Bilqi Forum  

Geri git   Bilqi Forum > Yaşam ve Eğlence > Komik ve Geyik > Fıkralar

ÖDEVLERİNİZİ BULMAKTA ZORLANIYOMUSUNUZ!

SORUN ANINDA CEVAPLIYALIM.

TÜM SORULARINIZA ANINDA CEVAP VERİLECEKTİR !

Sitemize Üye Olmadan Konulara Cevap Yazabilir Ayrıca Soru Cevap Bölümüne Konu Açabilirsiniz !

Yeni Konu aç Cevapla
LinkBack Seçenekler Stil
Okunmamış 06-17-2010, 16:30   #1
Webmaster
 
ALAKAZAM - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Dec 2009
Mesajlar: 2.692
Thanks: 0
Thanked 0 Times in 0 Posts
Tecrübe Puanı: 398
ALAKAZAM has much to be proud ofALAKAZAM has much to be proud ofALAKAZAM has much to be proud ofALAKAZAM has much to be proud ofALAKAZAM has much to be proud ofALAKAZAM has much to be proud ofALAKAZAM has much to be proud ofALAKAZAM has much to be proud of
Standart İhtirasın Sonu

Fıldır fıldır dönen gözleriyle, bir şeyler düşündüğü belliydi. Bu, onüç-ondört yaşlarında bir çocuktu. Üstünde lacivert bir çeketi vardı. Altındaki pantolonda ona uygunluk arz ediyordu. Yalnız pantolonunda, dışarıda, toz toprakta boğuşmanın izleri göze çarpıyordu. Lacivert renk yerini, bulutların yağmur yağdıracakları zaman aldıkları alaca renge bırakmıştı.
Bu çocuğun yaramaz olduğunu söylemek için kâhin veya dahi olmaya gerek bırakmayacak kadar üstünde haşarılık belirtileri bulunuyordu. Aklından geçenleri arkadaşıyla paylaşmak için ona dönerek;
Haydar, dedi, bak sana bir şey söyleyeceğim. Hiç zorlanmadan kolay yoldan para kazanacağız ne dersin?
Haydarın gözlerinde masumluğun parıltıları okunuyordu. Üstündeki çeket ise, tozlarla çok sıkı dost olduğunu gösterecek derecede kirliydi. Ayakkabısının ön tarafı, yoldaki taşlara vurmaktan yamulmuştu. Hatta toprakları yutmak için küçük bir ağız bile açılmıştı.
Bu çocuğun boyu Kemal'e göre kısaydı. Aynı zamanda bir çıta gibi de zayıf ve çelimsizdi. Kemal'in sözlerini duyunca gözleri faltaşı gibi açılmış bir halde;
—Kemal, dedi ne söylediğinin farkında mısın? Bu parayı yorulmadan nasıl kazanacağız? Haydi, söyle, meraktan çatlatma insanı.
Arkadaşının masumane şaşkınlığını ve heyecanını gören Kemal, bir tilkinin hinliğiyle tebessüm ederek;
—Ben bir iki haftadır dikkat ediyorum. İstiklal marşı okunduğu zaman öğretmenler odasında kimse kalmıyor. Öğretmenlerin çantası da ortada boş duruyor. İstersek oradan paralarını uçurabiliriz.
—Ne diyorsun be sen? Ne dediğini kulakların duyuyor mu? Hiç utanmadan öğretmenlerin parasını mı alacağız..
—Evet, evet hem de hiç zorlanmadan. Parayı aldıktan sonra istediğimiz gibi harcarız.
Haydar, arkadaşının cinliği ve hain kurnazlığı karşısında ne diyeceğini bilemedi. Bir müddet durduktan sonra, içindeki şeytanın da kışkırtmasıyla bu kötü ve çirkin teklifi kabul etti. Ne de olsa avantadan para kazanacaktı. Canı ne istiyorsa alabilecekti.
Dışarıda kışa girmenin hazırlığını yapan, soğuk bir rüzgar esiyordu. Zilin çalmasıyla öğrenciler, sınıfları terk ederek, okulun bahçesinde dolaşmaya başladılar. Nöbetçi öğretmenlerde, öğrencilere sınıfları terk etmelerini söylüyorlardı. Bahçede ağaçların yaprakları uçuşuyordu. Yerler, sararmış yapraklarla doluydu.
Bir müddet sonra okulun içi ölüm sessizliğine bürünmüştü. Sınıflarda ve koridorlarda hiç kimse kalmamıştı. Öğretmenler ve öğrenciler İstiklal Marşı için aşağıdaki bahçede toplanmışlardı.
Okul, her katında yedişer sınıf bulunan iki kattan oluşuyordu. Üst katta müdür odasıyla, öğretmenler odası bulunuyordu. Öğretmenler odasının tam karşısında ise memur odası vardı. Birinci kattan ikinci kata çıkarken, tam karşıda bir boy aynasıyla, onun yanında üst tarafta tarihi şahsiyetlerin resimleri asılı duruyordu. Birinci katta ise, iki müdür yardımcısının kaldığı oda ile hizmetlilerin odası vardı.
