Bilqi Forum  

Geri git   Bilqi Forum > > >

ÖDEVLERİNİZİ BULMAKTA ZORLANIYOMUSUNUZ!

SORUN ANINDA CEVAPLIYALIM.

TÜM SORULARINIZA ANINDA CEVAP VERİLECEKTİR !

Sitemize Üye Olmadan Konulara Cevap Yazabilir Ayrıca Soru Cevap Bölümüne Konu Açabilirsiniz !

Yeni Konu aç Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 08-04-2009, 15:07   #1
LeGoLaS
 
LeGoLaS - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jan 2008
Mesajlar: 6.606
Tecrübe Puanı: 937
LeGoLaS has a reputation beyond reputeLeGoLaS has a reputation beyond reputeLeGoLaS has a reputation beyond reputeLeGoLaS has a reputation beyond reputeLeGoLaS has a reputation beyond reputeLeGoLaS has a reputation beyond reputeLeGoLaS has a reputation beyond reputeLeGoLaS has a reputation beyond reputeLeGoLaS has a reputation beyond reputeLeGoLaS has a reputation beyond reputeLeGoLaS has a reputation beyond repute
Standart HaGı YaDa TüRkİyE LiGiNiN bAşInA GeLmİş En GüZeL ŞeY...



Hagi, türünün son örneği… Tıpkı Baba Hakkı, Metin Oktay, Rıdvan Dilmen gibi formasını giydiği takımı tutmayanlar tarafından da gözünü kırpmadan tekrar tekrar izlenen bir film… Hagi, -ben Galatasaraylı değilim ama- Türkiye’ye gelmiş geçmiş en büyük yabancı futbolcu…



Aslında ona “yabancı” demek ne kadar doğru ki? Bence şimdilerde 3 büyüklerde oynayan ve ne saha içinde ne de saha dışında bu durumun onlara kaderin ne kadar mucizevi bir lütfu olduğunu bilmeyen genç Türk oyuncular asıl “yabancı”lar… Belki de Hagi gibi bir figürün eksikliği onlara ihtiyacı olan hissi ve sorumluluğu hissettiremeyen… Belki de Emre bu yüzden hala mehter takımı gibi bir ileri bir geri gidip geliyor İngiltere’de, İtalya’da, Milli Takım’da… Belki de Hakan Şükür’ün yaşı Hagi’nin yokluğunda bu kadar batıyor bir takım “skor” yorumcularına… Hepsi tartışılır ama bence Hagi’nin futbolu bırakmasından sonra Türkiye Ligi’nde arkasında bıraktığı boşluk asla tartışılamaz… Öyle ki sadece bence değil, o yıllarda gözünü kırpmadan Hagi’yi izlemenin hiçbir şeyle karşılaştırılamayacak zevkini tadanların hepsine göre Türkiye Ligi tarihi ikiye ayrılıyor: Hagi’den önce (HÖ) ve Hagi’den sonra (HS)…



Sanırım HÖ 3 yılındaydık… İstanbul’un en ünlü otellerinden birinin lobisinde birbirine avazı çıktığı kadar bağıran, her an birbirlerine vuracakmış gibi bağıra çağıra tartışan iki adam… Sabaha karşı 3 suları… Sanki bu iki adam o gece şampiyon 3. sene üst süte şampiyon olmamışlar, bununla da kalmayıp UEFA Kupası’nı kazanmamışlar gibi kıyasıya tartışıyorlar… İki Rumen, iki futbol Tanrısı sanki deri koltuklarda değil de gökyüzünde, bulutların arasına oturmuşlar, sanki biraz önce büyük bir tufan kopmuş, onlar hariç herkesi yutmuş gibi; o an onlardan başka orada olan herkes dilini yutmuş… Sonradan öğrenecektim neden tartıştıklarını: Hagi, süper bir sezon geçirdiklerini söyleyen Popescu’ya çok sinirlenmiş, “Şampiyonlar Ligi’nin kazanabilirdik ama Chelsea’den 5 yedik! Ayrıca ligde Fener’e yenildik! Sevineceğimize, bir dahaki sene daha iyisini nasıl yaparız onu konuşalım!”



