Bilqi Forum  

Geri git   Bilqi Forum > > >

ÖDEVLERİNİZİ BULMAKTA ZORLANIYOMUSUNUZ!

SORUN ANINDA CEVAPLIYALIM.

TÜM SORULARINIZA ANINDA CEVAP VERİLECEKTİR !

Sitemize Üye Olmadan Konulara Cevap Yazabilir Ayrıca Soru Cevap Bölümüne Konu Açabilirsiniz !

Yeni Konu aç Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 04-02-2008, 14:54   #1
уυѕυƒ
Moderator
 
уυѕυƒ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Feb 2008
Mesajlar: 11.000
Tecrübe Puanı: 1000
уυѕυƒ has a reputation beyond reputeуυѕυƒ has a reputation beyond reputeуυѕυƒ has a reputation beyond reputeуυѕυƒ has a reputation beyond reputeуυѕυƒ has a reputation beyond reputeуυѕυƒ has a reputation beyond reputeуυѕυƒ has a reputation beyond reputeуυѕυƒ has a reputation beyond reputeуυѕυƒ has a reputation beyond reputeуυѕυƒ has a reputation beyond reputeуυѕυƒ has a reputation beyond repute
уυѕυƒ - MSN üzeri Mesaj gönder
Standart Felsefenin Doğuşu ve Bilimlerin Gelişmesinde; Anadolu Uygarlıklarının Etkisi ve