Okulun arka bahçesindeki iğde ağaçları, halay çeken bir grup insan gibi, tek sıra dizilmiş, birbiriyle sarmaş dolaş olmuşlardı. Güneşin yakıcı ışınlarına karşı pencerelere bir kalkan görevi yapıyorlardı. Yazın öğrenciler bu ağaçların hayrına biraz rahatlıyorlardı. Öğretmenlerin girdiği dış kapı demirdendi. Bu kapı açılınca, okulun iç kapısına kadar iki tarafı çiçeklerle ve bodur ağaçlarla süslü, ince taşlarla döşenmiş bir yol vardı. Bunlarla beraber söğüt ağaçları dallarını bir şemsiye gibi bunların üstüne sarkıtmıştı. Çiçeklerin arkasında ise, öğrencilerin toplanarak İstiklal Marşı'nı söyleyecekleri mucurla kaplanmış küçük bir alan vardı. Öğrenciler, Müdür Beyin eşliğinde İstiklal Marşı'na başlamışlardı.
“ Korkma sönmez bu şafaklarda ...” İşte tam o sırada içerideki bir sınıfın kapısı açıldı. İçeriden iki çocuk kafalarını uzattılar. Sağa sola dikkatlice baktılar. Sonra da etrafı gözetleyerek yukarıdaki öğretmenler odasına gitmek için merdivenleri sinsice çıkmaya başladılar. Merdivenler iki kıvrımdan oluşuyordu. Bu merdivenler onların her gün inip çıktıkları yerdi. Ancak bugün çok değişik niyetlerle çıkıyorlardı. Bunun için bu sefer, her zamanki rahatlıkları gözükmüyordu. Korka korka ikinci kata çıktılar. Haydar dışarıyı gözetlerken, diğeri içeriye süzülmüştü. Tabi bu işi yaparken o kadar rahat değillerdi. Damarlarındaki kan hızlanmış, homurtusu ta uzaklardan duyulan trenin nefes alış verişi gibi, kalpleri de hızlı ve gümbür gümbür çarpıyordu.
Kemal, bir yandan içeride çantaları karıştırırken, diğer yandan da dışarıdaki sese kulak veriyordu. Törenin bitip bitmediğine dikkat ediyordu. Dışarıdaki ses, törenin bitmek üzere olduğunu haber veriyordu;
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal
Hakkıdır, hakka tapan, milletimin istiklal
İşte ses kesilmişti. Tören bitmiş olmalıydı. Öğretmenler şimdi yukarıya çıkarlardı. Elini çabuk tutması gerekiyordu. Bu his onun elini ayağına dolaştırmıştı. Çantaları karıştırırken, heyecanla korku karışığı duyguyla masanın üstündeki çiçek vazosunu düşürdü. Çiçekler yerlere saçıldı. Yalnız, bunlar canlı gibi rengârenk durmalarına rağmen sadece güzel birer yapay çiçeklerdi. Kemal alnında oluşan terleri hiç hissetmiyormuşçasına, telaşlı telaşlı çiçekleri toplayıp, vazoya koymaya çalışıyordu. Bu sırada kapıda Haydar'ın titrek ve endişeli tiz sesini işitti:
—Kemal çabuk ol! dedi. Aşağıdan ayak sesleri gelmeye başladı. Neredeyse yukarıya çıkmak üzereler. Haydi, çabuk ol!
Kemal bu sese karşılık verecek durumda değildi. Çantalardan alacağını almıştı. Yüzü, ter kan içinde dışarıya çıktı. Haydar'ın elinden tutarak, doğruca koridorun sonundaki sınıfların birisine girdiler. Kapıyı kapatarak, sinsi tilkiler gibi kapının arkasına saklandılar.
İki çocuk böylesine şeytanca düşüncelerini gerçekleştirdikleri sırada, dışarıda tören sona ermişti. Öğrenciler sevinçle evlerine dağılmışlardı. Öğretmenler de aşağıda ayaküstü sohbet ediyorlardı. Bir müddet sonra müdürün ve öğretmenlerin ayak sesleri merdivenlerde duyulamaya başladı. Kısa bir süre sonra da kendileri göründü.
Müdür öğretmenlerden ayrılarak, kendi odasına geçti. Öğretmenlerde konuşarak kendi odalarına girdiler. Herkes kendi evraklarını dolaplarına yerleştirdi. Alacaklarını aldılar. O sırada Kerim öğretmenin gözüne, masanın kırmızı örtüsünün altındaki bir çiçek dalı ilişki. Eğilerek onu yerden alıp vazonun içine yerleştirirken;
