Bilqi Forum  

Geri git   Bilqi Forum > > >

ÖDEVLERİNİZİ BULMAKTA ZORLANIYOMUSUNUZ!

SORUN ANINDA CEVAPLIYALIM.

TÜM SORULARINIZA ANINDA CEVAP VERİLECEKTİR !

Sitemize Üye Olmadan Konulara Cevap Yazabilir Ayrıca Soru Cevap Bölümüne Konu Açabilirsiniz !

Yeni Konu aç Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 03-11-2008, 14:10   #1
Yaso
Operator
 
Yaso - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jan 2008
Mesajlar: 32.914
Tecrübe Puanı: 1000
Yaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond repute
Standart DeĞİrmen

DEĞİRMEN
OLAY ÖRGÜSÜ
Değirmen, Reşat Nuri Güntekin’in kısa romanlarından biridir. Bir kasabada yaşanan acı tatlı olaylar, kasabanın ileri gelenlerinin ruh dünyası, Sarıpınar’daki depremin açtığı yaralar ile çıkarcı, entrikacı tiplerin acımasız davranışları, ibret verici biçimde başarıyla işlenir. Toplumun gerçekleriyle bir kez daha yüz yüze gelerek insanın irkilenmesine yol açar. Çarpıcı bir romandır. Olay örgüsü kısaca şöyledir:
Malmüdürü Cevdet Efendi birdenbire ayağa kalkarak; Zelzele oluyor arkadaşlar, dedi.
Cemaatin bir kısmı isyan eder: Ne zelzelesi? Müdür Bey rüya mı görüyordu. Zelzeleyi yerin altındaki koca öküz değil, Arap Ziver’in zilli maşası yapıyordu.
Kaymakam, zelzeleyi inkâr edenlerle beraber değildi. Malmüdürünü ürküten sarsıntının başkalığını o da, sırtında soğuk bir ürperme ile hisseder.
Konak bir anda, fırtınada sığır yüklü bir gemi haline gelir. Ürkmüş sığır sürüsü korkunç böğürtülerle birbirini devirip çiğneyerek ambarda tek selâmet deliği gibi görünen merdiven ağzına saldırıyorlardı.
Halil Hilmi Efendi, kalabalığın ortasındadır. Dalgalı bir denizde çabalar gibi kol ve bacak hareketleriyle bir zaman ileri geri bocalar. Sonra ayağı bir şeye takılır. Bu bir yer sofrasıdır. Ondan ötesi karanlık, haykırışma, sesler, uğultu… ve bunların üstünde Bulgar kızının uzakta bülbül gibi şakırdayan zilleri….
Kaymakam gözlerini açtığı zaman kendini Hükümet Konağı’nın arka bahçesinde portatif bir asker karyolasında yatıyor görür. Ova, sis içinde kalmıştır. Havada yıldızlar görünmekle beraber karşı tepelerin üstünde bulanık bir sabah aydınlığı titriyordu. Kaymakam başından, kolundan, bacağından, boynundan, kuyruk sokumundan yaralanır.
Şehri kontrol eden kumandan bütün geceyi ayakta geçirir. Kaymakamın portatif önünde kunduralarını birbirine vurup bir asker selamı çakarak tekmil haberi verir. Sabaha kadar kasabayı dolaşır, bir bir kapılar çalarak tahkikat yapar. hiçbir zayiat bulamaz. Yalnız gece yarısından sonra merkeze verdiği telgrafla bunun aksini söylemiş, hatta kaymakamın ağır yaralılar arasında bulunduğunu bildirir. Bunu duyan kaymakam yatağından hoplar: Aman be birader, ne yaptın? Diye bağırır.
İşin kötü tarafı Halil Hilmi Efendi bu işte bir yolsuzluk hisseder, fakat böyle sıkı bir vaziyette mutasarrıflıkta muhabere selâhiyetinin kime ait olacağına dair kendi karakaplısında da bir sarahat hatırlayamaz.