FELSEFENİN DOĞUŞU

Günümüzden beş bin yıl öncesine kadar, yani yazının bulunmasına kadar olan süre içerisinde insanlar birikimlerini gelecek kuşaklara sağlıklı ve tam olarak aktaramıyorlardı. Ancak yazının bulunması da tıpkı diğer insan başarıları gibi toplumsal ve tarihsel koşulların olgunlaşması ile gerçekleşti.
İnsanın yeryüzünde görülmeye başladığı günden bu güne yaklaşık elli bin yıl geçti. Bu sürenin yaklaşık ilk kırk bin yılı insanın toplayıcılık ve avcılık yaparak yaşamını sürdürdüğü ilkel kominal toplum ve aşiret dönemi olarak yaşandı. Avlanarak ve toplayarak tükettiği doğayı, yeniden üretmeyi başaran insan dünyanın her tarafında varlığını da sürdürdü. Ancak bu dönemde temel olarak iki farklı kültür yarattı; toprağı işleyerek ziraat yapan uygar toplum ve hayvancılık yaparak yaşamını sürdüren barbar toplum. Uygar toplumlar yerleşik köy yaşamı sürdürürken, barbarlar göçer bir hayat yaşamaktaydılar. İki kültür arasındaki mücadelede ise hayvan gücünden de yararlanan barbarlar genellikle galip çıkmakta ve köyleri sıklıkla yağmalamaktaydılar.
Günümüzden yaklaşık beş bin yıl öncesinde bu iki farklı kültür Mezopotamya’da birbirine kaynaşarak yepyeni bir toplum modeli oluşturdu. Toprağın işlenmesinde hayvan gücünün kullanılması demek olan karasaban devrimi ile ilk kez insan kendisine gerekli olandan fazla ürün elde etti. Yine hayvan gücü kullanılarak (kağnı) bu ürünler üretim mekanlarından ihtiyaç duyulan yerlere taşınabildi. Artı ürün ve ticaret toplumsal zenginliği de beraberinde getirdi.
Yeni toplumsal yapı yeni organizasyonları da oluşturdu. İlk kez devlet ve onun ayrılmaz parçası olan hukuk geleneksel örgütlenmelerin ve yaptırımların (ahlak, gelenek, töre, örf vb) yerini aldılar. Hukuk diğer yaptırım kurumlarından farklı olarak bir denetleyicisi olması, yani devlete ait olmasının yanı sıra betimlenmiş (yazıya dökülmüş) olmakla da ayrıldı. Artık hukukta insan davranışları daha açık ve belirgin bir biçimde düzenleniyordu. Fiiller ve karşılık olan cezalar yazılı olarak belirtiliyordu.
Yazı yalnız hukukla sınırlı kalmadı. Yaygın inanış içindeki her türlü mitoloji de yazıya döküldü. İnsanın yaradılışına ait inanışlar, Nuh tufanı gibi doğa üstü olaylar artık kulaktan kulağa yayılmak yerine çivi yazısı tabletlerinde yerlerini aldı. Ancak bu dönemin yazılarının genel karakteristiği anonim yani ortak kültürün ürünü olmak şeklindeydi ve yazıların yazarları belli değildi.
İsa’dan bin yıl öncesinde ise bu defa Ege’de yaşayan toplumlar çağlarının ilerisinde bir yaşam biçimi oluşturdular. Egeliler artı ürünlerini pazarda değiştirirken takas yerine para kullanmaya başladılar. Para toplumsal zenginliğin hem kolayca değişimini hem de birikimini olanaklı kılıyordu. Böylece daha çok insan toplumsal zenginlikten pay alabiliyordu. Para zenginliğin paylaşımından öte toplumsal yönetim erkinin paylaşılmasına da olanak sağladı ve Ege kentlerinde cinsiyete ve sınıfa dayansa da ilk demokrasi deneyimleri yaşandı.
Atina tipi demokrasi denen bu yönetim biçiminde yalnızca özgür erkekler, ama bunların tümü hem de doğrudan kentin yönetimine katılıyorlar, kentle ilgili kararların alınmasında etkili oluyorlardı. Para sayesinde kolayca zenginleşen ve yönetime katılan bu insanlar için bilgili olmak hemen hemen zorunluydu. Çünkü toplum yönetimine katılmak için bilgi gerekiyordu. Bilginin yaygınlaşmasında ve bireyselleşmesinde yazı çok önemli bir rol oynarken, ayrıca da kendisi de gelişiyor ve bireyselleşerek, resmi ideolojiden ve daha da önemlisi mitlerden ve dinden bağımsızlaşarak laikleşiyordu. Artık yazıların yazarları belliydi. İsa’dan sekiz yüzyıl önce yazıların konuları mitolojinin sınırlarını çoktan aşmış; sanatsal, toplumsal ve bilimsel içerik kazanmaya başlamıştı (Homeros, İlyada, Heredot ).