Yine sonradan tanıyacaktım yakından… Tüm “futbol yıldızları” dünyasında kendisi arabasından daha klas olan tek oyuncu oymuş meğerse… “Romanya halkı, Çavuşesku’dan sonra sudan çıkmış balığa döndü… Porsche’leri, Ferrari’leri onların gözüne sokmanın alemi yok… Tempra gayet güzel… Bükreş’ten Ali Sami Yen’e kadar götürüyor getiriyor, daha ne isterim ki?” O zaman daha iyi anladım neden Romanya’nın her yerinde pazarlardaki tüm torbaların üstünde Hagi’nin resminin olduğunu…

“Yetenek, Tanrı’nın bir lütfudur sadece… Eğer yeteneğinle yetinmeye kalkarsan hem insanlara ihanet eder, hem de Tanrı’ya koşut gidersin… Tembellik sadece Tanrı’ya özgüdür” demişti, “Senin gibi bir tanrı nasıl olur da bir hakeme tükürmeye tenezzül eder?” diye sorduğumda… O zaman anlamıştım nasıl olur da bir adam iki ayrı formayla neredeyse 5’er sene arayla 40 metreden Kolombiya, Athletico Bilbao, Karabükspor ayırt etmeden aynı tanrısallıktaki aşırtmaları yapabilir. Emre de söylemişti: “Galatasaray antrenmanı ayrıdır, en fazla 2 saat sonra biter… Gica’nın asıl antrenmanı, Galatasaray antrenmanından sonra başlar… O kadar şanslıyım ki ben de onla o hiç bitmeyen antrenmanı yapıyorum bazen…”



Keşke Hagi futbolu bıraktıktan sonra da Emre’yi çalıştırsaydı… Bugün böyle bir derginin Rumencesinde de onu yazardı birileri… Ne demişti o gün, 10 numara adam: “Mesleğinde büyüdükçe, egonu küçültmeyi bileceksin” Romanya’da havanın en soğuk olduğu 5 Şubat günü, Çavuşesku dikta rejiminin en koyu olduğu 1965 yılında dünyaya geldiğinde adından sonra bunu fısıldamışlar belki de kulağına… O zamanlar Maradona daha fethetmemiş tüm futbol dilencilerinin kalbini, o zamanlar sadece “Karpatların Pele”si derlermiş küçük Gica’ya… Daha 18’indeyken o zamanın en iyi Rumen takımı Universitatea Craiova istemiş onu… Ama daha zamanı var diyerek Rumen Ligi’nin Tempra’sı Sportul Studenţesc’ı tercih etmiş… O zamanlar başlamış hiç bitmeyecek özel antrenmanlarına… Önce takımın en küçüğü ve çelimsizi olarak antrenmanlarda tutunmak ve Pele lakabını gerçekten hak etmek, altında ezilmemek için… Sonra yıllardan 1986 olmuş ve o da “Tanrı’nın eli”nden sonra Karpatların Maradona’sına dönüşüvermiş… Ve masal gibi bir yılın sonunda sadece 1 maçlığına Steaua Bükreş’e transfer olmuş bizzat Çavuşesku’nun emriyle… Avrupa Süper Kupası Finali’nde Romanya’nın büyük ağabeyi SSCB’den Dinamo Kiev’i yenmesi için… Beklediği gün gelmiş Gica’nın, sahaya çıkış o çıkış, 1-0 S. Bükreş’in kazanıp o zamanki en büyük kupayı müzeye götürdüğü gün maçın tek golünü atmış Hagi… Maçtan sonra bizzat aramış Çavuşesku: “Yoldaş, bütün bir Romanya halkı seninle gurur duyuyor… Senin Bükreş’te kalmanı istiyorlar” Bir anda bir maçlık sözleşme unutulmuş, Hagi bir daha asla dönememiş Sportul’a… 1987-90 yılları arasında önce yüzbaşı, sonra binbaşı en sonunda da albaylığa terfi etmiş… Ama “asıl halk” tarafından 97 maçta attığı 76 golle taraflı tarafsız herkesin, tüm futbol dilencilerinin mareşali ilan edilmiş. O üç sezon boyunca takımı 3 sene üst üste hem kupada hem de ligde şampiyon olmakla kalmamış, Şampiyon Kulüpler Kupası’nda da bir yarı final, bir de final oynatmış Bükreş’e… Galatasaray da hayatına ilk kez o final oynadığı sene girmiş hayatına…



1990 Dünya Kupası’nda “tek başına” Romanya olan ama takımının 2. turda penaltılarla elenmesini engelleyemeyen futbol Tanrı’sını önce Real Madrid kapıvermiş hiç düşünmeden… Orada geçirdiği 2 sezonu şöyle özetlemişti bana: “Orada herkes albaydı, Popescu da Lacatus da yoktu… Ben yine Hagi’ydim ama daha önce kimse benden top ayağımda değilken ve oynadığım takım hücumda değilken koşmamı istememişti. Eğer daha önceden koşmayı öğrenseydim koşabilirdim. Üstelik aynı anda 3’ten fazla İspanyol olmayan oyuncu oynatılması yasaktı o zamanlar. Yine de çok güzeldi 2 sene orada olmak; dersimi almıştım… Başladığım yere dönmüştüm: Her gün daha da fazla çalışmam gerektiğini bir kez daha anlamıştım”





