zorlayıcı olur.

Üç değişik davranış şekline karşılık, üç türlü buyruk vardır. Bunlardan sadece birisi ahlaki buyruk olduğundan aralarındaki farkı anlamak önemlidir.

Önce, “ Almanca öğrenmek istersen, şunları yapman gerekir ” cümlesini inceleyelim. Burada dikkat edilmesi gereken iki husustan ilki, yerine getirilmesi emredilen hususların, sırf kendileri için değil de, başka bir gayeye vasıta olarak emredilmiş olmalarıdır. Bu sebepten bu buyruk, ‘şartlı ( hypothetical ) buyruk ’ diye isimlenir. İkinci olarak da, bahse konu gaye, herkesin tabiatı gereği arzu ettiği bir gaye değildir. Almanca öğrenmeyi bir insan, ister veya istemez. Kant bu tür buyruğa bu tür buyruğun ahlakla hiçbir ilgisi yoktur.[12]

İkinci olarak “ tabiatın bir zorunluluğu olarak mutluluğu arzu ettiğinden şu tür faaliyetlerde bulunman gerekir. ” cümlesini inceleyelim. Dikkat edilirse burada eğer mutluluğu arzu edersen diye bir şart cümlesi yoktur. Sadece insan mutluluğu arzu ettiği olgusu beyan edilmektedir. Bu sebepten bu tür buyruklara da “ assertorik şartlı buyruk ” adını verir. Kant’a göre bu tür şartlı buyruklar da ahlaki değildir. Ona göre ahlaki buyruk, kayıtsız şartsız emretmelidir. Bu şekilde yani başka bir gayenin vasıtası olarak değil de, kendi başına iyi olan davranışları emreden buyruklar ahlakidir. Bu tür buyruklara Kant, “ kesin buyruk ” (categorical imperative ) adını verir.

Görülüyor ki Kant’a göre buyruklar gerçekte, şartlı ve kesin olarak ikiye ayrılmakta ve ahlaki olanlar, sadece kayıtsız-şartsız emreden kesin (categorical) buyruklar olmaktadır. Şimdi ahlak sisteminde çok önemli yeri olan bu kesin buyruk hakkındaki filozofun görüşlerini görelim.

Kesin buyruk “herhangi bir gaye ile ilgi kurmadan, yani başka bir gaye gütmeden, davranışı objektif, zorunlu olarak emreder ve mutlak (apodeictic) pratik bir prensip olarak geçerlidir.” O, irademizin prensipleri olarak görev yapan maksimlerin evrensel ahlak kanununa uymasını emreder. “Bu sebepten, şu şekilde ifade edilen tek kesin buyruk vardır: Aynı zamanda evrensel bir kanun olmasını isteyebileceğin maksime göre hareket et” daha sonra bu buyruğun başka bir formülünü şu şekilde verir: “Hareketin maksimi, sanki senin istemenle evrensel bir tabiat kanunu olacakmış gibi hareket et”[13] başka bir yerde Kant bu formülü şu şekilde ifade eder: “Tasarladığın eylem, senin kendinin de bir bölümünü oluşturduğun doğanın bir yasasına göre olup bitseydi bile, onu yine kendi istemenle olabilecek bir eylem olarak görüp göremeyeceğini kendine sor”[14]
Buraya kadar Kant, kesin buyruğun muhtevasını belirtmiştir ama “böyle bir buyruğun gerçekten var olduğunu; mutlak ve hiçbir saik (impulse) karışmaksızın kendi başına emreden bir pratik kanunun varlığı ve bu kanuna uymanın vazife olduğunu” henüz ispat etmemiştir. Kısaca burada kesin buyruğun bütün akıl sahibi varlıklara yükümlülük yükleyen bir kanun olup olmadığını meselesi ortaya çıkar. Eğer kesin buyruk gerçekten böyle bir kanun ise, akıl sahibi varlığın istemesi ile kesin buyruk arasında sentetik a periori bir bağ olacaktır.