İsa’dan altı yüzyıl öncesine gelindiğinde; bu kez o güne kadar yalnızca dinlerin işlediği bir konu olan “ evren nedir, nereden gelip nereye gitmektedir? Böyle bir evrende insanın yeri ve görevleri nelerdir, insan nasıl davranmalıdır?” gibi temel sorunlar; ilk filozoflar tarafından dine rağmen ele alınmış ve cevaplar aranmıştır. Bu durum felsefenin doğmasından başka bir şey değildir. İşte bu bağlamda hem matematik hem de fizik alanında önemli buluşlara imza atan Miletos’lu THALES ilk filozof ve felsefenin kurucusu olarak kabul edilir.
Öyle bir an gelir ki, insan, aklını ve görgülerini, yalnız varlığını ayakta tutmak için gerekli pratik-teknik bilgiler edinmek yolunda kullanmakla yetinmez olur; yalnız bilmek için de bilmek ister, böylece de praxis’in üstünde theoria’ya yükselir, dolayısıyla bilime varır. İşte felsefe böyle bir anda, böyle bir durumda doğmuştur.
İsa’dan önce 6. yüzyılda Yunan kültürü, gerçekten de, böyle bir durumu yaşamıştır. Bu yüzyılda Yunanlılar için kutsal gelenek çağı kapanmaya yüz tutmuştu: Din ve geleneğin çizdiği dünya görüşü sarsılmış, bunun yerini, tek kişinin kendi aklı, kendi görgüleriyle kurmaya çalıştığı bilime dayanmak isteyen bir tasarım almaya başlamıştı. İşte felsefenin adını da, kendisini de 6. yüzyılın Yunan kültüründeki bu gelişmeye borçluyuz.
Bugün bildiğimiz anlamdaki felsefeyi ilk olarak ortaya koyan, yaratan eski Yunanlılar olmuştur. Böyle bir felsefe, Klasik İlkçağ ya da Antik Çağ adı verilen, yalnız Yunan ve Roma kültürlerini içine alan, İsa’dan önce 8. yüzyılda başlayıp, İsa’dan sonra 5. yüzyılda sona eren, demek ki bin yıldan çok süren bir tarih aralığının ürünüdür. Bundan dolayı, şu sınırladığımız biçimiyle İlkçağ felsefesine Antik felsefe de denilir. Buna göre, Antik felsefe denilince: Yunan felsefesiyle, bundan türemiş olan Hellenizm ve Roma felsefesi anlaşılır.
Isa’dan önce 6. yüzyılda, o zaman İonia adı verilen bölgede (Aşağı yukarı bugünkü Izmir ve Aydın illeri ile karşılarındaki adalar) birtakım düşünürlerle karşılaşıyoruz ki, bunlar yapıtlarına peri physeos (Doğa üzerine) karakteristik adını veriyorlar. Bu yapıtlar, doğanın, evrenin bilimsel bir tablosunu çizmek için yapılmış olan ilk denemelerdir, dolayısıyla da, dini bir dünya tasarımından ayrılan ilk felsefe yazılarıdır. İşte İonia’da bulduğumuz bu gelişme ile Yunan felsefesi başlamış oluyordu. Nitekim, bu gelişme bizi sonra dosdoğru Platon ile Aristoteles’e, Yunan felsefesinin bu iki doruğuna ulaştıracaktır. İlk yunan filozofları, eşyanın kaynağını açıklayabilmek için, doğulular tarafından tasarlanmış efsaneler yerine, sürerli bir cevher (töz) ve bir oluş kavramını koydular. Bu cevher kimine göre su (Thales), kimine göre de hava (Anaksimenes), ateş (Herakleitos) veya sonsuzluk’tu (Anaksimandros). Daha o zamanlarda tabiat kanunlarının varlığı sezilmişti. Hattâ, «her şey akıp gider» diyen Herakleitos bile, aklın kavrayabileceği «tek bir tanrısal kanun»’un varlığını kabul ediyor, Elea’lılar da (mesela Parmenides, Elealı Zenon), başlangıçsız ve bitimsiz Varlığın özdeşliğini ileri sürüyorlardı. Burada efsaneden ayrılan ve felsefi düşünceyi her zaman belirlemiş olan iki esas nitelik göze çarpmaktadır: tabiat kanunlarının zorunluluğu ve cevherin sürerliği.