Real Madrid adlı futbolcu imha makinesinin yuttuğu ilk yıldız değildi Hagi… Yine de Barnebeau’dakilerin ağzında buruk bir tat bırakmıştı. Artık kornerler, frikikler yarı penaltı gibi değildi. Hagi’den sonra işler biraz kötüye gittiğinde onu hep sattıkları Brescia’dan geri çağırmayı düşündüler. İlk sezonunda Hagi’nin keyfi yerindeydi: Takımını tek başına Serie B’den Serie A’ya çıkartmış, aynı ülkede forma giydiği için Karpatların Maradona’sı efsanesini yeniden canlandırmıştı. Ama birinci ligdeki daha ilk sezonunda Brescia yine geldiği yere dönmek zorunda kalınca, Hagi için Brescia asansöründen inip İspanya’ya geri dönme zamanı çoktan gelmişti. Üstelik de bu kez Real’in kanlı bıçaklı düşmanı Barça formasıyla…



Ama İspanya yine yaramayacaktı profesöre… Yine 3 yabancı kısıtlaması vardı… O belki Karpatların Maradona’sıydı ama Laudrup, Romario ve Koeman da Laudrup, Romario ve Koeman’dılar… En azından Popescu’suna kavuşacaktı bu kez, zaman zaman kendisinin takımdan kesilmesine sebep olacak en eski yoldaşı, karısının kız kardeşi ile evli olan adaşına…2 yıl önce Real Madrid’den ayrıldığında 63 kez forma giymiş 15 gol atmıştı. Barça’daki 2 sezonunda ise sadece 35 maçta forma şansı bulabilecek ve 7 gole imzasını atabilecekti. Halbuki 1994 yazında Amerika’daki Dünya Kupası’nda “asıl Maradona” doping kullandığı için ihraç edilince önce onun ülkesi Arjantin’i dize getirecek sonra da kupaya damgasını vuracaktı “Karpatların Maradonası”… Ah yine o penaltılar denilen karabasan olmasaydı İsveç’e elenmeyip yarı finale kadar gidecekti… Aslında o gece penaltı atışlarında kimse Romanya’yı tutmuyordu, sadece İsveçliler hariç bütün dünya Hagi’yi biraz daha seyretmek istiyor, onun sihrinden mahrum kalmak istemiyordu. 1994 Dünya Kupası denilince herkes önce Amerikalıların futbol kroluğunu ve rugby çizgileri halen duran sahalardan geç gelen yayını ve Türk spikerlerin önceden bağırdığı birkaç güzel “gol”ü hatırlıyordu. İşte o gollerden birisi, hem de yine bizim yakından tanıyacağımız bir isme atılacaktı ve Maradona’nın gözyaşları ve Bebeto’nun beşik sallayan gol sevinci ile beraber asla hafızalardan silinmeyecekti. Kolombiya kalecisi Oscar Cordoba her zamanki kendine aşırı güveni ile ileri çıkmış savunmasını organize etmeye çalışıyordu; belli ki Hagi’yi tanımıyordu belki de hiç tanımamış olmak isteyecekti… Orta sahanın biraz ilerisinden bir gözü ile Cordoba’yı diğer gözü ile doksandaki örümcek ağlarını kesen Gica 40 metreden zarifçe aşıracak, futboldan o zamanlar daha da bihaber olan Amerikalıları bile yerinde hoplatacaktı.



“Çok isterdim ‘o Barça’da, asrın takımında sürekli oynamayı ama herkes o kadar iyiydi ki bir türlü sıram gelmedi. Belki de kaderimde İspanya yoktu, geleceğimi Romanya’dan çok uzaklarda boşuna arıyordum, belki de kader burnumun dibinde, İstanbul’daydı… Evet İstanbul’daydı tabii ki… İstanbul bambaşka, Galatasaray daha da başka…” diye başlamıştı filmin İstanbul kısmı… Öyle güzel bir filmdi ki hiç bitmeyecek gibiydi… Hatta kendisine burun kıvıran İspanyollar’dan o Süper Kupa Finali’nde alacaktı intikamını… Aslında onun kitabında “intikam” yoktu… Başının üstünde hiç sönmeyecek gibi yanan tutuşan bir yeteneği yere düşürmemek için her geçen gün daha da arttırdığı kazanma azmi, sanatına, zanaatına karşı olan saygısı ve derin aşkı vardı… Karısı dünyalar güzeliydi ama o futbola aşıktı… Biz de ona aşık olduk… Kelimelere sığmayacak 5 sene gibi gözüken o zamanlar 55 sene gibi gelen şimdilerdeyse 5 dakika gibi kısa gelen o anların toplamı biz futbol dilencilerin izlediği en güzel filmdi. Bazen siyah tonların ağır bastığı, hakemlerle, kendisini durduramayıp bel altı vuran rakiplere aynı şekilde cevap verdiği karanlık kareler… Tüm aşıkların ara sıra yaşadığı kavgalardan daha fazlası değildi… O gidince, biz onla gittiğimiz yerlere gitmez olduk… O varken burası rengarenkti… Şimdilerde renksiz, tatsız, tutsuz… Ondan sonrakilere bakınca ne maça gitmek istiyor canımız ne de televizyonu açmak…