Kant’a göre isteme, “kendini, belirli bir kanun fikrine uygun bir şekilde davranışta bulunmak üzere belirleme yetisidir. Böyle bir yeti, ancak akıl sahibi varlıklarda bulunur. isteme için kendi kendini belirlemede objektif sebep olarak hizmet eden şey gayedir. Bu gaye, sırf akıl tarafından veriliyorsa, bütün akıl sahibi varlıklar için geçerli olmalıdır ve arzuya göre değil, fakat mutlak bir değeri haiz olan kendi başına bir gaye olmalıdır. Kendi varoluşu mutlak bir değere sahip olan, kendisi bir gaye olarak bazı kanunların sebebi olabilecek bir şey var sayılırsa, mümkün bir kesin buyruğun sebebi ancak onda bulunur.” Eğer insan istemesi için kesin buyruk olan en yüksek pratik bir prensip varsa “bu, kendi başına gaye ( end in itself ) olduğundan, ......... istemenin objektif bir prensibini oluşturan, dolayısıyla evrensel pratik bir kanun ismi görebilen bir buyruk olmalıdır.”[15]

Ahlakın Metafiziği’nde ortaya ahlak sistemi, dikkate değer bir tarihsel öneme sahiptir. Ünlü “ Kategorik Buyurucu” bu kitaptadır. (Buyurucu : emperatif) Kategorik buyurucu hiç değilse profesyonel filozoflar çevresi dışında çok kullanılan bir deyimdir.

Beklendiği gibi, Kant’ın yararcılıkla, ya da ahlaklılığa kendisi dışında bir amaç yükleyen herhangi bir öğretiyle bir alışverişi olmayacaktır. O, “bütünüyle yalıtılmış herhangi bir teoloji yada fizik ve hiper – fizikte karışmamış bir ahlak metafiziği” istediğini söyler : “Bütün ahlaksal kavramlar usda bütünüyle a periori temel ve kaynaklara sahiptir.”

Ahlaksal değer kişi görev duygusuyla devindiğinde çıkar ortaya. Devinimin ( hareketin ) görevce şart koşulan yolda olması yeterli değildir.

Kişisel çıkarı açısından namuslu olan tüccar, ya da iyilik severlik duygusunun etkisiyle bağışta bulunan erdemli değildir. Ahlaklılığın özü yasa kavramından türemiştir. Doğada her şey yasalara göre devindiğinden, sadece rasyonel varlık yasa düşüncesine, yani isteme göre devinme gücüne sahiptir.

Nesnel ilke düşüncesi, istemi zorlayıcı olduğu sürece “ usun buyruğu ” adını alır. Bu buyruğun formülü buyurucudur. (emperatiftir.)

İki türlü buyurucu vardır :

1 – Şöyle şöyle bir sonuca varmak istiyorsan şunu şunu yapmalısın diyen varsayımsal buyurucu.

2 – Belli bir eylemin sonucuna bakmaksızın, onun nesnel olarak zorunluluğu ileri süren kategorik buyurucu. Kategorik buyurucu sentetik ve aynı zamanda a priori’dir. Kant’ın yasa kavramından türettiği öz çizgilere taşır.

“bir kategorik buyurucu üzerinde düşünürsem, derhal, onun ne içerdiğini bilirim. Buyurucu yasanın yanında, normun gerekmesi, onun yasayla uyuşumlu olduğunu gösterir. Yasada, onu sınırlayacak hiçbir koşul yoktur. Yoksa onun genelliğinden bir şey kalmaz geride. Eylemlerin normları genellikle çakışmalı. Buyurucuyu zorunlu kılan, sadece normların bu çakışması olmalıdı.”

Böylece, kategorik buyurucu tektir. O da şudur :

“ Aynı zamanda genel bir yasa olmasını isteyeceğim biçimde, ya da böyle bir norma göre davran. ” Ya da :

“ Eylemin normu, istemin aracılığıyla genel bir doğa yasası olacakmış gibi davran.”

Kategorik buyurucunun işleyiş tarzını da açıklar Kant :

“ Borç para almak doğru değildir. Herkes böyle yapmaya kalkışırsa geride borç alacak para kalmaz. ”

benzer biçimde, hırsızlık veya cinayetin kategorik buyurucuyla kınanacağını gösterebilir. Kant’ın kesinlikle yanlış sayılabileceği, ancak ilkeleriyle yanlışlığı gösterilemeyecek işler vardır. İntihar gibi.

Bir melankolik için herkesin intihar etmesini istemek bütünüyle olanaklıdır.[16]

Düşünülmüş her ahlaki fiilde üç çeşit unsur ayırt edilebilir:

1 – Ameli olan akli bir kendiliğindendik ( Spontaneite ), yapılacak bir şeyin düşüncesi az çok muayyen – mümkün, muhtemel, yahut zaruri, fiilin veya falan tavrı, işareti taşıyan – fakat daima kendiliğinden olan ve binaenaleyh hür bulunmayan bir düşünce;

2 – Ayni düşünce, fakat düşünülmüş ve şuuruna sahip bir şekil altında, hem hür olan hem de tabiat ve aklın kendiliğinden olan kuvvetler ile tazyik edilen bir düşünce

