Bilqi Forum  

Geri git   Bilqi Forum > > >

ÖDEVLERİNİZİ BULMAKTA ZORLANIYOMUSUNUZ!

SORUN ANINDA CEVAPLIYALIM.

TÜM SORULARINIZA ANINDA CEVAP VERİLECEKTİR !

Sitemize Üye Olmadan Konulara Cevap Yazabilir Ayrıca Soru Cevap Bölümüne Konu Açabilirsiniz !

Yeni Konu aç Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 11-17-2008, 15:39   #1
Yaso
Operator
 
Yaso - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jan 2008
Mesajlar: 32.967
Tecrübe Puanı: 1000
Yaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond repute
Standart Japonya Ve Japonlar Hakkında Herşey

JaponYa Hakkında HEr Şey...İlginizi Çekecek Bir Konu

Japon takımadalarına, ilk olarak adaların hala Asya kıtasının bir parçası olduğu dönemde, yaklaşık 100 bin yıl önce yerleşilmişti. Arkeolojik araştırmalar yontma taş devrinde takımadalarda yaşayan insanların temelde avcılık ve toplayıcılıkla geçindiklerini ortaya çıkarmıştır. Cilalı taş devrinde zarif taş aletler yapılmış, ok ve yay kullanılarak ileri avlanma teknikleri geliştirilmiş ve yemek pişirmek ve saklamak için toprak kaplar üretilmiştir. Jomon stili (sicim desenli) kaplar nedeniyle, MÖ. 8 bin ile MÖ. 300 yılları arasındaki dönem Jomon dönemi olarak adlandırılır.
MÖ.300 yıllarında Asya kıtasından tarım, basit pirinç ekimi ve metal işçiliği teknikleri gelmiştir. Japonya'da yaşayanlar tarımsal üretimi artırmak için günlük yaşamlarında tarım aletleri ve demir silahlar, ayrıca dini ayinler için bronz kılıçlar ve aynalar kullanmışlardır. Bu dönemde işbölümü, yöneten ve yönetilenler arasındaki ayrılığı derinleştirmiş ve ülkede pekçok küçük devlet kurulmuştur. MÖ. 300 ile MS 300 yılları arasına rastlayan ve çömlekçi çarkında seramiklerin üretildiği döneme Yayoi dönemi denmiştir.

4. yüzyılda küçük devletler birleşti ve tüm milleti yöneten güçlü politik otorite Yamato'da (şimdiki Nara eyaleti) merkez kurdu. 4 ve 6. yüzyıllar arasında Kore'den gelen Budizm ve Konfüçyusçuluk'u kapsayan Çin kültürünün yanısıra tarımda da büyük gelişmeler görüldü. 4. yüzyılın sonlarından itibaren Kore yarımadasındaki krallıklar ve Japonya arasında ilişkiler başlamıştır. Aslında Çin'in Han hanedanlığında geliştirilen gemi yapımı, tabaklama, metal işçiliği ve dokuma gibi endüstriyel sanatlar Kore yoluyla ülkeye tanıtılmıştır.

Temeli resim yazısına dayanan Çince yazım biçimi kabul edilmiş ve bu vesileyle Japonlar Konfüçyus felsefesini, astronomi ve takvimin işleyişini ve tıbbın ilkelerini öğrenmişlerdir. Budizm 538 yılında Çin ve Kore yoluyla Hindistan'dan Japonya'ya geldi. Çin hükümet sistemi Japon yöneticilerinin, üzerine kendi sistemlerini kurdukları bir model olmuştur.

8. yüzyılın başında ülkenin ilk daimi başkenti Nara'da kurulmuştu. 710'dan 784'e kadar, 70 yıldan uzun bir süre Japon imparatorluk ailesi burada oturmuş ve giderek otoritesini tüm ülkeye benimsetmiştir. O zamana kadar başkent veya payitaht şimdiki Nara, Kyoto ve Osaka şehirleri arasında sık sık yer değiştiriyordu.

794 yılında Çin'in o zamanki başkent model alınarak, Kyoto'da yeni bir başkent inşa edildi. Kyoto yaklaşık 1000 yıl ülkeye başkentlik yapacaktı. Başkent'in Kyoto'ya taşınması, 1192'ye kadar devam edecek olan Heian döneminin başlangıcı anlamına gelir. Bu, Japonya'da sanatsal gelişimin görüldüğü muazzam dönemlerden biriydi. 9. yüzyılın sonlarına doğru Çin ile ilişkiler kesilmiş ve Japon uygarlığı kendi özel niteliğini ve formunu bulmaya başlamıştır.

Bu, dışarıdan getirilmiş kavramların yavaş yavaş aslında Japon stiliymiş gibi gösterildiği bir asimilasyon ve adaptasyon yöntemiydi. Bu yöntemin en tipik örneği, Japon yazısının Heian dönemindeki gelişimidir. Çince yazımdaki güçlük, yazarları ve rahipleri Çince formlara dayalı iki ayrı hece sistemi üretmeye itti. Heian döneminin ortalarına doğru "kana" adı verilen bu iki fonetik alfabe geliştirilmiş ve Çince üslubunun yerini alarak gelişen saf Japon stili edebiyata ışık tutmuş ve oldukça geniş biçimde kullanıma girmiştir.

İncelik ve nezaket, başkentteki yaşama damgasını vurmuştur. Saray sanatsal ve sosyal zevklere dalmış, bu arada eyaletlerdeki savaşçı klanlar üzerindeki otoritesi giderek zayıflamıştır. Krallığın etkin kontrolü giderek elden çıkarken; bu, Japonya'nın çalkantılı ortaçağında , soyları eski imparatorlara kadar uzanan iki rakip askeri aile olan Minamotolar ile Tairalar için bir ödül olmuştur. Sonunda Minamotolar 1185'de İç Deniz'de destansı Dannoura çarpışmasında rakip Taira klanını imha ederek, hakim olmuşlardır.

Minamotolar'ın zaferi, etkin politik gücün kaynağı olan kraliyet tahtının zımnen yok edilmesini ve askeri yöneticilerce, bir başka deyişle birbiri ardına gelen şogunlarca sürdürülen yedi yüzyıllık feodal yönetimin başlangıcını belirledi.

1213 yılında gerçek güç, Minamotolardan Yoritomo'nun eşinin ailesi olan Hojolar'a geçti ve Şogun vekili olarak 1333'e kadar Kamakura'da askeri hükümeti yürüttüler. Moğollar bu süre zarfında biri 1274 ve ikincisi 1281'de olmak üzere kuzey Kyuşu'ya iki defa saldırdılar. Zayıf güçlerine rağmen, Japon savaşçıları yerlerini başarıyla muhafaza ettiler ve istilacıların iç kısımlara girmelerini önlediler. Her iki saldırı teşebbüsünde de meydana gelen ve donanmalarının büyük kısmını mahveden tayfunların ardından Moğol güçleri Japonya'dan çekildiler.

Temeli resim yazısına dayanan Çince yazım biçimi kabul edilmiş ve bu vesileyle Japonlar Konfüçyus felsefesini, astronomi ve takvimin işleyişini ve tıbbın ilkelerini öğrenmişlerdir. Budizm 538 yılında Çin ve Kore yoluyla Hindistan'dan Japonya'ya geldi. Çin hükümet sistemi Japon yöneticilerinin, üzerine kendi sistemlerini kurdukları bir model olmuştur.

1333'den 1338'e kadar süren imparatorluk yönetiminin kısa ömürlü restorasyonunun ardından Kyoto, Muromaçi'de Aşikaga ailesi tarafından yeni bir askeri hükümet kuruldu. Muromaçi dönemi 1338'den 1573'e kadar, iki yüzyıldan uzun sürdü. Bu dönem zarfında Buşido'nun sert disiplini, estetik ve dini faaliyetlerde ifadesini bulmuş ve bugün bile başta gelen özelliği klasik anlamda sadelik ve kontrol yeteneği olan ülke sanatına damgasını vurmuştur.

200 yıllık yönetimin ardından Muromaçi'deki şogunluk, ülkenin diğer kesimlerindeki rakip klanların, kendi otoritesine karşı giderek büyüyen meydan okumalarıyla karşılaşmıştır. 16. yüzyılın sonlarına doğru, Japonya yücelik uğruna savaşan bölgesel beylikler yüzünden bir iç savaşla parçalanmıştı. Düzen 1590'da büyük general Toyotomi Hideyoşi tarafından yeniden kuruldu. Hideyoşi 1592 ve 1597'de Kore'ye her ikisi de Çinlilerin ve Korelilerin direnci karşısında başarısızlığa uğrayan iki istila hareketi başlamıştı. Onun Japonya'yı uzlaştıran ve birleştiren çalışmaları, Tokugava Şogunluğu'nun kurucusu Tokugava Ieyasu tarafından da pekiştirilmiştir. Japon şatolarının en ünlülerinin inşası da bu iç savaşların yaşandığı geçiş evresine rastlamaktadır.

Bu, dışarıdan getirilmiş kavramların yavaş yavaş aslında Japon stiliymiş gibi gösterildiği bir asimilasyon ve adaptasyon yöntemiydi. Bu yöntemin en tipik örneği, Japon yazısının Heian dönemindeki gelişimidir. Çince yazımdaki güçlük, yazarları ve rahipleri Çince formlara dayalı iki ayrı hece sistemi üretmeye itti. Heian döneminin ortalarına doğru "kana" adı verilen bu iki fonetik alfabe geliştirilmiş ve Çince üslubunun yerini alarak gelişen saf Japon stili edebiyata ışık tutmuş ve oldukça geniş biçimde kullanıma girmiştir.

Kendini Japonya'nın etkin yöneticisi olarak kabul ettiren Ieyasu, şogunluğunu 1603'de şimdi Tokyo olarak bilinen Edo'da kurdu. Bu Japon tarihinin en önemli dönüm noktasıydı. Ieyasu, gelecek 1265 yıl için özellikle politik ve sosyal kanunlar olmak üzere halkın yaşantısının her yönüyle tasarlandığı bir kalıp yarattı.

Ieyasu'nun tesis ettiği sosyal ve politik yapının entegrasyonunu korumanın bir yolu olarak 1639'da Tokugava Şogunluğu, Japonya'nın kapılarını dış dünyaya fiili şekilde kapatarak, şiddetli bir adım attı. İlk Batılılar Japonya kıyılarına bir önceki yüzyılda Muromaçi döneminde ulaştılar. Ülkeye ateşli silahları tanıtan Portekizli tacirler 1543'te Japonya'nın güneybatısında küçük bir adaya yerleştiler. Sonraki birkaç yıl içinde bunları, Saint Francis Xaviar önderliğinde Cizvit misyonerleri ve İspanyol gruplar takip etti. Hollandalı ve İngiliz tacirler de Japon topraklarına yerleştiler.

Avrupalıların bu akınlarının Japonya üzerinde çok derin etkileri oldu. Bu misyonerler özellikle Japonya'nın güneyinde çok sayıda kişinin inanç değiştirmesine sebep oldular. Şogunluk Hrıstiyanlığın birlikte geldiği ateşli silahlar kadar patlayıcı bir potansiyel teşkil edebileceğini fark etti. Sonunda Hrıstiyanlık yasaklandı ve Togukava Şogunluğu, Nagasaki Limanı'ndaki küçük Dejima adası içinde yaşayan bir avuç Hollandalı tüccar, Nagasaki'de yaşayan Çinliler ve arasıra Kore Lee Hanedanlığı'ndan gelen resmi elçiler dışında yabancıların ülkeye girişini yasakladı. Yaklaşık 250 yıl boyunca Japonya'nın dış dünya ile tek bağlantısı bu insanlardı. 18. yüzyılın sonlarından itibaren açılma yönünde giderek artan baskılar 19. yüzyılın ortalarında meyvelerini verdi. 1853 yılında Amerika Birleşik Devletleri'nin dört gemilik bir filosu Tokyo Körfezi'ne demir attı. Bir sonraki yıl aynı ziyareti gerçekleştiren Amerikan filosu bu ikinci ziyaretinde, bu kez iki ülke arasında bir dostluk anlaşmasına imza attı. Bunu, hemen Rusya, İngiltere ve Hollanda izledi. Bu Japonya'nın içe kapalı geçirdiği dönemin bittiğini haber veriyordu. Dört yıl sonra dostluk anlaşmasını ticaret anlaşmalarını izledi. Bu aşamada kervana Fransa da katıldı.

İkili anlaşmalar feodal dönemin de sonunu getirdi. Ülke önce kargaşaya sürüklendi. 10 yıl kadar süren kargaşanın ardından Tokugava Şogunluğu tarihe karışırken, 1868 tarihi itibariyle Meiji Restorasyonu dönemi başladı. Hakimiyet İmparatora geçti.
Meiji dönemi Japonya'nın modern tarihinin de başlamasını haber verir. Bu dönemde Japonya Batı'nın yüzyıllar içinde kurduğu modern sanayileri, politik kurumları, kısacası modern bir toplumu 20-30 yılda yaratıverdi. Başkent Kyoto'dan bir önceki başkent olan Edo'ya taşındı. Ancak adı Tokyo olarak değiştirildi. Tokyo, "doğu başkenti" anlamındadır. Yüzyılların birikimi çok geçmeden kendini gösterdi. Ülke her bakımdan gelişmeye ve genişlemeye başladı. Bu gerektiğinde savaş anlamına da geliyordu. 1894-1895 yıllarında Çin ile yapılan savaşı Japonya kazandı ve Tayvan'ı ele geçirdi. Japonya 1904-1905 yıllarında Rusya ile yapılan savaşı da kazandı Güney Sahalin'i eline geçirdi. Aynı yıl Kore'nin yönetimini aldı, bu ülke 1910'da ilhak edildi.Bundan iki yıl sonra da İmaparator Meiji öldü. Bundan sonraki dönemde ülke büyümesini sürdürmekle birlikte ekonomik durgunluklar, siyasi çalkantılar ülkeyi kaosa sürükledi.

Egemen güçler arasındaki çekişmeler, ülkeyi İkinci Dünya Savaşı'nın tam ortasına taşıdı. 1945 Ağustos'unda İmaparator'un emriyle halk silahlarını bıraktı, ülke teslim oldu. Ülke altı yıl kadar müttefiklerin kontrolünde kaldı. Bu dönemde ülkenin ekonomik ve toplumsal yapısını değiştirecek, reform nitelikli bir dizi yapılanmaya gidildi. Tarım alanları yeniden paylaştırıldı. Zaibatsu denilen aile şirketleri dağıtıldı. İşçilere ve kadınlara çeşitli haklar tanındı, 1947'de liberal bir anayasa ilan edildi. 1951 San Francisco Barış Antlaşması ile Japonya dış ilişkiler kurma hakkını yeniden kazandı. Bu tarihten itibaren yaklaşık 15 yılda ülke yeniden uluslararası rekabet gücüne ulaştı. 1964 Tokyo Olimpiyatları ülkenin uluslararası arenaya kabul edilişinin ve ülkenin yeniden ayağa kalkmasının tescili niteliğindeydi. Bütün dünyayı etkileyen sosyal olaylar Japonya'da kurumların geliştirilmesi sonucunu doğurdu. Bundan sonraki dönemin en önemli olayları ise 1972'de Okinava'nın Amerikan yönetiminden tekrar Japonya'ya geçmesi ve Çin ile bir uzlaşmaya varılmasıdır. Bu tarihten sonra Japonya özellikle uluslararası ekonomik ve mali piyasa v kuruluşların baş aktörlerinden biri haline geldi.


kaynak :
minikjaponya

Japonya Devlet Yapısı



Japon Anayasası 3 Kasım 1946'da resmen ilan edildi ve 3 Mayıs 1947'de yürürlüğe girdi. Anayasa'da, Japon halkı demokratik düzen ve barış ideallerini desteklemeyi taahhüt etmektedir. Anayasa'nın başında şu ibare vardır: "Biz, Japon halkı, her zaman için baskı ve taassubun, zulüm ve köleliğin dünyadan uzak tutulması ve barışın korunması için mücadele ederek, uluslararası toplumda şerefli bir yere sahip olmak isteğindeyiz."
Anayasa'ya göre,
- İmparator, halkın birliğinin ve devletin sembolüdür. Hükümran güç halkın elindedir.
- Japonya savaşı mutlak bir hak olarak reddeder. Ayrıca, gücün diğer milletlerle münakaşa etmek için kullanılmasını ve yönlendirilmesini de reddeder.
- Temel insan hakları, ebediyen ve dokunulamaz şekilde garanti altına alınmıştır.
- Eski Asilzadeler Meclisi'nin yerini, üyeleri, Temsilciler Meclisi üyeleri gibi halk tarafından seçilen Senato almıştır. Senato'nun Temsilciler Meclisi'ne üstünlüğü vardır.
- Yürütme yetkisi, topyekün Parlamento'ya karşı sorumlu olan Kabine'nindir.
- Anayasa'da kararlaştırılan durumlar dışında Imparator'un hükümetle ilgili yetkisi yoktur. Bunun yanısıra, örneğin, Başbakanı ve Yargıtay baş hakimini atar. Ancak, Başbakan ilk önce Parlamento tarafından, baş hakim de Kabine tarafından belirlenir. İmparator'un ayrıca halk adına kanun ve anlaşmaları yürürlüğe koymak, Parlamento'yu toplantıya çağırmak ve Kabine'nin tavsiye ve tasvipleri doğrultusunda şeref nişanı vermek gibi görevleri mevcuttur.
Japonya, başkent Tokyo da dahil olmak üzere 47 eyalete ayrılmıştır. Eyaletler, şehirler, kasabalar ve köyler yerel yönetimlerin idaresindedir. Eyalet valileri ile şehir, kasaba ve köy belediye başkanları, yerel meclislerin üyeleri gibi, ilgili bölgeye kayıtlı seçmenler tarafından seçilir.

İmparatorluk Ailesi
İmparator Hirohito'nun vefatı üzerine 7 Ocak 1989'da Akihito, Japon İmparatoru olarak tahta geçti. Milletvekilleri ile yaptığı ilk resmi görüşmede İmparator Akihito, Anayasa'ya bağlı kalacağına söz verdi ve ulusun daha da kalkınması, dünya barışı, halkın refahını tesis konularında isteklerini ifade etti. İmparator Hirohito ve İmparatoriçe Nagako'nun ilk oğlu olan İmparator Akihito 23 Aralık 1933'de Tokyo'da dünyaya geldi. Veliaht Prens Akihito 1952'ye kadar Gakushuin Lisesi'nde ilk ve orta öğrenimini tamamladı ve 1956'ya kadar Gakushuin Üniversitesi'nde eğitim gördü. Nisan 1959'da, Shoda Michiko ile evlendi.
Savaş sonrası asilzadelik kaldırıldı ve yalnızca İmparatorluk Ailesi üyelerinin asil sıfatlarını kullanmasına izin verildi. Eski İmparator Hirohito'nun evlenen kızları imparatorluk sıfatlarını terketmişlerdir.



Siyasi Partiler
Japonya'nın ilk siyasi partisi Aikoku Koto (Yurtsever Partisi) 1874'de kurulmuş ve hemen ardından hükümetten temsili yasamanın kabul edilmesi talebinde bulunmuştur. Ülkede ilk genel seçimler bundan 16 yıl sonra l Temmuz 1890'da yapılmış ve parlamento ilk toplantısını aynı yıl 29 Kasım'da yapmıştır. Japonya'da kurulmuş olan bu parlamento Asya'nın ilk ulusal yasama organıdır.
Sonraki yıllarda siyasi partilerin içişlerindeki rolü arttı; ancak, II. Dünya Savaşı'nı hazırlayan dönemde milliyetçiliğin tırmanışı partilerin etkisinin azalmasına ve nihayet geçici olarak kapatılmalarına neden oldu.
Günümüzde Japonya'daki en büyük 6 siyasi parti şunlardır: Liberal Demokratik Parti, Japonya Sosyalist Partisi, Komeito, Demokratik Sosyalist Parti, Japonya Komünist Partisi ve Birleşmiş Sosyal Demokratik Parti.

Japonya'nın en büyük tutucu grubu olan iktidardaki Liberal Demokratik Parti, II. Dünya Savaşı'ndan sonra 1955'de iki tutucu partinin birleşmesiyle kuruldu. LDP, 1955'den beri kesintisiz olarak iktidarda kalmıştır. Parti Başkanı, LDP'nin Temsilciler Meclisi'ndeki ve Senato'daki üyeleri tarafından iki yıllık bir dönem için seçilir. Başkanlık için dört veya daha fazla aday olduğunda parti üyeleri arasında direkt oylama ile yapılan birinci seçimde ilk üç aday belirlenir ve sonra başkan bu üç aday arasından LDP'nin Parlamento üyeleri tarafından seçilir. Uygulanmakta olan parti kurallarına göre başkan bu görevde iki dönemden fazla kalamaz.
Japonya Sosyalist Partisi, ilk olarak, savaş öncesinde farklı emekçi partilerin birleşmesi ile Kasım 1945'de kurulmuştur. 1951'de sol ve sağ kanatlara ayrıldıktan sonra, Ekim 1955'de ikinci bir birleşme olmuştur. Amacı mevcut Anayasa'yı desteklemenin yanısıra "barışçı ve demokratik devrim" vasıtasıyla sosyalizmin gerçekleştirilmesidir. Temmuz 1986'da Doi Takako JSP'nin başkanlığına seçilmiş ve böylece Japonya'da başlıca siyesi partilerden birinin başına getirilen ilk kadın olmuştur.
Komeito (Temiz Hükümet Partisi), Budizm'in Nichiren Shoshu mezhebinin bir uzantısı olan Soka Gakkai'in siyasi kolu olarak Kasım 1964'de kurulmuştur. Ocak 1967'de katıldığı ilk genel seçimlerde, 25 üyesinin Temsilciler Meclisi'ne seçilmesi başarısını göstermiştir. Komeito, bundan böyle dinden bağımsız olduğunu ilan etmiştir, "insancıl sosyalizm" kavramına dayalı refah bir toplum yaratmak hedefleri arasındadır
Demokratik Sosyalist Parti, Ocak 1960'da bir yıl önce JSP'den kopan bir grup tarafından kuruldu. Demokratik yöntemlerle sosyalist toplumun yaratılmasına kendini adayan parti, aşırı ideolojilere karşıdır. Parti programı uyarınca "solda ve sağda kapitalist ve totaliter rejime karşı koymak" için çaba harcayan DSP, bir sınıf partisi değil, "çeşitli toplumsal gruplar arasında menfaat farklılığını ve aynı zamanda ortak ulusal menfaatlerin varlığını kabul eden popüler" bir partidir.
Japonya Komünist Partisi, Temmuz 1922'de siyasi yeraltı cemiyeti olarak kuruldu. II. Dünya Savaşı'ndan sonra resmi bir parti olarak ortaya çıktı. Parti, "halkın demokratik devrimi ve sonraki sosyalist devrim" yoluyla Japonya'da komünist topluma geçilmesini amaçlar. Birleşmiş Sosyal Demokrat Parti, Sosyalist Parti'den önceki yıl çekilen üç parlamento üyesi ve Sosyalist Vatandaşlar İttifakı'nın üç parlamento üyesinden oluşan iki küçük politik grubun birleşmesiyle Mart 1978'de resmen kuruldu. Amacı "yeni ve liberal sosyalizm"i gerçekleştirmektir.


Yürütme
Yürütme yetkisi, başbakan ve en çok 20 devlet bakanından oluşan ve tamamen Parlamento'ya karşı sorumlu olan kabineye verilmiştir. Parlamento üyesi olmak zorunda olan ve parlamento tarafından belirlenen Başbakan, sivil ve büyük çoğunluğu Parlamento üyeleri arasından olmak üzere devlet bakanlarını atamak ve görevden almak yetkisine sahiptir.
Temsilciler Meclisi'nin Hükümete güven önergesini reddettiği veya güvensizlik önergesini kabul ettiği durumlarda, eğer Temsilciler Meclisi 10 gün içinde feshedilmemişse, kabinenin istifa etmesi gerekir.
Mart 1988 tarihi itibariyle Japonya'da Başbakanlığın yanısıra 12 bakanlık ve 32 teşkilatta 273 bini Savunma Güçleri personeli olmak üzere toplam 1 milyon 180 bin dolayında memur çalışmaktadır. Bunlara ek olarak devletin resmi hesaplarının yıllık kontrolünden sorumlu olan Sayıştay da bağımsız anayasal bir kuruluştur.





Yargı
Hükümetin yasama ve yürütme yetkilerinden tamamen bağımsız olan hukuk sisteminde, Yargıtay, 8 yüksek mahkeme, Hokkaido dışında tüm eyaletlerde, 4 mahkeme ve l jürisiz mahkemeden oluşan birer bölge mahkemesi kurulmuştur. Bunlara ek olarak pekçok aile mahkemeleri mevcuttur.
Yargıtay bir başhakim ve 14 hakimden kuruludur. Kabinenin belirlediği başhakimi İmparator atar. Diğer 14 hakimin ataması kabine tarafından gerçekleştirilir. Yargıtay hakimlerinin atamaları; atanmalarını izleyen ilk Temsilciler Meclisi genel seçimleriyle birlikte yapılan ulusal referandumla yenilenir. On yıllık dönemden sonra hakimlerin yeniden atanmaları aynı şekilde tekrarlanır. Yargıtay, kanun, düzen, nizam ve resmi işlerin anayasaya uygunluğunun karara bağlandığı en yüksek mahkemedir.



Ulusal Güvenlik
İkinci Dünya Savaşı Japonya'nın Hiroşima ve Nagazaki şehirlerine atılan birer atom bombasıyla sona ermiştir. Japonya, atom bombasının atıldığı, nükleer silahın etkilerini birebir yaşayan tek ülkedir. Bu durum, ülkenin ulusal güvenlik politikasını biçimlendiren en önemli unsurdur. Anayasa'ya da damgasını vuran bu tarihi olgu doğrultusunda Japonya komşularına hiçbir zaman tehdit unsuru olamayacak, ancak etkin bir savunmayı da sağlayacak bir askeri güç oluşturma politikası güdegelmiştir. Öte yandan, nükleer silaha sahip olmamak, bunları üretmemek ve bunların ülkeye girişine izin vermemek biçiminde özetlenen üç nükleer ilke, Japon ulusal güvenlik politikasının temel taşlarını oluşturur. Ülkenin mevcut güvenlik politikasının üç temel direği ise şunlardır: Japonya-ABD Karşılıklı İşbirliği ve Güvenlik Antlaşması'na dayalı yakın bir ittifakı sürdürmek, sürdürülebilir bir savunma yeteneğini amaçlayan Savunma Güçleri'nin modernizasyonu ve daha barışçı, istikrarlı bir uluslararası ortamının yaratılması için aktif bir diplomasi izlemek



---

Japonya Ekonomisi

Bilim ve Teknoloji
Japonya teknolojinin en önemli odaklarından biridir. Bilgisayardan nükleer enerjiye, havacılıktan haberleşmeye kadar birçok alanda teknolojinin öncülüğünü yapmaktadır. İlerlemenin itici gücünü, özel sektör, üniversiteler ve devlet üç koldan yapmaktadır.