Popescu’nun dediği gibi: “Eğer Brezilyalı ya da İtalyan olsaydı o dünyanın en büyük futbolcusu olarak kabul edilirdi” Haklıydı bence… Ben görmüştüm koskoca Tony Adams’ın, Bergkamp’ın bellerinin nasıl kırıldığını, yüzlerindeki çaresizliği, böylesine tanrısal bir yetenek, klas karşısında nasıl da o büyük yıldızların bir anda küçüldüğünü… O Roberto Carlos ki o zamanlar en iyisi derlerdi onun için, nasıl da 35’lik Gica’nın peşinden dili dışarıda koşturuyordu… Ve hiçbiri kaybettiklerinde öyle ağlamamışlardı… Ne demişti bana o gece? “Kaybedince ağlamayan futbolcu yıldız olamaz” Ondan başka hiç kimse 35 yaşında gol atınca lise maçında ilk golünü atmış çocuklar gibi sevinmemişti. Ne de olsa koskoca Collina bir tek onun formasını almıştı. Galatasaray’da futbolu bıraktığı gün Türkçe konuşmaya çalışırken o tül bir perdeden süzülen meleklerin gölgeleri gibi ince ince dökülen gözyaşlarını kim unutabilir ki?



İki ayağı ile futbol adına yapılabilecek her şeyi yapan, kramponlarıyla Cemal Süreya’lara, Nazım Hikmet’lere, Ece Ayhan’lara taş çıkartacak şiirler yazan, adı her sene değişen Türkiye Futbol 1. Ligi tarihini HÖ ve HS olarak ikiye ayıran bu adamı sevmemek mümkün mü kalbiniz taştan değilse eğer! Kırmızı, sarı, lacivert, siyah, beyaz, mor, pembe tüm renkler bir araya gelince görünen futbolun gökkuşağı, uçsuz bucaksız atonal bir tayf, karanlık Kasım gecelerimizi Nisan sabahına çeviren o gördüğüm en parlak yıldız… Son bir kez daha kelimelerle anlatmaya çalışayım: Türkiye Ligi’nin başına gelen en güzel şey, Bülent Korkmaz kadar hırslı, George Best kadar klas, Zico gibi stil, Deniz Gezmiş kadar yürekli, şahmaranlar kadar kıvrak; Ahmet Hamdi Tanpınar’ın, Puşkin’in, Lorca’nın futbolcu olarak reankarnasyonu…

Keşke İbrahim Altınsay’ın önerdiği gibi futbolda da oyuncu değişiklikleri basketboldaki gibi olsaydı da sen de ölene kadar frikik atsaydın biz sadece avuçlarımız patlayana kadar alkışlasaydık…

Seni o kadar çok özlüyoruz ki; inan sensin hiç tadı yok buraların…





Gönderen Ali Ece zaman:







14 Mayıs 2009 Perşembe



ALEX'E YAPILAN NANKÖRLÜĞE KARŞI BİR BEŞİKTAŞLI'DAN BİR FENERBAHÇE EFSANESİNE SAYGI DURUŞU





“Meyve veren ağaç taşlanır” değil mi? Futbol damağımızdaki birkaç damla balın en tatlısını da ısrarla kendileri gibi acılaştırmaya çalışan sözde futbol yazarlarının Alex ile ilgili zırvaladıkları, Türkçe dışında hiçbir dilde olmayan bu atasözüdür. Sanki 100 yıldır futbolla yatıp kalkan, halkının %99’unun futbol dininin tüm vecibelerini eksiksiz yerine getirdiği ülkenin tarihinde sadece Alex fazla koşmuyor, oyunun her iki yönünü de eksik oynuyor ya…



Mehmet Demirkol, televizyonlarda spor yorumcusu sıfatıyla birilerinin paralı askeri olarak binbir türlü yalan dolanı bir araya getirerek saçmalayan Türkçe özürlü insan taklitlerinin yanında, Türk futbol yazarlığının Alex'i kalır o ayrı. Ama onun bile, bu ülkede futbol yazarlığının yerlerde sürünen seviyesine inmek zorunda kaldığında saptadığı gibi hiçbir üst düzey Avrupa takımında Alex tipinde oyunun sadece hücum kısmını oynayan bir tek oyuncu bile yok. Ama hiçbir üst düzey Avrupa ülkesinde depremzedelerin tuvalet olarak denizi kullanmasını öneren bir sağlık bakanı, geçim zorluğu yaşayan devlet memurlarına açıkça rüşvet alın diyen bir başbakan da yok.