3 – Bu ameliyelerin işaretleri olan muhtelif duygular, aklın kendiliğindendik hayatı ile irade arasındaki münasebetlerin başlıcaları, kendiliğinden olan kuvvetin iradeyi tazyiki, iradenin kendi hakkındaki şuuru, kendiliğinden olan hayata iradenin gösterdiği mukavemet veya itaatten doğan haz ve elem duygularıdır. Mükelleflik ( obligation ) veya cebir denen içtimai mecazlarla kafi derecede ifade edilebilen, şey işte bu münasebetlerin yekûnundan ibarettir. Yalnız istikametleri itibariyle muayyen olan mükellefliklerle, tamamen muayyen olan mükelleflikleri ayırmak gerekir. Bu ayırış, sıkı ve geniş vazifeler diye yapılan klasik bir tefrike tekabül etmektedir.

İlave edelim ki mükelleflik duygusu, bilhassa mutlak suretle zaruri olan ahlaki amellere, elzem dediğimiz vazifelere bağlıdır ve ahlaki hüküm apodiktik olduğu zaman duyulur. Apodiktik hüküm : Zaruri münasebete ait hüküm. (Kant) Bu nokta aşikardır, denebilir ki hakikatin hizmetinde bulunmak şuurundan doğan vazife hissi ve bu hizmetin şuuru revama aklilik duygusunun şiddeti ile beraber büyümektedir. Vasati bir ahlaklılık taşıyan bir vicdan bazı, sıkı mükelleflikleri pek hafif bir vazife hissi ile duyuyor. Diğer taraftan yapma vazifelerden doğan boş vesveselere karşı bazı hassas vicdanlar, ciddi bir mücadele vaziyeti alırlar.

Bu ihtarın ameli kıymetine rağmen mükelleflik duygusu, ameli mahiyetteki her türlü akli tasdiklere bağlanabilir.

Kanuni cebirlerin, yahut tabiat fevkinden olan müeyyide ve kuvvetlere inanmanın tam ahlaki mahiyet taşıyan mükelleflik duygusuna müessir olduğunu kabul mümkündür.

İnsan içtimai duyguları daima tabiat, kevni muhit karşısında hissettiği duygulara bağlanmak, böylece, az çok müphem surette içtimai aklı, umumiyetle aklın kuvvetine karıştırmak sınamalarında bulunmuştur. O halde hem cinslerinden ayrı da olsa, insanın düşüncesinin tabii inkişafı hassasiyet tarafından men edilmiş olduğu takdirde de, asırların içtimai veraseti ile yetişmiş bizlerin mükelleflik hissi dediğimiz duyguya benzer bir şey duyacağına kani olabiliriz. Bunun içindir ki alim, sanatlar asi bir ilhamı, bir ceht vasıtası ile saklamak ihtiyacında oldukları zaman bu hissi duyarlar. Yeni sanatkarlar bu noktayı anlamış görünüyorlar, ameli veya daha ziyade romantik programlarla alakalarını kesiyorlar ve kendilerini, ait oldukları sahalarda iş, irade, bin netice, vazife adamı sayıyorlar. Herhangi bir iş adamı ise ceht ve vazife duygusunu taşımadığı takdirde, değersizdir.

Umumiyetle ahlak dediğimiz şeyin asıl ahlakın ancak bir kısmı olduğu unutulmamaktadır. Halk lisanında ahlaktan anlaşılan, bir taraftan insanlar arasındaki münasebetlere, diğer taraftan içtimai neticeleri olan veya tamamıyla nefsi ihtiraslara taalluk eden ferdi ahlaka ait kaidelerdir. Fakat asıl ahlak, temayüllerimiz ne olursa olsun, onlar arasındaki nizamı tayin eder. Bu itibarla nazari düşüncenin bile doğruluğunu göstermek ahlakın işidir. Zira bir düşünce, nazari de olsa, temayüle, ihtiras ve ihtiyaca dayanıyor ve bu sıfatla, hislerimizin, faaliyetlerimizin umumi sistemine ait bulunuyor. Ahlakın sahası böylece işin ve onunla beraber vazifenin sahası kadar uzaklara yayılmaktadır.