Jandarma kumandanının yazdığı telgrafın doğrusunu yazarak mutasarrıfa gönderen Halil Hilmi Efendi için çoktan geçmiş olduğunu anlıyordu. İstanbul’daki bütün millet gazetelerinde Sarıpınar’daki faciadan bahsediliyordu. Depremin çok büyük bir faciaya neden olduğunu yazıyordu. Şehrin yerle bir olduğunu gazeteler her gün satırlarca yazıyordu. İşin ciddiyeti gün geçtikçe artıyordu.
Belediye Reisi kaymakamın yanına gelerek, elindeki mutasarrıflığın uzun ve acele bir telgrafını kaymakama gösterir. Telgrafta sıhhi imdat heyetinin yola çıktığını, para yardımının yapıldığını yazıyordu. Ayrıca malmüdürlüğüne emir verilir. Açıkta kalan halka yardım edilecek, yaralılara bakılacak, fakir kazazedeler hükümet hesabına hastanelere kaldırılacaktır. Ayrıca kaymakamın sıhhati de sorulmaktadır.
Halil Hilmi Efendi makam arabasıyla zar zor gittiği köylerde halkı kendi işleri, güçleriyle meşgul bulur. Bir kısmı zelzelenin farkında bile değildir. Bir kısmı az buçuk bir şeyler duymuştur. Fakat bu yerler için iki gün o kadar eskimiş bir zamandı ki, âdeta hatırlamakta zorluk çekiyorlardı. Gerçekten de Halil Hilmi Efendi için çok zor bir dönem yaşanıyordu.
Kaymakamın yazdığı telgraf kısaca şu maddeleri içeriyordu:
-- Rahatsızlığının hâlâ geçmiş olmamasına rağmen köyleri ve kasabaları gezdiğini,
- Nüfusça telefatın olmadığını, yaralıların sayısının çok hafif olmakla beraber, onu geçmediğini, binaca zararın ehemmiyetsiz olduğunu,
- Zelzeleden sonra, şehir zabıtasının hiçbir intizamsızlığa meydan vermediğini yazıyordu.
Dörtler komisyonu’na (Belediye Reisi, Malmüdürü, Evkaf Müdürü ve Deli Kazım) katılan Halil Hilmi Efendi, ortamın aşırı gergin olduğunu gözlemler. Çünkü bu kişiler kaymakamın tahtını sallamak isterler. Ve kaymakama karşı muhalefet olurlar.
Zelzelenin üçüncü gününde arabalar ve atlarla, kasabaya yardım heyeti gider. yardım heyetinde ayrıca doktorlar, mühendisler de vardır. Bu heyet, Halil Hilmi Efendi’ye Eşref adında bir kaymakam vekilinin atandığını söylerler. Kaymakam için asıl zelzele şimdi başlar. Bu şahıs, boynuna kocaman bir fotoğraf makinesi takmış, sarı, kıvırcık saçlı mavi gözlü bir maiyet memurundan başka biri değildir. Eşref Bey, Mutasarrıf Hamit Bey’in akrabalarındandır. Tahsili olan ve lisan bilen bir genç olduğu için böyle yerlerde ömür çürütmek istemeyen Eşref Bey’in asıl hedefi hariciyeye geçmektir. Bunu duyan Halil Hilmi Efendi oldukça sevinir fakat kanunî bir iş olduğu için elinden bir şey gelmez.
Sarıpınar’daki zelzele için ülkede ve dışarıda ianeler toplanır. İane işini gazeteler de kendileri için bir izzet-i nefis meselesi yaparlar. Muhabirlerini ve daha başkalarını kapı kapı, dükkan dükkan dolaştırırlar, her gün toplanan parayı baş sayfalarda ilân ederlerdi.