Hagi ile beraber Türkiye’nin gördüğü en büyük ithal futbol eseri olan Alex, maç süresinden daha uzun süren programlarda sürekli tartışılırken, aslında Türk futbolunun kimlik sorununun ta kendisine dönüşüyor. Lig tarihimizin en başarılı istatistiklerine sahip bir oyuncu olarak her üç kornerinden birisi golken, attığı her pasın içinde Einsteinvari bir dehayı sahaya yansıtırken, oyun içinde sürekli devamlılığının olmaması, Batı Avrupa standartlarına göre düşük temposuyla o takımların hiçbirinde oynayamayacak bir profil çizmesi sürekli kafalarımızı karıştırıyor. Ne Alex’le, ne de Alex’siz olmuyor. Aslında Alex üzerine bıkıp usanmadan tartışırken, bilinçsiz olarak da olsa Türkiye futbolunu masaya yatırıyoruz, kendimizi arıyoruz.



Biz Avrupalı’yız, her ne kadar Sarkozy, Merkel gibi parlamenter ırkçılar aksini iddia etse, milli takımlar teknik direktörü anlamsız bir kompleksle İngilizce-Tarzanca karışımı basın toplantısında Bodrum’da İngiliz turistleri ayartmaya çalışan tezgahtar kardeşlerimizin durumuna düşerek Sarkozy kafasındaki adamların ekmeğine yağ sürse de biz Avrupalı’yız. Ama İtalya, Fransa, Almanya gibi tuzu kuru Batı Avrupalılar değiliz. Hırvatistan, Polonya, Yunanistan ve Rusya gibi Doğu Avrupalı’yız, bundan da gocunacak hiçbir şey yok. Hırvatistan ve Rusya, Türkiye’nin Malta’lara Moldova’lara takılıp kaldığı Avrupa Şampiyonası elemelerinde bizim hiç gol atamadığımız futbolun mucidi, Avrupa’nın en batılısı İngiltere’yi sersefil ederken, Yunanistan 2004’te Avrupa Şampiyonu olurken tüm bunları kendilerini bilerek, rakipleri karşısında hiçbir kompleks duymadan, ama onları kuru kuruya da taklit etmeden kendileri olarak başardılar.



Yugoslavya zamanında bizden çok daha fazla Avrupa şampiyonu kulüp takımı çıkartan Hırvatistan’ın ligindeki en iyi oyuncu da bir Brezilyalı olan şimdilerde Arsenal’de harikalar yaratan Eduardo’ydu. Ve nasıl bizim milli takımımızın tek komple oyuncusu da aslen bir Brezilyalı olan Marco Aurelio ise Hırvatistan’ın da tek kusursuz oyuncusu Eduardo’dan başkası değil. Tıpkı bizim gibi Rusya ve Yunanistan’da da ligin kaderini belirleyen en parlak yıldızları hep Brezilyalılar. Ve hepsi de bizim gece maçlarını en güzel şekilde aydınlatan en kudretli yıldızımız Alex gibi oyunun hücum kısmındaki eşine az rastlanır yetenekleri ile maç içinde bir devamlılık arz etmeseler de her zaman o liglerin tartışması kralları.



Bill Shankly’nin 1970’lerde dediği gibi futbol sanatı tıpkı piyano sanatı gibidir; sekiz kişi piyanoyu taşır ancak sadece üç kişi çalar. Bloklar arası bağlantıların belirleyici olmaya başladığı ve futbolun daha dar bir alanda oynanmaya başladığı 2000’lerin Batı Avrupa modern futbolunun zirvesinde ise o piyanoyu on biri kişi taşır, mümkün olduğu kadar da on bir kişi çalar. Ama bizim gibi ülkeler, futbol sanatının piyano ile olan benzerliğini daha geç fark ettiği için bizde kazandıran formül hala sekiz kişinin taşıyıp, üç kişinin hatta zaman zaman bir kişinin çalmasıdır. Geçen sezon Avrupa sendromunu sonunda yenerek Şampiyonlar Ligi’nde gruplardan çıkmayı başaran Fenerbahçe, hayatta başarılı olan herkes gibi olabilecek en gerçekçi şekilde en imkansız gözüken idealleri hayata geçirirken, bunun saha dışındaki en büyük mimarı şu anda haklı bir şekilde ama doz bağlamında son derece vefasızca yerden yere vurulan başkanı ve yönetimiyse, saha içinde de onların yaptığı en güzel icraat olan Fenerbahçe piyanosunun virtüözü Alex’in ta kendisi.