İlk Yunan düşünürleri, birtakım bilgilerini elbette Doğudan almışlardır; bu arada, özellikle geometri bilgilerini Mısırlılardan, astronomi bilgilerini de Babillilerden edinmişlerdir. Ama, Yunanlıların Doğudan aldıkları bu bilgileri, bu bilme gereçlerini işleyiş ve değerlendirişlerinde, Yunan düşüncesinin, başka hiçbir yerde bulamadığımız başarısını çok açık olarak görebiliriz. Mısır geometrisi pratik-teknik gereksemelerden doğmuştu: Ülke için hayati önemi olan Nil’in yıllık taşmalarını düzenlemek, bunun için kanallar açmak zorunluluğu, bu gereksinme, Mısır geometrisini ortaya koyup geliştirmişti. Böylece doğan bu geometri, pratiğe bağlı olmaktan hiçbir zaman da kurtulamamıştır. Mısırlılar, buldukları geometri teoremlerine empirik bir yolla varmışlardı; onun içindir ki, örneğin yüzeyleri ölçmede kullanılan formüller, bugünkü geometride olduğu gibi, birtakım axiom ve tanımlara dayanan bir Sistem meydana getirmiyordu; bunlar tek başlarına, dağınık bir halde idiler, aralarında bir bağlantı yoktu. İşte Yunanlıların bu alanda ulaştıkları büyük başarı: Mısırlıların parça parça bilgilerinden bir sistem geliştirmek, yalnız teknik nitelikte olan bilgilerinden teorik bir bilim yaratmak olmuştur. Thales, Pythagoras, Eukleides, böyle bir geometriye yol açanların başında yer alırlar. 0 sıralarda Doğuda çok ilerlemiş olan başka bir bilgi kolunda, astronomide de durum böyle: Babillilerin ünlü astronomisi, yıldızlara tapan Babillilerin dinine dayanıyordu, bu dinin ve pratiğin hizmetinde idi. Yıldızlar üzerinde yapılan inceden inceye gözlemler, güneş ve ay tutulmalarının hesaplanması, hep dini-pratik amaçlar içindi. Burada da Yunanlılar, Babillilerin zengin gözlem gereçlerinden yararlanmışlar, ama sonunda, bu pratiğin emrindeki dağınık gereçlerden Anaksimandros’tan Ptolemaios’a kadarki çalışmalarıyla gökyüzünün bilimsel bir görünüşünü çizen bir teori kurmuşlardır.
Yalnız pratiğe yarayan bilgileri toplamakla, yalnız din gereksemesini besleyen hayal gücüyle yüklü tasarımlarla yetinmeyen Yunanlılar, temellendirilmiş, bir birlik içinde derlenip toplanmış bilgilere varmaya çalışmışlardır. Onun için Yunan felsefesinin tarihi, ilk planda Batı biliminin doğuşunu görmek, öğrenmek demektir. Ama Yunan felsefesi tarihinden, bir de tek tek bilimlerin meydana gelişlerinin tarihini öğrenebiliyoruz. Çünkü düşüncenin mitolojiden ve günlük yaşayıştan çözülmesiyle başlayan bilimin, kendi içinde de yavaş yavaş ayrılmalar başlamıştır. Bilgi gereçlerinin birikmesi ve organik olarak bölümlenmesi yüzünden, başlangıçta yalın ve kapalı bir birlik olan bilimden, giderek, tek tek bilimler ayrılıp, az veya çok, kendi başlarına gelişmeye koyulmuşlardır.
Felsefenin eski Yunan’da sözü geçen bu başlangıçları, onun sonraki, bugüne değin süren gelişmesi için başlıca bir ölçü olmuştur. Yunan felsefesi, elindeki öyle pek geniş olmayan bilgi gereçlerini bilimsel olarak işlemek için gerekli kavram kalıplarını araştırıp bulmuş, pratik-dini kaygılardan bağımsız kalarak dünya üzerine olabilecek hemen hemen bütün görüşleri ortaya koyabilmiştir. Antik düşüncenin özelliği ile tarihinin öğretici önemi işte buradadır. Batı kültür çevresinin bugünkü dünya anlayışı da, dilleri de Antik felsefenin varmış olduğu sonuçlarla yüklüdür, bu sonuçlardan yoğrulmuştur. Yunan felsefesi, Batı kültürü dünya görüşünün, bu görüşe dayanan başarıların bir ana kaynağıdır.
Felsefenin merkezi olarak kabul olunan Yunan felsefesi, aynı zamanda antik çağ Yunan toplumunun siyasi tarihinde meydana gelen üç önemli aşamaya paralel olarak ayrı özellikler arz eder: Sözü edilen bu siyasi değişmeler ve buna bağlı olarak değişik tarz olan felsefeyi de şöyle özetleyebiliriz.
1- Yunan toplumu siyasi hayatının ilk dönemlerinde ayrı ayrı boylar ve bağımsız şehirler halinde, aralarında herhangi sıkı bir siyasi ve politik bağlantı bulunmadan yaşamışlardır. Bu ilk dönemde, düşünce hayatı da felsefe de, birbirinden oldukça bağımsız olan ayrı ayrı merkezlerde gelişmiştir. Buralarda aynı zamanda siyasi bir rol de oynayan düşünürler sivrilip bir felsefe geleneğinin ilk temellerini kurmuşlardır. Bu dönemin sonlarına doğru gezici birtakım öğretmenlerin ortaya çıktıklarını, felsefe bilgilerini şehirden şehire taşıdıklarını görüyoruz.