Zelzele olayını yerinde görmek için önce mutasarrıf gelir. Aradan birkaç hafta geçtikten sonra mutasarrıf olayı çözümleyemeyince bu sefer olay yerine vali gelir. Vali olay incelemesi yapacağı yere, kaymakamın eksiklerini aramaya başlar. Vali, kaymakamla beraber dükkanları gezerek, malların kontrolsüz olduğunu, kaymakamın görevini yerine getirmediğini söyler. Ayrıca kaymakamlık binasının çok harabe ve bakımsız olduğundan şikayet eder.
Sarıpınar’a bir başka kötü haber gelir. İstanbul’dan bir başka heyet gelecektir. Başında Şehzade Şemsettin Efendi Hazretleri. İçinde İngiliz ve alman gazetecilerine kadar herkes bulunmaktadır.
Kaymakam, Belediye Reisi, Mutasarrıf Hamit Bey ve Vali’nin koltuğu iyice sallanmaktadır. Bu olaya bir çözüm bulmak gerekir. Vali, kasabanın ileri gelenlerini toplayarak fikir danışır. Fikirleri dinler. Salonda Deli Kazım’ın sesi yükselir: Müsaade ederseniz düşündüklerimi arzedeyim Vali Beyefendi Hazretleri….
Deli Kazım söze başlar: “Sarıpınar’ın yarısı, hatta dörtte üçü haraptır. Çatılar yıkılmamışsa da çatlamış, çarpılmıştır. Hükümet Konağı’nın hali malûm. Mekteplerde yüzlerce masumun hayatı her an tehlike içindedir. Böyle bir kasabaya zelzele de denmezse nereye denebilir? Ben devlet mühendisiyim. Emredin yarından tezi yok, size hayat tehlikesinden dolayı derhal boşaltılması lazım gelen yüzlerce binanın listesini, raporunu vereyim” diyerek düşüncesini söyler.
Vali onun dilinin altındakini anlamıştır. Deli Kâzım’a, kal da seninle şu meseleyi bir kere baş başa konuşalım, der. Ve gereken raporu yazarlar.
O güne kadar Beykoz’dan uzak yola gitmemiş ve Ortaköy ile Çengelköy’den başka köy görmemiş olan Şehzade Şemseddin Efendi Sarıpınar’ı görünce valiye: “Hakikaten harabe haline gelmiş biçare şehir… Vah, vah… Vah, vah……” der. Nezaket ve şefkatle hareketzedelerin hatırlarını sorar.
Daha sonra Hükümet Konağı’nın halini görür. Burada mı çalışılıyor, diyerek hayretler içinde kalır.
Vali, Halil Hilmi Efendi’yi işaret ederek, size kaymakamımızı takdim edeyim, der. Bakınız, daha hâlâ doğru dürüst yürüyemiyor, der.
Şehzade: Çok şayan-ı takdir fedakârlık doğrusu… Demek yaralı olduğunuz halde vazife başında kaldınız Kaymakam Bey?
Bir anda kefeni yırttığını gören Halil Hilmi Efendi, iki büklüm durarak; halk memura vediatullahtır, dedi, ölmeyince hizmetinden ayrılmamalıdır.
Şehzade de kaymakamı tebrik ederek: Bunca asırdır Âli Osman’ın yüzünü ağartan sizin gibi gayretli ve dirayetli memurlar olmuştur; var olun! Der.
Bu olaylar üzerine Sarıpınar zelzelesi yerli ve yabancı gazetelerin aktüalite sütunlarında bir kere daha çalkalanır, bir kez daha iane yağmuru yağar. Bu paralarla kasabada birçok tamirler, boyalar, yepyeni binalar yapılır.
Halil Hilmi Efendi, Şehzade’nin Padişah’a vereceği rapordan hiç değilse, çoluk çocuğu ile başını sokacak küçük bir ev parası umuyordu. Fakat paradan daha kıymetli bir şey, göğsünü süsleyecek bir altın Osmanî nişanı gelir.