Türk futbol tarihi nasıl Hagi’den önce ve Hagi’den sonra olarak iki ana bölüme ayrılabilirse, pekala Alex’ten önce ve Alex’ten sonra olarak da iki ara bölüme ayrılabilir. Bugün Alex’in Türkiye’de olmasını sağlayan en büyük etkenlerden birisi, Türk futbolunun en büyük dinamiği olan üç büyükler arası ezeli rekabette Galatasaray’ın Hagi önderliğinde UEFA şampiyonu olarak çıtayı en yukarıya yükseltmesidir. Başta Suat, Emre, Hakan Şükür, Bülent Korkmaz ve Popescu’nun omuzlarında taşıdığı piyanoyu çoğu zaman tek başına çalan Hagi’nin bıraktığı yerden şimdilerde Aurelio’nun diğerlerinin de yardımıyla taşıdığı piyanosunu çalan Alex bugün Türk futbolunun çıtasını belirleyen isimdir.



Alex’ten önce Fenerbahçe, Türkiye Ligi’nde gol rekorlarını kırdığı yıllarda bile Edirne’yi geçtiği andan itibaren Avrupa futbolu standartlarıyla ülkemiz futbolu arasındaki hava boşluğunda bir balon gibi sönüyordu. Beşiktaş’tan çok daha önce üstelik de adı sanı duyulmamış Sigma Olomouc’tan yedi gol yiyen bir takımdı. Ve o yılların Fenerbahçesi adına, sanına, kariyerine bakmadan, Türk-yabancı, tecrübeli-genç diye ayırmadan transferin rakipsiz şampiyonu olduğu yıldızları teker teker söndüren bir futbolcu öğütme makinesiydi. Her zaman olduğu gibi o zaman da ülkenin en popüler takımı olarak Türk futbolunun mikrokozmosuydu. Oğuz, Aykut gibi kulübün sembolü olmuş eşsiz yetenekleri harcayarak, sadece kaynağı belirsiz parası çok olduğu için boruyu tek başına alıp öttüren bir başkanın keyfine göre bir günde kulüpten kovuluyor, takımın kaptanı olan kalecisi adamlar tutturulup dövdürülüyordu.



2001’de tarihinde ilk kez bir Türk teknik direktör Fenerbahçe’yi şampiyonluğa taşımış ama bir sonraki sezon Şampiyonlar Ligi’nde sıfır puan alınınca Mustafa Denizli bile hiç tereddüt edilmeden kovulmuştu. Ortega, kimilerine göre yönetimin son manevrasıydı. Ama dünyaca ünlü yıldız için Fenerbahçe, Fenerbahçe de Ortega için bir kabustan daha fazlası oldu. Alex, bu ülkeye adımını attığında karşısındaki en büyük engel, Fenerbahçe’nin kariyer ayrımı yapmadan futbolcu öğüten tarihi yapısal hastalığının son evresi olan Ortega sendromu oldu.



İlk geldiğinde, etrafta spor yazarı diye ahkam kesip aslında dünyanın en büyük futbol takımı olan Brezilya’nın ilk 11’ini bile sayamayacak reyting uleması yine dereyi görmeden paçayı sıvamışlar, bir zamanlar Ortega’nın kellesini aldıkları giyotini yağlamaya başlamışlardı. Ama biz takımdan çok adam tutan güzel futbol dilencileri Alex’i biliyor, seviyor, bizim tuttuğumuz takıma gelmese de ligimizden bir takıma transfer olduğu için yerimizde duramıyorduk. Alex gelmeden önce Brezilya Ligi’nin en değerli futbolcusu seçilmiş, Championship Manager oyununda aldığımız her takımda bizi ihya etmişti. Alex’i bilenler için bu transfer, yanlarında tuvalet kâğıdının bile daha çok gazete kaldığı tabloid’lerin her gün yazdığı kuyruklu yalanlardan birisiydi.



Sonunda beklenen büyücü uçaktan indiğinde, biz gözlerimize inanamadık ama kendisini daha önce hiç izlemese de omuzlarına almak isteyen bir Fenerbahçe delisi tarafından kucaklanırken kariyerini bitirebilecek büyüklükte muhtemel bir sakatlıktan son anda kurtuldu. Son sezonunda formasını giydiği Cruzeiro’da oynadığı maçların %85’ini kazandıran adam, buraya geldiğinde eski takımı oynadığı maçların sadece %30’unu kazanabilecekti. Ama onların kaybı, bizim istatistiklere sığmayacak güzellikte bir galibiyetti.