Uzay teknolojisi:

Japonya bu alanda yaptığı çalışmalarla haberleşme, meteoroloji, coğrafya, yayıncılık gibi birçok sektöre uzayın katkılarını sağlamış durumdadır. Bu amaçla birçok uydu yörüngelerine yerleştirilmiş, hizmet vermektedir. Sözkonusu uydular 1986 yılından itibaren Japon yapımı roketlerle fırlatılmıştır. Japonya'nın geliştirdiği ataletli güdüm sistem ve bir ikinci aşama motorlu H-1 roketini kullandığı bu tarih ülkedeki uzay çalışmaları açısından da bir dönüm noktası olmuştur. Japonya halen kendi gerçekleştireceği insanlı uzay uçuşlarının çalışmalarını sürdürmektedir. Bu arada, uzay istasyonu gibi insanlı ve büyük kapsamlı uzay çalışmalarının içinde aktif biçimde bulunmaya da özen göstermektedir.

Havacılık:
Havacılık, Japonya'nın iddiayla geliştirdiği teknolojilerden biridir. 1980'li yıllarda XS-11 ve diğer sivil ulaşım uçakları üzerinde yapılan başarılı çalışmalar, Boeing-767 yolcu jetinin üretilmesi Japon havacılığı açısından tarihi bir dönemeç oluşturdu. Bu alandaki araştırma ve çalışmalar, Japonya'nın bu konuda en önemli rekabetçi ülkeler arasında yer almasına yetecek ölçüdedir.

Nükleer teknoloji:
Japonya'da 35 ticari nükleer reaktör bulunmaktadır. Bu reaktörler sayesinde toplam elektriğin yaklaşık yüzde 30'u üretilebilmektedir.
Alınan bütün etkin önlemlere rağmen, bu konudaki çalışmalara aralıksız devam edilmektedir. Nükleer tehlike anında tehlike önleme sistemlerinin geliştirilmesi ve güvenliğin maksimum düzeyde sağlanması, bu çalışmaların başlıca amacını oluşturmaktadır. Bunun yanısıra nükleer füzyon alanındaki çalışmalar da ülkeyi, ön sıralara taşımıştır. 1985 yılında yapılan JT-60 reaktörü birkaç yıl içinde, o tarih için dünyadaki en yüksek enerji-denge koşullarını yakalamayı başarmıştı.

Biyoloji:
Bu alanda elde edilen bulgular, bilgiler çevre, balıkçılık, tarım, gıda sanayii, kimya endüstrisi, ormancılık gibi çok çeşitli sektörlerin gelişimini sağlayan önem veriler olmaktadır. Bu alandaki çalışmalarda genetik ön plana çıkmaktadır. Genetik mühendisliği alanındaki çalışmalar, baş döndürücü bir hızla ilerlemektedir. Gen haritasının çıkarılmasından, genlerin birbirleriyle ilişkileri ve işlevleri, kanser araştırmaları, hormonlar, ender tıbbi maddelerin üretim teknikleri, biyo-kimya, yeni tür tarım bitkileri ve besi hayvanlarının geliştirilmesi gibi faaliyetler, bu kapsam içerisinde görülmekte ve bu konuda elde edilen yeni veriler sık sık medya organlarında haber olmaktadır.

Deniz araştırmaları:
Bu araştırmalar, denizlerin korunması, enerji, deniz alanlarının kullanımı, biyolojik kaynaklar, deniz dibi zenginlikler gibi konuları kapsamaktadır. Bu alanda yapılan çalışmalar da tıptan enerjiye, gıda sanayiinden genetiğe kadar birçok alana katkı sağlamaktadır. Japonya deniz ve okyanus araştırmaları konusunda da dünyanın önde gelen araştırmacı ülkeleri arasında yer almayı sürdürmektedir.

Yüksek iletkenler:
Bazı metal ve benzeri maddelerin belirli bir ısının altında soğutulduğunda, direnç göstermeksizin elektriği iletme yeteneği anlamına gelen yüksek iletkenlik, 1990'lı yıllarda ileri teknolojide iddialı ülkeler arasında başlıca rekabet alanlarından birini oluşturuverdi. Yüksek iletkenlik, elektrik enerjisi nakli, enerji depolama, manyetik ulaşım, bilgisayar, nükleer füzyon gibi alanlarda büyük avantajlar sağlaması yüzünden kazandığı stratejik önemini sürdürmektedir.
Japonya ayrıca Maglev (manyetik kaldırma gücüyle havada giden) trenler, optik fiber iletişim (haberleşme), yüksek tanımlı televizyon, bilgisayar teknolojilerinde de dünyanın öncü birkaç ülkesinden biri olmayı sürdürmektedir.

ÇİFTÇİLİK VE ORMANCILIK
Japonya'nın yalnızca %13,3'ü tarıma uygundur. Bu nedenle Japonya tarımda dışa bağımlıdır. Dünyanın en çok tarımsal ürün ithal eden ülkelerinden biridir bu ülke... Japonya'da yetişen ürünlerin başında pirinç ve buğday gibi tahıllar, portakal, karpuz ve armut gibi meyveler, sığır, piliç, domuz gibi hayvanlar, süt ve yumurta gelir. Tarım alanlarının darlığı verimi ön plana çıkartmıştır. Ülkedeki çiftlikler ortalama 1,47 hektar (14.700 metrekare=14-15 dönüm) büyüklüğündedir. Japon çiftlikleri görece küçük olmasına rağmen, verimlilikte kaydedilen aşamalar, teknoloji ve bilimsel veriler bu küçük alanların en verimli biçimde kullanılmasını sağlamıştır. Tarım makinaları (traktör, kamyonet, kültivatör, pirinç ekme makineleri), ekim yöntemleri (yoğun ekim gibi) ve gübreler sayesinde, dar alanda ülkenin toplam meyve ve sebze ihtiyacının yarısı üretilir. Özellikle yeni teknolojilerin bu başarıdaki rolü çok büyüktür. Japonya'da bazı tarım ürünleri, toprak olmaksızın, su içinde, (hidrofonik yöntem) üretilmektedir.

Genetik mühendisliği de ürünün daha az zahmet ve masrafla ve daha sağlıklı olması yolunda önemli adımlar attı. O kadar ki, taşımada kolaylık sağlayacak küp biçimli karpuzlar, tüysüz ama dayanıklı tavuk gibi hayal gücünü zorlayan projeler üzerindeki çalışmalar yarış halinde sürmektedir. Uzmanlar yakın gelecekte üretilecek mavi renkli biberlerin, kahverengi salatalıkların, pembe marulların sofraları süsleyeceğini, bu süreçte bulunan genetik yiyeceklerle dünyadaki açlık sorununun da çözüleceğini söylüyorlar. Japonyanın tarım dışı arazisinin çoğu ormanlıktır (%68). Ormancılık Japon ekonomisinin önemli bir parçasıdır. Japonya bir ada ülkedir, bu da ülkeyi doğal kaynakları dikkatli kullanmaya itmektedir. Ormanların % 41'i ekilmiş ormanlardır. İklimsel zenginlik ağaç türlerine de yansımıştır. Çoğunlukla görülen ağaçlar sedir, selvi, çam, at kestanesi, kayın ve kafurdur. Ormanların ve ormancılığın Japonya'da tarihi bir önemi vardır. 8. yüzyıldan bu yana başta Kyoto olmak üzere çeşitli kentlerde inşa edilen sarayların ve tapınakların vazgeçilmez, ana maddesi ağaç olagelmiştir. Bununla beraber, günümüzde ağaca sadece inşaat için değil, kağıtçılık, mobilyacılık gibi çeşitli sektörlerde de büyük gereksinim vardır. Bu nedenle Japonya ağaç ihtiyacının % 76'sını ithal eder.



BALIKÇILIK
Çaysız, ekmeksiz Türkiye düşünülemeyeceği gibi balıksiz da Japonya düşünülemez. Bu da balıkçılığı Japonya'da önemli bir sanayi dalı haline getirmeye yetmiştir. Japonya'da 257.000 dolayında kayıtlı balıkçı teknesi vardır. Bu balıkçılar yılda yaklaşık 6,7 milyon ton balık arz ederler. Ayrıca 1.4 milyon ton balık ve kabuklu deniz hayvanı da özel çiftliklerde üretilir. Bu çiftliklerde 100'e yakın türde balık yetiştirilmektedir. Japonya, buna rağmen balık ihtiyacının % 40'ını dünyanın diğer ülkelerinden ithal ederek karşılamaktadır. Buradan, Japonların ne kadar çok balık tükettiği de ortaya çıkmaktadır.



ENERJİ
Japonya'nın enerjide kendine yeterlilik oranı sadece % 18,1'dir. Japonya elektriğini termal santrallerden, nükleer santrallerden, sudan elde ettiği enerjiden, jeotermal enerjiden ve güneş enerjisinden elde etmektedir. Ancak başta sanayi olmak üzere ülkenin enerji gereksinimi, bu kaynaklardan elde edilen üretimin çok üzerindedir. Sonuçta ülkenin en önemli dışalım kalemlerini enerjiye dönük olanlar oluşturmaktadır ve bunların başında petrol gelmektedir. Japonya tükettiği petrolün % 99,7'sini ithal etmektedir.



İMALAT SANAYİ
Japonya'nın ekonomik gücünün büyük kısmı imalat sanayiine dayanır. Arabalar Japonya'nın en çok bilinen ürünleridir. Japonya, 1995 yılında yaklaşık 10,2 milyon araba, otobüs ve kamyon üretmiştir. Bu rakam dünyanın en büyük üretimini de göstermektedir.

Araba üretimi ağırlık olarak robotlar tarafından yapılmaktadır. Bu robotlardan kastedilense özel görevler yapmak üzere tasarlanmış karmaşık makinelerdir. Bu makinalar sayesinde rutin, mekanik işler makine dünyasına devredilirken, insanlara da makinaların henüz yapamadığı, özellikle eğitim, yaratıcılık gerektiren işlere yönelmelerine olanak tanınmıştır. Japonya'da üretilen araçların yaklaşık yarısı dışarıya satılmaktadır. Pazar alanları bakımından konuyu ele alacak olursak pazarları tek tek saymak yerine bütün neredeyse bütün dünya demek daha kolay olacaktır. Japon firmaları ürettikleri arabaları bütün dünyaya satmakla kalmıyor, aynı zamanda çeşitli ülkelerde kurdukları üretim tesisleri ya da ortaklıklarla yurt dışında üretim de gerçekleştirmektedirler. Bu uygulama yıllar içerisinde giderek yaygınlaştı ve üretimin önemli bir bölümü yurtdışına kaydı. Japonya arabanın yanısıra otobüs, kamyon, gemi ve diğer ulaşım araçlarını üreterek, satmaktadır.

Japon elektrikli cihaz ve elektronik endüstrisi de bütün dünyaca ünlüdür. Elektronik cihazların dayanıklılığı, kalitesi Japonya'ya çok önemli bir avantaj sağlamaktadır. Müzik setleri, radyolar, televizyonlar, video kayıt cihazları, fotoğraf makineleri ve bilgisayarlarda "Japon" markası başlı başına bir kalite güvencesi olarak kabul edilmektedir. Evlere giren elektronik cihazların yanında, imalat sanayilerinde kullanılan hassas elektronik cihaz ve ortamların üretildiği başlıca merkez de Japonya'dır.

Japonya telekomünikasyonda da dünya lideridir. Tokyo'nun Akihabara semti, göz alabildiğine uzanan mağazaları ile "elektrik-elektronik kenti" olarak bilinir.

Japonya'nın ekonomik gücünü öncelikle imalat sanayii sağlar. Ancak imalat sanayiinin yan etkisi olan çevre kirliliği konusunda Japonya başlangıçta bir istisna oluşturmamıştır. İmalat sanayiindeki büyümeyle birlikte çevre sorunları da ciddi boyutlara ulaşabilmiştir. Ancak Japonya'nın başarısı geçmişten ders alarak, bu sorunları ortadan kaldıracak ya da en aza indirecek teknolojileri ve yöntemleri uygulamada yatmaktadır. Japonya sürekli olarak, imalat sanayiinin yarattığı kirliliği azaltmak için yöntemler geliştirmektedir. Bütün sanayi dalları tarafından çevre korumacılığı için geliştirilen teknolojiler uygulanmaya çalışılmaktadır.

Japonya'nın iddialı olduğu bir diğer ürün yelpazesi ise metal, metal ürünleri, kimyasal ve diğer makine endüstrisi ürünleridir.



ULAŞIM
Japonya ulaşım altyapısıyla gurur duyar. Dünyanın en hızlı trenlerinden biri Şinkansen (hızlı tren)'den bisiklete kadar akla gelebilecek her türlü ulaşım aracını, en kaliteli türevleri ve modelleriyle Japonya'da bulmak, görmek mümkündür.

Ülkede demiryolu ulaşımı önce gelir. Trenler, mükemmel ulaşım altyapısının bir göstergesi olarak tam zamanında kalkar ve gideceği yere zamanında ulaşır. Ülke demiryollarıyla örülmüştür. Şinkansen Kyuşu'daki Hakata'dan Honşu'nun kuzeyindeki Morioka'ya kadar ülkenin bir başından diğer başına demiryoluyla rahat ve güvenli yolculuk yapmak mümkündür. Trenler saatte 270 kilometre hıza ulaşabilmektedir. Tokyo ve Shin - Osaka arasındaki 552,6 kilometrelik mesafe bu trenle 2,5 saatte alınabilmektedir. Tokaido ve Sanyo Şinkansen hattında her gün 400 şehirlerarası tren seferi, Tohoku ve Yamagata hattında ise her gün 159 sefer yapılmaktadır. Şinkansen'in yanı sıra, büyük şehirlerin içinde ve arasında çok yoğun banliyö ve metro hatları hizmet vermektedir. 1995 yılı itibariyle, ülkenin on büyük şehrinde işleyen 36 metro hattı bulunmaktadır. Yalnızca Tokyo metrosunda günde 9 milyonu aşkın kişi yolculuk yapmaktadır. Metro büyüklüğüyle, uygulamalarıyla sık sık dünya medyasına konu olmaktadır. Tren istasyonlarındaki platformlarda, tren durduğunda kapının açılacağı yerleri belirten çizgiler çizilmiştir. Okul ve iş dağılım saatlerinde istasyonlar görülmeye değerdir.

Karayolları da ulaşım sisteminde yer alan önemli bağlantı yollarından biridir. Japonya'daki karayollarının toplam uzunluğu 1 milyon 100 bin kilometreyi aşmıştır. Her kilometre kare araziye yaklaşık 3 kilometre yol düşmektedir.Bu değer, Fransa ve İngiltere'dekinin iki katı, ABD'ndekinin 4.5 katıdır. Karayolları yalnızca uzunluk bakımından değil, alt ve üst yapılarıyla da üstün nitelikler sergiler.

Havayollarına gelince, Japonya'da çok sayıda uluslararası hava alanı bulunmaktadır. Japonya'nın bir ada devleti olduğu hatırlandığında hava alanlarının, ülkeyi dış dünyaya bağlamak bakımından ne kadar önemli olduğu daha iyi anlaşılır. Her hafta, Japonya ve diğer ülkeler arasında yaklaşık 1700 uçuş gerçekleşmektedir. İç hat uçuşlarının yapıldığı havaalanlarında da günde yaklaşık 1850 uçuşla çok yoğun bir hava trafiği yaşanmaktadır.

Deniz yolu da ulaşımın önemli araçlarından biridir. İrili ufaklı yüzlerce adayı birbirine bağlamakta deniz ulaşımının önemini tarih boyunca çok iyi anlayan Japonya, teknolojinin son ürünlerini bu alanda da kullanmaktan geri kalmamıştır. Dört büyük adayı deniz, hava ve karayolu ile birbirine bağlayan Japonya bununla yetinmeyip, 1988 yılında Honşu adasını dünyanın en büyük tüneli ile Hokkaido'ya, Seto İç Denizi üzerinden de köprü ile Shikoku adasına bağlamıştır.

Japonya Coğrafya, İklim ve Nüfus

Japonya Coğrafyası
Japon takımadaları Asya kıtasının doğusunda yer alır. 3800 kilometre uzunluğunda, yay görünümlüdür. Toplam yüzölçümü 377.815 kilometrekaredir. Alan itibariyle dünya karalarının binde 3'ünden daha az bir büyüklüğü sahiptir. (İngiltere'den biraz büyük, Hindistan'ın 1/9'u, ABD'nin ise 1/25'dir.) Takımadalar içinde dört ana ada vardır. Bunlar büyükten küçüğe sırayla Honşu, Hokkaido, Kyuşu ve Şikoku adalar zinciridir. Honşu'nun alanı toplam alanın yüzde 60'ından fazladır. Bunun yanısıra yaklaşık 3900 küçük ada bu dört büyük adayı tamamlar. Japon adaları aslında Güneydoğu Asya'dan Alaska'ya kadar uzanan dağ sıralarının bir bölümüdür.nü oluşturur. Sahiller uzun ve kayalıktır. . Japonya'nın toplam yüzölçümünün yüzde 71'i dağlıktır. Dağların araları berrak göller, nehirler ve sayısız vadilerle doludur. Ülkenin en yüksek dağı Fuji 3776 metredir. Fuji dağı Japonya'daki 77 aktif volkandan biridir. Popüler dinlenme ve turizm odaklarından biri olan sıcak su kaplıcaları da bu volkanların ürünüdür. Bu volkanik faaliyetlerin bir diğer sonucu da sarsıntı ve depremlerdir.


Japonya İklimi
Japonya, muson bölgesi ile ılıman bölgenin birleştiği noktada yer alır. İklim, okyanusun ve karasal hava akımlarının etkisi altında genelde ılıman bir karakteri vardır. Japonya'da genellikle dört mevsim yaşanır. Haziran ortalarında başlayan yaz ılık ve nemlidir. Yağmurlu mevsimin hiç yaşanmadığı, kuzeydeki Hokkaido adası dışında , çoğunlukla yazı, yaklaşık bir ay süren yağmurlu bir mevsim takip eder.
Kış, Pasifik kıyılarında güneşli ve yumuşak geçer. Japon denizi kıyılarında ise bulut hakimdir. Dağlık iç kısım ise dünyanın en karlı bölgelerinden biridir. Hokkaido'nun en belirgin özelliği sert kışlarıdır. Eylül ayıyla birlikte ülkenin içlerinde şiddetli rüzgar, tayfun ve sağanak yağışlar yaşanır.
Başkent Tokyo, Tahran, Los Angeles ve Atina ile aynı enlemdedir. Yaz aylarında görülen nemli ve çok sıcak havanın tersine kış, düşük nem oranı ve arasıra yağan karla ılıman geçer.


Japonya Nüfusu
Japonya'nın nüfusu 123 milyon dolayındadır. Bu bakımdan dünyanın en kalabalık yedinci ülkesidir. Ancak nüfus artış hızı sıfır düzeyindedir. Esi dönemlerde adalardaki yerli halk ile kıtada yaşayan halkların karışması sonucu bugünkü Japon halkı oluştu. Ülkede nüfus yoğunluğu yüksektir. Kilometrekareye 332 kişi düşmektedir. Arazinin genelde dağlık ve iskan edilemez nitelikte olduğu, ülkenin ancak yüzde 10'unda yaşanabildiği de unutulmamalıdır. Nüfusun 4/5'inden fazlası şehir ve kasabalarda yaşamaktadır. En büyük kent olan Tokyo'nun nüfusu ise 12 milyon dolayındadır.

Gelenek ve Görenekler

Kimono

Sözlük anlamı "Giysi" anlamına gelen Kimono Japonya'ya özgü en geleneksel öğelerden biridir. Batı'da tahta kalıplarla basılan Ukiyo-e resimlerinin popülerliği aynı zamanda kimonolara olan ilgiyi de hat safhaya ulaştırmıştır.

Kimonoların birçok çeşidi bulunmaktadır, mevsimsel sezonluk kimonolar, bayanların törenlerde giydiği özel kimonolar, erkekler için dikilen kimonolar gibi.
Nara döneminde (710~94), kosode (küçük kol) olarak adlandırılan giysi, Kimono olan gerçek adını 18. yy'da almıştır. Halen kullanılan kimonolar, Japonya'yı ziyarete gelen turistlerin de ilgisini çekmekte ve kısa süreli de olsa ziyaretçiler Kimono gerçek anlamda giyme fırsatı bulmaktadırlar.

Kadınlar Kimonolarını özellikle geleneksel çay ve ikebana törenlerinde giyerler. Genç kızlar ise furisode olarak adlandırılan çok renkli kolları diğer kimonolara göre daha uzun, parlak Obi(kemer) i olan kimonoları giymektedir. Fabrikalarda üretilen ve basit geometrik şekillere sahip, günlük hayat içerisinde sık kullanılan kimonolara, Edo komon ismi verilmiştir.
Düğün ve özel törenlerde ise, tam tersi özel olarak tasarlanan, müthiş görünüme sahip kimonolar tercih edilmektedir. Bunlardan biri de shiromuku'dur , çok kalın kumaşlı, özel işlemeleri bulunan, saç tokası mevcut, geline özel beyaz renktedir. Damat adayı ise üzerinde ailesine ait işareti bulunduran ve habutae ipeğinden özel üretilmiş kimonoyu taşımaktadır. Son zamanlarda düğünlerde damatların batı tarzında da giyindikleri görülmektedir. Ölüm törenlerinde hem erkekler hem bayanlar siyah kimono giyerler.

Kimono Giyimi



yuki - kol
ushiromigoro - Arka ana bölge
uraeri - iç yaka
doura - üst astar
sodetsuke - Omuz dikiş yeri
fuki - ön kıvırım
sode - kol bölgesi
okumi - yaka altı
miyatsukuchi - Kol altı açık bölge
sodeguchi - kol açıklığı
tamoto - kol cebi
maemigoro - ana ön bölüm
furi - Kol altı uzun parça
tomoeri - yaka
eri - yaka
susomawashi - alt astar
Geleneksel olarak kimono giyim teknikleri annelerden kızlarına aktarılır, fakat günümüzde bu teknikleri öğreten okullara rastlanmaktadır. Özel ipekten, yünden veya sentetikten üretilen kimonolar kış aylarında giyilmektedir.

İlk önce beyaz çoraplar olan tabi ler giyilir; daha sonra kimononun alt kısmını oluşturan yelek ve etek giyilir,daha sonra kimononun altındakileri tutmaya yarayan nagajuban (bir çeşit iğne) ve datemaki kemeri bağlanır; son olarak kimono giyimi yapılır ve Obi ile bağlanır. En son olarak ise Zori'ler ayağa giyilir, böylece kimono giyimi bitirilmiş olur.
Yukata

İnce, pamuklu yukata ise hem erkekler hem de bayanlar tarafından yaz ayları boyunca giyilmektedir(Diğer ülkelerde çoğunlukla Kimono adı altında satılan ürünler aslında Yukata'dır).

Genellikle bunlarla beraber geta lar giyilmektedir. Günümüzde renkli renkli yukatalar Yaz şenliklerinde birçok genç kızın ve erkeğin giysileri olmaya devam etmektedir.

Ayak Giyimi

Zouri ve Geta Japonya'da en sevilen geleneksel sandaletlerdir. Her ikisi de Y şeklinde bir bantla, ayak baş parmağı ve ikinci parmak sokularak giyilir.

GetaSettaZouriPokkuri






Tabi
Japonların geleneksel çorabıdır.Baş parmak ve dört parmak şeklinde ayağa giyilir. Japon sandaletleri ile giymek için tasarlanmıştır.

Gohonyubi
Normal ayakkabıların altına da giyilen ("beş pramak") çorabı. Özellikle parmak araları temas etmediğinden ayak için oldukça sağlıklıdır.


--

Geisha

Japonca’da “Gei” sanat veya gösteri, “sha” ise kişi anlamına gelir. Geisha’lar konukları çeşitli sanat gösterileri ile eğlendiren profesyonel konsomatrislerdir. Geisha kızları ve kadınları sıradan konsomatris veya hayat kadını değillerdir. Geisha geleneğinin atalarının 11. yüzyılda savaşçıları eğlendiren kadınlar olduğu varsayılmaktadır.
Geisha olmak isteyen kızlar çok sıkı disiplinli bir eğitim ve çıraklıktan geçerek değişik birçok geleneksel Japon sanatlarını öğrenirler. Bu sanatlara örnek olarak şarkı söyleme, dans etme, müzik aletleri özellikle Shamisen çalma verilebilir. Fakat Geisha olabilmek için sadece bu kadarı da yeterli değildir. Geishaların aynı zamanda çok iyi sosyal becerileri olması gerekmektedir.
Bir Geisha’nın en büyük amacı konuklarını rahatlatmak olduğundan (lütfen buradaki rahatlatmak sözünü fiziksel rahatlatmak ile karıştırmayınız), konuklarının işleri, hobileri, ilgi alanları kısaca neredeyse hemen hemen her konuda bilgi sahibi olmaları gerekmektedir. Hatta günümüzde yabancı konukları eğlendirmek amacı ile İngilizce öğrenen veya bilgisayar kurslarına giden Geishalara rastlayabilirsiniz.
Geisha’lar Kimono giyerler ve yüzlerine solgun bir makyaj yaparlar. Bu makyajın geleneksel amacı konuğuna karşı duygularını gizlemektir.
Geisha Evleri (o-chaya)
Birçok Geisha kız ve kadının toplandıkları semtlere hana-machi (çiçek şehri) adı verilir. O-chaya (Çay evi) normal çay evlerinden farklıdır. Genelde geleneksel Japon ahşap evlerinden oluşurlar ve içerlerinde her konuk veya konuklar için geleneksel tahta kapılı ve yerleri tatami kaplı odalar veya geleneksel Japon stili bahçeler bulunur.
Maiko (genç Geisha kız) yetiştiren o-chaya’lar da bulunmaktadır. Bunlara okiya denilir.
Son zamanlarda bu zor koşullar gerektiren eğitime dayanabilen kızlar az olduğundan gerçek Geishalar gitgide azalmaktadır. Geisha olmaya karar veren kız genelde o-chaya’ya bir tanıdık aracılığı ile tanıştırılır. O-chaya’ baş kadını (okami) kız ve ailesi ile bir görüşme yapar ve eğitimin nasıl olacağını anlatır.