—Arkadaşlar, dedi. Bu çiçek dalının yerde ne işi var? Biz aşağıya inerken hepsi vazonun içindeydi. Nasıl düşmüş olabilir?
Masanın üzerindeki kitapları düzeltmekle meşgul olan uzun boylu, esmer tenli, toprak yüzlü, gözlüklü olan Abdullah öğretmen;
—Sen de be Kerim hoca, dedi. Önceden yere düşmüştür de gözünden kaçmıştır. Şimdi de görünce, yeni düştüğünü sanıyorsundur. Bir de hiçbir şey gözümden kaçmaz derdim.
—Siz ne derseniz deyin arkadaşlar, bence bu çiçek yeni düşmüştür. Bu söz üzerine diğer öğretmenler de tebessüm ederek, Kerim hoca'ya baktılar. Sonra da çantasını ve paltosunu alan dışarıya çıktı. Dışarıdaki hafif rüzgârda kar taneleri belli bir ritimde çalan müziğin eşliğinde dans eden oyuncular gibi oynayarak yeryüzüne doğru süzülüyorlardı. Dünyanın görülen kirlerini ve pisiliğini gidermek için sanki birbiriyle yarış ediyorlardı.
Okul, çocukların şen şakrak cıvıl cıvıl seslerinden mahrum olunca, mahzun bir yalnızlığa gömüldü. oraya hayat verenlerin, oradan uzaklaşmasıyla birlikte asli yüzü olan betonun soğukluğunu bütün çehresiyle kuşanıverdi. Yalnız okulun önünde duran direkte asılı bayrak, çocukların tekrar geleceğini biliyormuşçasına rüzgârda bir kuş gibi kanat çırparak dalgalanıyordu.
Tören bittikten sonra öğrencilerle birlikte öğretmenlerde okulu yalnızlığa terk ederek, evlerine doğru birer ikişer gittiler. Şeyda ve Aysun öğretmenler, evden önce, alışveriş yapmak için markete girdiler. orada bulunan okulun eski öğrencilerinden Ali'ye seslendiler;
—Merhaba Ali, nasılsın? İşler nasıl gidiyor?
—Sağ olun öğretmenlerim. Hoş geldiniz. İşte nasıl olsun, işler fena sayılmaz. Allah'a şükürden başka ne diyelim. Sizler nasılsınız? Buraya alışabildiniz mi? İlçemiz küçüktür, ama güzeldir. Aynı zamanda havasına diyecek yoktur. Gerçi kışı biraz sert geçer. Ancak bunun yanı sıra yazları bir yayladan farksızdır.
Soğuktan dolayı içeride yanan sobanın yanına gelerek ısınmaya çalışan öğretmen hanımlar:
—Eh göreceğiz bakalım. Dediğin gibi mi yoksa yazı da kış gibi çekilmez mi? Şimdilik sen bize iki kilo şeker, bir kilo peynir on tane de yumurta ver bakalım. Daha eve gidip soba yakma sorunuyla boğuşacağız.
Ali, söylenenleri yapmak için marketin içinde uzunlamasına kurulmuş ön tarafı camlı buzdolabının arkasına geçti. Peyniri dolaptan çıkartarak tartmaya başladı.
Bu sırada öğretmenlerde, marketin içini geziyorlardı. Gözlerinden kaçan ufak tefek ihtiyacın olup olmadığına bakıyorlardı. Bir müddet sonra Ali'nin, müşterilerinin öğretmenleri
Olduğu bilinciyle kasıtlı olarak yumuşattığı saygı ifade eden sesini duydular:
—Buyurun, istekleriniz hazır. Başka bir isteğiniz var mı?
— Hayır, Sağol Ali. Şimdilik bunlar yeter, dedikten sonra Şeyda öğretmen cüzdanından parasını çıkartarak verdi. Ve ikilisi de eşyalarını aldıktan sonra marketten ayrıldılar.
Önlerinden İlçenin iki fırınından birisi vardı. Burayı çalıştıran kısa boylu, zayıf bir hacı amcaydı. Fırının önüne gelince ikisi de buram buram kokan nefis ekmeklerin kokusunu aldılar. Acıktıklarını hissettiler. Kapıyı açtıklarında içerinin buharı kafesten kurtulmak isteyen bir kuş misali hemen kapıdan dışarıya süzüldü. Aysun öğretmenin gözlükleri içerinin buharından dolayı nemlenmişti. Cam sileceğini çıkartarak gözlüğünün camını sildi. Bu sırada Şeyda Hanım da çantasından parasını çıkartmıştı. Hacı amca gelenleri görünce:
—Buyrun, buyrun hoca hanımlar. Nasılsınız?
Şeyda öğretmen:
Sağol hacı amca rahatımız iyidir. İki ekmek alıp acele eve gidelim diyoruz. Daha havasına alışamadık da.