ŞAHIS KADROSU
Halil Hilmi Efendi: Romanda tematik güç Halil Hilmi Efendi’dir. Kendisi Beykozludur. On beş on altı yaşlarında iken arkadaşlarıyla Abraham Paşa Korosu’na giderdi.
Halil Hilmi Efendi Sarıpınar ilçesinin kaymakamı idi. Meseleler üzerinde uzun derin konuşmaktan zevk alan bir adamdır. Yirmi beş yıla yaklaşan idarecilik hayatında, insana bir hiç gibi görünen ve çok kere bir tek kelime kırtıpil bir “evet” veya “hayır”a kadar inen hüküm onu en çok perişan eden olaydır.
Kaymakam açık havadan çok korkardı. En bunaltıcı yaz gecelerinde bile, pencereleri kapamadan, başına takkesini geçirmeden, pazen entarisini beline, yün kuşağını sarmadan yatağa girmez, bunlardan birini ihmal ederse günlerce öksürüp aksırırdı.
Bu huy, ona rutubet, sıtma, sivrisinek vesaireli kasabalarda geçmiş yirmi beş yıllık memuriyet hayatının bir yadigârıdır. Sonra, karısının yirmi seneye yakın bir zamandan beri hasta olmasının da bunda çok tesiri vardır.
Halil Hilmi Efendi henüz kır beş yaşındadır. Ne bakarsın onun kırlaşmış saç, sakalına, basacağı yeri görmüyormuş gibi sırtını kanburlaştırarak yürümesine, elbiselerinin omuzlarından, bileklerinden, paçalarından dökülmesine…. Mihnet onu vaktinden evvel çökertmişti. Mihnet ve karısı.
Halil Hilmi Efendi, buna karşı ihtiyarlamaktan, ihtiyarlığına inanmaktan başka ne yapabilirdi? Büyük bir makamın şerefini korumak gayreti ve kılık kıyafeti için kuyruğundan tutulup atılmak korkusu olmasa belki daha da kendini bırakırdı.
O, klasik bir idare adamıdır. Meslek hayatında vakaları daima olduklarından hafif göstermeyi bir idare kaidesi olarak belirlemiştir. Dolu, zelzele, orman yangını, su baskını gibi insan mesuliyetini aşan gök afetleri karşısında da bu kaideyi değiştirmezdi.
Kaymakam, Sarıpınar’da meydana gelen zelzele sırasında Ömer Bey’in vermiş olduğu davetteydi. Bu zelzele sırasında hafif yaralanmış olmasına rağmen; bu olay abartılarak büyütülmüştür. Sadece konaktaki sekiz-on kişinin yaralanmasına rağmen Kumandan Niyazi Bey depremin neticesini bilmeden; bütün şehrin depremden etkilendiğini Ankara’ya bildirmesi ve kaymakamın ağır yaralı olduğunu söylemesi, kaymakamın tahtının sallanmasına neden olmuştur. Deli Kazım’ın mutasarrıfa, valiye vermiş olduğu akıl sayesinde kaymakam kıl payı görevinde kalmayı başarmıştır.
Bulgar kızı: Yardımcı kahramandır. Romanda kötü rol alması sebebiyle dışlanmaktadır.
Sarıpınar’ın dağ köylerinden birinde Çerkez Murat diye bir at hırsızı yaşardı. Birinci Yunan muharebesi zamanlarında bu serseri, birkaç sene ortadan kaybolur, sonra günün birinde Kızanlıklı bir Bulgar kadını ve iki-üç yaşında bir kız çocuğu ile tekrar çıkagelir. Bulgar kızı işte o iki-üç yaşındaki kız çocuğudur. Anası Çerkez Murat’la evlenirken güya Müslüman olur. çarşafla gezer, namaz kılar ve Naciye diye çağırdığı kızına namaz sureleri ezberletir. Bekar çamaşırı yıkayan anasının ölümünden sonra Naciye, büsbütün sokakta kalır.
O vakit, on, on iki yaşlarında arsız bir kız çocuğudur. Erkek çocuklarla beraber bahçelerden yemiş ve zerzevat çalarak sokaklarda satar, düğün evlerinde oynar, nerede yatıp nerede kalktığı belli olmazmış.
Naciye’nin kötü yola düşmesinin sebebini ne polis, ne de mahkeme anlayabilmiştir. Bir rivayete göre evin oğludur, başka bir rivayete göre genç bir jandarma neferi. Hatta ortada akla gelmeyecek daha başka isimler de vardır.
31 Mart’ta Sarıpınarlı birkaç softa asıldıktan sonra yenilik cereyanı adamakıllı kuvvetlendiği için, memleket kendisine pek açıktan açığa ses çıkaramıyor. Zaten onun asıl mahareti her türlü taşkınlıktan çekinerek kendine tahammül ettirmeyi bilmesinde, kına gecelerinde oynamayı hemen hemen bir resmî meslek yapmış olmasıdır. Naciye’nin zaman zaman erkek meclislerinde de oynadığı olur.
