Bilqi Forum  

Geri git   Bilqi Forum > > >

ÖDEVLERİNİZİ BULMAKTA ZORLANIYOMUSUNUZ!

SORUN ANINDA CEVAPLIYALIM.

TÜM SORULARINIZA ANINDA CEVAP VERİLECEKTİR !

Sitemize Üye Olmadan Konulara Cevap Yazabilir Ayrıca Soru Cevap Bölümüne Konu Açabilirsiniz !

Yeni Konu aç Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 03-11-2008, 16:06   #11
Yaso
Operator
 
Yaso - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jan 2008
Mesajlar: 32.967
Tecrübe Puanı: 1000
Yaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond repute
Standart

- Dünyada "Küreselleşme " ne anlama geliyor ?

- Yale Üniversitesi ve diğer merkezlerde bilimsel araştırmalarımı yürütmem için sık sık Amerika'ya, Avrupa'ya gidip gelmem gerekiyor. Bir-iki aylık sürelerle yurt dışında bulunduğum zamanlarda, küreselleşme lâfını çok nâdir duyarım. Onu da bir borsa programında belki duyar163

siniz: Borsadaki şirketlerin dünya üzerindeki pazarlarını biraz daha büyütmesi, yeni pazarları ele geçirmesi, kârlarını daha çok arttırması, mânâlarında küreselleşme kelimesini kullanırlar. Borsa-iktisat konularının dışında küreselleşme konusu geçmez. Özetle, bizim gibi ülkelerde kullanıldığı mânâda bir küreselleşme kavramı dış ülkelerde yok. Tam tersine herkes kendi kültürüne, diline, kendi çıkarlarına, kimliğine daha çok sahip çıkıyor. Aslında her ülkede tersine bir akım var. Ancak, yok edilmek, pazarları ele geçirilmek istenen ülkelerde ilk yapılacak iş, bireylerin düşünme yeteneğini yok etmektir.

- Dünya yeni bir denge arayışı içinde mi ? Özellikle Birinci Dünya Savaşı, İkinci Dünya Savaşı ve Sovyetlerin dağılması gibi tarihteki önemli dönüm noktaları çerçevesinde düşündüğümüzde.

- Sovyetler Birliği yıkılınca, "Komünizm yıkıldı?" dediler. Amerika ülken ("ülken", "süpef'in Türkistan'daki Türkçesi) güç olarak, "Bir tek biz kaldık? diye böbürlendiler. Eskiden Doğu Bloku, Batı Bloku dengesinde bazı şeyleri Ortadoğu'da, Türkiye'de kolay yapamıyorlardı. Çünkü, bağımsız kafada olanların saf değiştirmesinden korkuluyordu.. Komünizm yıkılıp da ortalık boşalınca u-fak ülkelere iyice çullandılar. Tabii, bu arada Amerika da içinden çok zayıfladı. Teknolojik konularda iyiler, ama i-çinden de bir çürümüşlük epeydir ilerliyor. Tüm bunların yanında, Avrupa da toparlanıp ayrı bir güç olmaya çalışıyor -gerçi pek ümit yok; o da ayrı konu-. Görünüşte AB, sanki ABD'ye karşı bir blokmuş gibi görünse de aslında durum öyle değil. Bu ara sessiz sedasız Çin çok kuvvetle164

niyor. Çin, son 10-20 senede her konuda öyle ilerledi ki, örneğin kıtalararası roket yaptılar. Onun üstüne nükleer silahlar koydular, hatta geçen sene bir ara Amerika bayağı bir telaşlandı. Çünkü roketleri koymuşlar, her birini bir Amerikan şehrine doğrultmuşlar. Ayrıca, bilimde, ticarette, sanayide Çin son sürat gidiyor. Şimdilerde korkunç bir iktisâdi büyüme hızı var. Batı ile de işbirliği yapıyorlar, çok uluslu şirketlerle ortaklık kuruyorlar, ama kendileri duruma devamlı hâkimler. Ara sıra Amerika Çin'e bazı çıkışlar yapıyor. Örneğin, büyük bir fabrika kurmuşlar, milyonlarca bilgisayar programı sureti üretip, dünyaya u-cuza satıyorlar. Amerika Çin'e fabrikaları kapatması ve uluslararası telif hakkı anlaşmasını imzalaması için çok bastırdı. Aynı zamanlarda Türkiye'ye de bastırdılar ve bizimkiler hemen anlaşmayı imzaladı. Çin ise, Amerika'ya o zaman, "Sen kim oluyorsun? Sana ne!" dedi. Amerika sustu kaldı. Öyle birkaç tane çıkış yapmalarına rağmen Çin Amerika'yı adam

yerine bile koymadı.