Eğer okami kızı kabul ederse ve kızda ortaokulu bitirmiş ise hemen eğitimine ve çıraklığına başlar. Bir kere eğitime başladıktan sonra kız evi yaklaşık beş altı sene terk edemez. Yaklaşık altı ay sonra kız Maiko olur ve diğer Geishalara eşlik ederek müşterilere nasıl davranılacağını ve bu mesleğin inceliklerini öğrenir.
Genellikle Maiko yirmi yaşına geldiğinde Geisha mesleğine devam edip etmeyeceğine karar verir. Eğer devam etmeye karar verirse erigae (yaka değiştirme) denilen tören düzenlenir.



---






Sento (Japon hamamı)

Sento geleneksel Japon hamamıdır. Evlerinde ofuro (banyo ) bulunmayan Japonlar günlük banyolarını yapmak için giderler. Eskiden aynı Türk veya Roma hamamlarında olduğu gibi sentolar insanların buluşup konuştukları, dedikodu yaptıkları yerlerdi. Zamanımızda hemen hemen her evde banyo olduğundan sentolar giderek azalmaya başlamıştır. Fakat buna rağmen geleneksel sentoların yerini içerlerinde değişik atmosferli havuzları, saunaları, masaj ve fitness salonları olan yeni tip hamamlar giderek artmaktadır.
Sentoya ilk geldiğinizde girişte iki kapı görürsünüz, bunlardan biri kadınlar için diğeri erkekler için ayrılmıştır. Girmeden önce ayakkabılarınızı çıkarıp girişteki emanet dolabına koyarsınız.
Daha sonra erkek veya kadın kapısından girer ve ortada hem kadın hem erkek kısmını görebilecek şekilde yüksek bir platformda oturan kişiye ücreti ödeyerek giyinme odasına geçersiniz.
Soyunduktan sonra elbiselerinizi dolaba kilitler ve yanınıza sadece vücudunuzu yıkamak için kullanacağınız küçük bir havlu ile çıplak olarak yıkanma bölümüne geçersiniz(Türk hamamlarındaki peştamal adeti yoktur).



Yıkanma bölümü sağlı sollu dizilmiş önünde küçük bir tabure olan musluk veya duşlar, en dipte ise içine girip rahatlamak için yapılmış bir sıcak su (40-45 derece) havuzcuğundan oluşur. En çok dikkat etmeniz gereken husus kesinlikle sabunlu vücutla veya vücudunuzu yıkamadan bu havuza girmemektir. Havuza girerken ve vücudunuzu yıkarken etrafınızda yıkanan diğer kişilere su sıçratmamaya özen göstermeniz gerekir.
Bu havuzcuğun bir cephesinde güzel manzaralı geniş bir pencere bulunur, eğer sento şehir içinde ise veya etrafında manzara yok ise duvarda genelde Fuji dağı veya başka manzara resmi olan bir duvar bulunur.
İstediğiniz kadar yıkanıp tekrar tekrar havuza girebilirsiniz. Su çok sıcak olduğundan uzun süre kalmamalı onun yerine gidip gelerek birçok defa girmenizi tavsiye ederiz. Havuzlarda suyun havuza aktığı yere yaklaştıkça suyun sıcaklığı artar.

--

Sento (Japon hamamı)

Sento geleneksel Japon hamamıdır. Evlerinde ofuro (banyo ) bulunmayan Japonlar günlük banyolarını yapmak için giderler. Eskiden aynı Türk veya Roma hamamlarında olduğu gibi sentolar insanların buluşup konuştukları, dedikodu yaptıkları yerlerdi. Zamanımızda hemen hemen her evde banyo olduğundan sentolar giderek azalmaya başlamıştır. Fakat buna rağmen geleneksel sentoların yerini içerlerinde değişik atmosferli havuzları, saunaları, masaj ve fitness salonları olan yeni tip hamamlar giderek artmaktadır.
Sentoya ilk geldiğinizde girişte iki kapı görürsünüz, bunlardan biri kadınlar için diğeri erkekler için ayrılmıştır. Girmeden önce ayakkabılarınızı çıkarıp girişteki emanet dolabına koyarsınız.
Daha sonra erkek veya kadın kapısından girer ve ortada hem kadın hem erkek kısmını görebilecek şekilde yüksek bir platformda oturan kişiye ücreti ödeyerek giyinme odasına geçersiniz.
Soyunduktan sonra elbiselerinizi dolaba kilitler ve yanınıza sadece vücudunuzu yıkamak için kullanacağınız küçük bir havlu ile çıplak olarak yıkanma bölümüne geçersiniz(Türk hamamlarındaki peştamal adeti yoktur).



Yıkanma bölümü sağlı sollu dizilmiş önünde küçük bir tabure olan musluk veya duşlar, en dipte ise içine girip rahatlamak için yapılmış bir sıcak su (40-45 derece) havuzcuğundan oluşur. En çok dikkat etmeniz gereken husus kesinlikle sabunlu vücutla veya vücudunuzu yıkamadan bu havuza girmemektir. Havuza girerken ve vücudunuzu yıkarken etrafınızda yıkanan diğer kişilere su sıçratmamaya özen göstermeniz gerekir.
Bu havuzcuğun bir cephesinde güzel manzaralı geniş bir pencere bulunur, eğer sento şehir içinde ise veya etrafında manzara yok ise duvarda genelde Fuji dağı veya başka manzara resmi olan bir duvar bulunur.
İstediğiniz kadar yıkanıp tekrar tekrar havuza girebilirsiniz. Su çok sıcak olduğundan uzun süre kalmamalı onun yerine gidip gelerek birçok defa girmenizi tavsiye ederiz. Havuzlarda suyun havuza aktığı yere yaklaştıkça suyun sıcaklığı artar.


Japonca

Japonca morfolojik ve sözdizimi açısından Altay Dillerine, sesbilimi açısından Malay-Polenezya dillerine benzer. Sözlüksel bakımdan Japonca'nın Korece ile yaklaşık 200, Moğolca ile de bir o kadar ortak sözcüğü vardır. Japonca'nın fonetik olarak Altay dilleriyle akrabalığı kesin değildir. Japon dilbilimciler dillerini ayrı bir dil olarak görme eğilimindedirler.
En eski Japonca metin olan Kociki (Antikçağdaki olaylar üstüne notlar) 712 yılından kalmadır. Koreli keşişler Budizm ile beraber yazıyı VI.yüzyılda Japonya'ya getirdiler.
Japonca'nın Çince ile kalıtsal bir bağı olmadığından Kanji'ler (Çin karakterleri) Japonca'ya anlamsal değerlerine ek olarak yaklaşık ses değerleri nedeniyle alındılar.Heian döneminde bu sesçil değerleri özellikle kadınlar kullanıyordu. 901'den kısa bir süre sonra iki kana sistemi (Hiragana ve Katagana) Heian yüksek tabakasında yaygın biçimde kullanılmaya başlandı. Günümüzdeki sistem ancak Meici döneminde (1868'den sonra) yerleşti.

Yazı sistemi

Japonca’da üç farklı yazı sistemi kullanılmaktadır. Hiragana ,Katakana ve Kanji. Kanji’ler Çin karakterleridir. Hiragana ve Katakana ise Kanjilerden türetilmiş fonetik hecelerdir. Katakana Kanji ile yazılamayan Japonca olmayan kelimeleri, yer ve şahıs isimlerini yazmak için kullanılır. Modern Japonca’ya özellikle Batı dillerinden geçen kelimelerin çokluğu Katakananın kullanım alanını genişletmiştir. Katakana’nın yapısı Hiragana’nın yapısıyla ayrıdır.

Japon öğrenciler öncelikli olarak Hiragana ve Katakana’yı öğrenmektedirler. Altı yıllık ilkokul eğitimim tamamlanıncaya kadar öğrencilere eğitim kanjisi olarak tanılanan 1006 kanji öğretilmektedir. Hiragana ve Katakana her biri orijinal olarak kanji olan basitleştirilmiş 46 karakterden oluşmaktadır ve ikisi birlikte Kana olarak tanımlanmaktadır.. Japonca bir metne bakıldığında hiç Japonca bilmeyen birisi Kanjilerden oldukça basit Hiragana ve Katakanaları Kanjilerden ayırt edebilir.


Kanji

Kanji Çin anlamına gelen Kan ve karakter anlamına gelen Ji kelimelerinin birleşimiyle Çin karakteri demektir. Japonca'ya Çince'den geçen kanjiler yüzyıllardan beri Japonca’da kullanılmaktadır ve Japonca’nın yapısına, gramerine ve telaffuzuna göre birçok değişikliğe uğramıştır. Meiji dönemimi (1868-1912) başlangıcından II. Dünya Savaşı sonuna kadar Japonca’da 3600 kadar kanji kullanılmaktaydı. 1981 yılında Japonya Eğitim Bakanlığı temel eğitimde ve yayınlarda kullanılacak temel 1945 kanji belirleyerek kullanılan kanjilerin sayısını sınırlandırmıştır.

En kapsamlı Kanji sözlüğü olan Dai-kanwa Jiten ( Büyük Kanji Sözlüğü) yaklaşık olarak 50.300 kanji karakter içermektedir. Fakat bunların büyük bir kısmı günlük yaşamda ve yazışmalarda kullanılmamaktadır. Japonya Milli Eğitim Bakanlığı 1945 Kanji karakterini resmi olarak kabul etmiştir. Belirlenen bu kanjiler Jooyoo Kanji olarak tanımlanmaktadır ve en çok kullanılanlardır. Temel 1000 kanji bilgisiyle gazetelerde kullanılan kanjilerin yaklaşık olarak % 90 ‘ını anlamak mümkündür.

Çoğu kanji karakterinin “on” ve “kun” olarak tanımlanan iki çeşit okunuşu vardır. “on” okunuş kanjinin Çince telaffuzunu “kun” ise Japonca telaffuzunu göstermektedir. Kanjilerin Latin harfleriyle yazılışı ise Romanji olarak adlandırılmaktadır.

Radikal (bushu) kanjilerin genel karakterini ifade etmektedir. 200 civarında radikal bulunmaktadır. Radikaller kanjilerin kökünü ifade ettiği söylenebilir ve bilinen kanjilerden yola çıkarak bilmediğiniz kanji karakterlerini radikalleriyle tahmin edebilirsiniz. Birden fazla kanji bir araya gelerek farklı anlamla sahip olabilir.
Japonca Bazı Kelime ve Cümleler


• Merhaba - Kon-nichiwa
• Güle güle - Sayounara
• Görüşürüz - jaamataashita
• Günaydın - O hayou gozaimasu
• İyi günler - Kon-nichiwa
• İyi akşamlar - Konbanwa
• İyi geceler - Oyasuminasai
• Evet - Hai
• Hayır - Iie
• Teşekkürler - Arigato
• Bir şey değil - Douitashimashite
• Lütfen - Douzo
• Pardon; özür dilerim - shitsurei shimasu
• Anne - Haha, Okaasan
• Baba - Chichi, Otousan
• Eş; karı - Kanai, Tsuma
• Eş; koca - Shujin, Otto
• Erkek çocuk - Musuko
• Kız çocuk - Musume
• Arkadaş - Tomodachi
• ... konuşuyor musunuz - Anata wa ...go wo hanasemasuka
• İngilizce - Eigo
• Almanca - Doitsugo
• İspanyolca - Supeingo
• Fransızca - Furansugo
• Çince - Chuugokugo
• Ben - watashi, watakushi
• Biz - watashi tachi, wareware
• Sen - kimi
• Siz (tekil) - anata
• Siz (çoğul) - anatagata
• Onlar - karera
• Bu [Japonca] nasil soylenir? - Kore wa [nihongo] de nan to iimasuka?
• Tuvalet nerede? - Toire wa doko desu ka?
• Adınız nedir? - Anata no namae wa nan to iimasu ka?
• Tanıştığımıza memnun oldum - O-ai dekite ureshii desu.
• Çok teşekkürler - Arigato gozaimasu
• Anlamıyorum - Wakarimasen
• Nasılsınız? - O-genki desu ka
• İyi - Ii, Yoi
• Kötü - Warui, Yokunai
• Şöyle böyle - Souda neh
• Kapalı - Shimatteiru
• Açık - Aku
• Posta Kartı - E hagaki
• Pul - Kitte
• Bir az - Sukoshi
• Kahvaltı - Chohshoku
• Öğle yemeği - Chuushoku
• Akşam yemeği - Yuushoku
• Vejeteryen - Saishoku shugisha
• Ekmek - Pan
• İçecek - Nomimono
• Kahve - Koohii
• Çay - Ocha, Koucha
• Meyve suyu - Juusu
• Bira - Biiru
• Su - Mizu
• Şarap - Wain
• Tuz - Shio
• Biber - Kosho
• Et - Niku
• Dana eti - Gyuu niku, Biifu
• Domuz eti - Buta niku, Pooku
• Balık - Sakana
• Kümes hayvanı - Tori
• Sebze - Yasai
• Meyve - Kudamono
• Patates - Jagaimo, Poteto
• Salata - Sarada
• Tatlı - Desaato
• Dondurma - Aisu kuriimu
• Bu ne kadar? - Korewa ikura desuka.
• Bu ne? - korewa nan desuka.
• Alıyorum. - Sore wo kaimasu.
• Almak istiyorum ... - Sore wo kaitai nodesu.
• ... var mı? - ... wa arimasuka.
• Şerefe! - Kanpai!
• Kredi kartı kabul ediyormusunuz? - Kurejiti to kahdo de kaemasuka.
• Lütfen hesabı getirin. - Kanjouwo onegai shimasu.
• Sol - Hidari
• Sağ - Migi
• Düz - Massugu
• Aşağı - Shit
• Yukarı - Ue
• Uzak - Tooku
• Uzun - Nagai
• Yakın - Chikaku
• Kısa - Mijikai
• Harita - Chizu
• Turizm Danışma Bürosu - (Ryokou)Annaisho
• Tren - Kisha, Ressha
• Otobüs - Basu
• Metro - Chikatetsu
• Hava limanı - Kuukou
• Tren istasyonu - Eki
• Otogar - Basu tei
• Metro istasyonu - Chikatetsu no eki
• Kalkış - Shuppatsu
• Varış - Touchaku
• Kiralık araba şirketi - Renta car no eigyousho
• Otopark - Chuushajou
• Hotel - Hoteru
• Oda - Heya
• Rezervasyon - Yoyaku
• Pasaport - Pasupooto
• Kule - Tawaa, Tou
• Köprü - Hashi
• Tuvalet - Toire
• Banka - Ginkou
• Postane - Yuubinkyoku
• Müze - Hakubutsu kan
• Polis karakolu - Keisatsusho
• Hastane - Byouin
• Eczane - Yakkyoku
• Dükkan - Mise
• Lokanta - Resutoran
• Okul - Gakkou
• Kilise - Kyoukai
• Cadde - Toori
• Meydan - Hiroba
• Dağ - Yama
• Tepe - Oka
• Göl - Mizu umi
• Okyanus - Umi
• Nehir - Kawa
• Yüzme Havuzu - Puuru
• ... nerede? - ... wa doko desu ka.
• Bilet ne kadar? - Unchin wa ikura desu ka.
• ... e bir bilet, lütfen. - Kippu wo ichimai onegaishimasu.
• Nereye gidiyorsun(uz)? - Dokoe ikimasuka.
• Nerde oturuyorsun(uz)? - Dokoni sunde imasuka.
• Bu akşam için boş odanız var mı? - Aita heyaga arimasuka.
• Boş yer yok. - Aita heyawa arimasen.
• Gün - Hi, Nichi
• Hafta - Shuu
• Ay - Tsuki
• Yıl - Nen, Toshi
• Pazartesi - Getzuyou bi
• Salı - Kayou bi
• Çarşamba - Suiyou bi
• Perşembe - Mokuyou bi
• Cuma - Kin'you bi
• Cumartesi - Doyou bi
• Pazar - Nichiyou bi
• İlkbahar - Haru
• Yaz - Natsu
• Sonbahar - Aki
• Kış - Fuyu
• Ocak - Ichi gatsu
• Şubat - Ni gatsu
• Mart - San gatsu
• Nisan - Shi gatsu
• Mayıs - Go gatsu
• Haziran - Roku gatsu
• Temmuz - Shichi gatsu
• Ağustos - Hachi gatsu
• Eylül - Ku gatsu
• Ekim - Juu gatsu
• Kasım - Juu ichi gatsu
• Aralık - Juu ni gatsu
• Bugün - Kyou
• Dün - Kinou
• Yarın - Asu
• sıfır - zero
• bir - ichi
• iki - ni
• üç - san
• dört - yon
• beş - go
• altı - roku
• yedi - nana
• sekiz - hachi
• dokuz - kyuu
• on - juu
• on bir - juu ichi
• on iki - juu ni
• on üç - juu san
• on dört - juu yon
• on beş - juu go
• on altı - juu roku
• on yedi - juu nana
• on sekiz - juu hachi
• on dokuz - juu kyu
• yirmi - ni juu
• yirmi bir - ni juu ichi
• otuz - san juu
• kırk - yon juu
• elli - go juu
• altmış - roku juu
• yetmiş - nana juu
• seksen - hachi juu
• doksan - kyuu juu
• yüz - hyaku
• bin - sen
• bir milyon - hyaku man
• Saat kaç? - Nanji desuka.
• 7:13, Yedi on uç - 7:13, Shichi ji juu san pun desu.
• 3:15, Üç on beş - 3:15, San ji juu go fun desu.
• 3:15, Üçü çeyrek geçiyor - 3:15, San ji juu go fun sugi desu.
• 11:30, On bir otuz - 11:30, Juu ichi ji sanju pun desu.
• 11:30, On bir buçuk - 11:30, juu ichi ji han desu.
• 1:45, Bir kırk beş - 1:45, Ichi ji yonjuu go fun desu.
• 1:45, İkiye çeyrek var - 1:45, Ni ji juu go fun mae desu.



Geleneksel Sporlar

Karate-Do


Karate-do, Japonca'da "boş" anlamına gelen kara ve "el" anlamına gelen te kelimelerinden oluşur. Karate kelimesinin tam Türkçe tercümesi "boş el" olarak karşımıza çıkar. Buna karşın buradaki boş'luk kökenleri Uzak Doğu düşüncesinde aranması gereken felsefi bir kavramdır. Karete kelimesinin anlam olarak karşılığının "boş zihin" (empty mind) olduğunu düşünmek daha doğru olur. Yol anlamına gelen - do ekinin de gelmesiyle Karate-do herhangi bir kendini savunma uygulaması olması olmasının ötesinde başlı başına bir yaşam biçimidir. Doğru Karate çalışmasında amaç zihin ve tekniği bir bütün haline getirmeye çalışmaktır. İdmanlarda fiziksel tekniklerin uygulanması, aslında önce zihinde oluşturulan düşüncelerin saf bir ifadesini ortaya çıkartma çabasıdır. Zihinsel konsantrasyonun geliştirilmesiyle fiziksel hareketlerin özü daha iyi anlaşılır. Kişinin uygulamalarının ve tekniğinin gelişmesiyle ruhun ve zihniyetinin geliştirilmesi ve terbiye edilmesi amaçlanır. Örneğin, Karate-do çalışmaları içerisinde zayıf ve kararsız hareketlerin giderilmesi, zihnimizdeki "zayıflık" ve "karasızlığın" giderilmesine katkıda bulunur. Sonuçta bir Karateka'yı (Karate öğrencisi) güçlü yapan salt fiziksel gücü değil vucüt ve zihin koordinasyonunu sağlama yeteneğidir. Bu anlamıyla Karate-do bir yaşam anlayışı haline alır ve kişinin güçlü, sağlıklı ve barışçı bir birey olarak yaşamasını hedefler. Karate-do yaş, cinsiyet ve fiziksel durum şartı aranmadan isteyen herkesin katılabileceği bir spor çalışması; fiziksel ve zihinsel gelişimi birey olarak gerçekleştirmeye imkân sağlayan bir eğitim yoludur.
Karate çalışması temel olarak üç bölüme ayrılır: Kihon (Temel teknikler), Kata (Formlar) ve Kumite ( müsabaka).
Her bölüme ait teknikler refleks haline dönüşene değin eğitim en temel düzeyde verilir. Kişi, zaman içinde teknik olarak geliştikçe, fiziksel gelişme de gerçekleşir. Bununla birlikte çalışmalar daha yüksek dayanıklılık gerektirmeye başlar. Bu aşamada öğrenci daha ayrıntılı ve zor kata çalışmalarına ve daha hareketli kumite çalışmalarına başlar. Çalışmalar sürdükçe kişi, dayanıklılık, hız ve koordinasyon kazanır.
İdmanlar sırasında Karategi denilen özel ve hafif bir giysi giyilir. Bunun dışında, kişinin kendisini ve çalışma arkadaşını sakatlanma ihtimaline karşı koruyan "ellik" ve "dizlik" kullanılır. Genel kabulün aksine, Karate-do çalışmalarında sakatlanma olayları diğer spor çalışmalarına nazaran daha düşük seviyededir. Kişinin yetkinlik kazanması, hareketlerini ve hislerini kontrol altında tutması ile ölçülür.

Aikido

Aikido ruhsal uyumun yoludur. "Kurucu'su Morihei Ueshiba yıllarca süren uzun, son derece yoğun çalışmalar, araştırma ve geliştirmeler sonucunda onu ortaya çıkartmıştır. Aikido doğa ile bütünlesmek ve onunla tek bir parça olmaktır. Ne düello, ne müsabaka, ne rakip ne de hasım vardır. Sadece ruhumuz ve evrenin ruhu ile uyumlu bir eylemdir söz konusu olan. Aikido işte bu uyumun vücutla ifadesidir. Aikido uzlasma ve barışın yoludur. Bu anlamda doğadaki tüm varlıklarla "bir" olmanın da vücutla ifadesidir. "Kurucu"nun da söyledigi gibi "uzlaşma ve barışın büyük yoludur ki o yolda pusulanın gösterdiği yön, tüm dinlerin cennet olarak tanımladığı yüce evrendir.
Aikido üç sözcükten oluşur:

Ai : Uyum, sevgi, uyumlu olma
Ki : Enerji ( dünyayı ve evreni yaratan enerji )
Do: Yol, disiplin, yöntem, ekol, öğreti.

İnsan ruhunun uyum yolu, ruhsal uyum yolu, uyum öğretisi.
Aikido teknikleri diğer Uzak Doğu savaş sanatları gibi güce karşı güçle karşı koyma prensibine dayanmaz. Rakibin gücünden yararlanma ve kuvvetin yönlendirilmesi prensibine dayanır. Bizim sahip olduğumuz güçle rakibin gücünü birleştirip daha büyük bir kuvvet elde etme prensibine dayanır. Aikido’ yu diğer savunma sanatlarından ayıran en önemli fark budur.

Aikido oldukça etkili bir savunma sanatıdır. Rakibin atak yapmasıyla teknik başlar iki ya da üç saniye içinde rakibin etkisiz hale gelmesiyle sonlanır.

Aikido teknikleri bütün saldırı formlarına karşı yapılabilecek savunma şekillerinden oluşur.
Dojo Kuralları :
  • Aikidonun geleneksel kurallarına uymaktadır.Maneviyatı Aiki Budo nun kurucusundan kaynaklanmaktadır ve O-Sensei Morihei Ueshiba nın öğretilerinin sürdürüldüğü yerdir.
  • O öğretilere bağlı olarak ve uygun şekilde hareket etmek her öğrencinin sorumluluğudur.
  • Uyum ve saygıdan oluşan yapıcı bir ortamda beraber çalışmak her öğrencinin sorumluluğudur.
  • Kurucuya , O-Sensei Moriehei Ueshiba tarafından aktarılan öğretilere saygı duyun.
  • Sensei nin izni olmadan Dojo nun belirtilmiş eğitim saatleri dışında kullanımı kesinlikle yasaktır.
  • Aylık ödemeler size eğitim için bir yer verilen dersler için bir teşekkür imkanı ve zorunlu giderleri karşılayarak eğitimin devamını sağlar.
  • Ödemeler asla teknik yada derece satın almaz.Ödemelerin zamanında yapılması disiplinin bir göstergesidir.
  • Birlikte yapılan dojo temizliği , katılımın bir parçasıdır. Dojo nun temizliğine katılmak birilikte aklımızı ve kalbimizi temizlemekle eş anlamlıdır.
Eğitim Kuralları :
  • Sense inin dersi yönlendirişine saygı duymak zorunluluktur.Eğitim üzerine talimatlarını alınız ve samimiyetle ve yapabileceğinizi en iyi şekilde yapınız.
  • Aiki Budo tekniklerini başkasına zarar vermek yada egosunu açığa çıkarmak amacı ile kullanmamak her öğrencinin ahlaki sorumluluğudur. O , bireyin kişilik gelişimi ile daha iyi bir toplum oluşturmak için araçtır.
  • Minderde hiçbir yarışma olmayacaktır.Aikido nun amacı bir düşman ile savaşmanız ve onu yenmeniz değil , kendi içinizdeki içgüdüleriniz ile savaşmanız ve onları yenmenizdir.
  • Aiki Budo nun gücü kas gücünde değil, esneklikte , zamanlamada , kontrolde ve ağırbaşlılıktadır.Bedeni sınırlarınızı farkında olunuz.
  • Herkes farklı bedensel yeteneklere ve farklı eğitim seviyelerine sahiptir.Bunlara saygı duyulmalıdır.Gerçek Aiki , değişken duruma uygun olan tekniğin yerinde ve esnek uygulanmasıdır.
  • Kendinizi ve partnerinizi sakatlamamak sizin sorumluluğunuzdur.
  • Dojo içinde hiçbir güç çatışması olmayacaktır.Dojo mensupluğu bir ailedir ve Aiki Budo nun sırrı uyumdur.
Ataklar :
Katate-dori Bir el bileği yakalar
Morote dori İki el bir bileği yakalar
Ryote dori İki el iki bileği yakalar
Kata dori Omuz tutuşu
Kata dori Men uci Omuzdan tutuş ve önden başa shomen vuruşu
Ryo kata dori Her iki omuzuda tutuş
Mune dori Bir yada iki el göğüs tutuşu
Hiji dori Dirsek tutuşu
Ushiro tekubi dori Arkadan bilek tutuş
Ushiro riyote dori İki el arkadan iki bileğide tutar
Ushiro riyo kata dori Arkadan her iki omuzu da tutuş
Ushiro eri dori Arka yaka tutuşu
Ushiro kubi shi me Geriden boğma
Shomen uchi Alına darbe (Eski Japonya’da kask, miğferi yerinden çıkarmak için kullanılırdı)
Shomen giri Kafayı üstten kesiş (Kılıç kesişi yapar gibi)
Yokomen uchi Kafanın yanına darbe
Tsuki Direk yumruk ya da darbe
Mae geri Öne tekme
Yoko geri Yan darbe tekmesi
Ma washi geri Dairesel tekme
Ushiro geri Dönerek arkaya tekme


Judo

Modern tarzda Judo 19. yüzyılda eski bir savaş sanatı olan jujutsu’yu baz alarak Prof. Jigoro Kano tarafından geliştirilmiştir.
Judo’da amaç sadece kavgayı kazanmak değil fakat aynı zamanda kişinin vücut ve ruhunu da eğitmektir. Kelime anlamı olarak judo “nazik yol” dur. Yumuşaklık sertliğin önüne geçer, ve teknik güçten daha önemlidir.
Judoda kullanılan başlıca iki teknik (waza) nagewaza (atma tekniği) ve katamewazadır ( yakalama tekniği).Yarışmalarda ki en son değişikliklere göre yarışma süreleri büyükler için 5 dakika, gençler için 4 dakika ve küçükler için 3 dakikadır.
Puanlama
Ippon - Tam Puan - Maçın Sonu. Rakibi tam sırt üstü düşüren iyi bir atışla veya rakibi yerde sırt üstü 30 saniye tutarak veya maçın herhangi bir anında rakibin pes etmesiyle (özellikle kırış veya boğuş durumunda) veya iki waza-ari puanı alarak kazanılabilir.
Waza-ari - Yarım Puan. Rakibi tam sırt üstü düşürmeyen (veya düşüşü etkili olmayan) bir atışla veya rakibi yerde sırt üstü 25-29 saniye tutarak kazanılabilir.
Yuko - Çeyrek Puan. Rakibi tam sırt üstü düşürmeyen (veya yan düşüren) bir atışla veya rakibi yerde sırt üstü 20-24 saniye tutarak kazanılabilir. Yuko puanları waza-ari olarak toplanmaz.
Koka - Sekizde Bir Puan. Rakibi kalçasının üstüne düşüren bir atişla veya rakibi yerde sırt üstü 10-19 saniye tutarak kazanılabilir. Koka puanları yuko olarak toplanmaz.
Bir yuko herhangi bir sayıda kokadan daha üstündür.
Bir waza-ari herhangi bir sayıda yukodan daha üstündür.
Sadece waza-ari puanları toplanarak ippon kazanılabilir.
Ceza Puanları
Hansoku Make - Diskalifiye (Rakibe ippon).
Keikoku - İhtar (Rakibe waza-ari).
Chui - Uyarı (Rakibe yuko).
Shido - İkaz (Rakibe koka).