Bu vaziyetle mükelleflik duygusu müstesna bir şuur, hayatta başa gelen bir buhran gibi değil fakat tekamülü esnasında tabii olarak rast gele bir şuur hali alacağını – hemen hemen – söyleyebileceğimiz bir şekil gibi görünmektedir. Zira tamamlamak melikesi olan akıl, tekerrür eder, tecrit edilen her maddeye tatbik edilir. Akli, yani “ daima ”, “ asla ”, “ her yer ”, “ hiçbir yer ” fikri, zaman ve mekanın, hülasa her neyin olursa olsun, tamamlanışı fikridir. Böylece her şeyi tamamlamak, tek bir şeyden “ mutlak “ yapmak temayülü taşıyoruz. Duygunun aklileşmesi için bütün şuuru kaplaması, hiçbir diğer duygu ile zıt bulunmaması, nihayet itiyat haline gelmesi yeter. Şuurunda bir araştırma yapmamış, ahlaki hırsden mahrum bir adam için adetler prensip dahilindedir. İçtimai şekilde kurulmuş her şey, şakilerin, fahişelerin en bayağı içtimai itiyatları vazife şeklini alır, her mesleğin bir nizamı olur ve şuurda vazifeye inkılap edemeyen hiçbir hakim ve duygu kalmaz.

Gösterişçi her gün aynı zamanda yaptığı gezintiyi bir vazife sayar ve bundan değer bu gibi manasız mükellefliklerden bir vekil ciddiyeti ile bahseder. İnsanları ahlakça birbirinden ayıran cihet, ahlaklarının eksik olup olmamasından ziyade, davranmalarını önceden yapılmış bir soruşturma ile kabul edip etmemelerindendir.
Demek oluyor ki, mükelleflik duygusu, bütün ruhi hayata karışmış normal bir duygudur. Bu ise mülahaza ile beraber doğar. Vazifeyi inkar, mülahazayı inkar etmek ve insanın daima tabiat hali, tam kendiliğinden olan bir düşünce içinde yaşadığını iddia eylemek demektir.

Daha ileri gidilebilir : Vazife sadece normal bir an değil, bütün ahlaki hayata ait zaruri bir andır. Mülahaza anında düşünülmüş bir cehti, kendiliğinden gelen düşüncelerin zaafına ikame etmeye kabiliyetli olmayan, iyi adam değildir. Bu manada vazife duygusu, ahlaklılığın tamamen zaruri bir şartı, seciyelendirici bir alametidir.

Bu vaziyette anlaşılıyor ki, eskilerin ahlakına dönmek bir hata olacaktır. Kant, pek haklı olarak ahlaki hayatın, fikir hayatının, hatta bütün hayatın bir anını işaret etti. Zira olgun bir adam için itiyat, yahut inziva vasıtası ile düşünce bin netice vazife haline inkılap etmeyen bir şey yoktur.

Fakat bu vazife duygusunun ahlaklılığı seciyelendirmeye yettiğini, ancak vazifenin devamlı surette keskin bir duygusunu taşımak şartı ile iyi adam olunabileceğini kabul etmek demek değildir. Kant’ın hatası, ahlaki hayatın bu anını – yani vazifenin duyulduğu anı – ortaya koyduktan sonra, onu bütün bir ahlaki hayat saymasıdır. Bu manada biz Brochard gibi, kant ahlakına yeni bir karşı koyma ( reaction ) zaruretine kaniiz.

Tabiatın bir kudretini tanımak için yegâne vasıta o kudreti tecrit etmektir. Bu maksat ile yapılan bir tecrit, tecrübi ilimlerde olduğu kadar ahlakta da meşrudur. Fakat bir “şey”i tarife yarayan ve bir tip hal olan, en umumiyi ve müştereki teşkil eden değil, bilakis en nadir bulunandır. Kant mükelleflik duygusunu, en sert şekli altında, hayata karşı geldiği anlarda, tecrit etti; diğer noktalarda olduğu gibi bu noktada da mantıkçı ve tahlilci rolünü oynadı, fikri, eşya ile olan canlı münasebetlerinde yoklamadı. Kant’taki “Kabli”nin ne “Vazife”nin psikolojilerini mülayimleştirmek için meseleyi yeniden ele almak demektir.
Eğer diğer hislerin bütünü içinde vazife duygusunun yeri tayin edilirse, görülür ki bu duygu, zaten doldurmadığı hayatın sadece kenarına temas etmektedir. Ruh kendisinin vazıh bir şuuruna malik olabilmek için ilkin bir rüyaya atılır, sonra kendini tanır ve formülünü bulur. İlham ve mülahaza birleşirler ve vaziyete göre mülahaza ilhamı takip veya teşvik eder. Aralarındaki münasebet, tıpkı harici tabiat ile bu tabiatı düşünen alim arasındaki münasebettir. Alim tabiata itaat eder; fakat aynı zamanda formüllerine de ona kabul ettirir. Müşahede eder, fakat aynı zamanda istintaka çeker. Bu devre, nefse hakimiyet ve yaratma devresidir. Bunun ardı sıra üçüncü devre gelir, artık ilham yoktur. Sadece düşünülmüş düşünceye irade hakimdir. Bu çağı usul ve başlangıç, yani eser verme çağıdır. Hayat, ne düşüncelerden, yahut kendiliğinden olan duygulardan, ne de mülahazalardan ve mahz ( pure ) mükellefliklerden yapılmış olmayıp, mülahaza ile tamamlanmış ve ondan yardım görmüş bir kendiliğindendik halidir. Mülahaza ile doğan vazife duygusu kudretsiz olan duyguyu müdafaa eder ve ahlaki hayatta vecdin, ihtirasın boşluklarını doldurur.