Hacı amca ekmeği bir gazeteye sardıktan sonra siyah bir poşetin içine yerleştirip hoca hanımlara verdi. Şeyda ve Aysun öğretmenler ekmeği aldıktan sonra atkılarını ağızlarına burunlarına iyice sararak buram buram ekmek kokan sıcacık fırını terk edip dışarının soğuğuna çıktılar. Hızlı adımlarla olmakla beraber dikkatli bir şekilde, evlerine varmak için, çifte kumrular gibi birbirlerine sarılarak ilk sokaktan içeriye girdiler. Biraz sonra öğretmenler evlerine varmışlardı. Şeyda öğretmen, hemen kolları sıvayıp sobayı yakmak için kazanı odun ve kömür doldurmaya gitti. Aysun öğretmende mutfağa geçti.Açlıklarını yatıştırmak için bir şeyler hazırlamaya başladı.Bu sırada Şeyda,boş olan bir odaya yerleştirdikleri odun ve kömürle doldurduğu kazanı sobaya koymuştu.
Şeyda, bir müddet sobayla boğuştuktan sonra ter kan içinde sobayı yakmayı başardı İçeriyi hafif bir is kokusu kaplamıştı. Fakat asıl önemli olan içerdeki soğuğun tehlikeli bir hayvan gibi en kısa zamanda dışarıya kovulmasıydı. Şeyda bunu başarmıştı. Soba şimdi gümbür gümbür yanıyordu. Öğretmen hanım yorgunluğunu gidermek için yavaş yavaş ısınmaya başlayan odada karşılıklı duran divanlardan birine oturdu. Divanın yanındaki duvarda deniz manzaralı bir tablo asılıydı. Televizyon ise ön tarafı camekân olan siyah bir dolabın üstünde duruyor. onun yanında ise çiçeklerle dolu bir saksı duruyordu. Tablonun karşısındaki duvarda ise kalp şeklinde çiçek desenli bir saat aslıydı.
İki bayan öğretmen, ateşin tesiriyle kızarmış olan sobanın yaydığı sıcaklıkla ısınmış odalarında, karınlarını doyurduktan sonra keyif çayı içiyorlardı. Bu sırada Şeyda cüzdanını çıkarmış, ne kadar parasının kaldığına bakıyordu. Fakat o da ne? Birden gözlerinde şaşkınlık ifadesi belirdi. Paralarını tekrar saydı. Sonra Aysun'a dönerek:
—Aysun! Cüzdanımda tam otuz milyon lira ek................... Nereye gitmiş olabilir?
—Yolda düşürmüş olabilir veya bir yere harcamışsındır da aklına gelmiyordur. İnsanlık hali hiç belli olmaz. Hele sen yine iyice bak, yine de bulamazsan sana bir miktar verebilirim.
Şeyda, cüzdanını, çantasını iyice karıştırdı. Bölmelerine tek tek, tekrar tekrar baktı. Fakat nafileydi bu bakışlar. Para sanki kuş olup uçmuştu. Yoktu işte, yoktu... Aysun'a;
—Aysun, hafta sonu şehre kadar gidecektim. Önemli işlerim vardı. Şayet bir miktar borç verirsen sevinirim. Bende aylığı alınca sana iade ederim.
Aysun kapının arkasına astığı çantasını alarak, içinden cüzdanını çıkardı. Şeyda'nın yanına giderek;
—Şeyda, dedi. Sana ne kadar lazımsa söyle. O kadar vereyim. Şimdilik benim çok acil ihtiyacım yok.
—Otuz milyon kadar verirsen şimdilik yeter sanıyorum. Yahu hala o paranın nereye gittiğini merak ediyorum. Yolda düşmüş olacağını hiç sanmıyorum. Fazladan bir yere harcadığımı da hatırlamıyorum.
O sırada Aysun'da cüzdanını açmış paralarını sayıyordu. Fakat o da ne! Şimdi de Aysun'un yüzünde şaşkınlık ifadesi okunuyordu. Şeyda;
—Ne oldu kız Aysun? Niye yüzünün şekli birden değişti.? (şakayla) Yoksa seninde mi paran ek..................? Söylesene.
Aysun şaşkınlıktan kızarmış bir yüz ifadesiyle;
—İyi bildin benim de param ek................... Ne oldu bugün bizim paralara? Anlamıyorum arkadaş. Hani sana düşürdün diyelim. Çünkü alış veriş yaptın, cüzdanını açtın, para çıkardın. Peki, benim paralarıma ne oldu? Ben bugün hiç cüzdanımı açmadım. Hep çantamın içinde duruyordu.
Birden evin içinde soğuk rüzgârlar esti. İkisinin de morali iyice bozuldu. İki arkadaş hafta sonu bu düşüncenin verdiği sıkıntı içinde geçirdiler.