Ninjutsu

NİNJALARIN TARİHÇESİ

Bundan sekiz yüzyıl önceki bir dönemde , Japonya birçok bağımsız eyaletten oluşuyordu ve savaşlar devamlıydı , togakure ailesinin lideri savaşlarda çok büyük bir yenilgi ile mahvolmuştu. Dağlara sığındığında orada bir savaşçı rahip olan Kain Doshi ile karsılaştı. Iga bölgesinin dumanla kaplı tepelerinde uzun ve zor çalışmalar sonrasında yeni bir savaş sanatı öğrendi , vücudu ve ruhu kullanmanın daha farklı bir yolunu. Bu mistik öğreti ile görünmeden ve farkına varılmadan hareket etmeyi ve amacına ulaşmayı basardı.İste Togakure’nin gölge savaşçıları böyle doğdu.
( Togakure Ninjalarının Kökeni’nden alınma bir hikayeden çeviridir. )
Aslında bu gizli sanatın nasıl doğduğu konusunda tam güvenebileceğimiz bir kaynak yoktur , 1000 seneyi bulan Ninjutsu tarihinde gerçekler ile fanteziyi birbirinden ayırmak bazen çok zordur. Mistik hikayelerde bu sanatın ve Ninja’ların Tengu’dan (Tengular Japon mistisizminde korkunç, yari insan yari karga şeytanlardır ve doğa güçlerine hakim bazı özel yetenekleri vardır.) türediğini görebilirsiniz ama gelin biz tarihteki gerçekler üzerinde bu yolculuğumuzu sürdürelim.
1024 yılında Japonya’nın Kii bölgesinde ana kara Çin’den gelen (aslında kaçan) bazı komutanlar , savaşçılar ve din adamları Çin savaş taktikleri ile Tibet ve Hint öğretilerinden etkilenen Çin mistisizmini harmanlamışlardı. Bu Çinli rahip ve samanlar beyin ve vücut sezgilerinden yola çıkarak kainattaki düzene bir yorum getirmeye çalışmışlardı, sonraları Japon yamabushi (dağda yasayan savaşçı rahipler) leride bu anlayışı kabul etmişlerdir. İste Kain Doshi , Gamon Doshi ve Kasumikage Doshi adli bu Çin mistisizmi rahipleri ve onların müritleri ilk Ninja’larin hocaları olmuşlardır.
Bu inanış Ninja’ların ileriki zamanlarda mikkyo mezhebine üye Budistler olmalarına karsın devam etmiştir. Sonuçta Ninjutsu Çin ve yerli Japon elementlerin birleşmesi ile doğmuştur ve tarihteki birçok inanısın veya savaş sanatının aksine spesifik bir tarihte gerçekleşmemiştir. Baslarda bu sanat bir şeyi becerebilmenin yolu olarak çalışılmış, Ninjutsu ancak ileriki dönemlerde yüksek derecede sistematik bir savaş sanatına, casusluk ve bilgi alma, gölge kültürüne, ve dolayısıyla geleneksel Japon sosyal geleneği ve politikasına karsı bir reaksiyon haline dönüşmüştür,mesela Togakure ailesinin Ninjutsu ryu (izlenen yol, stil veya okul) su Daisuke Togakure’den üç nesil sonra tam seklini bulmuştur.
Geleneksel Ninjutsu ryu’larının çoğu Honshu adasının güneyindeki dağlarda doğmuştur, bunlara en önemli iki okul olan Iga-ryu ve Koga-ryu da dahildir.Togakure ryu gibi Iga bölgesinde faaliyet gösteren Iga ryu, Momochi, Hattori ve Fujibayashi klanlarının kontrolü altındaydı. Birçok küçük ve farklı Ninjutsu okullarda mevcuttu,mesela Koto-ryu kemik kırma sanatı Koppojutsu ileriki devirlerde Jujutsu ve karate’ye dönüşmüştür. Fudo-ryu ağırlıklı olarak Shuriken(çelikten fırlatma aletleri) çalışmasına önem verirken Gyokko-ryu Koshijutsu denilen sinir noktalarına saldırı tekniklerini uzmanlaştırmıştı. Togakure-ryu’sunun özel aleti Shuko(ele giyilen pençe seklinde bir metal) idi, bu sayede ağaçlara ve duvarlara bir kedi gibi tırmanabiliyorlardı. Bu büyük klanların yanında Taira, Izumo, Toda, Kashihara, Abe, Mori ve Sakaue gibi ailelerde bu gizemli sanatların birleşip isimleştiği Ninjutsu’da aktiflerdi.
14. Yüzyıl Ninja’ların en güçlü olduğu dönemdi ve kendi varlıklarını ve Mikkyo tapınaklarını korumaktaydılar ama iç savaşların devamlı yaşandığı bu dönemde Ninja’ların farklı ve üstün özelliklerinden yararlanmak isteyen savaş lortlarına da hizmet vermeye başladılar.
Gelişmeler sonunda Ninja’lar gizli küçük köylerinden tüm Japonya’ya yayılmaya ve düşman savaş lordlarına suikastlar yapıp askeri güçlerine de zarar vermeye başladılar. Japonlar bu gölge adamlara hem saygı duymaya başladılar hem de onlardan korkmaya.
Ninja’ların en büyük ve en korkulan düşmanı ise şüphesiz güçlü general Nobunaga Oda idi, amacı Hıristiyan inanışını kullanarak Ninja mikkyo inanışını yok etmek ve mistisizmi Japonya’dan kaldırmaktı. 1579 yılında yapılan Tensho Iga no Ran savasında Samurai ordusuna Nobunaga’nın oğlu Katsuyori kumanda ediyordu. savaş ünlü Ninja lideri Sandayu Momochi’nin önderliğinde olan Iga Ninja’larının kolay zaferi ile noktalandı. Bu gelişme ile birlikte Nobunaga 1581 de Iga bölgesini kuşatma altına aldı ve bu sefer 1 e 10 asker üstünlüğü ile Ninja kalelerine saldırı emri verdi ve efsanevi Ninja’lar bu müthiş saldırı sonucunda çoluk çocuk da dahil olmak üzere katledildiler. Az sayıda Ninja bu saldırıdan kurtuldular ve artık eskisinden de daha gizli bir biçimde varlıklarını sürdürmeye çalıştılar.
İsin trajik komik yani ise Ninja’ların sonunun bu savaşla değil ardından gelen uzun süreli barış ortamı ile olmasıdır. Ninja’ların yardımı ile Shogun olan Ieyasu Japonya’ya huzur ortamı getirmişti ve artık Ninja’lar koruma gibi isler üstlenmeye ya da gizli polis gücü olmaya başlamışlardı, tabii ki bu hayatin monoton yapısı ve çok az ücret,bir zamanların gölge savaşçılarına ağır gelmiş, bazıları dağlara çıkıp efsaneleşirken çoğu özel yeteneklerini kaybetmiştir. Bilinen en son Ninja hizmeti 1853 yılında Commodore Perry’nin Kara gemilerine yapılan bilgi operasyonudur.
Günümüze kadar babadan oğula geçerek gelen bu sanat tekrar gün ışığına çıkmış ve artık tamamen bir hayatta kalma öğretisi olarak öğretilmeye başlanmıştır.


Kyudo

Kyudo (okun yolu) çok eski zamanlardan beri yapılan Japon okçuluk sanatıdır.Birçok kyudo okulu bulunmaktadır, bunların içinde en ünlü olanları Ogasawara, Heiki ve Honda'dır.Japonya amatör okçuluk federasyonu 1949 senesinde kurulmuş, ve bugüne kadar üye sayısı 300.000 ni bulmuştur. At üzerinde ok atma bugün bile bazı festivallerin parçası halindedir. Okçular ellerine geyik derisinden yapılma bir eldiven ve ayaklarına geleneksel Japon çorabı olan tabiden oluşan geleneksel bir kıyafet giyerler. Kullanılan yayın boyu 2.21 metredir.Zen budizminden etkilenmesinden dolayı, hedefi tutturmaktan çok biçim önemlidir
Yarışmalarda uzun mesafe ve kısa mesafe yarışmaları bulunmaktadır. Birincisinde hedef 100cm çapında ve okçudan 60m uazkta, sonrakinde ise hedef 36cm çapında ve 28 metrededir.
Kyudo ilk başta kolay ve basit görünür. Fakat en basit bir hareketin dahi defalarca tekrar edilerek mükemmelliğe ulaşması gerekmektedir. Diğer savaş sanatlarında bulunan vurdu ve kırdı olmamasına rağmen yeni başlayanlar için diğerleri kadar zorlu bir spordur.

Sumo

Sumo, Japon kültürüne özgü sporların içerisinde apayrı bir yere sahiptir. Sumonun, enaz 1500 yıllık bir geçmişi vardır. Bugün efsane olarak anlatılan eski inanışa göre, tanrı Take-Mikazuçi ülkede egemenliğini kurabilmesi ve sürdürebilmesi için rakibiyle sumo yapması gerekirdi. Tanrıların sporu olan sumonun yarı dinsel bu niteliği, bu sporun halk için yaşamsal öneme sahip bütün etkinliklere girmesine yol açmıştır. Önce tapınaklardaki törenler içerisinde uygulanırken, ilk aşamada saraya taşındı.

Dinin devlet işlerindeki ağırlığının arttığı 8. yüzyılda, Nara döneminde saray törenlerinde sumoya yer verildi. Samuraylar da bu sporun gelişmesine büyük katkılarda bulundular. Çünkü sumo, 12. yüzyıldan itibaren başlayan askeri yönetimin vazgeçilmez unsuru olan samurayların eğitimi için biçilmiş kaftandı.
17. yüzyıldan itibaren sumo güreşi saraya ve devlete ait olmaktan çıkıp soylular arasında yayıldı. Soylu aileler, sumoyu eğlenceleri arasına soktular. Sumo bu dönemde kurumsallaştı. Soyluların eğlence aracı zaman içinde sıradan vatandaşlar arasında yayıldı. Bu gelişim elbette başlangıçta dinsel nitelikteydi. Halk ülkenin kaderi üzerinde etkili olduğuna inandığı sumo sporunu günlük yaşamına taşıdı. Bereketli bir ürün için ekim zamanı düzenlenen yarı dinsel törenlerde sumo yapılmaya başlandı. Dualar arasında yapılan sumo güreşleri tanrılara adanmaya başlandı. Sumo sonraları dinsel kimliğinden sıyrılırak, halkın eğlenceleri arasına girdi.

Sumo tanrıların katından halkın arasına, meydanlara, tarlalara indikçe bu sporun tekniği de evrim geçirdi. Başlangıçta boks ve güreş karışımı, gereğinden fazla sert ve kuralsız iken, saraydaki törenlerde yer almasıyla birlikte, sumoya bazı kurallar koyularak, saray protokolüne uygun bir hale getirildi.
Sumo sporu, Japonların geleneksel savunma sporlarının genel adı olan jijitsu'nun başlangıcı ve temelidir. Bu nedenle günümüz Japon toplumunda bu spora büyük saygı duyulur ve ayrı bir önem verilir. Profesyonel sumo federasyonunca, dört büyük kentte, her biri 15 gün süren yılda altı turnuva düzenlenir. Bu turnuvalar, her yıl Tokyo'da Ocak, Mayıs ve Eylül aylarında, Osaka'da Mart ayında, Nagoya'da Haziran ayında, Fukuoka'da Kasım ayında yapılmakta ve bütün ülkede büyük bir heyecanla izlenmektedir. Bu karşılaşmalar yurtdışında da çeşitli uluslar arası tv kanallarında da yayınlanmaktadır.

Kurallar:
Sumo sporunda oyuncuya "rikişi" denir. Rikişi'nin amacı, rakibinin dengesini kaybetmesini sağlayarak ya vücudunun herhangi bir kısmını mindere değdirmek ya da ringin dışına atmaktır.
Sumoda amaç karşılaşma sırasında rakibini bu ringin dışına itmek, veya rakibin dengesini kaybetmesini sağlayarak vücudunun bir kısmının yere değmesini sağlamaktır. Vücudunun herhangibir kısmı, genelde ayağı, bu daire ringin dışına çıkan Rikishi (Sumo sporcusuna verilen isim) maçı kaybeder. Ancak kaybetmek ringin dışına çıkmadan da olur. Bu durumda ise ayak tabanları dışında vücudunun herhangi bir kısmı yere değen Rikishi maçı kaybeder. Bu dizi olabilir, kolu olabilir, hatta el parmaklarının herhangi birinin ucu olabilir. Ayrıca ayak parmaklarının veya topuğun az bir kısmının bile bu ringi oluşturan halattan dışarıya basarsa maçı kaybeder. Kısaca Sumoda amaç dimdik ringin içinde durmaktır. Kurallar rakiplerin hareketlerinede sınırlama getirir, örneğin yumruk atmak, saç çekmek, karna veya gövdeye tekme atmak yasaklanmıştır. Ringe çıkan Rikishi eline aldığı bir avuç tuzu ringin ortasına doğru havalı bir biçimde serper. Bu tuz serpme tarzı bile o Rikishinin özelliğle ilgili ipuçları verir. Sumoda kilo sınırlaması yoktur. Kilolara göre kategori ayırımıda yoktur. Bir Rikishi karşısında kendinin 2 katı ağırlıkta bir rakip bulabilir. Bu yüzden Sumo sporunun kendine özel teknikleri vardır. Bu teknikleri akıllıca uygulayan kazanır. Çünkü şimdiye kadarki karşılaşmalar içinde düşük kilolu olmasına karşın ağır rakibinin yenen Sumocular çıkmıştır. Rikishiler yani Sumo yapan sporcular normal Japon vatandaşları arasında da aşırı ağırlığa sahiptirler. Genel olarak şu bir gerçektirki ağır olmak Rikishi'ye her zaman avantaj sağlayacaktır. Bu yüzden 250 kilo civarında Rikishilere rastlamak mümkündür. Ağır cüsselerine rağmen Rikishilerin çok esnek vücutları vardır. Bir Rikishi olmak için Japon olmak şart değildir. Japon Sumo Liginde başarılı Havaili Rikisiler de vardır. Hatta Moğolistandan bile Rikishi çıkmıştır. Turnuva sonunda kazanan Rikishi İmparator Kupasını sahibi olur. Her Ligin kendi içindede ödülleri vardır. Bunlar shukunsho, kantosho, ginosho'dur.

, Felsefe, Meditasyon

BUDiZM



Budizm 'in kurucusu Buda (Guatama, Gotama) ( MÖ.563 - 483 ) Kuzey Hindistan 'da Lumbini koruluğunda doğmuş bir filozoftur. Buda “aydınlanmış” anlamına gelir. Budizm ' in en güçlü yayılma dönemi Hint Hükümdarlarından Aşoka (MÖ. 273 - 236) zamanına rastlar. Aşoka zamanında Budizm ' Hindistan, Seylan,Suriye,Mısır,Makedonya ve Yunanistan 'a kadar yayılmıştır. Aşoka 'dan sonrada yeni Krallar Budizm 'e girmiş yayılmasını sağlamış hatta Çin,Moğolistan ve Japonya 'nın ileri gelen devlet adamlarının Budizm 'e hizmet etmesini sağlamışlardır.
Budizm ' MS 1.yy Türkistan , 4. yy da Kore , 6.yy da Japonya ve 7.yy da ise Tibet'te yayılmaya başlamıştır. Günümüzde Güney,Doğu;Güneybatı ve Orta Asya 'da çok sayıda taraftarı olan Budizm ' Avrupa ve Amerika 'da da yayılmaya ve taraftar bulmaya başlamıştır
Budizm 'de inanç ve ibadet
Budizm 'de inancın temeli “ Buda 'ya sığınırım, Dhamma 'ya (dine,doktrine) sığınırım, Sangha 'ya sığınırım (Rahipler Cemaati,dünyanın en eski bekar rahipler topluluğu)” cümlesi oluşturur.Bunlardan birini inkar eden kişi budist sayılmaz ve Budizm 'e girmek için yukarıdaki cümleyi söylemek gerekir. Sangha 'ya giren rahip ve rahibeler evlenemezler.
Budizm ' de mabetlere “Vihara” denir. Budistler Karma- Ruhgöçü 'ne inanırlar. Vihara da ayda 2 kez bir araya gelen rahipler yaptıkları hataları itiraf ederek benliklerini öldürürler. Bazı dinlerde olduğu gibi Budizm 'de de bir kurtarıcı bekleme inancı vardır. Kurtarıcının isma Metteya veya Maitreye ' dir. inançlarına göre Metteya tüm dünyayı düzeltmek olarak gelecek ve Buda ' nın tamamlayamadığı dini tamamlayacaktır.
ibadet Stupa denilen mabetlerde yapılır. Stupalar helezoni yapıda inşa edilmiştir. ibadet için Stupaya giren Budist önce Buda 'nın heykeline saygı gösterisi yapar; O 'na çiçek ve tütsü sunar, Budistler kendi evlerinde de bir köşede korudukları Buda heykeline tazimde bulunarak,ibadet ederler. ibadetlerinde klişeleşmiş dua ve söz yoktur.
Budizm 'in kutsal ziyaret yerleri ;
Budanın doğum yeri( Lumbin)
Aydınlanma yeri (Bodhi Gaya)
Buda ' nın ilk vaaz verdiği geyik parkı (Sarnarth 'da)
Buda 'nın öldüğü Uttar_Prades şehri,
Ganj nehri

Kutsal Kitapları
Budistler Buda 'nın vaazlarının Pali - Kanon adlı bir kitapta toplandığına ve 400 yıl kadar sözlü olarak nesilden nesile aktarıldığına inanırlar. Budizm 'in kutsal kitabı üç sepet anlamına gelen “Tripitaka veya Tipitaka 'dır”.Tripitaka da;
Vinaya Pitaka
Sutta Pitaka
Abhidhamma adlı bölümler bulunur.

Bu kitaplarda rahip ve rahibelerle ilgili kurallar, ayin usulleri, beslenme,giyinme, Buda 'nın hayatı,konuşmaları,vaazların yorumu,Budizm ' felsefesi vb ayrıntılı bir şekilde anlatılır.
Budizm 'de Mezhepler
Budizm ' başlıca iki büyük mezhebe ayrılır: 1- Hianayana , 2- Mahayana
1 - Hinayana (Küçük Araba)
Kişinin kendisini kurtarmasını esas aldığı için böyle isimlendirilmiştir. Bu mezhep Seylan ve Güney Asya 'da yayılmıştır. Mensupları saf Budizm 'e yani Budanın asıl telkinlerine kendilerinin muhatap olduklarını iddia ederek Mahayana koluna bağlı olanları sapkınlıkla suçlarlar
2 - Mahayana ( Büyük Araba)
Toplumu bir bütün halinde ele alarak herkesin kurtuluşa ermesini amaç edinmişlerdir. Onlara göre Budizm ', herkese cevap vermeli, herkesin ihtiyaçlarını gidermeli, doktrinleri basitleştirerek halkın anlayacağı bir seviyeye getirilmelidir. Budizm 'in bu kolu başka din ve doktrinlerden yararlanmakta sakınca görmez. Bu mezhebe göre Nirvanayı gerçekleştiren herkes Buda unvanını alır. Ve ihtiraslarının esiri olarak dünya zevklerinin arkasından koşmaz. Mahayana mensupları,”hata yapabilirim” diye faaliyetleri askıya almanın karşısındadır. “Bu yüzden pişmanlık duymaya lüzum yoktur” derler Mahayana 'ya bağlı kişi kendini kurtuluşa hazırlayabilmek için şü hususlara dikkat etmek zorundadır:
Cömertlik
Olgun manada bilgelik
Budizm 'in ahlak kurallarına bağlılık
Meditasyon
Karşılaştığı olumsuzluklara sabır göstermek
Hiç usanmadan sürekli bir gayret içinde olmak

Bu sayılan özellikleriyle Mayayana Budizm 'i dünyanın bir çok bölgesinde yayılma imkanı bulmuş,adeta misyonerli bir hüviyet kazanmıştır
BUDA VE ÖĞRETiSi
Buda 'nın öğretisinin baslıca özelliği; Buda 'nın aydınlanma sonucu bulmuş olduğu gerçekleri birer dogma olarak sunacak yerde aydınlanma yöntemini öğretmeyi ve böylelikle yöntemi öğrenen kimselerin kendi çabalarıyla bu gerçekleri kendilerinin bulup yasantısal deneyimle doğrulamalarını öngörmesi, Budalık yolunu herkese açık tutmasıdır. Buda 'nın yasadığı dönemde Budizm ' bir din, Buda da bir peygamber değildi.
Şimdiye dek her geliş gidişsimde, içinde hapis olduğum, Duyularla duvaklan mis bu evin, Yapıcısını aradım durdum. Ey yapıcı! Simdi seni buldum. Bir daha bana ev yapmayacaksın, Bütün kirişlerin kirildi, payandaların çöktü. içimde Nirvana 'nın suskunluğundan başka bir şey kalmadı Tutkuların, isteklerin biçimlediği yanılgıdan kurtardım kendimi.
Öğretide 4 temel gerçek vardır: Yaşamda ıstırap vardır; ıstırabın bir nedeni vardır; bu neden yok edilirse ıstırapta yok edilmiş olur; bu nedeni yok etmeyi sağlayan bir yol, bir yöntem vardır.
1.Istırap (DUKKHA) ve Yaşamın 3 özelliği
Dört okyanusun suyu mu daha çoktur, yoksa sizlerin inleye sızlaya sürdürdüğünüz bu yolculukta sevdiğiniz istediğiniz şeyleri elde edememek, sevmediğiniz istemediğiniz şeylerden kaçınamamak, istediğiniz şeylerin istediğiniz gibi olmaması, istemediğiniz şeylerin istemediğiniz biçimde olması yüzünden akıttığınız göz yaşları mi daha çoktur? Ananızı, babanızı yitirmek, kardeşlerinizi, kızınızı yitirmek, malinizi, mülkünüzü yitirmek... Bu uzun yolculukta tüm bunlara katlandınız ve dört okyanusun suyundan daha çok göz yaşı akıttınız.
Buda ıstırap için dukkha sözcüğünü kullanıyordu. Anlamı; ıstırap, üzüntü, tasa, keder, maddesel veya ruhsal sağlıksızlık, uyumsuzluk, tedirginlik, doyumsuzluk, yetersizlik, sürtüşme, çelişki yani olumsuz ruh durumları... Buda 'nın gözlerimizi açmaya çalıştığı gerçek daha çok ıstıraptan korunmak, kurtulmak için izlediğimiz tutumdaki yanlışlarımız, yanılgılarımız. Herkes yaşamda Istırabın olduğunu biliyor, ama yaşamda Tatlı anlar, hoş ve zevkli olan şeyler olduğunu, haz ve zevkin ıstırabı dengeleyebileceğini düşünüp bu anların beklentisi içinde ıstıraba katlanabiliyor. Buda 'ya göre yanılgı işte burada. Buda kaynağı dışımızda olan şeylerden elde ettiğimiz haz ve zevkin ıstırabın asil nedeni olduğunu göstermeye çalışıyordu. Yanılgının dünyanın bu geçiciliğine gözlerimizi kapamak, geçici olan, kalıcı olmayan şeylere tutunmaya çalışmaktan geldiğini, dünyayı gerçek böylesiliği, yapısıyla görememekten kaynaklandığını söylüyordu. “Sevdiğimiz hiç bir şey yok ki, bir gün gelip ya onlar bizden, ya biz onlardan ayrılmayalım.”
Buda yaşamı gerçek boyutları içinde kavrayabilmemiz için yaşamın birbiriyle ilgili 3 özelliğinin üzerinde ısrarla duruyordu: Dukkha - Istırap Bir arada bütünleşmiş, bileşmiş, oluşmuş hiç bir şey değişimden, çözülüp dağılmaktan kurtulamaz. Yanılgı değişim içinde olan, geçici olan şeylere sanki hiç değişmeyeceklermiş, sanki kalıcı şeylermiş gibi tutunmaya, sarılmaya çabalamaktan geçiyor. Oysa elde etmek istediğimiz şeyi elde edene kadar o şey değişiyor, koşullar değişiyor, bu arada biz kendimiz de değişiyoruz.