Bu cihet her beşeri davranma için doğrudur. İlham gibi vazife duygusu da tek başına falan düşünce veya davranışı seciyelendirmez. Şüphesiz diyebilirsiniz ki, vazifeye ait mücerret veya metafizik bir düşüncede bizim şimdiye kadar ahlak namına istediğimiz usulü mevcuttur. Hatta bu düşünce, evvelden mevcut düşünceleri yeniden düşünme manasında iki derecelidir de. Fakat buna rağmen tabiatın en kendiliğinden olan düşüncelerindeki seciyeyi taşıyabilir. Öte taraftan bir iş adamı, hareketlerini mülahaza eder. Onların “niçin” ve “nasıl”larını bilir. İhtiraslarını elinde tutar. Ameli düşüncenin daima kendiliğinden olmaması kadar nazari düşünce de esasında düşünülmüş olmayabilir. Hülasa ilham ve mülahaza, düşüncenin her derecesinde bulunmaktadır.

Böylece görülüyor ki, en ahlaklı adam, zaruri surette en kuvvetli vazife duygusunu taşıyan kimse değildir. Bir yaratıcı sadece yeni bir fikir getiren değil, fakat fikrini gerçekten düşünmüş, taklit etmemiş, başkasından almamış kimse manasında bir yaratıcı – ekseriya saf bir ilhama yakın bir ruh hali içindedir. Filan iyi adamın vazife duygusunu asla tanımış olmaması, yahut bu duyguyu ahlaki ilhama karışmış olarak duyması mümkündür. Şu halde hayatta vazifenin yeri herkes için bir değildir. Düşünmenin ve ahlaki davranmanın güçlüklerine, muhtelif ahlaki tiplere göre değişir. Bu yüzden insanların vicdanlarını adeta mükelleflik hissini, yalnız zaruri bir buhran anı gibi göstermek gerektir. Alelade ahlaki hareketler için, ahlaki cehtin elemi seciyesine ehemmiyet vermeksizin sadece akla, yani mefkûrevi tercihlerimizin şuuruna, yahut bu şuuru ifade eden hazza hitap ile kalınabilir. Vazife hissi buhranı, müdafaaları güç olan ahlaki düşünceler vesilesi ile olduğundan, diğer taraftan bu gibi düşünceler amme için sistemli düşüncelerden ibaret olduğundan, mükelleflik duygusu üzerine dikkati, yalnız diğer ikinci derecedeki gayelerin tabi bulunduğu mutlak gayelerle ilişiği olan hareketler münasebetiyle, celp etmek muvafıktır.

Vazife mefhumu bu manada akli düşüncenin seciyesini teşkil eden bir an olmak itibariyle, yalnızca arzuya değer ve mutlak olan ahlaki gayelerin vasıtaları olmaktan başka hiçbir surette bizi alakadar etmeyen fiilleri ayırmaya yarar. Hayatın umumi yürüyüşü içinde vazife duygusunun yerini değiştirmek, vicdanımızın seslerini, tabiata, iradeye, vazifeye karıştırmak lazımdır. Çocuk terbiyesi, ilhamını umdeden almalıdır. Zira olgun insan kadar çocukta da vazife hissini uyandırmayı icap ettiren fiiller pek azdır.