- Çin 'le dünyada yeni dengeler mi oluşacak ileride?

- Oluşuyor. Amerika, Avrupa, Çin, Rusya gibi kuvvetler arasında Türkiye'nin bağımsız bir denge siyaseti gütmesi gerekir. Her ülke ile ilişkilerimizin olması, bunların arasındaki dengeden faydalanmamız gerek. En son Sultan Abdülhamit Han, sonra da Atatürk "Denge Siyaseti" yaparak Türkiye'nin çıkarlarını korumuşlardır. Daha önce Almanya'nın güdümüne, şimdilerde ise Amerika'nın güdümüne girdik. Hep onlar ne derse yaptığımızdan başımız türlü sorunlardan kurtulmuyor. Denge siyaseti olma165

dan, bir tek kuvvetin her dediğini yapmakla ülkedeki işler işte bu hâle geliyor.

- Japonya dünyada diğer ülkelerden farklı bir yapıda; "Japon Hârikası" hep örnek gösterilirdi. Siz bu konuda neler düşünüyorsunuz ?

- Japonya'yı yıllarca çok yakından tanıdım; Japonya neredeyse üçüncü, dördüncü memleketim oldu. O zamanlar Japonlar bana "Biz Amerika'yla harp ile başa çıkmaya çalıştık; fakat ellerinde çok büyük bir iktisadî güç var. Biz de işgal edildikten sonra, sessiz sedasız sanayi ile, iktisatla, ticaretle diğer taraftan da kültürümüze sahip çıkarak -hatta Amerika'nın içinde kendi kültürümüzü yayarak-bunlarla uğraşma yolunu seçtik" dediler. Japonya'da iki tane önemli din vardır, -gerçi şu anda Türkiye'deki gibi Hristiyan misyonerleri orada da faaliyetlerini arttırmış, a-ma orada pek başarılı olamıyorlar- Bir tanesi, geleneksel, samanlığa benzer Japonların Şinto dini. Diğeri de, Uygur Türklerinden Çin'e 2500 yıl önce, Çin'den de Japonya'ya 1200 sene önce geçmiş olan Burhanîlik, yani Budist dini. BudizmVdin demek de doğru değil; Batı'daki anlamında "din" diyemezsiniz. Budizm bir yaşam felsefesidir. Tabiat üstü güçlerin hiç sözünü bile etmez. Budist felsefesi, "Doğa, toplum, insan

ilişkileriyle uyum içinde nasıl yaşarım?"! araştırır. Bu felsefeyi en çok Uygurlar geliştirmiştir. Hindistan'da çıkmıştır, Hindistan'da 500 sene sonra yok olsa da; Uygurlar en üstün şekli olan "Kuzey (Mahayana) Burhaniliği"ni geliştirip, çok büyük bir uygarlık kurmuşlardır, -gelmiş geçmiş en büyük medeniyet deniyor- Uygurlarınkine, yâni bizimkine. Biz, burada bazı


şaşkınların dediğinin aksine, göçebelikden gelmiyoruz, diğer Türk devletleri gibi o kültürden geliyoruz.Burhanîlik, ve pek çok kültür, bilim, teknobilim unsuru, Uygurlardan Çin'e geçmiştir. Burhanilik Çin'den de Japonya'ya geçti. Şimdi ise, Burhanilik en çok Japonya'da devam ediyor. Çin'de de komünizmden önce de pek kalmamış. Bizdeki Bektaşîlik, Mevlevîlik gibi tekke felsefelerinin, öğretilerinin aslında kökenleri Uygurlarmkine dayanır. Türkiye'de ise bu işler tamamı ile başka türlü sanılır.