2- Yunan toplumunun aralarında sıkı bir siyasi birliğe ulaştığı dönemdir. Bu birlik Pers savaşlarının kazanılmasından sonradır. Bu birlik, kültür ve düşünce hayatını önemli ölçüde etkilemiştir. Atina’nın bulunduğu Attika bölgesinin Yunan kültür hayatında önder duruma geçmesi bu dönemde olmuştur. Bu arada Atina’da meydana gelen iki büyük felsefe sistemi Platon felsefesiyle Aristoteles felsefesi, kendilerinden sonraki zamana, ta günümüze değin, yön verici bir etkide bulunmuşlardır; öyle ki, bu etki olmaksızın Batı düşüncesini tasavvur etmeye imkan yoktur.
3- Aristoteles, İskender’in öğretmeni idi. İskender’in seferleri ve başarıları Yunan toplumunun siyasi, sosyal ve kültürel hayatında bir dönüm noktasını teşkil eder. Bu döneme Helenistik dönem denir, bu arada Yunan düşünce hayatı yeni merkezler kazanmış, bunların karşısında Atina, yavaş yavaş önemini yitirmiştir.
Dışarıdan bakıldığında, Yunan felsefesi böyle bir gelişme geçirmiştir. Bu felsefenin ele alıp işlediği konular bakımından gelişmesini görmek istersek, şunu buluruz:
1.İlk döneminde Yunan felsefesi hemen hemen bütünüyle dış doğaya, cisimlerin dünyasına yönelmiş olan bir doğa felsefesidir.
2. Bundan sonra insana karşı uyanan ilgi klasik dönemin geniş sistemlerine yol açmıştır. Bu sistemlerde Tanrı, insan ve doğa, bir düşünce bağlantısı içinde kavranmak istenmiştir.
3. Aristoteles’in kendi felsefesiyle okulunda gelişen ve biriken çok zengin bilgi kadrosu, tek tek bilimlerin bağımsızlığına her bilgi kolu üzerinde ayrıca çalışmalara yol açmıştır. Bundan sonra, her şeyi, bütün konuları içine almak isteyen bir sistem yerine: aralarında gittikçe ayrımlaşan bilimlerin bir karmaşası geçmiştir. Felsefe kendini bu bağlantıdan ayırmış, onun payına dünya ve hayat görüşleriyle ilgili genel sorunlarla uğraşmak düşmüştür. Aristoteles’ten sonraki felsefe, her şeyden önce, doğru yaşayışı gösterecek, gönülleri doyuran bir dünya görüşüne ulaştıracak yolu arayan bir öğretidir. Bu özelliği ile de, az veya çok pratik bir felsefe, aydınlar için de dinin yerine geçen bir felsefe olmuştur. Bu gelişme, Antik felsefenin son dönemine bir geçittir.
4. Bu son döneminde Antik felsefeye gittikçe daha çok dini öğeler karışmıştır. Bunların arasında Doğudan gelenleri de vardır: Bu arada Hint ve Mısır dinlerinin birtakım görüşleri, bazı Antik düşünürlere özlenilen örnekler gibi görünmüştür. En sonunda, yığınların din gereksemesini daha iyi karşılayan Hıristiyanlığın ortaya çıkmasıyla bu dönem de kapanmış, böylece Antik felsefe de sona ermiştir.
İşte felsefe, Türkistan’da, Çin’de, Hint’te, Mısır’da, eski Yunanistan’da ve başka birçok yerde örneklerine bol bol rastladığımız ‘imgeye dayanan mitosçu düşüncenin’ eleştirilmesinden ve imgelerin ya da tasarımların yerine, inanca değil, akla dayanan felsefesel-bilimsel kavramların ve açıklamaların konmaya çalışılmasından doğmuştur. Demek ki felsefe, dinlere kaynaklık etmiş olan ve özü bakımından dinden farklı olmayan mitosların aşılmasıyla; evrenin kaynağı ve insan yaşamının anlamı gibi en genel sorunlara, dinsel düşüncenin etkisinden sıyrılarak kavramlarla ve akıl yürütmeyle cevap verme çabasıyla birlikte ortaya çıkmıştır. Bu türden ilk cevaplara ise, yukarda belirttiğimiz gibi eski Yunanistan’da rastlıyoruz.