İstatistik, futbolun tek gerçeği değil ama futbolun gerçeklerinin tümüyle göz ardı edilemeyecek önemli bir parçası da istatistikler. Ve bugün Alex’in Türkiye’de oynadığı maç sayısından daha fazla sayıdaki gol ve asist sayısı kağıt üzerinde Hagi’den bile daha verimli bir oyuncu olduğunu gösterirken, tıpkı diğer istatistiklerde olduğu kadar bir mini etek gibi gerçeğin en güzel kısımlarını görünür kılarken, diğer kısımlarını örtüyor. Çoğu zaman orta sahada bile savunmasına yardım etmeyen, adam kovalamayan Alex birçok maçın 80 dakikasında bir hayalet gibi ortadan kayboluyor, ortaya çıktığı 10 dakikalık dilimde ise hepsinin bütçesinin toplamı Fenerbahçe’ninki kadar olmayan takımları tek başına yeniyordu. Üstelik de o on dakikalık futbol gökkuşağının büyük bir kısmı duran toplardan ibaretti ama o sol ayağı ile ölü toplara öylesine bir hayat veriyordu ki en fanatik Galatasaraylımız bile dönüp bakmadan duramıyorduk.



Haftalar ilerleyip Fenerbahçe, tarihinde ilk kez belli bir istikrar yakaladığında çıtayı onun olduğu yere yükseltmek yerine onu kendi seviyemize çekmeyi denedik. Her hafta en insafsız tekmeleri yerken, sadece mahalle maçında ezilmeye çalışılan hepimizden teknik kapıcının oğlu kadar sessizce isyan etti. Zaten saçlarını uzattığında İbrahim Tatlıses’in ciğercilik yaptığı günlere, kazıttığında da evden futbolcu olmak için kaçıp mendilcilik yapan çocuklara olan benzerliği en az sol ayak içindeki gökkuşağını andıran dehası kadar bizi cezbetmişti. Tabii ki o mahalle maçlarındaki zengin çocukların hepsine kramponunu ters giydirecek kapıcı çocuklarına özgü eşsiz tekniği ve oyun zekasıyla bize özgü köşeyi bir an önce dönme hastalığından etkilenmemesi kaçınılmazdı. Frikikleri en etkili attığı yerlerde kendisini olabilecek en usta şekilde yere bırakması, hakemlerle üç büyükler arasındaki Arif Erdem’in başlattığı bir danışıklı dövüşün sadece devamı oldu. Suç o frikikleri jenerik gollere çeviren Alex’te değil, üç büyüklerin medya şampiyonunun en büyük yıldızı olduğu için ona orada sarı kartı gösteremeyen hakemlerin ezilmişliklerindeydi.



Tam da o günlerde Türkiye’de futbol adına en lezzetli meyveleri veren ağaç taşlanmaya başladı. Medyanın Fenerbahçe güdümlü olanı, Alex’i olduğundan daha da büyük bir yıldız olarak Brezilya tarihinin en büyük futbolcusu olduğunu ileri sürüp Maradonavari bir dünya yıldızı olarak lanse ederken, diğer iki büyüğümüzün tetikçilerinin eleştirilerinden yansıyan kıskançlık ve yetişemedikleri çıtayı alçaltma refleksleriydi. Ama öyle ya da böyle Fenerbahçe hem de her hafta ipe çekilen Daum yönetiminde uzun yıllar sonra iki kez üst üste şampiyon olduğunda, Alex Daum aleyhine taraflı tarafsız herkes tarafından göklere çıkarıldı. O anda herkes bu ülkede futbol adına yağmurun her gün yağdığını ama gökkuşağının Hagi'den sonra sadece yılda birkaç Alex suretinde gözüktüğünü anlamıştı.



Alex’in yükselttiği çıtayı ısrarla düşüremeyenler, yeni Alex’lerin peşine düştüler. Artık üç büyüklerin transfer ettiği hücuma dönük yabancı oyuncuların hepsine Alex kıstas alınarak ahkam kesilecekti. Ricardinho bir anda topu ayağına sürmeden Türk spor programları borsasında 3 Alex değerinde “Rico Paşa”lığa terfi etmiş, Lincoln’un Almanya Ligi’nin kalantor futbolcularından birisi olduğundan yola çıkarak Alex’in Parma tecrübesi masaya yatırılmıştı. Onlara göre Alex, hiç koşmadığı ve devamlılıktan yoksun olduğu için Parma’da barınamamış ve yine bu yüzden Ricardinho’nun aksine Brezilya Milli Takımı’nda fazla forma şansı bulamamıştı!