Buda 'nın amacı dünyayı ne olduğundan daha kötü ne de daha iyi göstermekti. Onu olduğu gibi iyi ve kötü yanlarıyla, kendimizi hiç bir yanılgıya, yanılsamaya kaptırmadan bütünlüğü içinde gerçek böylesiliğiyle görmemizi sağlamaya çalışıyordu. Istırabın dünyayı olduğu gibi içimize sindirememekten, dünyadan verebileceklerini değil de daha çoğunu beklememizden, istememizden kaynaklandığını anlatma çabası içindeydi. Kötü olan yaşam değil, ona arsızca yapışmaya çabalamaktan, ondan verebileceğinden çoğunu istemekten gelen ıstıraptır. akıp giden yasamla birlikte karşı koymadan, direnmeden akıp gitmesini öğrenmek, dönüsü olmayan bir akis içinde olduğumuzun, yaşamın tek bir aninin bile ikinci kez yaşanmasının olanaksızlığını içten içe kavramak, her saniyenin tadını bilecek biçimde yaşamın sevinçle, kıvançla, coşkuyla kucaklanmasına yol açabilir.
Mutluluğun ertelenmesinin de, para biriktirir gibi haz ve zevk biriktirmenin de olanaksızlığı iyice anlaşılabilir. Acaba yaşamda kendimize sığınak yapabileceğimiz Istırabın güçsüz kaldığı, etkisinin azaldığı bir yer, bir zaman var mi? Budizm ' olduğunu savunuyor. Bu an ve burası... Hiç bir şeyin öteki şeylerden ayrı bir kendiliği, ayrı kalıcı bir benliği olamaz. Istırabın asil nedenini aradığımız, kökenine indiğimiz zaman hiç bir kuşkuya yer bırakmayacak biçimde karşımıza çıkan sorumlunun, bir yandan istek ve tutkularımızı besleyip kışkırtan den Başka birisi olmadığını görüyoruz. “Benim güvenim” ”Benim görevim” ”Benim sorumluluğum” ”Benim başarım” ”Benim param” ”Benim isteklerim” ”Benim heveslerim” ”Benim öldükten sonra ne olacağım” ”Benim öldükten sonra da var olma doyumsuzluğumdan gelen sorunlarım” Nedir bu ben?
Buda insan varlığında geçici olmayan değişmeden kalan, dayanıklı bir öz, tözel bir nitelik olmadığını göstermeye çalışıyordu. Bir gövde doğar, büyür, yaşlanır, ölür, çözülür, sürekli değişim içindedir. Bir kimse kolunu, bacağını yitirse de ne azalır, ne de küçülür. Öyleyse insanin gövdesinde olamaz. duygularımızda da olamaz. Çünkü onlar değişse de gene olduğu gibi kalır. duyu organlarımızdan gelen algılarımız da olamaz. önceki düşüncelerimiz, kararlarımız, eylemlerimizle biçim almış eğilimlerimiz de olamaz. ayırt edici bilincimizde de olamaz. Bu beş kümede toplanan bedensel ve ruhsal varlığımız gövdemiz, duygularımız, duyu organlarımızdan gelen algılarımız, önceki düşüncelerimiz, kararlarımız ve eylemlerimizle biçim almış eğilimlerimiz, karakter özelliklerimiz, ayırt edici bilincimizin bir araya gelmiş olmasından da oluşmuş olamaz. Çünkü bunlardan hiçbirisi i içermiyorsa o zaman besinin bir araya gelmesi de beni oluşturmaz. O zaman geriye değişmeden kalan tek bir şey kalıyor. Ad... Ben 'e verilen özel ad.
Milanda Panha adli kitaptan: Kral Bilge Nagasena 'ya seslenmiş: “Ustam kimsin, adini söyler misin?” “Bana Nagasena diyorlar. Ama bu yalnızca bir ad, adlandırmaktan, belirtmekten Başka şeye yaramayan, bir deyim, bir sözcük, içinde bir kimlik, bir benlik yok. Bir ad, bir lakap, bir işaret, yalın bir sözden Başka bir şey değil. Kral inanmaz ve sorular sorar. “Nagasena bu saçlar midir?” “Hayır büyük kral” ... “Duygu ve coşkular midir Nagasena?” “Hayır büyük kral” Nagasena kraldan arabayı tanımlamasını ister. “Tekerlek, dingil, ok, sandık ve kollar bir arada olunca arabadan söz edilir. Araba yalnızca bir ad, adlandırmaktan, belirtmekten Başka bir ise yaramayan bir deyimden Başka bir şey değil.” “Evet kralım. Benim de saçlarım, derim, ... ad ve bedenim, duygularım, algılarım, geçmiş eylemlerimle biçim almış karakter özelliklerim, ayırt edici bilincim bir araya gelince Nagasena adi veriliyor. Ama kimlik, benlik söz konusu olunca burada öyle bir şey yok. Nasıl arabanın beş bölümü bir araya gelince araba diyorlarsa, beş katışmaç bir araya gelince de bir kimden bir den bir özneden söz ediliyor. Buda diyor ki: Ne ben 'in, ne de ben 'e ilişkin kalıcı bir şeyin varlığından söz edilebilir. Ben, ben olarak gelecekte de var olacağım, benim sürekli değişmez bir benliğim var, savında bulunmak hatalıdır. Ben düşüncesini yok etmeli, benlikle kurumlanmak yanılgısını yenmelidir. Buda 'nın görüsüne göre “ben”, insanin hem bedensel hem de ruhsal varlığını oluşturan bu beş kümenin bir arada ve birlikte, sürekli bir akis, sürekli bir değişim içinde olusunun ortaya çıkardığı bir görüngü, bir olgu, insani çevresinden ayrı bir varlık olarak ayırt etme, özerk bir biçimde hareket etme durumundan köklenen bir yanılgı, bir yanılsamadan Başka bir şey değil. ayırt edici bilinç ise karışıp dünyayı ben ve ben olmayan diye ikiye bölünce bu ben yanılgısı kendiliğinden ortaya çıkıyor. Aslında bilincin ayırt etmeden, seçmeden, bölmeden bütünü kavrama olanağı da var.
Ben 'in var olma doyumsuzluğundan kaynaklanan ve ölümün sinirini aştığına inanılan uzantısına verilen ad 'sa ruhtur. Budizm 'de Öz varlık yoktur. Buda ben-ruh yanılgısını sergilemek istiyor. Bir kez ben-ruh yanılgısı oluştu mu bütün varlığımızı sarıyor, bilincimizin özgürce çalışma etkinliği engelleniyor, onun bitmez tükenmez istekleri nasıl yaşamı çekilmez bir hale koyuyor, sorunlarımız yaşamla bile sınırlı kalmıyor, ölümden sonrası ile ilgili sorunlar da gündeme girdiğinden onlar da kaygı ve üzüntü konusu olmaya başlıyor. Buda ben 'i kurtarmaya değil, bizi ben 'den kurtarmaya çalışıyordu. Ölümsüzlüğe erişmek için tek bir yol olduğunu savunuyordu. Öncesizden sonsuza uzanıp giden varoluş zincirinin içindeki yerimizi bulmak, evrensel yaşam ırmağının içimizden aktığının, yaşam gücünün bizim burun deliklerimizde, bizim ciğerlerimizde nefes alıp verdiğinin bilincine erişmek....
2. Nedensellik Çemberi- bağımlılık ve Özgürlük- Ka
Buda 'ya göre varolan her şey nedenselliğin bir sonucu olarak vardır, boşluktan yokluktan oluşan bir evrende nedenselliğin döngüsüne takılan yokluk varlığa dönülür, her neden bir sonucu, her etki bir tepkiyi zorlar. Evrenin değişmez yasası nedensellik (Karma) yasasıdır. Ne başlangıcı ne de sonu olan evrende egemen olan yalnız doğa yasalarıdır. Buda böylelikle tanrıların görevini yasalara yüklemiş, tanrıları gereksizleştirmişti. Değil mi ki insanin geleceğini belirleyen nedenlerin zorladığını sonuçlardır, öyleyse insanin kendi eylemlerinin sonuçlarından kaçıp kurtulması olanaksızdır. Bir çocuğun anasından beklediği gibi tanrıların bize sevecenlik göstermelerini, bizi bağışlamalarını bekleyemeyiz. Eylemlerimizin sonuçlarından kurtulmanın bir yolu varsa, onu ancak kendi çabamızla kendimiz bulmalıyız.
On iki halkalı kapalı bir zincir olarak temsil edilen nedensellik yasası:
1. Yanılgı yanlış düşüncelere yol açıyor.
2. Bu düşünceler eğilimlere, karakter özelliklerinin biçimlenmesine ortam hazırlıyor.
3. Buradan da bilinç oluşuyor.
4. Bilincin bentle ben olmayanı ayırt etmesinden özne nesne ikiliği, ad ve beden ortaya çıkıyor.
5. Bundan altı duyu alanı gelişiyor.
6. Bu altı duyudan dolayı duyularla nesneler karşılaşıyor.
7. Bu karşılaşmadan hoşlanma, hoşlanmama gibi duygular oluşuyor.
8. Bu duygular isteklere, tutkulara dönüşüyor.
9. istekler, tutkular bağımlılığa, insanin isteklerinin, tutkularının tutsağı olmasına, bireysel yaşam isteğine yol açıyor.
10. Bundan da oluşuma bağımlılık ortaya çıkıyor.
11. Oluşum doğuşa
12. Doğuşsa ihtiyarlık ve ölüme, ıstıraba, tedirginlik ve umutsuzluğa yol açıyor. Buradan da gene yanılgı çıkıyor ortaya. Buda 'nın yanılgıyı dizinin en başına koymasının nedeni olasılıkla bu döngüden tek çıkış yolunun bu halka olmasıyla açıklanabilir.

İstekleri, tutkuları kışkırtan yanılgıdır ana yanılgıyı besleyen de gene istekler ve tutkulardır. Kökünü yanılgıdan alan düşünceler, karar ve eylemlere dönüşüyor. Düşüncelerimiz kararlarımızı, kararlarımız Eylemlerimizi belirlerken, eylemlerimiz de kararlarımızı etkileyip zorluyor. Her düşünce sonrakileri sınırlıyor. Biz kez tam bir özgürlük içinde bir şey düşünmüş olabileceğimizi varsaysak bile, ondan sonraki düşüncelerimizde ayni oranda özgür olamayacağımız açık. Giderek özgürlük alanı kısıtlanıp daralıyor... Şu anda ne olduğumuzu belirleyen dünkü düşüncelerimizdir.
Bu gün kafamızdan geçen düşüncelerse yarinki yaşamımızı biçimliyor. Yaşamımız
kesinlikle zihnimizin yaratısıdır. Budist metinler dört tür bağımlılıktan söz ediyorlar.

1. isteklerden, tutkulardan gelen bağımlılık
2. Yanlış görüşler, kanılardan kaynaklanan bağımlılık
3. Erdemli bir yaşamla ve kurallara tıpatıp uygun davranmakla kurtuluşa erişilebileceğini sanmaktan gelen bağımlılık
4. Sürekli ve değişmez bir ben 'in varlığına inanmaktan gelen bağımlılık isteklerimizin tümüne
yakın bir bölümü toplumun yapay olarak yarattığı gereksiz şeyler.

Örneğin toplum bizi zeki bir adam gibi görünmeye isteklendiriyor. Çevremizde beğenilen bir kimse olmak bize nelere mal oluyor ? Bunun karşılaştırmalı bir hesabini yapabilmiş olsak, harcadığımız bunca çaba, üzüntü, sıkıntıya değmeyeceğini anlayacaktık. Başka insanların önüne geçememek, Başka insanlara üstün olamamaktan gelen ezikliklerin ardında hep ben yanılgısı yatıyor ama bu ben yanılgısını besleyen de toplumun özendirici etkisi. Bir kere gözümüzü açıp ta bu koşturmacanın amaçsızlığını, anlamsızlığını görebilsek, bu koşullanmalar, biçimlenmeler etkisini yitirecek, ve bağımlılık da ortadan kalkacak. O zaman ıstırap yerini özgürlüğümüzü yeni bastan kazanmış olmaktan gelen aşkın bir mutluluk duygusuna bırakacak, nedensellik döngüsünden kendimizi kurtarmış, daha doğrusu döngüyü ters yöne çevirmeyi başarmış olacağız insan kendini yanılgıdan nasıl kurtarır? Bu sekiz basamaklı yolla mümkündür. Yanılgıdan kurtaran bilgiye çıkarımcı düşünceyle varılamaz. Çünkü bu tür düşüncede özgürlük yoktur. Budizm ' görüsüne göre, bizi yanılgıdan kurtaracak bilgiye ancak sezgiyle erişilebilir. insan yanıldığını, yanilmadigini; aldatılmadığını, aldatılmadığını; sevildiğini, sevilmediğini ancak sezgiyle anlayabilir. Uyanan kimse karmanın elinde eli kolu bağlı bir oyuncak olmaktan kendini kurtarmış olur. Koşullanmaya, biçimlenmeye bütünüyle karşı koyabilecek bir insan yok bu dünyada. Yanında yada karşısında tutum almakla her zihnini sınırlamış oluyor. Bizi düşündüğümüz gibi düşünmeye, davrandığımız gibi davranmaya iten ön koşullar, düşünsel yada duygusal zorunluluklar var. Uyanınca bu zorunluluğu fark etmiş oluyoruz ve zorunluluk olmaktan çıkıyor. Bu yüzden de karma değiştirilemez bir alın yazısı sayılmaz, uyanan kimse karmanın bağlarını da koparmış olur. Eylemlerimiz er geç bize geri döner.
Her eylemin iyi yada kötü sonuçları eninde sonunda eylemi yapana ulaşır. Buda, kalıcı olan bir yaşamdan öbürüne aktarabileceğimiz, şu gövdemiz içinde saklanan bir şey olamayacağını anlatmaya çalışmıştı Öyleyse gene doğumla söz edilmek istenen neydi? Buda 'ya göre bir yaşamdan ötekine aktarılan ben yada ruh değil, yalnızca eylemlerimizin zorladığını nedensel sonuçlardır. Bu senin gövden de değil, Başka birisinin gövdesi de değil. Ona geçmiş eylemlerin (karma) ürünü gözüyle bakmak daha doğru olur. Önceki bir yaşamda yaptıklarımın ödülü ya da cezası da değil. Ben nedensellik zincirinin bir zorunluluğu olarak varım. Eylemlerin bir sürekliliği var ama ben 'in de bilincin de sürekliliği yok. Buda 'nın dilinde doğum ölüm döngüsü, yaşamların önceki yaşamların etkisiyle biçimlendiğini anlatmaktan öte bir anlam taşımıyordu.
3. Nirvana
Nirvana, Batı 'da genelde anlaşıldığı gibi ölümden sonra değil, burada ve şu anda gerçekleştirilebilecek bir ruhsal durumdur. istek ve tutkuların yok olması, Istırabın etkili olmayacağı bir iç barışa, iç suskunluğa, aşkın bir Mutluluğa erişmektir. Nirvana 'ya erişme isteği de dahil olmak üzere tüm istek ve tutkular bırakılmadan, olanla, gelenle yetinmekten gelen iyimser bir yetingenlik kazanılmadan Nirvana gerçekleştirilemez. Nirvana 'yı gerçekleştiren kimse bir yandan da günlük yaşamını normal haliyle sürdürüyor. Eylemlerinin bir takım nedensel zorunluluklar (karma) yaratmaması da olanaksız elbette. Nirvana 'ya erişen kimselerin tek farkı, bu zorunlulukların dışında kalmayı başarabilmesi. Eylemlerinde beğenilmek, beğenilmemek gibi bir güdü etkin olmuyor, yaptığı islerden alkış beklemiyor, basarı ya da kazanç onu fazla sevindirmediği gibi başarısızlık ya da yitim de fazla üzmüyor. Kuskusuz acı da çekiyor ama bunlara bilgece katlanmasını, olayların doğal akımına boyun eğmesini de biliyor. Ben 'i aşınca bütünle bütünleşiyor.. Yarinin getireceklerine kaygısız, ben 'in doyumsuzluğundan gelen bütün sorunlara sırtını çevirmiş, şu yaşam nasıl yaşanmalıysa öyle yaşamaya başlıyor. Özgürlük, coşku, aşkın mutluluk içinde, akıp gitmekte olan yaşam ırmağı içindeki yerinin bilincine erişiyor.
Buda 'nın öğretisi, bir yandan ben 'i yokumsarken öbür yandan da bireyciliği en ileri götürmüş olan öğretidir. insanin toplumun kendisine giydirdiği kişiliksiz kişilikten soyunup gerçek varlığıyla baş başa kalınca gerçeği olduğu gibi özümleyecek bir yeteneğe sahip olabileceğine inanıyordu. Buda ölümden sonra ne olduğuyla ilgili sorulara yanıt vermek istemiyordu. Böyle bir soruyla karşılaşınca ya susuyor, ya da söyle diyordu: Göğsünüze zehirli bir ok saplanmış olsa, oku çıkartmaya çalışacak yerde, oku atanın kim olduğunu, hangi kasttan, hangi soydan geldiğini, boyunu boşunu, oku atmaktaki amalini falan mi araştırmaya kalkardınız? Ben bir şeyi açıklamıyorsam bırakın açıklanmamış olarak kalsın. Peki neden açıklamıyorum? Çünkü o şeyin açıklanması size hiç bir yarar sağlamayacaktır da ondan. Çünkü bu sorulara yanıt aramak ne aydınlanmanıza, ne bağımlılıktan kurtulup özgürlüğünüzü kazanmanıza, iç suskunluğuna, gerçeğe ermenize, Nirvana 'ya erişmenize katkıda bulunabilir. Buda öğretisinde hiç bir dogma, iç yaşantıyla doğrulanamayacak hiç bir inanç getirmemeye özen göstermiştir. Varoluş, devingen gücünü nedensellikten alan sürekli bir oluşum, değişim sürecinden Başka bir şey değildir; varoluşun ardında Durağan bir öz, tözel bir nitelik yoktur. Budizm 'de tözsüz, öz varlıksız bir nedensellik vardır.
4.Sekiz basamaklı yüce yol
-Tam görüş
-Tam anlayış Bu basamaklar kendimizi de, dünyayı da olduğu gibi, gerçek böylesiliğiyle görmeyi, adların biçimlerin gizlediği temel gerçeğin, her şeyin ıstırap, her şeyin oluşum, değişim içinde olduğu, kalıcı bir ben 'in, değişmeyen bir tözün olmadığını anlayışına ulaşmayı amaçlıyor.
-Doğru sözlülük
-Tam davranış Bu basamak, özgür istencinizin ürünü olan, içten geldiği için, hiç bir amaç gütmeden yapılan davranıştır.
-Doğru yaşam biçimi Yaşamını sağlamakta doğruluktan ayrılmamak, kendine yetecek olandan çoğunu elde etmeye çalışmamaktır.
-Tam çaba, tam uygulama Her şeyin tam bir özenle, eksiksiz yapılmasıdır. Bir Budist 'in oturması, kalkması bile büyük bir dikkatle yapılmalıdır. Zihnini bencil düşüncelerden arıtmak sürekli bir uğraş olmalıdır. Zihnin arıtılması, bencil düşüncelerden ayıklanması dört yüce duygunun yüzeye çıkmasına olacak sağlar: Sevecenlik, acıma, sevgi, yan tutmama.
-Tam bilinçlilik
-Tam uyanıklık
Bu basamaklar meditasyonla ilgilidir. Meditasyon Batı 'da anlaşıldığı gibi derin derin düşünme değil, düşüncenin aşılmasını, çıkarımcı düşünceden arıtılmış bir zihinle, salt bilinçli olmayı amaçlayan bir yöntem. Tam bilinçlilik, tüm duyumların, duyguların, düşüncelerin ruhsal durumların ardında olacak biçimde bir alicilik, bir uyanıklık durumunu sürdürmektir. Algının kapıları öylesine temizlensin ki, her algı hiç bir engelle karşılaşmadan bilince ulaşabilsin. Sözcükler de bilinçle yaşantı arasına giren bir engel oluyor çoğu kez. Sözcüklerden oluşan düşünceler durmadan bizi, iyi kötü, hoşa giden hoşa gitmeyen gibi ayrımlar yapmaya, yargılara varmaya kışkırtıyor. Artık dünyayı olduğu gibi değil, kurgularla, soyutla, soyutlamalarla yani sözcüklerle dünyayı kavrıyoruz. Gerçeğin sözcüklerle kavramlarla değil, ancak yaşantıyla kavranabileceğini savunan Budizm ' sözcüklere, kavramlara tutsak olmak yerine onları tam olarak denetim altına almak istiyor.
Budist meditasyonun özü nefes alıp verdiğinin ayırdında olmakla başlayan yaygın dikkattir. insan nefes alıp verdiğine duyarlı olunca yaşadığının da farkında oluyor, geleceğe ya da geçmişse değil, kendini şu ana ayarlıyor, şimdide yaşamaya başlıyor, duyulara daha duyumlu, duygulara daha duyarlı oluyor; kendinden kopuk, kendinden habersiz yaşamaktan kurtarıyor kendini, yaşamla da kendiyle de bütünleşiyor. Bu uygulamada yol almış kimse gövdesinde kendi istencine bağlı olmadan bir nefes alıp verme işleminin sürüp gittiğine duyarlı olmaya başlıyor. Bu yaşamsal bir yaşantı olarak kendini açığa vuruyor, ve bu izlenim insanda iç barış, esenlik ve Mutluluğun oluşmasına yol açıyor. Artık zihindeki karmasa yatışmıstır.
Buda 'nın meditasyon yöntemi öyle dalıp gitmeyi kendinden geçmeyi değil, tersine sürekli uyanıklılığı, sürekli bilinçli kalmayı gerektiriyor. Tam bilinçlilik gerçekleşince tam uyanıklık kendiliğinden gelir. Burada tüm ikilikler yok olur; düşünenin düşünceden, bilenin bilinişten, öznenin nesneden kopukluğu diye bir şey kalmıyor; zihinle yaşantı arasındaki bölüntü kalkıyor. Bütün bu ayrımların yaşantıyla ayırt edilecek somut bir gerçekliği olmadığını, bunların akıl yoluyla varılmış çıkarımlar olduğunu fark ediyorsunuz. Size “bu benim, bu da benim düşüncem” yada “gören benim, bu da gördüğüm şey” diye ayrım yapmanıza olanak veren şeyin bir gözlemden daha çok, sözcüklerin ve mantığın aracılığıyla elde edilmiş bir kuramdan Başka bir şey olmadığını anlıyorsunuz.


--
Şintoizm


Dünyanın en eski dinleri arasında yer alan Şintoizm M.Ö.VII yy kadar eskiye dayandırıla bilinecek Japonların Milli Dini karekterini sergilemektedir. Şintoizm 'in Japoncada karşılığı Kami-Nomiçi 'dir ( Tanrıların Yolu) Şintoizmin herhangi bir kurucusu yoktur. Şintoizm 'in geçirdiği safhalar üç devrede incelenir. Bunlar ;
1 - Mitolojik dönemlerde başlayan ve Budizm 'in Japonya 'ya girişine kadar devam eden dönem(MS 552)
2 - Budizm, Şintoizm mücadeşlesinin kızıştığı 9.yy kadar süren dönem.
3 - Şintoizm 'le Budizm 'in birbirinden ayrıldığı,1192 'den 1868 reformuna kadar devam eden dönem.

Şintoizm 'in bir diğer özelliği milli,iptidai resmi inanış sistemi bulunmayan, diğer dinlere karşı oldukça hoşgörülü bir din olmasıdır . Şintoizm 'in 2 temel özelliği kısaca;
-Milli bir dindir
-Tabiata tapmaya önem verir.