Eski Yunan’dan önce felsefesel ve bilimsel düşünce kesinlikle yok muydu? Eski Çin, Hint ve İran dinlerinde ve mitoslarında, hem dağa hem de insan yaşamı konusunda derin felsefesel düşünceler bulunduğu bir gerçektir. Hatta Çin ve İran dinlerinde, varlıkları ve olayları karşıtlıklarla ve birbiriyle çatışan gerçeklerle açıklama eğilimi de görülüyor. Yani eski Doğu düşüncesinde, diyalektik görüşe benzer ilkel bir düşünüşe rastlandığı bile söylenebilir. Her ne olursa olsun, burada dikkatimizi çeken nokta, felsefesel düşünceye oranla din düşüncesinin ağır basmasıdır. Başka bir deyişle, eski Doğu düşüncesinde felsefe, dinden tamamen sıyrılarak bağımsızlığını elde edememiş ve kendini yalnızca akla ve mantığa dayanan özgür bir araştırma olarak ortaya koyamamıştır. Oysa eski Yunan düşünürleri, bazı felsefesel düşünceleri olduğu gibi bazı bilgileri de Doğudan ya da başka yerden aldıkları halde, bambaşka bir biçimde işlemiş, geliştirmiş ve düzenlemişlerdi. Örneğin eski Mısır’da geometri, Nil Irmağının belli zamanlarda doğurduğu taşkınları önlemek ve bu amaçla kanallar açmak zorunluluğundan doğmuştu. Yani, pratik bir amacı göz önünde tutuyordu. Ve bu pratik amaçlardan hiçbir zaman sıyrılamamış, bağımsız ve derli toplu yani sistemli bir bilgi haline gelememişti: bölük pörçük kalmıştı. Oysa Yunan düşünürleri ve özellikle Eukleides, yalnızca teknik ve pratik özellik taşıyan bu bilgileri, sistemli ve kuramsal (teorik) bir bilim (geometri bilimi) durumuna getirmeyi başardılar. Aynı şeyi, Babillilerin dinsel amaçları gözetmekten doğan astronomileri için de söyleyebiliriz. Bu bilgi dalı da, eski Yunan düşünürlerinin ve bilginlerinin elinde, derli toplu, düzenli ve yalnızca pratik amaçlara değil kuramsal amaçlara da yönelen, yani bilmek için bilmek isteğine cevap veren bir bilim durumuna geldi. Yunan düşünürleri din ve mitoslarda dağınık ve birbiriyle ilintisiz durumda bulunan; imgelerle ya da simgelerle (sembollerle) dile getirilmiş olan felsefesel düşünceleri de, mantıksal ilintilerle birbirine bağlanmış, amacını kendi içinde taşıyan bağımsız ve kurumsal bir bilgi durumuna getirmeye çalıştılar. Felsefeyi, yalnızca dine ya da pratik amaçlara yararlı bir çaba olarak değil, doğruluğu (hakikati) salt doğruluk olduğu için arayıp bulmaya çalışan bir çaba olarak benimsediler. Bundan ötürü “bilgi ve bilgelik sever” düşünür tipine, yani bilimsel açıklamalar yapmaya çalışan özgür düşünceli filozofa da ilk olarak eski Yunanistan’da rastlıyoruz.
Thales’den önce eski Mezopotamyalılar, eski Mısırlılar ve eski Yunanlılar doğayı canlı olarak gördüler. Onlar için doğa veya doğada bulunan herhangi bir nesne bir insandan, bir “sen”den farklı değildi. Örneğin, eğer bahar mevsiminde Nil Irmağı’nın su düzeyi yeterince artmadı ise, eski Mısırlılar bu trajediyi bizim anladığımız anlamda açıklamadılar. Onlara göre, ya Nil Irmağı insanlara kızdığı için su düzeyini yükseltmedi ya da belli bir Tanrı insanlara kızdığı için Nil ırmağının yükselmesine izin vermedi. Görülüyor ki, ırmak bir insandan farklı değildir, o bir canlıdır. Bir insan gibi kızabilmekte ve belirli eylemlerde bulunabilmektedir.
Ayrıca, eski insanlar bireysel olaylarla ilgilendiler ve o yüzden genel yargılar ortaya koyamadılar. Örneğin, eski Yunanlılar bütün depremleri değil belli bir depremi belli bir Tanrının yani Poseidon’un kızgınlığı ile açıkladılar. Onlar için amaç genellemelere gitmek olmayıp özel bir olayı özel bir biçimde açıklamaktı.
Bundan başka ilkel insanlar aynı nesneyi veya olayı çelişkili biçimlerde açıkladılar. Örneğin, eski Mısırlılara göre güneş hem bir Tanrıdır, hem gökyüzünde uçan bir şahindir ve hem de hareket eden bir toptur. Üstelik onlar bu açıklamaların çelişkili olduğunu dahi fark etmediler.
İlk Yunan filozoflarına gelince, onlar efsanelere inanmadılar ve doğayı cansız, edilgen (pasif) bir şey olarak gördüler. Onlar Tanrıların varolduğunu kabul etmekle birlikte, evrendeki olayları doğal olarak açıkladılar ve kendi açıklamalarında Tanrılara bir işlev yüklemediler. Örneğin, eski ve çağdaş Yunanlılar depremi deniz Tanrısı Poseidon ile açıklarken Thales aynı olayı doğal olarak açıkladı. Ona göre dünya deniz üstünde yüzmektedir ve dalgaların dünyayı sarsması ile deprem meydana gelmektedir.