sözüne inanılır birtakım ihtiyarların söylediklerine göre kızın adı aslında Naciye değil, Nadya’dır. Zaten dayılarının onu vaktiyle Kızanlık’a çağırmış olmaları da bunu gösterir. Naciye resmi kütükte hâlâ Naciye’dir. Fakat erkek meclislerinde oynadığı zaman ona Kızanlıklı Nadya, hatta sadece Bulgar kızı demek adet olmuştur.
Belediye Başkâtibi Rıfat: Sarıpınar yerlilerinden bir çocuktur. Meşrutiyet senesi belediyenin yardımıyla İstanbul’da Hukuk tahsiline gider. her ay memleketten gönderilen iki yüz kuruşla yaşamakta güçlük çektiği için bir muhalif gazeteye kapılanır. Evvelâ patronuna yaranmak için, ittihatçıların aleyhinde bulunurken, sonradan hakikaten onlara düşman olur ve Mahmut Şevket aşa vakasında birkaç gün Bekirağa bölüğüne misafir edilir. gazete mensupları ehemmiyetleri derecesine göre darağacına, hapse veya Sinop’a gönderilirken o da sadece kendi memleketine geri çevrilir.
Rıfat, Hukuk tahsilini başa çıkaramamış olmasına rağmen, Mesarret Kıraathanesi’ndeki muhabir toplantılarında fıkra politikacılığı fennini bir hayli ilerletir. Meserret’te lakırdıya karışmağa cesaret edemeyerek sadece dinlediği halde, Sarıpınar’daki Meşrutiyet Kıraathanesi’nde yürekli konuşur, gazetesinde tanınmış olduğu Gümülcineli İsmail Şaban Ağa vasaireden yakın ahbaplar gibi bahsederken küçük memurlar ve eşrafı şaşırtırdı.
Bu sefer de İstanbul’daki bir ittihatçı gazetesinin fahrî Sarıpınar muhabirliği almış olması onun kasabadaki kredisini arttırır.
Reşit Bey: Yardımcı kahramandır. İdare işlerine çok aklı eren, fakat konuşmasını ve yazı yazmasını beceremeyen bir adamdır. Zaman zaman büyüklere gönderilen tebrik mektuplarını ve millî bayramlarda söylenecek nutukları yazacak bir gazeteci başkâtip kendisinin de işine gelirdi. Fakat Reşit Bey’in asıl kuvvetli yerli büyük ailelerden olan bir belediye reisi sıfatıyla çok nezaketli bir politikası daha vardı. Kasabaca pek tutulmayan bir fakir ailenin çocuğunu birdenbire yükselterek dostları gücendirmekten korkardı. Bunun için Belediye Reisi, Halil Hilmi Efendi’ye uzun zaman nazlanıyor görünür ve Rıfat’ın tayini işini bir hayli savsaklar.
Malmüdürü Cevdet Efendi: Yardımcı kahramandır. Saçkırandan başında ve yüzünde tek tüy kalmamış uzun ve kuru bir adamdır. İri canlı siyah gözlükleriyle çökük avurtlarının karanlığı arasında parlayan sarı elmacık kemikleri, renksiz bir çizgiden ibaret dudaklarına sığmayan dişleri ve hafifçe eğrilmiş omuzlarından öne doğru sarkan uzun kolları ile bir iskeleti hatırlatırdı. Üstelik kasaba fakir ve kendisi formaliteye çok bağlı bir memur olduğu için para isteyenleri daima fena bir çehre ile karşılaması görünüşteki uğursuzluğu büsbütün arttırırdı.
Ömer Bey: Yardımcı kahramandır. Olayda pek fazla görünmemesine rağmen romanda etkili bir yeri vardır. Oldukça zengin bir kişi olup, lüks konakları vardır. Bu konaklarında büyük davetler verir. Şehre gelen bütün siyaset adamlarını kabul eder, ağırlar. Roman boyunca sefa peşinde olan biridir.
Jandarma Kumandanı İştipli Niyazi Efendi: Yardımcı kahramandır. Kaymakama başını yakanlardan biridir.
İştipli Niyazi Efendi, hürriyet kahramanı Niyazi Bey’e bir parça benzerdi. O, Meşrutiyet’in ilk senesinde bir gün Gümülcine’de bir sokaktan geçerken halkın kendisini Niyazi Bey sanarak alkışlaması üzerine bunun farkına varır.
Hemen her gece, kahramanın duvarda asılı bir resmini indirerek ayna karşısında kendi çehresiyle karşılaştırır. Allah’ın hikmetine hayran olurdu. Hatta bir ara bir geyik olarak alıştırmayı düşünür, fakat resmi vazifede bunun pek pratik olmayacağını anlayarak ucuz bir kurt köpeği tedarik eder.