Bu vaziyete göre vazife duygusu hiçbir zaman ahlaki hakikatin değil fakat sadece onun elde edilmesi için lazım cehtin yanılmaz bir işareti olabilir. Hakikat W. James’in aklilik dediği ve muhtelif şekilleri “yakin”in ( mümkün, muhtemel, şe’ni zaruri ) gibi tavırlarından başka bir şey olmayan bir his vasıtası ile kendini gösterir. Bu tavırlar ibda melikemize, zihnin kendiliğinden olan hayatına, akli muhayyileye ilk bereket ve muayyeniyetsizlik halleri esnasında yapılan az çok büyük tahditlerden doğmaktadır. Fakat herhangi şekilde tarif edilirse edilsin, bu gayri şahsi haller zihnin eşya ile münasebetini ifade eyler. Vazife duygusuna ait tavırlar ise ihtiraslarımızı yenen aklın işini kolaylaştırırlar. Filhakika hakikat, ihtiraslarımızla ilişkili olmadığı zaman, aklilik hissinin muhtelif derece ve inceliklerinden başka müşahede edeceğimiz bir şey yoktur. Tabiat ilimlerinde de görünen budur : Vazifeyi ilim yaparken ancak hissedilecek kadar duyarız; tamamen duysak bile vazifenin zaferini temin etmesi o kadar kolay ve o kadar yanılmaz bir surette olur ki her şey adeta akla engel ihtiraslardan uzak bulunuyormuşuz, zihnin tam kendiliğinden olan hayatını yaşıyormuşuz gibi cereyan edecektir. Bu zaferin kolaylığı, yalnız nazari hakikatlerin ihtiraslarımızı alakalandırmamasından dolayı olmayıp aynı zamanda ilmi bir ammenin bulunmasına, halk ve tecrübeler tarafından yapılan daimi bir kontrolün mevcudiyetine bağlıdır. Böyle olmakla beraber, fizyolojide bile şarlatanlık eksik olmuyor. Şahidin ahlaki velayeti bu sahada da ehemmiyetsiz değildir. Bilakis hakikat hoşumuza gitmediği vakit nahoş intibalara tahammülümüzü temin edecek ferdi bir irade cehtine lüzum vardır. Bu yüzden içtimai vazifeleri, yahut tamamen şahsi ihtiraslarla ilişiği olan vazifeleri ifade ederken ahlaki bir hakikatin vücudundan bizi bir mükelleflik duygusu haberdar edebilir. Fakat o zaman bile bu duygunun doğuracağı vehimlere karşı ihtiyatkar olmak gerektir. Belki mükelleflik hissi bazı insanlara bağlı bulunmaktadır. Eşyanın değerini, eşyayı kazanmak maksadı ile çektiği zahmetlerle ölçmek için bütün hislerini mutlaka yükseltmek, insanın tabii temayülüdür. Bu sebepten fiillerimizin ahlaki değerini vazife duygusunun şiddeti ile ölçeriz. Nitekim, İngiliz, Alman Protestanları, ahlaki hakikatten ziyade mükelleflik ile meşgul oldular. Asıl mesele ise yapmaya mecbur olduğun şeyi aramak değil, fakat kendimi gayri şahsi bir hattı hareket mevkiine koyduğum zaman herkesten ziyade kati olarak “ istediğim şey ”i anlamaktır. Vicdan, bu vaziyete göre, “ şunu yapmaya mecburum ” formülüne değil “ şu yapılacaktır “ formülüne varabilmelidir. Takdir kazanmış bir adamın duygusu karşısında, ahlaki duyguların ahlaki hakikati göstermekte ne derece yanılır işaretler olduğu daha iyi anlaşılacaktır. İnsanı, nefsi hayatının, deruni amellerinin, niyetlerinin tahlili ile alıkoyan bir nefsicilik – Subjektivism’e karşı, Faydacı ve İçtimaiyatçı mütefekkirlerin yaptığı aksülamel çok bereketli oldu. Bununla beraber, kati bir ahlak miyarı olarak muayyen bir şuur halini kabul etmek lazımdır. Şu kadar ki, bu şuur hali, gayri şahsi, nispi surette muhtar olmalıdır. Bizim de tarifine savaştığımız bu noktadır.

Vazife şuuru zaruri suretle bana yapacağım şeyi gösteremez, hale yapabileceğim şeyi hiç gösteremez. Mamafih bu nokta, ileride görüleceği gibi, yapacağım şeye ait bilgi için zaruridir. Kant “eğer yapmaya mükellef isem yapabilirim de” diyor. Mefkure taşıyan bir insanın, bir kuvvet olduğu doğrudur. Bu kuvvete yardım etmeliyim. Bir mefkurenin hizmetinde bulunmak şuuru hareketime tasarlanmayacak kuvvetler tedarik edebilir. Fakat ne de olsa bu gibi hisler, yanılabilir birtakım takdir unsurudurlar. Değerleri ile karşılaştırılmalıdırlar. Kendi kudretime, ne şekilde izah edilirse edilsin vasıtasız bir şuur ile, bilhassa geçmiş ve gayri meşru fiillerimle başkalarının hakkında besleyecekleri düşüncelerle ve nihayet beşeri tabiat hakkındaki bildiklerimle sakıfım. Yapabileceğime, bütün samimiyetimle ve kati olarak inandığım şeyi bilmek için bütün bu verdikleri ahlaki imanınla karşılaştırmalıyım. Kudretim veya Kudretsizliğim hakkındaki bu duygu, bütün verdiklerim yardımıyla usuli bir şekilde elde edilecek bir neticedir. Mefkurenin, Mefkureye yardımı olan iradenin ve umumiyetle, ruhi, deruni, kuvvetlerin tesirini tanımamak hususunda insanlarda tabii bir temayül bulunduğundan, şüphesiz, fikrin ve iradenin müsmirliği noktasına ehemmiyet vermek lazımdır. Bu bakımdan vazife duygusu imtiyazlı bir verdik mahiyeti alıyor. Fakat unutmayalım ki nihayet değerleri gibi bir verdiktir, ve kudretim hakkında hüküm sahibi, vazife şuuru değil, yine aklım olacaktır.[17]