İnanç ve ibadetleri
İlahlarla ilgili inançlara göre birbiriyle hem kardeş hem karı-koca olan Gök (Baba Tanrı) ile Yer (Ana Tanrı) bütün Japon adalarını ve diğer Tabiat Tanrılarını doğurmuşlardır. Bu iki ilah inancı etrafında dönüp dolaşan başka Tanrı inanışları da vardır. Nakledildiğine göre Japonya 'da 8.000.000 ilah vardır. Dağ, ırmak, ateş, gök gürlemesi, fırtına, yağmur, vb. ilahlar dışında her meslek sahibinin de ayrı bir ilahı vardır. Ölüler yaşayanlara muhtaçtır. Kendilerine ikram yapıldığı, mezarın üzerine yiyecek, içecek, eşya vs.. konulduğu sürece mesut olurlar.
Ailenin, köyün, klanın ve imparatorun atalarının ruhları en başta gelen ruhlardır. imparator Güneş ilahesinin torunudur. Genellikle Japonlar dünyanın iyi ve kötü ruhlarla dolu olduğuna inanırlar. Şintoizm 'de tapınak ve evde yapılabilir. Japonya 'da yüzbinin üzerinde mabet olduğu söylenmektedir. Mabetlerde genellikle eskiliği açısından değerli olan ayna, kılıç, mücevherli taş ve Amatarasu 'nun heykeli bulunur.
Japonların ibadet şekilleri çok sade ve basittir. ibadet etmek isteyen kişi mabede gider, elini, yüzünü ve ayaklarını Müslümanların abdest almaları gibi yıkarlar. Mabetteki kıymetli eşya karşısında diz çöker. ibadetini tamamlar ve dışarı çıkar. Eskiden ibadette kurban bulanmasına rağmen, günümüzde rastlanmamaktadır. ibadet için temizliğe çok önem veren Japonlar bunu ihmal etmeyi büyük günah sayarlar. Bazı özel durumlarda islam inancındaki gusüle benzer bir temizlik yaparlar. ibadeti rahipler idare eder. Özel öğretimlerle yetiştirilirler.
Evlenme törenleri mabetlerin bitişindeki evlenme salonlarında rahipler tarafından icra edilir. Cenaze törenlerini ise Budist rahipler yönetir. Bu anlayış bir Japon tarafından “Biz Şintoist doğar, Budist ölürüz” şeklinde kabul edilir. inançlarına göre ölen herkes “Kami” olur. Onlara göre “Aile bir dindir, aile ocağı ise tapınaktır.” Ölülere karşı görevini yapan insan, yaşayanlara karşı olan vazifelerini de yerine getirmiş olur. Çok eski zamanlardan kalma duaları ve sıhri formülleri ezbere okumak, ilahlara hediyeler takdim etmek Japonların bugünde vazgeçemedikleri davranışlardandır.
Tanrı Anlayışları
Japon dilinde genellikle Tanrı veya O 'nun yerini tutacak kavramlar için üst, yukarı anlamına gelen “Kami” kelimesi kullanılmaktadır.
Şintoizm 'de ilahlar hem erkek (izanagi) hem de dişi (izanami) 'dir. Bu iki ilah daha sonra geleceklerin ataları olmuştur. Şintoizm 'de kutsal metinlerin de bu ilahların yaptıkları yazılıdır. Onlarda aynen insanlar gibi doğar, evlenir, banyo alır, hastalanır, kıskanır, ağlar ve ölür. Ahlaki karakterleri de insanlarınkine benzer. Bütün ilahlar doğrudan doğruya tabiat güçleri veya tabiatta bulunan bazı maddelerle ilgili görülmüştür. Tabiat ilahları arasında en önemlisi güneş tanrısı Amaterasu 'dur.
Şintoizm 'in iki mukaddes metninde yıldız ve fırtına ilahları ile sis ilahesinin de adı geçer. Fuji-Yama Dağı da mukaddes dağlar silsilesinin en önemlidir.
Kutsal Yazıları
Şintoizm 'in kutsal metinleri de ikidir: 1- Kojiki 2- Nihongi. Çin yazısının kabulünden önce kendilerine has bir yazıları bulanmadığı için Kojiki 'nin yazıya dökülmesi 712 yılında imparatorun emri ile olmuştur. Tanrıların ve devletin ilahi kaynağı ile insanlığın başlangıcından Kojiki kitabında bahsedilir. Nihongi ise, bir nevi Kojiki 'nin yorumudur. Nihongi 'de devlet hizmetlerinde görev alanların uyması gereken bazı tavsiyeler yer alır.
Günümüzde Şintoizm
Günümüzde Şintoizm Milli bir din olması nedeniyle Japonlar arasında yaygındır.Başta Japonya olmak üzere Japonların yaşadığı diğer ülkelerde de yayılma imkanı bulmuştur.Günümüzde Şintoistlerin sayısı 100.000.000'un üzerinde olduğu tahmin edilmektedir.

--

Taoizm


Lao-Tzu (604 BC)
"Yaşlı Filozof"

Pisagor'un Tanrı'ya giden yolu araştırdığı, Buda'nın Dharma'yı yaydığı dönemde, bir üçüncü usta da Çin'de aydınlanmaya hizmet etmekteydi: "Tao Te Ching" öğretisi ile Lao Tzu.
İsminin kelime anlamı "yaşlı-genç" olan Lao-Tzu, "Yaşlı Filozof" olarak da bilinir.
Lao-Tzu insanın doğası gereği "iyi" olduğunu, kötülüğün ise arzular, tatminsizlik ve hırs gibi sapmalara yol açan uyumsuz sosyal etkileşimler ve aktiviteler sonucunda ortaya çıktığını savunur. İnsan doğasına ve yaşamın anlamına ilişkin öğretisi, ideal insanı simgeleyen "bilge"nin tanımlanmasına yöneliktir. Lao-Tzu'nun "bilge"si gündelik konularda tarafsız kalır. O, su gibidir, herşeyi besler ama onlarla çatışmaya girmez. (Lao-Tzu öğretisinde, rekabetin ve hırsla çabalamanın yıkıcı etkisi her fırsatta vurgulanır. ) Bilge, bebek gibidir -- tüm potansiyeli ile sade ve mütevazı. O, erdemi temsil eder; dünyayı, insanı ve özdeki düzeni sever.
Ona göre, bilge kişi iyiyi ve kötüyü aynı olumlu tavırla karşılar. Mal-mülk peşinde değildir, asıl kazancı verici oluşu ve verirken karşılık beklememesidir. Fazlalıklarla, gösterişle, abartıyla ilgisi yoktur.
Lao Tzu'nun düşünceleri temelde siyasi değildir, ancak sıkca medeniyetin tuzaklarına dikkat çeker ve kanunların sadece suçlular yaratmaya hizmet ettiğini savunur.
"Tao Te Ching" Lao Tzu'nun tek yapıtıdır ve öğretisinin gelecek nesillere aktarılması gerektiği yönünde, öğrencisi Yin Hsi'nin ısrarları üzerine yazılmıştır. Kitap iki bölümden oluşur: ilk 37 kısım Tao (YOL), 38'den sonraki kısım ise Te (ERDEM) üzerinedir. Tao Te Ching'de dini ve ruhani dogmalara rastlanmaz, ama bir "yol" kavramı işlenmiştir. Bilgelik ve erdem öğretisi olan Tao Te Ching'in iletmek istediği mesaj basittir: Lao-Tze, yaşamın doğal ritmini vurgular ve insanlara özdeki sadeliği yaşama aktarabilmeleri yönünde öğütler verir. Gurur ve gücün akılsızlığına, sessizliğin bilgisine dikkat çeker.
Taoculuk veya Yol
insanlar
kendilerini dünya ile
yeryüzünü cennet ile
cenneti YOL ile
ve YOL'u da doğal oluş ile
belirlerler.
-- Laozi (Lao Tzu)
Daodejing (Tao te ching), #251


Tanınmış bir Çin antropologa göre[2] “Çin dini, takipçilerinin sosyal panoramasına ayna tutar ve bakış açısının genişliği ölçüsünde farklı anlamlar içerir.” Aynı şey Taoculuk veya Taoizm olarak anılan dağınık gelenek için de geçerlidir. Taoculuk, izdeşlerinin tarihsel, sosyal veya kişisel konumlarını yansıtan pek çok farklı biçimde anlaşılmış ve uygulanmıştır. Bu çeşitlilik, geleneğin dışındaki biri için akıl karıştırıcı olsa da, Taoculuğun Çin’deki yerine belli bir esneklik kazandırmıştır. Bu sayede Taoculuk, yaşamın karmaşasının yol açtığı spiritüel boşlukları dolduracak yönde evrimleşme imkanı bulmuştur.

Taoculuk için “öteki YOL” demek de mümkündür, çünkü Çin imparatorluğundaki kurumlar ve uygulamalar için etik ve dini bir temel teşkil etmiş olan Konfüçyus geleneğiyle kendi tarihi boyunca yan yana varolmuştur. Taoculuk, kökten bir değişim yaratmasa da, Konfüçyuscu yaşam ve düşünce biçimine bir dizi alternatif sunmuştur. Ancak bu alternatifler birbirini tümden dışlayan bir nitelik taşımıyordu. Aslında Çinlilerin büyük bir çoğunluğu için Konfüçyusculuk ile Taoculuk arasında bir seçim söz konusu değildi. Bir kısım pedantik Konfüçyus taraftarı ve bazı tutucu Taocular dışında, Çinli kadınlar ve erkekler kişiliklerinin ve zevklerinin paralelinde veya yaşamlarının farklı fazlarında her ikisini de uygulamayı yeğlemişlerdir.
Laozi (‘Yaşlı Usta’, İ.Ö. 5.yy), Daodejing’in (YOL ve YOL’un gücü üzerine ölümsüz bir yapıt) isimsiz editörü ve Zhuangzi (İ.Ö. 3.yy) tarafından formalize edilmiş olan klasik Taocu felsefe, kadim zamanlara ait bir doğaya tapınma ve kehanet geleneğinin gelişmiş bir yorumuydu. Büyük bir sosyal karmaşa ve dinsel şüpheciliğin (bknz. Konfüçyanusculuk hakkındaki makale) egemen olduğu bir dönemde yaşayan Laozi and Zhuangzi, dünyadaki her oluşumun ve değişimin gerisinde yatan, özü bilinmeyen ama tezahürleriyle gözlenebilen, tüm yaratılışın ve gücün kaynağı olan Dao (Tao --YOL) kavramını geliştirdiler. Dao’da ve doğada, yaşama spiritüel bakışın temelini ve gündemdeki sorunun yanıtını bulduklarına inandılar: Dengeli, birlik içinde ve kalıcı sosyal bir düzen nasıl sağlanır?
Laozi and Zhuangzi, doğadaki düzen ve uyumun, devletin gücüyle veya insan bilgisiyle geliştirilmiş kurumlardan çok daha dengeli ve sürekli olduğuna dikkat çektiler. Onlara göre doğru bir yaşam, ancak Dao ile uyum içinde, yani doğal, sade ve kolay bir yaklaşımla mümkündür.
İlk Taocular doğal düzenle uyumlu yaşama sanatını öğretmeyi hedeflediler. ‘Eylem’e yaklaşımlarını, doğayı gözlemle tasarladıkları ‘wuwei’ (eylemsizlik) kavramıyla ifade ettiler. Taocu bilge, eğitimi ve etik anlayışıyla bir model teşkil eden Konfüçyuscu öğretmenden farklıydı. Zhuangzi'nin bilgeleri çoğunlukla kasap veya marangoz gibi esnaf sınıfından oluşuyordu. Alçakgönüllü esnaflar, sanatın gizini ve yaşama sanatını idrak etmişlerdi. Ustalıklarını ve yaratıcılıklarını gereğince icra edebilmeleri için, içsel bir konsantrasyon geliştirmeleri ve maddi kazanç, ün, unvan gibi dışsal kaygılardan arınmış olmaları gerekiyordu. Sanatsal süreç, tıpkı yaşam gibi, toplumun insani değerlerini değil doğanın yaratıcı yolunu takip ediyordu.
Çin tarihi boyunca, sosyal aktivizmden yorulan ve beşeri kazanımların anlamsızlığını fark eden insanlar, dünyadan el-etek çekerek doğaya dönmüşlerdir. Doğal güzellikle iç içe olmak özlemiyle şehirlerden uzak, kırlık veya dağlık bir bölgeye yerleşirlerdi. Doğanın yaşamsallığının merkezinde yatan yaratıcı gücü hissetmek adına şiir okur, şiir yazar veya resimle uğraşırlardı. Arada sırada arkadaşlarıyla veya ender de olsa eşleriyle, güz yapraklarının veya ay ışığının güzelliğinde şarap içmeye çıkarlardı.
Ütopik Çin yazılarında da sıkça Taocu göndermelere rastlanır. Tao Qian'nın (T'ao Ch'ien, İ.Ö. 372?-427?) ünlü "Şeftali Çiçeğinin Baharı” adlı eserinde, asırlar önce savaşın yerle bir ettiği bir bölgeden kaçan ve o günden beri sınırlarının ötesindeki tarihin karmaşasından habersiz, mükemmel bir sadelik, uyum ve barış içinde yaşayan pastoral bir toplumu tesadüfen keşfeden bir balıkçının öyküsü anlatılır. Ütopyacılar kalması için ne kadar ısrar etse de, balıkçı deneyimini arkadaşlarıyla ve lokal bir yöneticiyle paylaşmak için bu toplumdan ayrılır ve bir daha asla dönüş yolunu bulamaz. Balıkçı, ideal dünyanın dışsal değil spiritüel bir yolculuğun ürünü olduğunu, ütopyanın bir zihin hali, bir tavırlanmadan öte olmadığını anlayamamıştır.[3]
Taocu fikirler ve imgeler, Çinlilerde güçlü bir doğa sevgisi, dinlenmek ve yenilenmek adına arada sırada günlük sıkıntılarından doğaya sığınma alışkanlığı yarattı. Ama Taoculuk aynı zamanda sağlık, huzur, canlılık ve hatta ölümsüzlük gibi doğrudan fiziksel yaşamı olumlayan konularda da esin kaynağı oldu. Laozi and Zhuangzi kadim doğaya tapınma kültürünü ve ezoterik sanatları yeniden yorumlamışlardı; ancak iş, Dao’nun bilgisini yaşamı besleme ve yaşam süresini uzatma gibi alanlarda kullanmaya gelince, geleneksel yöntemlere başvurmaktan çekinmediler. Bazı Taocular “ölümsüzlük adası”nı aradılar, bitkiler veya kimyasal karışımlarda ölümsüzlüğün sırrını bulmaya çalıştılar. Ama daha ziyade sağlıklı yaşam adına bitkisel ilaçlarla yaptıkları deneylerle eczacılık disiplininin gelişmesine büyük katkıları olmuştur. Makrobiyotik beslenmenin ve diğer bazı sağlıklı diyetlerin prensiplerini buldular; bedeni genç ve güçlü tutmak adına jimnastik ve masaj yöntemleri geliştirdiler. Taocular hem gizil ilimlerin, hem de ilkel bilimin takipçileriydiler ve Çin kültürünün doğayı en çok inceleyen ve doğayla deneyler yapan bir öğesi oldular.[4]
Bazı Taocular ruhların doğaya (bedenin hem dışındaki, hem de içindeki doğal dünyaya) nüfuz ettiğine inanırdı. Dinsel bakış açısıyla, belli bir form taşımayan bu ruhlar Dao’nun tezahürleriydi. Taocu panteon, gelişimiyle paralel olarak gitgide daha fazla cennet ve cehennemdeki emperyalist bürokrasiyi yansıtmaya başladı. Cennetsel bürokrasinin başındaki yorgun imparator, doğal alemin çalışmasından ve ahlaksal adaletin idaresinden sorumlu ruhları yönetmekteydi. Cennetteki tanrılar, insanın dünyasındaki memurlar gibi davranmakta ve böyle değerlendirilmekteydiler. Tanrılara ibadet, laik otoriteye karşı takınılması gereken tutumun bir provası gibiydi. Bunun yanı sıra, cehennemdeki şeytanlar ve hayaletler ise fiziksel alemdeki zorbalar, haydutlar ve tehlikeli yabancılar gibi algılanıyordu. Onlara rüşvet veriliyor ve ruhsal bürokratların milis güçleri tarafından ritüellerle yakalanıyorlardı. [5] Dünyasal yönetimde fazlaca etkin olamayan sıradan insanlar ise dertlerden uzak kalmak, sağlıklı, varlıklı ve uzun yaşamak adına ruhlara tapınmayı seçiyorlardı.
İnisiye edilmiş bir Taocu rahip için tüm tanrılar Dao’nun tezahürleriydi. Önemli ruhların isimlerini, rütbelerini ve güçlerini bilmek, meditasyon ve imgeleme yöntemleriyle onları yönlendirebilmek için gerekli eğitimden geçmesi gerekirdi. Meditasyonunun amacı, bu ruhları uyumlamak ve Dao ile yeniden bir olmalarını sağlamaktı. Ancak, yalnızca eğitimli izdeşler rahibin dahil olduğu kompleks teolojik sistem hakkında bir fikir sahibi olabilirlerdi. Bu yüzden özel ritüeller iki aşamadan oluşurdu:
(a) rahibin meditasyonu ile yönlendirilen ve ancak eğitimli sınıfın katılabildiği rahip seviyesi;
(b) daha düşük rütbeli Taocu asistanların yönettiği ve tiyatrosal bir nitelik taşıyan, halka açık dramatik ritüeller. Bu ritüeller, kılıçtan merdivenlere tırmanmak, fenerler yakmak veya yüzdürmek biçiminde görsel aktivitelerle içrek manayı aktarmayı hedefliyordu. Aynı ritüel, bir teolog için süptil metafizik-mistik bir kurgu sunarken, sıradan seyirci için ise görsel dramatik bir yapı taşımaktaydı.[6]
Taoculuk aynı zamanda edebiyat, tiyatro ve folklorik öykülerde önemli bir motif teşkil etmiştir. Toplum içinde para ve ün peşinde koşmayan “tuhaf” kişiler, Konfüçyuscu değerleri ve ödülleri reddettikleri için genellikle “Taoist” olarak nitelenirdi. Edebiyatta da Taocular “tuhaf” kişilerdi, ruhsal kazanımlarını sembolize eden gizil, büyülü güçleri vardı. Şifa verirler, gençlik ve canlılık yollarını bilirler, geleceği tahmin edebilir ve kişilerin ruhlarını okuyabilirlerdi. Onlar aynı zamanda ahlaksal adaletin hizmetkarları olarak tasvir edilirlerdi – hatalar için cennet ve cehennemdeki Taocu tanrıların belirlediği kesin ve katı cezalar vardı ve hiçbir günahkar bundan kaçamazdı. Bir yandan, farklı değerler ve yaşam biçimleri benimsemiş olmaları ile toplumsal yapıda muhalif bir tavır sergilerken, diğer yandan ise katı ahlaksal adalet anlayışları ile toplumun mevcut değerlerini destekleyen bir konumları vardı. Taoculuk, “öteki YOL”du, ama toplumsal uzlaşmayı tehdit etmemekteydi. Bir anlamda Taoculuk, toplumsal baskılara karşı bir çeşit emniyet sübabı veya alternatif fikirler ve değerler için tamamlayıcı bir kanaldı.
Çinli komünistler, Taoculuk kaderci, pasifist ve yeniden yapılanmaya zarar veren bir unsur olarak gördüler. Çin Halk Cumhuriyeti, geleneksel bitkisel ilaçların kullanımı gibi kökeni Taoculuğa dayanan bazı pratik sanatları yaşatmaya özen gösterdi. Daha geniş bir açıdan ise, Taoculuğun politik arenadaki çatışmalardan bir kaçış işlevi gördüğü imparatorluk döneminden bu yana, günümüzde “Dörtler Çetesi”ndeki aşırılığa bir reaksiyon olarak ortaya çıkan politik rahatlamanın, Çin Maoizminde Taoist bir fazı temsil ettiği söylenebilir.
Notlar:

1. Wm. DeBary’den adapte edilmiştir. Sources of Chinese Tradition (New York,: Columbia University Press, 1960, I: 56)

2. Arthur P. Wolf, "Gods, Ghosts, and Ancestors", Religion and Ritual in Chinese Society (Stanford: Stanford University Press, 1974, p. 131)
3.Cyril Birch, Anthology of Chinese Literature (Vol. 1, New York: Grove Press, 1965, pp. 167-168)
Bu antoloji dinsel tavırlanmayı başarıyla yansıtan pek çok şiir, biyografi, makale ve öykü tercümesi içermektedir. Okullar için faydalı bir kaynak.
4. Joseph Needham, Science and Civilization in China (Vol. 2, Cambridge: Cambridge University Press, 1956, pp. 33-164)
5. Arthur P. Wolf, "Gods, Ghosts, and Ancestors", Religion and Ritual in Chinese Society (Stanford: Stanford University Press, 1974, p. 131-182)
6.Michael Saso, Taoism and the Rite of Cosmic Renewal (Pullman: Washington State University Press, 1972)
Kaynak: Judith A. Berling(Çeviri: Güneş Davenport)