Kumandan bütün geceleri ayakta geçirmesine rağmen dinç ve pırıl pırıldır. Sabaha kadar kasabayı dolaşır, bir bir kapıları çalarak tahkikat yapardı. Zayiatın olmadığını görür. Yalnız…… Yalnız gece yarısından sonra merkeze verdiği telgrafla bunun aksini söyler, hatta kaymakamın ağır yaralılar arasında bulunduğunu bildirir. Ve bütün ülkeyi hatta dünyayı ayağa kaldırır. Tipik bir kahramandır.
Müderris Hacı Fikri Efendi: Müderris her manasıyla büyük adamdır. Soyunda birçok meşhur ulema, müderrisler, kazaskerler, bir şeyhülislam ve hele Evliya vardı ki, yeşil teneke kaplı sandukası, bez parçaları ile dolu parmaklığı ve feneriyle Sarıpınar sokaklarından birinin ta ortasında yanar ve gelip geçen insanlara arabaları etrafında bir yarım daire çevirmeye mecbur ederdi.
Kendisi vaktiyle Yıldız Sarayı’nda Abdülhamit şehzadelerinin hocası idi. Bir gün bunlardan birini “domuz oğlu domuz” diye azarladığı için gazaba uğramış ve 1908 inkılâbına kadar Bağdat’ta sürgün kalır.
Müderris Hacı Fikri Efendi senelerden beri İttihatçılara dargındır. Bayram ve donanma günlerinde bile hükümete uğramaz ve medrese dışında kimse ile görüşmez. Sebebine gelince: Müderris son derece huysuz bir adamdır. Hele ulema sınıfı ile hiç anlaşamazdı. İttihatçıların zayıf bir zamanında 31 art’ın bütün kılıç artıkları kafile kafile İtilaf ve Hürriyet’e geçerlerken; Hoca, sırf onlara inat, kaya gibi yerinde dururdu. Sonra büyük kabine zamanında da, yine sırf akıntının tersine kürek çekmiş olmak için olanca aksiliği ile İttihatçıları tutmuştu.
Deli Kâzım: Tarihin bütün felâketlerini softalık ve softa kafasıyla izah eden coşkun ve ölçüsüz bir yenilik aşıkıdır. Meşrutiyet Gazinosu’nda, “Medreseleri yıkmadıkça, softaların sarığını hayvanların boynuna yular yapmadıkça bu memleket kurtulamaz!” diye bağırarak kasaba ahalisini birbirine düşürür. Deli Kâzım, Meşrutiyet mektebi başmuallimi Ahmet Masum’u da kendine uydurur. Nereye gitse onu da, cılız ve minimini vücudu ile peşinde sürüklerdi.
Eşref: Kaymakam vekili olarak Sarıpınar’a gelmiştir. Tahsili olan ve lisan bilen bir gençtir. Aslında istemeyerek gelmiştir buraya. Ama elindeki emri ne yapacaktı. Asıl amacı hariciyeye geçmekti. Alçakgönüllü bir kişidir. Halil Hilmi Efendi’ye oldukça destek vermiştir ve onu anlayışla karşılamıştır.
Dekoratif Unsurlar
Hurşit: Halil Hilmi Efendi’nin jandarmasıdır.
Doktor Arif Bey: Halil Hilmi Efendi’yi tedavi eden doktordur.
Nusret: ahlâksız bir tiplemedir.
Resmî: Tarih ve Fransızca muallimi
Ahmet Masum: Muallim
Mutasarrıf
Vali
Yaso isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Bookmarks


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Sizin Yeni Konu Acma Yetkiniz var yok
Sizin Konu Yanıtlama Yetkiniz var
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz


Şu Anki Saat: 02:25


İçerik sağlayıcı paylaşım sitelerinden biri olan Bilqi.com Forum Adresimizde T.C.K 20.ci Madde ve 5651 Sayılı Kanun'un 4.cü maddesinin (2).ci fıkrasına göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur. bilqi.com hakkında yapılacak tüm hukuksal Şikayetler doganinternet@hotmail.com ve streetken27@gmail.com dan iletişime geçilmesi halinde ilgili kanunlar ve yönetmelikler çerçevesinde en geç 1 (Bir) Hafta içerisinde bilqi.com yönetimi olarak tarafımızdan gereken işlemler yapılacak ve size dönüş yapacaktır.
Powered by vBulletin® Version 3.8.4
Copyright ©2000 - 2017, Jelsoft Enterprises Ltd.
Search Engine Optimisation provided by DragonByte SEO v2.0.36 (Lite) - vBulletin Mods & Addons Copyright © 2017 DragonByte Technologies Ltd.

Android Rom

Android Oyunlar

Android samsung htc

Samsung Htc

Nokia Windows