Pazartesi. Okulun yeniden canlılığa kavuştuğu bir gün… Kuş sesleri nasıl ilkbaharı şenlendiriyorsa, çocuklar da okula aynı şekilde ayrı bir hava, neşe ve canlılık veriyordu. Hafta başı töreninden sonra, iki bayan öğretmen aynı anda müdürün yanına çıktılar. Bunlar Şeyda ve Aysun öğretmenlerdi. Şeyda hanım: Müdür bey, dedi. Ben bir hususu arz edecektim. Şayet müsaitseniz.
Masanın başında oturmuş, evraklarla uğraşan müdür, başını kaldırarak;
—Buyurun sizi dinliyorum. Ne diyeceksiniz.?Şeyda öğretmen biraz çekinerek:
—Efendim, dedi. Hafta sonu töreninden önce çantamda bulunan bir miktar param kaybolmuştu. Aslında bunun için yanınıza gelmeyecektim. Ancak kaybolan tek benim param değil. Aysun hanımın da bir miktar parası aynı günde kaybolmuş. Bunun bir tesadüf olmayacağını düşünerek, durumu size anlatmaya karar verdik.
Müdür bunları dinlerken, kapı bir daha vuruldu. İçeriye Neriman öğretmen girdi. O da müdüre bir şey söyleyeceğini, ancak şimdi uygun değilse başka bir zaman geleceğini söyledi. Müdür;
—Buyurun Neriman Hanım, sizin ne sorununuz var? Ne diyeceksiniz, siz de söyleyin bakalım? Neriman Hanım;
—Müdür bey, dedi. Benim geçen haftaki törenden önce bir miktar param kaybolmuştu. Bunu size söylemeye geldim. Törenden önce elimle saydığım ve bir yere harcamadığıma emin olduğum için bu durumu size haber vereyim dedim.
Müdür bey bu olaylar karşısında şaşkınlığını gizleyemedi. Bunları duyunca olayı oldukça garipsedi. Başını sallayarak;
—Allah Allah, dedi. Bu nedir yahu! Buyurun sizde oturun Neriman Hanım. Bu arkadaşlarında paraları törenden önce kaybolmuş. Şayet birinizin parası kaybolmuş olsaydı, düşmüş veya bir yere harcamış da unutmuş olacağınızı düşünecektik. Aynı gün üçünüzün bu şikâyette bulunması bunun bir tesadüf olmayacağını gösteriyor. Bu da aklımıza hiç de olmasını istemediğimiz bir düşünceyi getiriyor. Bunları söyledikten sonra bir müddet sustu. Sıkıntıdan ayağa kalktı. Perdeleri açtı. Gözleriyle dışarıyı süzdü. Dışarıda kar taneleri uçuşuyordu. Her taraf gelinliğini giymiş bir kız gibi bembeyazdı. Sanki dünyanın hiç olmazsa görünen kirini, pisliğini örtmek için birbiriyle yarışırcasına yeryüzüne iniyorlardı. Dışarının bu yüzeysel güzelliğini seyreden müdür öğretmenlere dönerek;
—Arkadaşlar, dedi. Şimdilik sizler derslerinize giriniz. İnşallah bu sorunun üstesinden geleceğiz. Paralarınızı da ortaya çıkarmaya gayret edeceğiz.
Öğretmenler “ iyi günler ” diyerek ayrıldılar. Müdür odada yalnız kalmıştı. Bir mahkûmun hapishanede ileri geri volta atması gibi odada bir o tarafa bir bu tarafa yürümeye başladı. Sonra pencerenin yanına giderek, pencereyi açtı. Aynı anda içeriye soğuk ve serin bir hava akımı girdi. Müdür derin bir nefes alarak kendine geldi. İçeriye giren rüzgârın delice esişi masanın üstündeki evrakları havalandırdı. Zaten bu sırada müdür de üşüdüğünü hissetmişti. Hemen pencereyi kapatarak, dışarının dondurucu soğuğunun içeriye hâkim olmasını önledi. Odadaki dağınıklığı düzelttikten sonra, masanın başına oturdu. Şimdi biraz daha sakindi olayları tekrar zihninde canlandırdı. Kendi kendine konuşmaya başladı;
—Şayet düşündüğüm gibiyse, bunu yapanlar her kimse buna tekrar yönelecektir. Çünkü ağzına bal değen ayı, arı kovanına tekrar dadanacaktır. Ancak her seferinde işler yolunda gitmeyebilir. Bir seferinde de arıların zehirli iğnelerine hedef olmaktan kendisini kurtaramaz.
Bunları konuşurken birden telefona yönelerek, okulda bulunan iki müdür yardımcısını yanına çağırdı. Telefonu kapattıktan kısa bir süre sonra odasının kapısı vuruldu ve içeriye iki müdür yardımcısı girdi.