--

ZEN


Bugün Zen'in çok özel dünyasına giriyoruz. Zen çok özeldir, çünkü bilincin çok sıradan bir durumudur. Aslında sıradan zihinler sıradışı olmayı ister; sıradışı zihinler ise sıradanlığın içinde rahat eder. Yalnızca sıradışı insanlar rahatlamaya hazırdır ve sıradanlığın içinde dingin durumdadır. Sıradan olanlar ise aşağılık kompleksi hissederler ve bu aşağılık kompleksi nedeniyle özel olmaya çalışırlar. Özel olan kişi ise özel olmak için çaba sarfetmez. O herhangi bir boşluktan dolayı acı duymaz; o tamamen doludur, taşar, neyse odur.
Zen'in dünyasına hem çok özel, hem de çok sıradan denilebilir. Dışarıdan bakıldığında bu bir çelişki gibi görünür. Oysa bu çok basit bir olgudur. Bir gülün, bir lotusun, bir tutam çimenin özel olma çabası yoktur. Bir tutam çimenden, büyük bir yıldıza kadar her şey olduğu gibidir -neyse odur. Onlar varoluşlarından kesinlikle mutludurlar. Bu yüzden herhangi bir kıyas ya da herhangi bir rekabet yoktur. Herhangi bir hiyerarşik durum söz konusu değildir -kim alçakmış, kim yüksekmiş bunların önemi yoktur. Aslında kendinin üstün olduğunu kanıtlamaya çalışan kimse sıradandır.
Herşeyi kabul eden insan neşeli olur. Böyle birisi şükran dolu olur; varoluşa şükran duyar, bütünlüğe şükran duyar, bu kişi en üstündür.
Hz.İsa şöyle demiştir; kutsanmış olanlar bu dünyada sonuncudur, onlar benim tanrımın krallığında birinci olacaklardır. Burada Hz.İsa değişik bir dil kullanıyor, çünkü o değişik türden insanlarla konuşuyordu. Bu durum Zen niteliği taşır... Sonuncu olanlar... Fakat sonuncu olmaya çalışırsanız sonuncu değilsinizdir, bunu unutmayın.
İşte Hrististiyanların yüzyıllardır yaptığı buydu; sonuncu olmaya çalışmak ve Tanrı'nın krallığında birinci olmak. Onlar asıl noktayı kaçırdılar. Sonuncu olmak -çabasız, sadece basit bir anlayışla 'Ben neysem O'yum. Benim için başka bir varoluş şekli yok. Başka birisi olamam, başka biri olmaya ihtiyacım da yok. BÜTÜN böyle olmamı istiyor ve ben böyle rahatım, BÜTÜNün iradesine kendimi teslim ediyorum...'
Bir Zen ustası asla 'birinci olmalısın' demez. Fakat Hz.İsa Zen'i bilmeyen insanlarla konuşuyordu. Oysa Hz.İsa Zen'in ne olduğunu biliyordu. O, Hindistan'a, Ladakh'a, Tibet'e gitmişti. Hatta Japonya'da bulunduğuna dair hikayeler bile var. Bu mümkündür, çünkü o bir mistik okuldan diğerine 18 yıl gezdi. Fakat o bir Yahudi gibi konuşmak zorundaydı.
Yahudiler amaçlarına çok bağımlı olarak hareket eden insanlardır. Daima bir yerlere ulaşmaya çalışırlar. Hintliler de amaca bağımlı insanlardır. Bu yüzden Buda'yı anlayamadılar. Buda Çinliler tarafından en iyi anlaşıldı. Bundan dolayı Çinliler çok ruhani, dindar değildir -çünkü bir insan ruhani, dindar ise onun bir amacı vardır: Öteki dünyaya ait bir amaç. Bir yerlerde özel olmak isteyen bir insan, bu hayatta olmazsa gelecekte, burada değilse ölümden sonra, dünyada değilse cennette bunu hedefler.
Cennet, amaca bağlı insanların bir hayalidir. Böyle insanlar eğer ölümün ötesinde bir amaç varsa dindar olabilirler. Eğer bir amaç varsa, herşeyi feda etmeye hazırdırlar. Kısacası onlar gerçek dindar olmazlar -din, onların anlayışı, neşesi, varoluş yolu değil, arzularıdır. Din, onların derin düzeyde tekrarlanan ego oyunudur.
...
Zen konusunda anlaşılması gereken ilk şey, amaca bağımlı olmamaktır. Zen, burada, şimdide olan yaşam yoludur. Zen, manevi dünyanındiğer sıradan algılanışlarından bir diğeri değildir. O ne manevi, ne de maddidir. İkisinden de ötedir. Bu veya öteki dünyaya ait değildir, iki dünyanın büyük bir sentezidir.
Zen ustaları çok sıradan yaşarlar, herkes gibi. Fakat sıradışı bir yoldadırlar. Tamamen yeni bir bakışla, büyük bir zariflikle, muazzam bir hassaslıkla, uyanıklıkla, gözlem dolu olarak, aşkın ve saf bir bilinçlilik halinde ve o anda yaşarlar. Zen'de hiçbir şey ne kutsal, ne de dünyevidir. Herşey BİRdir, ayrılamaz BİRdir.
...
Zen çok pragmatik ve pratiktir. O, dünyadan el etek çekmeyi aptalca bulur. Onun yerine şöyle der: 'Dönüş! Neredeysen orada ol, fakat yeni bir yolun içerisinde ol. Bu yeni yol nedir? Rekabetçi olma. Rekabetçilik dünyasal olmaktır. Bu, dünyasal yaşamakla ya da dağlara çekilmekle ilgili bir sorun değildir. Mağaralara yerleşebilirsin, fakat diğer mağaralarda başka azizler varsa, rekabet yine olacaktır.
Bir zamanlar bir Hintli aziz tarafından davet edildim. Bir hata olmalıydı, çünkü benim düşünce yolum hakkında bir fikri yoktu. Ama beni davet etmişti, neşelendim, 'Bu iyi bir fırsat' dedim ve oraya gittim.
İlk olay birbirimize tanıştırıldığımızda başladı. Hintli aziz, altın bir tahtta oturuyordu, yanındaki daha küçük bir tahtta ise başka bir Hintli rahip oturmaktaydı. Diğer rahipler ise yerde oturuyorlardı.
Hintli aziz bana şöyle dedi: "Benim yanımdaki ufak tahtta kim oturuyor, merak ediyor olmalısın. O yüksek mahkemenin baş hakimiydi. Fakat öylesine manevi bir insan ki, bu görevinden vazgeçti, dünyadan, yüksek maaşından, statüsünden ve gücünden vazgeçti. Benim öğrencim oldu. Öylesine alçakgönüllü ki, hiçbir zaman benimle eşit düzeyde oturmadı."
Ben devam ettim: "Çok alçakgönüllü olduğunu görebiliyorum. Sizden daha ufak bir tahtta oturuyor, ancak diğerleri de yerde oturuyor! Eğer o gerçekten alçakgönüllü ise, yere bir çukur kazmalı ve orada oturmalı, tabii ki gerçekten alçakgönüllü ise. Ama bu durumda, o sadece size karşı alçakgönüllü, diğerlerine karşı ise çok kibirli."
Gözlerinden öfke kıvılcımları çıkıyordu. Her ikisi de çok kızmıştı, bir süre ne diyeceklerini bilemediler. Ben devam ettim: "Alçakgönüllüğünüzü görüyorsunuz, ikiniz de kızdınız. Bu adam da hala yerinde oturuyor. Eğer o gerçekten alçakgönüllü ise, tahtına yapışmasın, aşağı insin ve hemen bir çukur kazsın. O zaman tabii ki yeni bir rekabet olacak. Diğerleri daha büyük ve derin çukurlar kazacaklar. En alçakgönüllü olan en derin çukura girmeye çalışacak."
Daha sonra Hintli azize şöyle dedim: ""O, sadece senin ölmeni bekliyor, ölür ölmez senin yerine geçecek. Şu anda yarı yolda. İçinden şöyle dua ediyor, 'Yaşlı bunak , dilerim en kısa zamanda ölürsün!' O zaman başka birisi ufak tahta oturacak ve böylece o, bu kişiyi alçakgönüllü olarak tanıtacak. Bir de şu var, eğer ufak tahtta oturan alçakgönüllü, sen nesin? Sen ondan daha yüksek bir tahtta oturuyorsun! Eğer mesele yüksek veya alçak yerde oturmaksa, tavandaki örümcek ne olacak? O daha yüce olmalı, çünkü senden daha yüksekte. Veya gökyüzünde uçak kuşlara ne demeli?
Aslında siz bu yolda hiçbir şeyden vazgeçmiş değilsiniz. Hala yeni isimlerle eski aptallıkları taşıyorsunuz. Sadece isimler değişti, ama eski rüyalar hala devam ediyor, eski arzular, eski egolar hala güçlü bir şekilde sürüyor. Herhangi bir tapınağa gidebilirsiniz, ama aynı rekabet orada da olacaktır."
Zen, şöyle der: 'Hayatın içinde ol, hayatta yanlış bir şey yoktur. Eğer bir şey yanlışsa, o sizin bakış açınızdan dolayıdır. Gözleriniz bulutlu, bilincinizin aynası tozlu. Onu temizleyin, daha fazla berraklık yaratın.'
Rekabet ortadan kalkarsa, dünyadasınızdır, ama dünyadan değilsinizdir. Eğer tutkular yok olursa, terk edilmesi gereken bir dünya da kalmaz. Fakat bu şekilde tutkular ve rekabet nasıl yok olabilir ki? Biz ona yeni yollar yaratıyoruz. Birisi sizden daha fazla para, öteki ise daha fazla erdem kazanmaya çalışıyor. Fark nedir? İkisi de aynı arzudur, aynı rüyadır, aynı uyku durumudur. İnsanlar rüyalarının peşinde koşuyorlar, rüyalar değişiyor ama onlar asla uyanmıyorlar. Rüyalar değişir, fakat siz bu rüyada, ya da o rüyadasınızdır, kendinizi karanlıkta kaybedersiniz. Aydınlanmak, rüyaları değiştirmek, eski bir rüyadan başka bir rüya durumuna geçmek, eski rüya yerine yeni bir rüya yaratmak değildir.
...
...
Sufizm spekülasyonlarda bulunmaz. Oldukça gerçekçi, pragmatik ve pratiktir.Ayakları yere basar, soyut değildir. Buna rağmen herhangi bir dünya görüşü yoktur. Ve bir sistem olmadığından dolayı da bilgiyi sistematize etmez.
Bir sistem, varoluşu tamamıyla açıklar. Sufizm bir sistem değildir; varoluş için bir açıklaması yoktur, varoluşun gizlerine giden bir yoldur. Hiçbir şeyi açıklamaz, yalnızca gizleri gösterir. Sizi gizemin içine yollar. Sufizm varoluşun sırrını çözmez. Tün sistemler bunu yapar; tüm işleri gizemi ye harikaları yok ederek bilinmeyeni bilinir kılmaktır. Sufizm sizi bir harikadan diğerine götürür, harikalar diyarının derinliklerine.
Bir sistem değildir, çünkü hiçbir şey hakkında hiçbir zaman tam bir açıklama vermez. Yalnızca çok, çok ufak ipuçları, içgörüler verir. Dönüp dolaşıp aynı yere gelmez, felsefe yapmaz; sürekli hikayeler, anekdotlar, mecazlar, deyişler ve şiirler ortaya koyar. Bir metafizik değil, mecazdır. 'Ay'ı işaret eden parmaktır. Parmağı analiz ederek 'ay'ı anlayamazsınız, ama içtenlikle o yöne bakarsanız, 'ay'ı görürsünüz.
Sufi hikayeleri felsefi değidir. İnce ipuçları ve fısıltılardır. Doğal olarak, sadece içtenlikle ve empati ile dinleyenler, güvenle kalplerini açıp teslim olmaya hazır olanlar Sufizmin ne olduğunu anlayabilirler. Yalnızca sevebilenler Sufizmin ne olduğunu anlayabilir.
Mesajı nedir? Mantıklı bir analiz değildir, ama Zen kadar mantıksız da değildir. Sufizm, mantıklı olmanın bir uç, mantıksız olmanın ise diğer bir uç olduğunu söyler. Sufizm ortalarda bir yerdedir, ne mantıklı ne de tamamiyle mantıksız. Sağa ya da sola yatmaz. Saçma değildir. Sokrates gibi mantıklı değildir, ama Bodhidharma gibi mantıksız da değildir. Bodhidharma ve Sokrates'in farklı göründüklerini, ancak yaklaşımlarının aynı olduğunu söyler. Aslında Bodhidharma Sokrates'den daha mantıklıdır; zaten bu yüzden mantıksızlığa kayar. Eğer mantık çizgisini izlemeye devam ederseniz, eninde sonunda mantığın bittiği yere gelirsiniz, ama yolculuk devam eder. Bodhidharma, tüm yolu gitmiş ve mantığın bittiği ama hayatın devam ettiği sınır çizgisine gelmiş olan Sokrates'dir. Bodhidharma farklı görünür, ama yaklaşımı Sokratesçidir - entelektüeldir. Zen, entelekte çok karşıdır, ama entelekte karşı olmak da entelektüel bir davranıştır. Zen, felsefe karşıtıdır, ama felsefe karşıtı olduğunuzda da felsefi olursunuz -sizin felsefeniz de budur. Sufizm uçları reddeder, ortadakini seçer, tam ortadakini.
Zen'deki anahtar kelime 'dikkat'tir, Sufizm'de ise 'yürek'. Zen zihne karşıdır, ama zihnin ötesine zihinle geçer. Sufizm zihne karşı değildir, zihne tamamen kayıtsızdır. Sufizm yüreğe yoğunlaşmıştır; kısacası zihni umursamaz. Evet, Sufi'de de bir aydınlanma olur. Eğer Zen'deki aydınlanmaya satori, zihin-uyanıklığı dersek, Sufi'deki aydınlanmaya da 'yürek-uyanıklığı' denilebilir. Sufi'nin yolu aşığın yoludur, Zen yolu ise savaşcının, samurayın yolu.
...
Sufizm bir dünya görüşü değil, görmektir. Dünya görüşü olduğunuz yerde sayıyorsunuz demektir; bir felsefeye, gerçekle ilgili belli açıklamalara inanırsınız. Aynı kalırsınız, değişmezsiniz. Dünya görüşü sizi biraz bilgilendirir, daha bilgili olursunuz.
Görmek ise sizi dönüştürür. Ancak dönüştüğünüzde, yaşamın başka yüksekliklerini ve derinliklerini deneyimlediğinizde, görebilirsiniz.
Sufizm bir görüdür. Aslında 'Sufizm' demek doğru değildir çünkü bir 'izm' değildir. Sufiler 'Sufizm' demez; bu başkalarının verdiği bir addır. Onlar tasavvuf derler, bu bir aşk görüşüdür, gerçeğe aşk ile yakınlaşmaktır. Varoluş hakkında düşünen kişi biraz muhaliftir çünkü varoluşu bir sorun sanır - sanki varoluş ona meydan okuyordur ve o da buna karşılık veriyordur, sırrı çözmelidir, gizemi yok etmelidir. Savaşır.
Sufi der ki: "Biz ve varoluş biriz. Varoluşla kavgaya lüzum yok. Gönlünü al, birleş, davet et, sev, arkadaş ol ve varoluş sırlarını kendisi açacaktır."
Sufizmin bir sistem olmadığını söylemiştim, çünkü tüm sistemler sınırlama getirir, çevrenizde birer hapishane oluşturur. Sufizm özgürlüktür. Belli bir sisteme inanmanızı söylemez. İnançtan değil, güvenmekten bahseder.
Sufizmin bir felsefe olmadığını söylemiştim, ama felsefe karşıtı da değildir. Yalnızca felsefeyi ve felsefe karşıtı olmayı umursamaz. Es geçer, kayıtsızdır. Der ki: "Gerçek varken ne diye kelimelerle uğraşayım? Suyu içmek varken ne diye suyla ilgili teorilere kafa patlatayım? Güneşe çıkıp güneş ışınlarıyla dans etmek varken ne diye teorilerle boğuşayım? Otantik bir şey yaşamamak niye?"
Felsefe dönüp durur; hep bir şeyler hakkındadır. Hiçbir zaman gerçeğin özüne dokunmaz. Gerçek hakkında düşünür ama gerçek hakkında düşünmek gerçeği yalancı çıkarmaya çalışmaktır. Gerçek düşülmesi değil karşılaşılması gereken bir şeydir. Gerçek inanılmamalı, yaşanmalıdır. Gerçek bir sonuç değildir, bir kıyaslama süreci ile gerçeğe ulaşamazsınız. Gerçek ortadadır! Gerçek sizsiniz, ağanlardır gerçek, kuşlardır gerçek, güneştir, aydır. Gerçek her yerde ve siz gözlerinizi kapıyorsunuz ve gerçeği düşünüyorsunuz? Düşünce yoldan çıkarır.
Düşünmeye gerek yok. Yaşayın onu! Gerçeği yalnızca yaşayarak bilebilirsiniz.

--

ZAZEN



Budizm, yaklaşık 2.500 yıl önce Hindistan'ın kuzeyinde, Shakyamuni Buddha'nın aydınlanmasıyla başladı. O zamandan beri Budizm Asya ülkelerinde dolaşmaktadır. Ülkeden ülkeye yayıldıkça, içinden geçtiği her kültürün gelenek ve ritüelleri ile birleşti ve Budist metinler de yerel dillere çevrildi. Zamanla bir çeşitlilik oluştu ve farklı öğretileri olan farklı okullar ortaya çıktı. İşte bu nedenle, Tibetli bir Budist rahibin veya Dalai Lama'nın cüppesi, Vietnam, Kore, Sri Lanka veya Japonya'daki bir Budist rahibin cüppesinden farklılık gösterir. Budizm'in Zen ekolü, Shakyamuni Buddha'dan yaklaşık 1.000 yıl sonra Çin'de gelişti.
Zen oluşurken Konfiçyüsçülük ve Taoizm'den etkilendi. Bugün sadelik ve doğaya şükran ile tanımlandığı kadar, doğadaki her unsurun tek olduğunu vurgulamasıyla da tanımlanmaktadır. Meditasyon, Budizm'in birbirinden farklı pek çok uygulamasından biridir ve Zen meditasyonu da bir çeşit Budist meditasyonudur. Zen meditasyonundaki temel uygulamaya, Japonca'da kelime anlamı "bağdaş kurarak konsantrasyon" olan Zazen adı verilir. Zazen uygulamasının temeli, dikkatinizi duruşunuza, nefes alış verişinize ve zihninizin durumuna vererek şimdiki zamana -tam olarak şu ana- dikkatini toplama, konsantre olma ve anın farkına varmadır. Vietnamlı bir Zen eğitmeni olan Thich Nhat Hanh, "Yaptığımız uygulamayla yaşamımızın her anı gerçek yaşam oluyor" der. Aslında, zen uygulamasının, tamamen kendi özümüzle bir olmaktan başka amacı yoktur. Zazen uygularken başka şeylerin de gerçekleştiğini farkedebilirsiniz; daha huzurlu veya rahatlamış hissettiğinizi, tansiyonunuzun azaldığını veya konsantrasyonunuzun yükseldiğini hissetmek gibi... Gerçek uygulamasıyla Zen, direkt olarak gerçeklikle buluşmaktır.
Zen meditasyonunun çoğu direktifi, duruşunuzun fiziksel detaylarına yöneliktir. Zen'in çıktığı kültür, zihinle beden arasında daha az ayırım yapmıştır. Bu sebeple, Zen'in esas fikri, dik bir sırt ile oturarak, omurgalarımızı hizaya getirerek ve fiziksel olarak durgun kalarak zihnimizin yerleşmesine ve konsantre olmasına yardımcı olmaktır. Bu meditasyon duruşu Hindistan'da geliştirilmiştir; bir Yoga pozisyonudur. Zen meditasyonu, yalnızca zihinle yapılan bir uygulama değildir, kavramsal düşünmeden daha geniş bir uygulamadır. Zen'e göre, uyanma et ve kemiklerimizin içine kadar işlemeli, tepeden tırnağa kadar uzanmalıdır. Zen meditasyonunda, vücudumuzu deneyim ve uygulamalarımız için bir araç olarak kullanırız.
Zen meditasyonu olan Zazen'in 3 farklı hedefi vardır:
  • Konsantrasyon yetisinin geliştirilmesi (Joriki)
  • Satori-uyanış (Kensho-godo)
  • Günlük yaşamda en üstün yola erişme (Mujudo no taigen)

Bu üç hedef, ayrılmaz bir birliktelik içindedir, fakat aşağıda sizlere daha iyi açıklayabilmek için birbirinden ayrı olarak anlatmaya çalışacağız:

Joriki
Birinci hedef olan Joriki, zihin birleştirildiğinde ve Zazen konsantrasyonunda tek noktaya odaklanıldığında yükselen gücün kaynağıdır. Aslında, kelime anlamıyla verdiği izlenim olan konsantre olma yetisinden daha fazlasıdır. En ani ve beklenmedik durumlarda, durumu algılamaya çalışmak için duraksamadan ve tamamen hazır vaziyette olarak atik davranmamızı sağlayan dinamik bir güçtür. Joriki geliştiren bir kişi, artık tutkularının kölesi değildir, çevresinin merhametine ihtiyaç duymaz. Her zaman hem kendinin, hem de yaşamın değişen durumlarının kontrolü kendi elindedir, mükemmel bir özgürlükle ve vakarla hareket etme yeteneğine sahiptir. Joriki ile, belirli bazı normalüstü güçlerin işlenmesi de mümkündür, zihni açık, duru ve durgun bir su haline getirmek de.

Joriki'nin uçsuz bucaksız gücü, düzenli pratikle ne kadar geliştirilirse geliştirilsin, Zazen'in varlığını görmezden gelirsek bu güç zamanla geri çekilecek ve hatta yok olacaktır. Ayrıca Joriki'den her ne kadar olağanüstü güç çıkabileceği bir gerçekse de, tek başına yaşamın aldatıcılığını durdurma gücüne sahip değildir. Zen'in en yüksek türleri için konsantrasyon yetisi yeterli olmayacaktır. Yanında Satori-uyanış'ın da desteği gereklidir. Eski Zen mezheplerinden birinde, bu durum şöyle dile getirilmiştir: "Mezhebimizce esas olan, kendini sadece konsantrasyona adama ve tek başına konsantrasyon yetisiyle yetinmek değil, Buda doğasının farkında olmaktır."
Budizm öğretilerine göre, öğrenci, aydınlanmada belirli bir aşamayı geçince, ruhani gücü gelişir. Arhat aşamasındaki bir kişinin, altı doğaüstü güce sahip olabileceği söylenir. Yani bu, doğaüstü güç aydınlanmayı sağlamıyor, aydınlanma doğaüstü güçleri sağlıyor demektir. Dahası bu öğretiye göre, bu doğaüstü güçler yalnızca Budistlere has değil; derin bir ruhsal ve dinsel gelişime sahip olan herkes, bazı doğaüstü güçler geliştirebiliyor.
Kensho-Godo
İkinci hedef olan Kensho-godo, kişinin gerçek doğasını ve aynı zamanda evrenin nihai doğasını, içerdiği on binlerce varlıkla birlikte görmesini ve anlamasını amaçlar. Bu ani bir uyanıştır. Eğer bu gerçek Kensho ise, kim denerse denesin, Shakyamuni Buddha'nın kendisi bile olsa, özü ve etkisi aynı olacaktır. Fakat bu, hepimizin Kensho'yu aynı derecede yaşayabileceği anlamına gelmez; zira duruluk, derinlik ve deneyimin tam oluşu açısından büyük farklılıklar vardır. Örnek olarak, doğduğundan beri kör olan bir bireyin gittikçe görüşünü kazandığını hayal edin. İlk olarak, hayal meyal ve karanlık olarak yalnızca kendine yakın objeleri görür. Sonra, görüşü iyileştikçe, bir metreye kadar yakın olan objeleri ayırt etmeye başlar, sonra 10 metre kadar, sonra 100 metre kadar, ta ki sonunda 1000 metreye kadar gördüğü her şeyi tanıyana kadar. Bu aşamaların her birinde, gördüğü dünya fenomenal açıdan aynıdır, fakat açıklık, duruluk ve tam doğruluk açısından gördüklerindeki fark, kar ile kömür arasındaki fark kadar büyüktür. Kensho deneyimleri ile birlikte yaşanan derinlik ve duruluğun farkı da böyledir işte.

Mujodo No Taigen
Üç hedefin en sonuncusu olan Mujodo No Taigen, tüm varoluşumuzda ve günlük aktivitelerimizde, üstün yolu gerçekleştirme demektir. Bu noktaya gelindiğinde, amaç ile araç aynılaşır. Ciddi ve egolarından arınmış bir şekilde, ustanın direktifi doğrultusunda, zihniniz tamamen açık ve düşünceden lekesiz bir kağıdın saflığı kadar temizlenmiş bir şekilde oturduğunuzda, Satori deneyiminiz gerçekleşmiş olsun ya da olmasın, Buda doğanız ortaya çıkmaya başlar.

Budist Zen uygulamaları, yukarıda açıkladığımız, birbiriyle ilişki içindeki üç amacı da içermelidir. Örneğin, Joriki ile Kensho arasında olmazsa olmaz bir bağ vardır. Kensho, konsantrasyondan gelen güç olan Joriki ile bütünleşmiş olan bilgeliktir. Joriki'nin Kensho ile olan bağı ise biraz daha farklıdır. Joriki'yi belli bir miktar geliştirmedikleri sürece, pek çok kişi Kensho'ya hiç erişemeyebilir; Joriki'de ilerleme sağlayamadıkları takdirde, kendilerini çok yorgun, sinirli hissedebilir, Zazen'e devam edemeyebilirler. Dahası, Joriki ile güçlendirilmedikçe, tek bir Kensho deneyimi hayatımızda takdire şayan bir etkiye sebep olmayacak ve sadece bir anı olarak kalacaktır. Bundan dolayı, Kensho deneyimi ile kozmosun altında yatan anlamı zihin gözünüzle anlamış olsanız dahi, Joriki olmadan, zihin gözünüzün size sunmuş olduğu bu içgörü doğrultusunda varlığınızın tüm gücüyle hareket edemezsiniz.
Aynı şekilde, Kensho ile Zazen'in üçüncü hedefi olan Mujodo No Taigen arasında da bir bağlantı vardır. Kensho tüm hareketlerinize yansıyorsa, bu Mujodo No Taigen'dir. Mükemmel aydınlanma ile, dünyamızın içerik olarak her şeyi çift içermediğini, her varlığın eşsiz olduğunu kavrarız ve böylece, bu "eşsizlik" dünyasındaki uyum ve huzur ortaya çıkmış olur.
--

REIKI


Pozitif düşünceye ulaşıp, yaşamını renklendirmek istediği için reiki ile tanışanların sayısı her geçen gün artıyor. Reikinin ne olduğunu, olumlu bir dünya görüşünün hakim olduğu reiki prensiplerini, karma yasasını ve çakra denilen yaşam organlarıyla ilgili merak edilenleri, Reiki Master Saniye Döldüş anlattı...
İlk tanışma... Reiki Master Saniye Döldüş, artık reiki konusunda pek çok insana rehberlik yapıyor. Kendisinin reiki ile tanışması ise iki yıl önceye dayanıyor. Bakın bu tanışma nasıl olmuş:
"Reiki ile Kıbrıs'ta tanıştım. Çok stresli bir çalışma döneminden sonra gittiğim tatilde 2. derece inisiasyonu almış olan bir akrabam dört gün bana Reiki uyguladı. Müthiş rahatlamış ve İstanbul'a çok huzurlu dönmüştüm. İki gün sonra da ani bir kararla hayatın bu kadar strese değmeyeceğini düşünüp çalıştığım yerden ayrıldım. Bir ay sonra İstanbul'da 1. derece inisiasyonumu aldığım gün, daha ilk dakikalarda pozitif titreşimleri algılamaya başlamıştım. İçimde çok büyük bir sevinç ve mutluluk vardı, uzaklardaki bir ışığı görmüş ve bu ışığa ulaşacağım yolu bulmuştum sanki.
Kozmos'un kanalı açılmıştı ve enerji bedenime akıyordu, içimizdeki iyileştirici gücün kendimizi ve çevremizdekileri nasıl tedavi edeceğini öğrenmek beni çok mutlu etmişti. Hocamız Musa Kocatepe bize öncelikle affetme meditasyonları yaptırmıştı. Kırgın olduğum birkaç kişiyi affetmiş ve hayatımdan çıkarmıştım. O günden sonra hayatımda düşünemeyeceğiniz kadar olumlu gelişmeler oldu. Öncelikle dünya görüşüm tamamen değişti, geleceğe güvenle bakmayı, yarınlar için endişelenmemeyi, evrene teslimiyeti, hayatın getirdiklerini kabullenip olduğu gibi yaşamayı, tüm doğrularım ve yanlışlarımla kendimi olduğum gibi sevmeyi, insanları yargılamadan kabullenmeyi öğrendim."
"Güne sevinçle başlıyorum"
"Şimdi her sabah yeni bir güne sevinçle başlıyor, yaşadığım anın ve sukunetin tadını çıkarıyorum. İki ay sonra 2. derece Reiki inisiasyonundan sonra zihin, ruh ve beden bütünlüğünün önemini kavradım. Dengelerin kurulmasıyla hayatımıza nasıl bir canlılık geldiğini, olumlulukların etrafımızı nasıl sardığını deneyimledim ve o gün bu işi her yönüyle öğrenip master olmaya karar verdim. Bir yıl süresince değerli hocam Musa Kocatepe'nin İstanbul'daki bütün Reiki-1 ve Reiki-2 seminerlerine katılarak onu yakından izledim. Beni bu konularda aydınlatacak kitapları mümkün olduğunca çok okudum. Sonunda Reiki ile sevginin ışığını yakaladım. Derinlerdeki içsel ve sonsuz sevgiyi buldum. Bu sevgi Mevlana'nın Mesnevi'sindeki ve Yunus Emre'nin yüreğindeki sevgiyle aynı idi.
İçimdeki gücü yakaladım ve onu nasıl kullanacağımı öğrendim. İlk inisiasyonumdan bir buçuk yıl sonra değerli hocam Musa Kocatepe "Reiki Master Semineri"ne katılabileceğimi söylediğinde o gece gözüme uyku girmedi. Reiki, hayatımda bana verilen en değerli hediyeydi, bu yüzden Reiki ile tanışmama vesile olan Kıbrıs'taki "Reiki Master" akrabam Sevgili Sezin Üner'e ve bize çok emek veren hocama ne kadar teşekkür etsem azdır. Şimdi amacım, bu değerli armağanı mümkün olduğunca çok kişiyle paylaşabilmek."