Bundan başka, ilk Yunan filozofları belli bir olayı açıklamak yerine aynı kümeye giren bütün olayları açıkladılar. Örneğin, tek bir depremi açıklamak yerine, bütün depremleri açıklamaya çalıştılar.
İlk Yunan filozoflarını ilkel insanlardan ve çağdaşlarından ayıran en önemli özellik ise, onların eleştiriye ve tartışmaya açık olmaları idi. Onlar birbirlerinin görüşlerini eleştirdiler ve kendi görüşlerini argümanlarla ve gerektiğinde gözlemsel ve deneyimsel kanıtlarla desteklediler. Onlara göre, bir olayın tek bir açıklaması olabilirdi.
Özetle felsefenin doğması bazı toplumsal koşulların gelişmesine bağlıdır. Bunları üç başlık altında toplamak mümkündür. Ekonomik gelişme, demokratik yönetim ile laik ve hoşgörülü dünya görüşü. Ancak bu üç koşul tamamlandığında felsefe doğmakta ve varlığını sürdürmektedir. Bu üç unsurdan birinin eksikliği felsefenin o toplumdan kaçmasına neden olmaktadır. Bu üç koşulun olgunlaştığı Batı Anadolu kentlerinde felsefe doğmuş ve koşullar bu şekilde kaldığı süre içinde de varlığını sürdürmüştür.
Batı Anadolu’da yaşayan pek çok düşünür tıpkı Thales gibi davranarak, özellikle de evren konusuna ilişkin varsayımlarda bulunmuşlardır. Genelde Maddeci bir yaklaşım içinde olan bu düşünürlere, varsayımlarına ve akıllarına aşırı güven duydukları gerekçe gösterilerek “Dogmatik Düşünürler”; İnsan sorunsalına değinmedikleri iddia edilerek “Doğa Filozofları” gibi isimler verilmiş olsa da bu düşünürlere “İlkçağ Maddecileri” demek çok daha uygun düşmektedir.
Ege adalarında yaşayan düşünürler ise Anadolu düşünürlerinden farklı bir yol izleyerek; kuşkucu bir yaklaşım sergilemişler ve düşünce tarihine “Sofistler” adıyla geçmişlerdir.
Ege’nin batısında Atina’da ise birbirine öğretmen öğrenci bağı ile bağlı olan, idealist düşüncenin ilkçağdaki temsilcileri, Sokrates – Platon – Aristoteles üçlüsünü görürüz.
Felsefenin bu altın çağı İsa’dan Üç yüzyıl öncesine kadar sürer. Toplumsal koşulların değişmesi ile felsefe; karşı çıkarak doğduğu dinin ve resmi ideolojinin emrine girince, özel olarak Ege’yi; genel olarak insanlığı terk eder. Bu yok oluş bütün ortaçağ boyunca da sürecektir.
Felsefenin doğum yeri olan Anadolu’nun batı kıyılarında (İonia) ve Akdeniz kıyılarında yetişen, Thales, Anaxsimenes, Herakleitos, Demokritos, Pythagoras, Parmanides, ve Zeno gibi büyük düşünürler, Batı felsefesinin ilk temel taşlarını koymuşlardır.
Oluşumunu ve gelişimini izleyen yüzyıllar içinde felsefe bilimsel düşünce biçiminin ve bilimin yolunu açmış, zaman zaman da bilimin yanında yer almıştır. Ama son bir iki yüzyılda tekniğin ve işbölümünün gelişmesi sonucunda, bilimler özelleşmiş, uzmanlaşmış ve felsefeden kopmuştur. Felsefe ve bilim öncelikle konuları ve yöntemleri bakımından farklılaşmıştır. Bilimler daha çok duyuma ve deneye öncelik verirken felsefe bunlardan da yararlanarak tikel deneyimlerden bağımsız düşünce biçimine ve a priori bilgiye ağırlık vermiştir. Bilim kesin sonuçlar içeren, kanıtlanabilir bilgiler verirken felsefe neyin, nasıl bilinebileceğini araştırmış, bilimin ve bilimsel bilginin yapısı üzerine de soru sormuş ve yanıt getirmiştir.
Böylece felsefe bugünkü anlamda asıl işlevini yüklendi. Bu konular bir yandan bilimsel kavramların dışında kalan, devlet, erdem, eylem, estetik gibi alanları kapsamakta, öte yandan mantık gibi düşünme ve akıl yürütme yöntemlerini içermektedir. Daha genel anlamda söylemek gerekirse günümüzde felsefe madde ve ruhu çözümlemeye ve bunlardan hangisinin temel olduğunu açıklamaya çalışmaktadır (spiritüalistlere göre varlıkların temeli ruh ve akıl, materyalistlere göre ise her şeyin temeli madde ve onun çeşitli biçimdeki belirtileridir). Bu anlamda felsefe ile metafizik özdeş kavramlardır.