—Buyurun oturun arkadaşlar. Sizinle bir mesele hakkında konuşacağım. Bu konuda sizin de düşüncenizi almak istedim, dedikten sonra olayı baştan sona olduğu gibi anlattı.
Müdür yardımcılarından birisi uzun boylu, zayıf, genç bir öğretmendi. İsmi, İrfan'dı. Yüzünde devamlı olarak asık suratlı ve sert bir adam ifadesi okunuyordu. Diğerin adı İsmail'di. ona göre biraz daha kısaydı. Fakat ona göre biraz kiloluydu. Yüzünde hep tebessüm görülüyordu.
Müdürün anlattıklarını dinledikten sonra, onlarda şaşırdılar. Zihinlerinde bir soru işareti belirdi; Yoksa okullarında bir hırsız mı vardı?
Bu kötü düşünce zihinlerinde fırtınalar estiriyordu. Ne demekti bir okulda öğretmenlerin parasının çalınması? Bu olacak şey miydi?
Müdür yardımcısı İrfan, kendisinin aklına gelen çözüm önerisini arkadaşlarına anlattı. onlarda bu teklifi yerinde ve uygun buldular. En azından olaya bir çözüm getirmenin huzuru, odaya tekrar eski neşeli havayı getirdi. Karamsarlık bulutları, akıl güneşinin ışıklarının etkisiyle dağılmaya başladı.
O hafta bu olayın şokuyla geçti. Gerçi öğretmenler bu olaydan kimseye bahsetmemişlerdi. Fakat en azından bu olayı bilenler bunun sıkıntısını yaşıyorlardı.
Ve yine o gün gelip çattı. Dışarıda tören için toplanmıştı. Keskin bir rüzgâr esiyordu. Zavallı yavrucaklar bir kuş gibi boyunlarını paltolarının içine çekmişlerdi. Ellerinde eldiven olmasına rağmen titremekten kendilerini alamıyorlardı. Düşündükleri tek şey, tören biter bitmez, evlerine koşarak bir kedi gibi sobanın yanına kıvrılarak iliklerine kadar ısınmaktı.
Ancak bunlardan farklı şeyler düşünenler de vardı. İki kafadar afacan bedava balın tadını almışlardı. Bunun için aynı işi tekrarlamaya karar vermişlerdi. Çünkü alışmış kudurmuştan beterdir. Bir yılan sessizliğiyle merdivenlerden yukarıya doğru süzüldüler. Yaptıkları işin heyecanı ve korkusunun ateşi, havanın soğukluğunu hissettirmiyordu. Sağa sola baktılar, ortalıkta kimsenin olmadığına kanaat getirdikten sonra odaya girdiler. Küçük kalpleri yine de güm güm atıyordu. Elleri titriyordu. İkide bir kapıya bakıyorlardı.
Yalnız bu esnada, tam öğretmenler odasının karşısındaki odanın kapısının üstündeki camdan kendilerini gözetleyen iki gözden habersizdiler. Çocuklar içeriye girdikten kısa bir müddet sonra karşısındaki odanın kapısı aniden açıldı. Ve öğretmenler odasına doğru hızlı adımlarla birisi ilerledi. Çocuklar ayak seslerini duyunca korkudan ne yapacaklarını şaşırdılar. Dışarıya kaçmak istediler. Ama başaramadılar. Çünkü karşılarında sert bakışlarıyla müdür yardımcısı İrfan duruyordu...
Bir anda ölüm sessizliği hüküm sürdü. Korku filmlerinin heyecanı doruğa çıkaran ritimleri çocukların kalp atışlarında duyuluyordu. Gözler korkudan faltaşı gibi açılmıştı. Çocukların gözlerinde tüm renkler uçuşmuş yerine korkunun ve heyecanın tonları yerleşmişti.
Şaşkınlığın, göz semasından yavaş yavaş ayrılmasıyla birlikte ilk önce kendine gelen Kemal olmuştu.
—Şey hocam; burada bir şeye bakmaya gelmiştik de... Yani...
Gözlerinden öfke kıvılcımlarını çocukların üstüne doğru çevirmiş olan İrfan öğretmen;
—Evet, söyle oğlum. Ne vardı? Neye bakmaya geldiniz. Yoksa öğretmenler odasında bir şeyini mi unutmuştunuz?
—Şey hocam, yani hayır hocam… Bir öğretmenimize bakmaya gelmiştik. onu da göremeyince dışarıya çıkıyorduk ki siz geldiniz.
Bu sırada Haydar suçluluk duygusunun ezikliğini tüm özellikleriyle sergiliyordu. Başı öne eğikti. Yaptığı işin kötülüğünden yüzü kızarmıştı. Düğmeleri kopmuş çeketinin iki yakasını bir araya getirerek daha ezilip büzülmüştü.
. İrfan öğretmen alaylı bir tavırla:
—Yani tören esnasında bir öğretmeninize bakmıştınız öyle mi? Ne garip, yoksa siz tören sırasında okuldaki tüm öğretmenler ve öğrencilerin ve diğer personelin aşağıda olması gerektiğini bilmiyordunuz?
Yalanı tüm açıklığıyla ortadaydı. Ne diyeceğini bilemedi. Yukarıda bunlar yaşanırken tören bitmişti. Öğretmenler yukarıya çıkıyorlardı. İrfan öğretmen bu sırada çocukları müdürün odasına götürmüştü. Sonrada paraları çalınan öğretmen arkadaşlarına biraz beklemelerini söyledi. Kendisi de aşağıya, diğer muavinin yanına gitti. Biraz sonra müdür, odasına girdi. İçeride televizyonun yanında boyunlarını bükerek beklemekte olan iki öğrenci gördü. Bunların kim olabileceğini tahmin ediyordu. Yerine oturdu. Hiç bir şey demedi.
Bir müddet sonra kapı sesi duyuldu. İçeriye üç bayan öğretmen ve iki müdür muavini girdi. Sobanın yanında duran koltuğa İrfan öğretmen oturdu. Diğerleri ise, pencerenin yanındaki dört koltuğa oturdular.
Masanın başında dalgın bir vaziyete duran müdür, öğretmenlere:
—Arkadaşlar, dedi. İşte gördüğünüz şu öğrencilerimiz o terbiyesizliği yapmışlar. Bunların cezası disiplin yönetmenliğine göre örgün eğitim dışına atılmaktır. Yani bir daha hiçbir okulda hiçbir şekilde okuyamamaktır. Böylesine yüz kızartıcı bir ahlaksızlığı nasıl yapa bildiler anlamıyorum. ( sonra çocuklara dönerek)
—Çocuklar, bu işi nasıl yapabildiniz? Hangi cesaretle buna teşebbüs ettiniz? Sizde hiç mi saygı, korku yok? Biliyorsunuz, çekirge bir sıçrar iki sıçrar. Üçüncüde yakayı ele verir. Siz küçük çekirgeler gibi... Bir defa buna alışırsanız bir daha kurtulamazsınız. Adınız toplumda hırsıza çıktı mı, işte ondan sonra bu lekeyi temizleyemezsiniz. İlçemiz küçük bir yer. Hele de böyle yerlerde adınız çabuk duyulur. Tüm hırsızlıklar bundan sonra sizin üzerinize atılır. Bunlardan başka bir de babalarınızın durumunu bir düşünün. Herkes onlara hırsızın babası diyecek. Bu güzel bir şey mi? Sevgili çocuklar, bizler burada sizleri eğitmekle görevliyiz. Öğretmenlerinizle konuştum. Aldığınız paraları getirmek ve bir daha bu işi yapmamak sözü verirseniz sizi affedeceğiz. Bunlara söz veriyor musunuz?
Çocuklar suçluluk duygusunun altında eziliyorlardı. Başlarını önlerine eğmiş sessiz dururlardı. Gözlerinden yanaklarına doğru iki damla yaş akıyordu. Yaptıkları işin yanlışlığını anlamışlardı. Çünkü hırsız tanınmak kadar kötü leke yoktu. Müdürün sorusuna, ağıt boğazlarına çökmüş bir şekilde cevap verdiler.
—Özür dileriz sizden. Özür dileriz öğretmenlerimizden. Yaptıklarımızdan pişmanız. Bir daha böyle bir davranışta bulunmayacağımıza dair size söz veriyoruz. Bize böylesine şefkat ve sevgi gösterdiğiniz için sizlere çok ama çok teşekkür ediyorum. (bu sırada gözlerinden akan yaşlardan dolayı yanağını eliyle siliyordu). Hakkınızı helal edin. Sizleri çok seviyoruz muhterem öğretmenlerim.
Konuşan Kemal'di. Haydarın konuşacak takati kalmamıştı. Gözleri dolu dolu olmuştu. Başını yerden kaldıramıyordu.
Çocuklar, müdür ve öğretmenlerin ellerini tek tek öptüler. Tekrar özür dileyerek, müdürden izin alıp odadan ayrıldılar.
Müdür ve öğretmenler, çocukları tekrar kazanmanın mutluluğunu yaşıyorlardı. Çünkü mesele sadece ceza vererek sokakları suçlu çocuklarla doldurmak değildi. Asıl önemli olan onları topluma kazandıracak bir eğitim ve terbiye ile yetiştirmekti.
Dışarıda ise kar, lapa lapa yağıyordu. Dünyanın yüzeysel kirliliğini ve pisliğini örtmek için kar taneleri birbirleriyle yarışırcasına yeryüzüne iniyorlardı.
ALAKAZAM isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla Hızlı Cevap
Cevapla