Reiki nedir? "Reiki, Japonca bir sözcük olup "Evrensel Yaşam Enerjisi" anlamına gelmektedir. 2500 yıl önce yazılan Sanskrit kutsal metinlerinde de Reiki'den "dönen enerji topu" olarak söz edilmektedir. 19. yüzyılda, Japonya'da bir üniversitede öğretim üyesi olarak görev yapan Dr. Mikao Usui tarafından, Reiki'nin tüm dünyaya yayılması için ilk adımlar atılmıştır.
Kelime anlamı olarak "Rei" Tanrı, "Ki" ise enerji demektir. Bugün Reiki'yi Tanrısal Yaşam Enerjisi veya Evrensel Yaşam Enerjisi olarak tanımlıyoruz.
Aslında hepimiz bu evrensel yaşam enerjisi ile doğmaktayız. Bizi çevreleyen evren de sonsuz bir enerji ile doludur. "Ki" enerjisi yaşayan herşeyin içinde akmaktadır. Aldığımız her nefes de enerji doludur. Bedenimizde de onu besleyen enerji kanalları "meridyenler" bulunmaktadır. Reiki ile enerjiyi ellerden bedene aktararak, gerek bedenimizde, gerekse onu besleyen enerji kanallarındaki tıkanıklıkları açarak tüm sistemimizin doğrudan enerji ile beslenmesini sağlayabiliriz.
Reiki, enerji tıkanıklıklarının açılmasını, çakra merkezlerinin uyarılmasını, yaşam enerjisinin bedenimizden kolaylıkla akmasını sağlar."
Çakra Nedir?
"Çakra, sanskritçede tekerlek anlamına gelmektedir. Çakralar enerji bedeninde varolan enerji organlarıdır. Görevleri evrensel enerjiyi alıp bedenin kullanabileceği frekansa dönüştürmektir. Tıpkı bir trafo gibi çalışırlar. Bedenimizde yaklaşık 20.000 Çakra vardır. Reiki'de yedi temel Çakra'yı kullanıyoruz. Her Çakra bir salgı bezine bağlıdır ve bu bezlere bağlı organları etkiler;
Birinci Çakra : (Kök Çakrası) Salgı bezi, böbrek üstü bezleridir.
İkinci Çakra : Yumurtalık , Prostat ve testis ile üreme organlarına bağlıdır.
Üçüncü Çakra : (Solar Phlexus) Sindirim sistemi, karaciğer, safra kesesi, pankreas ve otonom sinir sistemini etkiler.
Dördüncü Çakra : (Kalp Çakrası) Timus bezine bağlıdır, kalp, göğüs, kan ve dolaşım sistemini etkiler.
Beşinci Çakra : (Boğaz Çakrası) Tiroid bezine bağlıdır, duygu ve düşüncelerimiz boğaz çakrası yardımıyla rahatça ifade edilir.
Altıncı Çakra : (Üçüncü Göz) Tüm varoluşun sezgisel kavrayışı burada olur.
Yedinci Çakra : (Tepe Çakrası) Benliğimizin saf oluşunu, sınırsız bilinci burada hissedebiliriz.
Yaşam enerjisi fiziksel bedene, Çakra, Nadi ve Meridyenler vasıtası ile akar. Yaşam enerjisi vücuttaki organları ve hücreleri besler. Çakralarda blokajlar oluşup akış kesildiği zaman bedendeki salgı bezleri ve onlara bağlı organlar, fonksiyonlarını tam olarak yapamazlar ve fiziksel bedenimizde hastalıklar oluşmaya başlar.
Reiki'yi uygulayan kişiler evrensel enerjiye sadece bir kanal olur. Evrendeki enerjiyi, düşünce gücümüzle önce beynimizde, kalbimizde hissedip, sevgi ile besleyerek ellerimizden kendi vücudumuza veya başkalarının vücuduna aktarabiliriz. Reiki aktarımı ile içimizdeki kendi kendini tedavi güçleri harekete geçer. Çünkü her insan sadece kendi kendini iyileştirebilir. Bu nedenle, Reiki seansı sırasında, Reiki'yi hem veren, hem de alan kişi kendi kendine tedaviyi yaşamaktadır.
Reiki hiçbir zaman modern tıbbın yerini tutmaz ama birlikte kullanıldığında birçok bedensel, özellikle de zihinsel ve duygusal sorunun çözülmesine yardımcı olur.
Bugün dünyada, bilhassa Amerika'da birçok hastane ve klinikte, tamamlayıcı şifa yöntemleri (Reiki, akupunktur, refleksoloji, meditasyon, yoga, vb.) modern tıp ile birlikte kullanılmaktadır.
Dünyaca ünlü kalp cerrahımız Dr. Mehmet Öz'ün son kitabı "Şifayı Yüreğinde Ara," bize bu konudaki çalışmaları ve sonuçlarını açıklıkla anlatmaktadır. "
Reiki'yi herkes öğrenebilir ve uygulayabilir mi?
"Reiki herkes tarafından öğrenilebilir, Reiki evrenseldir. Dil, din ve ırk ayrımı olmaksızın, her yaşta ve her insan tarafından uygulanabilir. İnancınız ne olursa olsun o çalışacaktır. Zihin, ruh ve beden bütünlüğünüzü sağlamanıza yardımcı olacaktır."
Reiki'nin Dereceleri Dr. Mikao Usui sisteminde Reiki'nin dört derecesi bulunuyor:
Reiki-1: Bu derece Reiki'nin ilk inisiasyonu ile başlar. İnisiasyonun kelime anlamı başlatmadır. Bir kişinin Reiki uygulayıcısı olabilmesi için, bir Reiki master tarafından inisiye edilmesi gerekmektedir. Bu aynı zamanda, Reiki'nin ritüel bir törenidir.
Reiki-2 & Reiki-3: Bu derecelerde, değişik semboller ve uygulamalarla enerjinin daha kuvvetli olarak kullanılması ile renk ve taşlarla tedavi uygulamaları öğretilir. 3. derece, kişiyi master olmaya hazırlar. Bu seviyeye gelene kadar çok uzun bir süre kendinizi zihnen ve ruhen buna hazırlamanız, sizi eğiten hocanızın çok sayıda seminerine katılmanız ve Reiki'yi devamlı kendiniz ve başkaları üzerinde uygulayarak yeterince deneyim yaşamanız gerekmektedir.
Master derecesi: 4. derece olan master inisiasyonu ile birlikte büyük bir sorumluluk yüklenilir. Bu seviyede "Reiki master", başkalarını inisiye eder, ayrıca tüm bilgi ve birikimlerini doğru olarak aktarmak mecburiyetindedir.
Günümüzde "Reiki master"ları ve Reiki uygulayıcılarının sayısı yüzmilyonları aşmış halde ve her gün büyük bir hızla da artıyor. Çünkü günümüz dünyasının acil olarak bu şifa enerjisine ihtiyacı var. Gitgide zorlaşan yaşam koşullarından ve azalan sevgiden dolayı birçok insan zihinsel, ruhsal ve bedensel olarak hasta, kötümser ve negatif duygular içindedir. Çevre ile kendileri ile ve doğa ile olan ilişkileri bozulmuş, huzuru bulmak için arayış içine girmişlerdir.
Yaşamın pozitif yönde sürmesi, dünya barışının sağlanması için Reiki evrensel enerjisi bu kişilere bir sevgi ve şifa kaynağı olmaktadır.
Reiki hayatınızda neleri değiştirir?
"Reiki, şifa gücünün yanında aynı zamanda bir hayat felsefesidir. Bedendeki akışı sırasında tüm dokulara pozitif etki ederek, onları tedavi ederken enerji alanımızın vibrasyonunu arttırır ve bizi negatif duygu ve düşüncelerden arındırır.
Reiki, sevgi dolu ve pozitif bir enerjidir. Bu olumlu enerjiyi, içimizde yaşatır ve etrafımıza bu titreşimleri yayarsak, çok kısa bir zaman sonra önce kendimizin, sonra da etrafımızdaki kişilerin yavaş yavaş değiştiğini ve çok daha olumlu, huzurlu bir hayata adım adım geçtiğimizi görürüz. Çünkü hayatımızda ne ekersek onu biçeriz. Louise Hay "Düşünce Gücü ile Tedavi" kitabında der ki; "Ektiğiniz toprak bilinçaltınızdır. Tohum ise yeni olumlu düşüncelerinizdir. Bugünden sonra yaşayacağınız tüm yeni deneyimler bu tohumun içindedir. Tohumu yeni olumlu ifadelerle sularsanız kendinize duyduğunuz sevgi ve verdiğiniz değerin güneş ışığı gibi üzerinde parlamasını sağlarsınız."
Reiki'nin 5 prensibi 1. Bugün özellikle bugün kızma.
2. Bugün özellikle bugün endişelenme.
3. Hayatını dürüstçe kazan.
4. Yaşayan herkese saygılı ol.
5. Bugün şükran duygusu içinde yaşa.
Reiki'nin prensiplerini tam olarak hayatımıza yansıtır ve uygularsak, değişimin hayatın doğal yasası olduğunu kabullenir ve kendimizi her türlü zihinsel değişime hazırlarız. Değişime önce kendimizden başlar, hiçbir zaman başkalarını değiştirmeye uğraşmayız. Çünkü biz her zaman kendi kendimizleyiz. Huzurlu ve mutlu olmak için sadece vesadece kendimizi değiştirebilir ve de eğitebiliriz.
Olumsuz düşüncelerimizi değiştirip, hayatın bize getirdiklerini sevgiyle kabullenir, yaşamla savaşmak yerine onunla uyum içinde olmayı seçebiliriz. Önce kendimizi olduğumuz gibi sevip, bugüne kadar bilerek veya bilmeyerek yaptığımız tüm hatalarımız için kendimizi affedebiliriz. Affetmek bizi özgürleştirir ve hafifletir. Kendimizi çok iyi, güçlü ve huzurlu hissederiz. Sonra hayatımızda, kırgın, öfkeli olduğumuz tüm insanları affeder, özgür bırakır, onlarla aramızdaki tüm negatif bağları koparırız. Böylece sırtımızda taşıdığımız tüm olumsuz duygu ve düşünceleri sırtımızdan indirmiş oluruz. Dünya artık çok daha güzel ve sevgi doludur. Hayatımızda ne tür bir iyileşme istenirse istensin, tek çözüm daima 'SEVGİ'dir.
Karma Yasası nedir?
Her etkinin ona eşit ve ters yönlü bir tepkisi vardır. İşte bu "neden-sonuç" ilişkisini ortaya koyan yasaya "Karma Yasası" denilmektedir. Karma yasası tekamül sürecimiz boyunca enerjinin dengelenmesini yöneten bir yasadır. Bir anlamda "İlahi Adalet'i sağlayan bir dinamiktir" diyebiliriz. Karma'yı yaratan, yani dengelenmek üzere enerjiyi harekete geçiren niyetlerdir. Her niyetin bir sorumluluğu olduğu gibi, o niyetin meydana gelişindeki duygu ve düşüncelerin de bir sorumluluğu vardır. Eğer bu sorumluluk farkedilirse hangi niyetlerin, hangi sonuçları doğurduğunu farketme imkanı da kazanılmış olur.
Karma Yasası evrensel bir öğretmen niteliği ile insanlığa sorumluluğunu öğretmeye ve böylece insan tekamülünde, insanın kaderinin nasıl kendisi tarafından yaratıldığını anlatmaya çalışır.
Sevgiye, iyiliğe ve dostluğa dayalı, faziletli duygu ve düşüncelerle oluşacak niyetler, insanın tekamülünde çok önemli birer etkendir.
--



FENG SHUI


Çince rüzgar ve su anlamına gelen Feng Shui, insanlar ve çevreleri arasındaki ilişkiyi konu alan bir Doğu felsefesidir. Geçmişi 3000 yıldan çok daha eskilere dayanan bu "mekan düzenleme sanatı", doğa ile insan arasında bir denge ve uyum yaratmayı hedefliyor. Hem doğaya hem de kendilerine yabancılaşan metropol insanlarına, yeniden dinginliği, huzuru ve rahatı anımsatıyor, yaşatıyor.
Doğada her şey birbiriyle ilintili ve etkileşim halinde. Dengeli, estetik ve gerektiği gibi. Çevremiz bizi, biz de çevremizi etkiliyoruz. Kısaca Taoist bir doğa felsefesine dayanan Feng Shui, sık kullandığımız her mekanı, yatak odamızı, mutfağımızı, çalışma odamızı, ofisimizi, hatta restoranları, bahçeleri kapsayan geniş bir uygulama alanı kazanmış durumda.
Bir binanın şeklinden, yatağınızın, masanızın ya da bir sobanın yerleşimine kadar her tür düzenleme Feng Shui'nin ilgi alanına girer.
Feng Shui, Yin-Yang Teorisi, Beş Element Teorisi ve Yi Jing Trigamlar Teorisi'ni içinde barındırır. Bu felsefeye göre, her şeye hayat veren "Chi"dir. Diğer bir deyişle kozmik enerji... Chi'yi beş element oluşturuyor; metal, ateş, su, tahta ve toprak. Bu beş elementi statik fiziksel elementler olarak düşünmemek gerekir. Beş Element Teorisi, Chi' nin doğada aşama, aşama değişerek nasıl bir döngü izlediğini, enerjinin yapıcı ya da yıkıcı devinimle açığa çıktığını ortaya koymaktadır. İşte Feng Shui'nin ilgilendiği şey de Chi'nin ya da enerjinin bu akışı.
Feng Shui, enerjinin çok hızlı ya da çok yavaş değil, ideal ve rahat akmasını düzenlemekte, olumlu enerjiyi geliştirmenin yöntemlerini göstermektedir.
FENG SHUI ARAÇLARI
Kristal küreler, aynalar, rüzgar çanları, mobiller, bitki ve hayvanlar gibi canlı varlıklar, bambu flütler, taş, kaya veya heykel gibi ağır nesneler, renkler ve elektromanyetik alanları gözetildiği sürece elektrikli aletler ve lambalar Feng Shui'nin "iyileştirici" araçlarıdır.
Örneğin kristal, gücü ifade etmektedir. Üzerine güneş ışığı vuran kristal kürelerin yansıttığı mükemmel gökkuşağı renkleri oldukça önemlidir. Evin ölü köşelerine asılacak kristal küreler, buradaki enerjiyi yakalayıp harekete geçirecektir. Bir kapıdan içeri girer girmez bir duvarla karşılaşmak insanda olumsuz duygular yaratır. Duvara bir resim ya da ayna asmak, alanda genişlik hissi yaratacaktır. Herkes seslere karşı duyarlıdır ve yalnız olduğu bir mekana bir başkasının girdiğinden haberdar olmak ister. Rüzgar çanları, mobiller uyarcı görevi görürken, çıkardıkları sesler de yatıştırıcı etki yapmaktadır. Feng Shui'ye göre rüzgar çanları ve bambu flütler bireysel enerjiyi açığa çıkarır.
Hayvan ve bitki gibi canlılar da Feng Shui felsefesinde çok önemlidir. Çünkü bir enerji içerirler ve chi'yi harekete geçirirler. Bu felsefede, sudan dolayı balığın ayrı bir yeri vardır ve balığın bolluk ve şans getirdiğine inanılır. Bu yüzden genellikle Çin restoranarında akvaryumlar ya da göletlerle karşılaşırız. Yine Feng Shui'ye göre renkler huzuru, dengeyi ifade etmektedir ve belirli renkler belirli yerlerde kullanılmalıdır. Örneğin mor renk zenginliği, bereketi; pembe dayanışmacı ilişkileri, gri ise vericiliği ifade eder. Genellikle yatak odalarında pembe renk kullanılır.

FENG SHUI'NİN TEMEL İLKELERİ
Evinizdeki değişikliklere küçük şeylerle başlayabilirsiniz. Daha sonra bu alanlar geliştirmek size kalıyor.
Chi
Görünmez ve sessiz hayat enerjisi olan Chi, her yerdedir ve tüm evinizi önüne bir engel çıkmaksızın sarmalıdır. Ne çok hızlı ne de çok yavaş, bir denge içersinde akması gerekir. Eğer hızlı hareket ederse, -mesela uzun ve boş bir koridorda, ya da bir ön kapının merdivenlere açıldığı durumda- onu yavaşlatmak gerekebilir. Duvara bir ayna asmak işe yarayabilir. Hem daha genişmiş hissi yaratılır hem de Chi daha yavaşça dağılabilir. Merdivenlerin başına bir rüzgar çanı asmayı deneyin. Bu Chi'nin merdivene doğru yavaş akmasını sağlayacaktır. Bir başka yol da, mobilyaları yerleştirme şekliyle sağlanabilir. Bir odaya girdiğinizde etrafını dolaşacak şekilde mobilyaları yerleştirebilirsiniz. Aynı zamanda enerjinin dengelenmesi, eşyaların üst üste yığılmasıyla da mümkün olur. Örneğin çamaşırla, gazeteler ya da etrafa saçılmış başka şeyler. Evinizde şöyle bir yürüyüp Chi'yle ilgili problem yaşayabileceğiniz alanları gözde geçirin.
Chi eve ön kapıdan girer. Bu alanı özellikle temiz ve aydınlık tutun. Kapının arkasına bir şeyler yığmayın ve çöpü de uzak tutun. Örneğin çöpünüzü kapının yanında tutmak uygun olabilir ama Chi için iyi değildir.
Bagua
Feng Shui'nin temeli bagua'dır. Bu kelimenin anlamı "Sekiz ev"dir ve bagu evinizde bulunan sekiz bölgenin bir haritasıdır. Feng shui'nin ana ilkelerine göre; evinizin bir yerinde Chi'yi geliştirmek için yapacağınız her şey, hayatınızda da aynı alanı etkileyecektir.
Bagua, evinizdeki alanları göstererek hayatınızdaki alanlarla bağlantı kurar. Eğer kapının önünde duruyorsanız, evinize bilgi, kariyer ve arkadaşlarla destekçiler guasından giriyorsunuz demektir.
zenginlik ün evlilik aile sağlık çocuklar bilgi kariyer arkadaşlar ve destekçiler
Bagua Hazırlamak
Evinizde bulunan her alanın zihinsel bir haritasını çıkarın. Hayatınızda geliştirmek istediğiniz bir alan seçip bunun evinizdeki eşdeğerini kontrol ederek başlayabilirsiniz. Orada ne buluyorsunuz? Evinizde böyle bir alan var mı? Her ev bahsettiğimiz modele uymayabilir. Önce bu alanın eski, zamanı dolmuş ya da nefret ettiğiniz eşyalarla dolu olup olmadığını belirleyin. Kırılmış bir şey var mı? Kirli ya da tozlu mu? Evinizdeki ch'nin gücünü arttırmak için en iyi yol kullanmadığınız, sevmediğiniz eşyaları atmak ve geri kalanları iyice temizlemektir. Temiz ve düzenli bir eve sahip olmak, Feng Shui'nin hayatınızı değiştirmesi için ilk ve en önemli adımdır.
Düzen
Feng Shui tamamen düzenle ilgilidir. Düzeni sağlamak da, tozları yok etmek ve kullanmadığınız eşyalardan kurtulmakla olur. Evinizde şöyle bir dolaşın ve her şeye dikkatlice bakın. Tüm dolapları, çekmeceleri açın. İşinize yaramayan ve nefret ettiğiniz her şeyi atın. Bu hem sizi özgürleştirecek, hem de evinizdeki Chi'yi geliştirecektir. Atmak istemediğiniz ama kırık olan eşyalarınızı tamir edin. Atma işlemine ölü ya da yarı ölü bitkileriniz de dahildir. Evdeki tüm kağıtlarınızı gözden geçirin. Önemli olanlarını saklayın. Eski gazeteleri, dergileri, gereksiz broşür ve mektupları, kuponları atın. Önemli kağıtların hepsini de bir dolaba yerleştirin.
Evinizi temizleyin. Her yeri, buna duvarlar da dahildir. Mobilyalarınızı farklı bir şekilde yerleştirin. Perspektifinizi değişti mi? Daha pozitif bir enerji hissedebiliyor musunuz? Temiz ve düzenli evinizde yürüyün. Gördüğünüz her şey sizi mutlu etmeli ve kullanışlı olmalı.
Renklerdeki Semboller
Tanrının detaylarda saklı olduğu söylenir. Ama tapınağın ruhsal durumunu renkler belirler. Görüntü bize pek çok bilgi verir ama renk bizi daha hızlı çarpar.
Bu nedenle renklerin dekorasyonda atlanan bir unsur olması üzücüdür. Günümüzde evler, daireler; genellikle beyaz duvarlı, yerler bej tonlarında ve prefabrike mobilyalarla döşenmiştir. Geçen hafta üzerinde durduğumuz bagua, hayatınızın alanlarını gösteriyordu. Buna dahil olan diğer bir şey de, bu alanlarla birleşen renklerdir.
(zenginlik -mor), (ün -kırmızı), (evlilik -pembe), (aile -yeşil), (sağlık -sarı), (çocuklar -beyaz), (bilgi-mavi), (kariyer -siyah), (arkadaşlar ve destekçiler -gri)
Bu renklerin hepsi doğru gua'lar içinde kullanıldığında, hayatınızın o alanındaki enerjinizi yükseltecektir. Bu yazıyı okuyanlardan bazıları, yukarıdaki tabloya göre gidip tüm odayı boyamayı düşünebilirler. Ama kastedilen tam olarak bu değildir. Bunu ufak düzenlemelerle yapabilirsiniz. Mesela, chi'yi arttırmak için, zenginlik köşesine mor bir mum koyabilirsiniz. Ya da evlilik ve ilişki köşesine, bir vazo dolusu pembe gül.
Bu eşya ve renkleri seçerken içgüdülerinizin size kılavuzluk etmesine izin verin. Bunlar karşısında nasıl hissettiğiniz önemlidir. Feng Shui, kendi çevrenizdeki uyumdur. Eğer bir rengi kesinlikle sevmiyorsanız onu kullanmayın. Eğer parlak tonların cırtlak olduğunu düşünüyorsanız, daha yumuşak tonları deneyin.
Eğer biraz daha maceraperest hissediyorsanız, hatırlamanız gereken bir iki önemli nokta var: Kırmızı, sarı ve turuncu ve tonları sıcak renklerdir. Bu renkler aynı zamanda da uyarıcı renklerdir. Yeşil nötr sayılabilir. Mavi ve menekşe rengi soğuk ve sakinleştiricidir. Mesela yazın maviye boyanmış duvarlar hoş olabilir ama kışın üşüme hissi yaratabilir. Bu durumda sarı ya da turuncu tonları içinizi ısıtabilir.
Bazı renkler bazı ruh hallerini yaratırlar. Sarı bilgeliği simgeleyip zekayı uyandırırken; mavi rahatlatıcıdır. Yeşil, dengeler ve iyileştirir. Kırmızı fiziksel olarak uyarır ve turuncu hem mutluluk yaratır hem de sosyalleşmeyi kolaylaştırır. Beyaz saflığı, mor içgüdüyü simgeler. Pembe ise aşk ve sevginin rengidir. Hayatınızda, evinizdeki her odanın farklı bir rolü vardır. Kendinize hangi ruh halini aradığınızı sorun ve daha sonra bu duyguyu uyandıracak rengi arayın. Gene ufak örneklerle başlayın, bir mum ya da yastık gibi.
Seçtikleriniz enerjinizdeki değişiklikle size yansıyacaktır.
FENG SHUI SÖZLÜĞÜ
feng shui: Çevrenizdeki eşyaları, hayatınızı daha iyi bir hale getirmek için beceriyle kullanma ve yerleştirme sanatı. Tamamen bir mekanda kendinizi nasıl hissettiğinizle ilgili.
chi: Çevrenize akan hayat enerjisi
bagua: 8 ev anlamına gelir. Bagua, evinizi etkisi altında tutan 8 gücün haritasıdır. Feng shui ilkelerine göre; evinizin herhangi bir alanında, chi'yi geliştirmek için yapacağınız değişik-likler, aynı zamanda hayatınızda da o alanı geliştirecektir.
gua: Evinizi kontrol eden 8 enerjinin her biri.
BİRKAÇ ÖNERİ
Evlerimiz, kapısını kapatınca tüm dünyayı geride bıraktığımız en özel mekanlarımız. Dekorasyon stiliyle, döşenmesiyle, renkleriyle bizi yansıtmalı. Aynı zamanda sağlığımızı da korumalı; peki ama nasıl?
Bir evi ‘sağlıklı’ diye nitelendirmenin ölçüsü ne olabilir? ABD´li Feng-Shui uzmanı Jill Blake, ‘Healthy Home’ isimli kitabında bu sorunun yanıtını şöyle veriyor: ‘Sağlıklı bir ev sizin ve ailenizin sadece fiziksel anlamda değil, ruhsal olarak da kendinizi içinde mutlu hissedebileceğiniz yerdir. Öyle ki gününüz nasıl geçerse geçsin, eve döndüğünüzde tüm sıkıntılarınızı arkanızda bırakabilmeli ve rahatlayabil-melisiniz.’ Evet, ev içinde sadece içinde yemek yiyip, uyuduğumuz dört duvar arası bir yer değil, içinde sizi mutlu kılabilecek her şeyi rahatça yapabileceğiniz bir yaşam alanı olmalı. Her sabah içinde uyanmaktan mutlu olacağınız, aydınlık, sevdiğiniz renklerle sizi saran, sakinleştiren bir yerde yaşamanın ruh sağlığımız üzerinde ne kadar olumlu etkilerde bulunacağını tahmin etmek hiç de güç değil.
* Bulunduğunuz mekanların her zaman temiz, ferah olmasını ve güzel kokmasını sağlayın.



* Taze çiçekler bulunduğunuz mekana Yang enerjisi getirecektir. Ama solan cansız çiçekler Yin enerjisine dönüşür. Bu yüzden ölmek üzere olan çiçekleri canlı ve taze çiçeklerle değiştirin.


* Pencerenizden baktığınızda gördüğünüz binaların keskin kenarları gibi kötü manzaraları perde ya da storla kapatın.


* Chi'nin akışını engellememek için, geçiş alanlarını mobilyalarla doldurmayın.


* Chi'nin kaçıp gitmesini engellemek için tuvalet kapılarını ve klozet kapaklarını kapalı tutun.


* Çalışma masanızı ya da koltuğunuzu, sırtınız duvara gelecek şekilde yerleştirin. Bu, dışarıdan gelecek sürprizlere hazırlıklı olmanızı sağlayacaktır.


* Giriş kapınızın üstüne, dışarıdan gelecek kötü enerjileri geri yansıtması için bir ayna asın.


* Giriş kapınızın üstüne, dışarıdan gelecek kötü enerjileri geri yansıtması için bir ayna asın.


* Uzun koridorlarda chi çok hızlı hareket eder ve yararsızlaşır. Chi'yi yavaşlatmak için bu tarz mekanlara rüzgar çanları asın.


* Uzun koridorların sonundaki yatak odaları ya da ofisler, dar alanda hızlı akan güçlü, yıkıcı enerjiden olumsuz etkilenir. Bu tür odaların kapılarını, batı ya da kuzeybatıya bakıyorsa kırmızıya, güneye bakıyorsa maviye, doğuya ya da güneydoğuya bakıyorsa beyaza, güneybatı ya da kuzeydoğuya bakıyorsa yeşile boyayarak bu etkiyi engelleyin.


* Mutfakta fırın ya da ocağı, musluk ya da buzdolabı yanına yerleştirmeyin. Ateşle su elementinin çarpışması uyum-suzluk yaratacaktır.


* Kesinlikle iki aynayı karşılıklı gelecek şekilde yerleştirmeyin.


* Herhangi bir su forumu, ana giriş kapısının sol tarafında bulunmalıdır. Bu, evli çiftlerin ilişkisini garantileyecek, gözleri dışarı değil içeriye yönel-tecektir.


* Ofisinizde ya da çalışma odanızda açık raflı kitaplıklar kullanmayın.


* Çalışma masanızın tam önünü boş tutun. Buraya konan herhangi bir dosya, gereç ya da obje, şansınızı olumsuz yönde etkileyecektir.
__________________



Tüm bölümlerimize yetkili alımları başlamıştır başvurmak için aşağıdaki linke tıklayınız


Yaso isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Bookmarks


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Sizin Yeni Konu Acma Yetkiniz var yok
Sizin Konu Yanıtlama Yetkiniz var
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz

Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
namaz hakkında herşey уυѕυƒ Dini Hikayeler 0 09-01-2008 17:11
Kerkük Hakkında Herşey Yaso Kitap Özetleri 0 03-11-2008 16:00
U3 Programlar ve U3 Hakkında Herşey Yaso Portable Program 0 03-06-2008 14:08
Ötzi hakkında herşey LeGoLaS Paranormal-Telepati 0 02-25-2008 15:08
H2O HAkkında Herşey Korax Coğrafya 0 02-23-2008 15:44


Şu Anki Saat: 16:48


İçerik sağlayıcı paylaşım sitelerinden biri olan Bilqi.com Forum Adresimizde T.C.K 20.ci Madde ve 5651 Sayılı Kanun'un 4.cü maddesinin (2).ci fıkrasına göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur. bilqi.com hakkında yapılacak tüm hukuksal Şikayetler doganinternet@hotmail.com ve streetken27@gmail.com dan iletişime geçilmesi halinde ilgili kanunlar ve yönetmelikler çerçevesinde en geç 1 (Bir) Hafta içerisinde bilqi.com yönetimi olarak tarafımızdan gereken işlemler yapılacak ve size dönüş yapacaktır.
Powered by vBulletin® Version 3.8.4
Copyright ©2000 - 2017, Jelsoft Enterprises Ltd.
Search Engine Optimisation provided by DragonByte SEO v2.0.36 (Lite) - vBulletin Mods & Addons Copyright © 2017 DragonByte Technologies Ltd.

Android Rom

Android Oyunlar

Android samsung htc

Samsung Htc

Nokia Windows