Biz ahlaki bir ödevi haz yada saadeti elde etmek için yerine getirmeyiz. Eğer evvelden böyle bir hazzı gözeterek ahlak ödevini yerine getiriyorsak, bu hareketimiz bir gösterişten ibaret olur. Ahlakın kendisi bile böyle yapılmış olan bir ödevi bile mahkum eder. Ahlakta bilim gibi karşılıksız olduğu sürece kişiliğimizi yüceltebilir. Bu itibarla ahlaki ödevler, ancak ahlaki oldukları için ifa edilirler ve edilmelidirler. Bu ödevlerin amacı, saadet değil, sadece sosyal düzen ve ahengi sağlamak, kişiliğimizi, gerek kendi, gerek toplum vicdanı önünde alçaltmamaktır. Bir çok ahlaki aksiyonlar vardır ki, bunları yerine getirmiş olanlara büyük bir zarar ve ıstırap kaynağı olabilirler. Fakat bunlar, hem başkalarından beklenen, hem de tarafımızdan yapılması istenen ve ümit edilen yüce aksiyonlardır. Denizde boğulmak üzere olan bir zavallıyı kurtarmaya giden bir yüzgeç, bu uğurda ölebilir, fakat onun ödevi kurtarmaktır. Anlaşılıyor ki saadet genel düzen ve ahengin sağlandığı, barış, dirlik ve sükunun olduğu kadar da yapılmış olan bir ödevin – başarılı olsun veya olmasın – ürünü gibi görünmektedir.

Bize öyle geliyor ki, insan için bir takım değişmez ahlak ödevleri yoktur. İnsan öyle çeşitli hal ve şartlarla karşılaşabilir ki, aksiyonları bu hal ve şartlarla zorunlu kıldığı şekilde ayarlamaya mecbur olur. Bunu yapamayanlar bu iyilik zannederek bağlandıkları bir eski ve değişmez ahlak formülünün zoruyla hareket ederler; bundan ise birçok kötülükler doğabilir. Bir hareketin ahlaki değerini, yalnız iyi niyete bağlamak çoğu zaman bir rezilliğe de ahlaki bir değer vermek demektir ki, bununla hem fazilet yıkılır, hem de kendimizi aldatmış oluruz. Dikkat edilirse ödevin ya dıştan emredildiği görülür; bu takdirde biz memur olduğumuzu işlemeye mecbur ediliriz; bu ise, faziletimizin irademize bağlı olmadığını gösterir, yahut da ödev, hayatın bir takım zorunlu tesadüfleriyle kendiliğinden karşımıza çıkar. Bu takdirde de ödevi, karakter ve çıkarlarımızın gerektirdiği yön ve tarzda ifa etmiş oluruz. Bunda da fazilet, yaptığımız ahlaki ödevin niteliği ile orantılı olarak bir değer kazanır. Asıl saadeti sağlar gibi görünenlerde bu çeşit hareketlerimizdir.[18]

Scleiermacher ise ilk planda bir filozof değildir; daha çok bir teologdur, Protestanlığın Melenchton’dan sonra en büyük filozofu sayılır.

Scleiermacher’in ahlakı Kant’ın formalist ödev ahlakına karşıt. Kant’ın bireyi genele feda eden ödev kavramının tek yanlılığını Scleiermacher, bireyliliğin önem ve hakkını koruyan bir ahlak ile aşmayı denemiştir.[19]

Max Scheler’in psikoloji, sosyoloji, metafizik, ahlak, ontoloji alanındaki çalışmaları hep insanı anlamak, insanın evren içindeki yerini bulmak, insanın kendine düşen ödevlerini belirtmek, insanın oluşmasını sağlamak için ne gibi bilgiler edinmesi, neler yapması gerektiğini araştırması amacını güderler.