Bizim izlediğimize göre Ricardinho da Brezilya Milli Takımı’nda Kaka, Ronaldinho, Juninho gibi dünya yıldızlarının arkasında sadece kulübede oturmuş, üstelik de Avrupa macerasında M’Boro forması ile kulüp tarihinin gelmiş geçmiş en büyük hayal kırıklığını yaratmıştı. Buna karşın Alex Parma formasında oynadığı 5 maça 2 gol ve 7 asist sığdırmıştı. Ama başta Rico Paşa’larını başkanın söyledikleri üzerine solaçık zannedenler olmak üzere reytingçiler coşmuştu bir kere! Beckham’ın Giggs’ten daha ünlü olduğu bir ülkenin yorumcularının da Lincoln’ün müzmin sakatlıklarından ve Ricardinho’nun Brezilya’daki vergi borcundan kaçmak için geldiğinden haberdar olması beklenemezdi. Aslında hepsi de tıpkı Alex gibi küçük maçların büyük adamı, büyük maçların kayıp adamlarından ibaret değillerdi. Her biri de eşine az rastlanır yıldızlardı ama bizim futbolumuz ne kadar yıldızda onlar da o kadar yıldızlardı. Ama aralarından sadece Alex, bu kadar uzun zaman alacakaranlık futbolumuzu bu kadar ışıl ışıl aydınlatacaktı.



Alex, bir keresinde “Özür dilerim, bu yaştan sonra oyun tarzımı değiştiremem” diyerek yine her zamanki gibi olabilecek en efendi şekilde isyan etmişti. O anda onun yanına gidip hepimiz adına özür dilemek “Asıl bir özür dileriz, biz yıllardır kendimizi değiştiremedik, seni bile yuhaladığımız oldu” diye haykırmak istedim. Geçenlerde de yolum Saracoğlu’na düşmüştü. Bir zamanlar Metin Oktay’ı izlemek için Sami Yen’e giden Fenerbahçeliler ya da güzel futbolun peşinden renkkörlüğünün yerine gökkuşağını yeğleyen gördüğüm en hasta Beşiktaşlı rahmetli dedem gibi, sadece Alex’i izlemeye… Ama Alex’in sakat olduğunu unutmuş, fena halde tongaya basmıştım. O maç tam da ligimizin ortalama kalitesini en güzel biçimde yansıtan keçiboynuzu gibi bir maçtı. 90 dakika o keçiboynuzunu kemirdik durduk. Alex’siz Fenerbahçe’nin, Türkiye Ligi maçının tadı bu kadardı. Bir zamanlar koşmadığı için Alex’i yuhalayan taraftarlar bu kez de Alex’siz tadı tuzu olmayan Fenerbahçe’yi yuhalıyor, geriye düştüklerinde tarihinde ilk kez Avrupa’da gerçekten başarılı olmuş takımlarını terk ediyorlardı. O kıştan kalma günde futbol diye izledikleri kör dövüşü onların daha da fazla üşümesine sebep olmuştu… Belki de hepsi, bugüne kadar bir tek Alex’in kara kışın ortasında bile 50 bin insanın futbol yüreğini binlerce güneş gibi ısıtan o sol ayağını ve gülüşünü özlemişlerdi. Böyle giderse çok uzun bir süre birbirine aşık olmasına rağmen hayat şartlarının yani başkalarının, ALbert Camus'nün cehennem olarak nitelediği ötekilerin yüzünden uzun süre çok üşüyeceğiz. Kara kışta tüm renkler birbirine girer, hiçbirini birbirinden ayıramazsınız!
LeGoLaS isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Bookmarks


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Sizin Yeni Konu Acma Yetkiniz var yok
Sizin Konu Yanıtlama Yetkiniz var
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz


Şu Anki Saat: 16:52


İçerik sağlayıcı paylaşım sitelerinden biri olan Bilqi.com Forum Adresimizde T.C.K 20.ci Madde ve 5651 Sayılı Kanun'un 4.cü maddesinin (2).ci fıkrasına göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur. bilqi.com hakkında yapılacak tüm hukuksal Şikayetler doganinternet@hotmail.com ve streetken27@gmail.com dan iletişime geçilmesi halinde ilgili kanunlar ve yönetmelikler çerçevesinde en geç 1 (Bir) Hafta içerisinde bilqi.com yönetimi olarak tarafımızdan gereken işlemler yapılacak ve size dönüş yapacaktır.
Powered by vBulletin® Version 3.8.4
Copyright ©2000 - 2017, Jelsoft Enterprises Ltd.
Search Engine Optimisation provided by DragonByte SEO v2.0.36 (Lite) - vBulletin Mods & Addons Copyright © 2017 DragonByte Technologies Ltd.

Android Rom

Android Oyunlar

Android samsung htc

Samsung Htc

Nokia Windows