Felsefenin en önemli özelliği, felsefe sistemlerinin yanlış olduklarının hiçbir zaman kesinlikle ispat edilememesidir. Felsefe görüşleri, Nietzsche’nin deyişiyle, dağların doruklarından birbirine ulaşan yankılardır.
уυѕυƒ isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Bookmarks


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Sizin Yeni Konu Acma Yetkiniz var yok
Sizin Konu Yanıtlama Yetkiniz var
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz

Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
ERKEK TEKNiK ÖĞRETiM OKULLARI,ANADOLU TEKNİK LİSELERİ,ANADOLU MESLEK LİSELERİ Yaso Liseler 0 08-16-2008 13:22
TÜrkİye Tarİhİ Anadolu Beylİklerİ Anadolu SelÇuklulari Ve HaÇlilar уυѕυƒ Tarih Testleri 0 04-11-2008 21:07
Kırım Savaşı Ve Modern Avrupa’nın Doğuşu Yaso Kitap Özetleri 0 03-11-2008 16:18
Şanlı Galatasaray'ın Doğuşu berkant_07 Galatasaray 10 02-22-2008 13:47
Avrupada Astronominin Yeniden Doğuşu LeGoLaS Astronomi 0 02-20-2008 14:31


Şu Anki Saat: 15:18


İçerik sağlayıcı paylaşım sitelerinden biri olan Bilqi.com Forum Adresimizde T.C.K 20.ci Madde ve 5651 Sayılı Kanun'un 4.cü maddesinin (2).ci fıkrasına göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur. bilqi.com hakkında yapılacak tüm hukuksal Şikayetler doganinternet@hotmail.com ve streetken27@gmail.com dan iletişime geçilmesi halinde ilgili kanunlar ve yönetmelikler çerçevesinde en geç 1 (Bir) Hafta içerisinde bilqi.com yönetimi olarak tarafımızdan gereken işlemler yapılacak ve size dönüş yapacaktır.
Powered by vBulletin® Version 3.8.4
Copyright ©2000 - 2017, Jelsoft Enterprises Ltd.
Search Engine Optimisation provided by DragonByte SEO v2.0.36 (Lite) - vBulletin Mods & Addons Copyright © 2017 DragonByte Technologies Ltd.

Android Rom

Android Oyunlar

Android samsung htc

Samsung Htc

Nokia Windows