Tam – insanın bize Tanrı kadar uzak olduğunu, ona erişilemeyeceğini, buna karşılık her çağın kendine öz göreli bir tam – insanı olabileceğini kabul eden Max Scheler, çağımıza en uygun olan tam – insanın öz – çizgilerini belirtmek için de, gelmekte olan çağın ödevi düşüncesinden yola çıkar. İşte bu gelmekte olan çağa Scheler “denkleşme çağı” ( weltalter des Ausgleichs ) diyor. Her alanda insanlığın pay alabileceği bir denkleşme, her alanda insanlığın bir dengeye ulaşması : ırk gerginliklerinin bir denkleşmesi; düşünüşlerin denkleşmesi; büyük kültür çevrelerinin dünya görüşlerinde denkleşmesi; kapitalizm – sosyalizm denkleşme; kültürlü, yarı kültürlü ve gelişmemiş ulusların politik güçleri arasında denkleşme; yaşlı genç arasında denkleşme; beden ve düşünme çalışmaları arasında denkleşme; ulusların ekonomik ilgi alanları ile ulusların bütün kültür ve insanlığın uygarlığı için kendilerine düşeni yapmaları arasında denkleşme ve bütün bu denkleşmelerin yanında, insanı anlama bakımından önemli olan, insan üzerindeki bütün tek yanlı düşüncelerde denkleşme.

Böyle bir denkleşme eğilimi, biz isteyelim istemeyelim, olacaktır; denkleşme “kaçınılmaz bir alın yazısıdır.” Scheler’e göre. Buna karşı direnen, insanın ideallerinden yalnızca herhangi birini geliştirmek, olgunlaştırmak isteyen kimse boşuna uğraşmış olacaktır.

İnsanlığın kaçınılmaz bir alın yazısı olan denkleşme ilkin, Scheler’e göre, insanlığın ortak bir tarihi olan Birinci Dünya Savaşı ile ( savaş sonrası ) başlamıştır. Bu denkleşmeyi bir değer yükseltmesine götürecek biçimde yönetmek kültürün ve ulusların bir ödevidir. Her türlü politikanın da ödevi bu olmalıdır. Her doğru politikanın ödevi bugün bu denkleşmeyi en az zarara ve en az kan ve göz yaşı kaybına mal olacak biçimde yönetebilmektedir. İnsanlık için en büyük tehlike güçlerin ayrılması, gerginliklerin artması değil, denkleşmenin iyi yönetilmemiş olmasıdır.[20]

Fazileti tabiatın kanununa uyma diye belirlemekle Stoa ahlakçıları ilk defa “ Vazife ” kavramını ahlaka sokmuşlardır. Onların, olanla olması gerekeni bağdaştırmaları nedeniyle, düşünce tarihine büyük bir hizmetleri dokunmuştur
уυѕυƒ isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Bookmarks


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Sizin Yeni Konu Acma Yetkiniz var yok
Sizin Konu Yanıtlama Yetkiniz var
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz

Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Sİyaset Felsefesİ уυѕυƒ Felsefe Testleri 0 04-12-2008 15:11
Bİlİm Felsefesİ уυѕυƒ Felsefe Testleri 0 04-12-2008 15:09
Sİyaset Felsefesİ уυѕυƒ Felsefe 0 04-02-2008 14:31
Mevlana Ve Felsefesİ уυѕυƒ Felsefe 0 04-02-2008 14:26
Varlik Felsefesİ уυѕυƒ Felsefe 0 04-02-2008 14:20


Şu Anki Saat: 07:10


İçerik sağlayıcı paylaşım sitelerinden biri olan Bilqi.com Forum Adresimizde T.C.K 20.ci Madde ve 5651 Sayılı Kanun'un 4.cü maddesinin (2).ci fıkrasına göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur. bilqi.com hakkında yapılacak tüm hukuksal Şikayetler doganinternet@hotmail.com ve streetken27@gmail.com dan iletişime geçilmesi halinde ilgili kanunlar ve yönetmelikler çerçevesinde en geç 1 (Bir) Hafta içerisinde bilqi.com yönetimi olarak tarafımızdan gereken işlemler yapılacak ve size dönüş yapacaktır.
Powered by vBulletin® Version 3.8.4
Copyright ©2000 - 2017, Jelsoft Enterprises Ltd.
Search Engine Optimisation provided by DragonByte SEO v2.0.36 (Lite) - vBulletin Mods & Addons Copyright © 2017 DragonByte Technologies Ltd.

Android Rom

Android Oyunlar

Android samsung htc

Samsung Htc

Nokia Windows