Bookmarks

Tag Ekle
sonu, İhtirasın

Hızlı Cevap
Kullanıcı isminiz: Giriş yapmak için Buraya tıklayın

Mesajınız:
Seçenekler


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Sizin Yeni Konu Acma Yetkiniz var yok
Sizin Konu Yanıtlama Yetkiniz var
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Herşeyin Bir Sonu Var нüzüη Aşk'a Dair Her Şey 0 09-26-2008 15:04
Hafta sonu funsah Aşk ve Sevgi Şiirleri 1 09-08-2008 16:20
Yıl sonu balosu уυѕυƒ +16 Komik Tube yazılar resimler 0 09-06-2008 14:16
aLdatmanın Sonu =)) LeGoLaS Komik Karikatürler 1 02-01-2008 12:43


Şu Anki Saat: 10:55


İçerik sağlayıcı paylaşım sitelerinden biri olan Bilqi.com Forum Adresimizde T.C.K 20.ci Madde ve 5651 Sayılı Kanun'un 4.cü maddesinin (2).ci fıkrasına göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur. bilqi.com hakkında yapılacak tüm hukuksal Şikayetler doganinternet@hotmail.com ve streetken27@gmail.com dan iletişime geçilmesi halinde ilgili kanunlar ve yönetmelikler çerçevesinde en geç 1 (Bir) Hafta içerisinde bilqi.com yönetimi olarak tarafımızdan gereken işlemler yapılacak ve size dönüş yapacaktır.
Powered by vBulletin® Version 3.8.4
Copyright ©2000 - 2016, Jelsoft Enterprises Ltd.

Android Rom

Android Oyunlar

Android samsung htc

Samsung Htc

Nokia Windows

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286 287 288 289 290 291 292 293 294 295 296 297 298 299 300 301 302 303 304 305 306 307 308 309 310 311 312 313 314 315 316 317 318 319 320 321 322 323 324 325 326 327 328 329 330 331 332 333 334 335 336 337 338 339 340 341 342 343 344 345 346 347 348 349 350 351 352 353 354 355 356 357 358 359 360 361 362 363 364 365 366 367 368 369 370 371 372 373 374 375 376 377 378 379 380 381 382 383 384 385 386 387 388 389 390 391 392 393 394 395 396 397 398 399 400 401 402 403 404 405 406 407 408 409 410 411 412 413 414 415 416 417 418 419 420 421 422 423 424 425 426 427 428 429 430 431 432 433 434 435 436 437 438 439 440 441 442 443 444 445 446 447 448 449 450 451 452 453 454 455 456 457 458 459 460 461 462 463 464 465 466 467 468 469 470 471 472 473 474 475 476 477 478 479 480 481 482 483 484 485 486 487 488 489 490 491 492 493 494 495 496 497 498 499 500 501 502 503 504 505 506 507 508 509 510 511 512 513 514 515 516 517 518 519 520 521 522 523 524 525 526 527 528 529 530 531 532 533 534 535 536 537 538 539 540 541 542 543 544 545 546 547 548 549 550 551 552 553 554 555 556 557 558 559 560 561 562 563 564 565 566 567 568 569 570 571 572 573 574 575 576 577 578 579 580 581 582 583 584 585 586 587 588 589 590 591 592 593 594 595 596 597 598 599 600 601 602 603 604 605 606 607 608 609 610 611 612 613 614 615 616 617 618 619 620 621 622 623 624 625 626 627 628