Bizdeki Bektaşilik, Mevlevilik gibi yolların her birinin benzeri Japonya'da vardır. Eğitimcilerin hâkim olduğu bunlardan bir tanesinde, harpten sonra Japon kültürünü yaşatmak, gençliği Batı etkisinden korumak için, -bilim teknik anlamında değil de, kültür, kimlik anlamındı Batı etkisinden korumak için- eğitime çok önem vermişler. Bunlar önce Japonya'da epey kuwetlenmişler,-şimdi Japonya'da artık 30 milyon civarında üyeleri var.- sonra da başka ülkelerde şubeler açmışlar. Meselâ; bir Japon 1960'ta doktora yapmak için Kaliforniya'ya gelir ve Burhaniliğin bu çeşidini yaymak ister, ancak kimse yoktur. 1960'larda Japonya bir düşman, bir şeytan gibi gösteriliyordu. Amerikan ordusu harpte Japonya'yı işgal ettiğinde Japon kadınlar Amerikan çavuşlarıyla evlenip Amerika'ya gitmişler. Bu kadınlar yaşamlarına devam ediyorlar, ama içleri kan ağlıyor. Öncelikle Japon, bu kadınlarla temas kuruyor. Sonra bunlar kocalarına anlatıyor, komşularına anlatıyor derken, şimdi Amerika'da 5-6 milyon

kişi var. Bayağı kuvvetli bir kuruluş oldular. Hatta Amerika'da bir üniversite kurdular.


Japonlar bana dediler ki; "Biz bunlarla harple başa çıkamadık; içinden bunları yola getirmeye karar verdik." Yani, bizim Alperenlerin önce Anadolu'da, sonra Balkanlar'da yaptığı işin tamamıyla aynısını yaptılar.

-Kültürle...

- Evet. Japonya'nın öyle bir durumu var. Son yıllarda Japonya'da, bazı yeni dünya düzencilerin Batılı a-janları bir iktisadî bunalım çıkarıverdiler. Dışarıdan bir iki tane sermayeci istediği anda iki günde bir ülkenin borsasını batırıveriyor. Japonların da şimdi başında bazı sorunları var. Aslında, Japonların durumu şu sıralarda pek iyi değil.

- Ekonomik alanla ilgili olarak mı sorunları var?

- Evet, daha kötüsü toplumsal yıpranmaların başlamış olduğunu üzülerek duyuyoruz.

- Şimdi bu ortamda uzağa baktığımız zaman, karamsarlığa kapılabiliyor insan zaman zaman; çünkü yaşadığımız gelişmeler çok rahatsız edici. Özellikle dış ülkelerle ilişkilerimiz temelinde, hem de içeride. Uzağa baktığımız zamarir Türkiye 'nin hedefleri neler olmalı böyle bir ortamda?

- "İlişki" sözcüğü, "karşılıklılık" içerir; "karşılıklı iligki" demektir ("-ş-" ye dikkat). İki ülkeden bir taraf her şeyi dayatıyorsa, yaptırıyorsa, -zorla yaptırmaya da gerek yok, yabancılar Türkiye'de yerli kadrolarını çok iyi kurmuş- onların her dediği aynen oluyorsa ve Türkiye'nin ve Türk ulusunun ve hattâ Türk Dünyasının geleceğini bile son derece büyük tehlikelere atacak bir şekilde bütün a-dımlar Türkiye'de 50 yıldır rahatça atılabiliyorsa,


ki"den değil, ancak "bağımhhk"tan söz edilebilir. Bu sebeple, bu duruma ilişki demek zor oluyor. Kısacası, nesine baksan, dışardan deniliyor, Türkiye'de uygulanıyor. Karşılıklı bir alış-veriş olmuyor. Türkiye'nin durumu hakikaten zordur ve bu hemen de olmadı. İnsanlar bazı şeyleri yeni yeni anlamaya başladılar. Sokaktaki insana kadar herkes artık birçok şeyin farkında. Bu işler EMF'nin Türkiye'ye birtakım şeyleri kabul ettirmesiyle 1-2 senedir olmadı. 50 önce başladı. İyi bir taktikle, yavaş yavaş, alıştıra alıştıra yürüdüler. Ancak, şimdi iç ve dış şer odaklan iyice hızlandılar, çünkü artık son perde oynanıyor. Onun için Türkiye'nin durumu zordur, ama kafiyen ümitsiz değildir.. Aslında, tüm dünyada şu sırada birtakım gelişmeler oluyor. "Yeni Dünya Düzeni" adı altında birkaç çok uluslu şirketin, ve birkaç bankanın dünyadaki bir sürü insanı, hatta o büyük ülkelerdeki, Batı ülkelerindeki bile insanların birçoğunu köle haline getirmesi, -yeni dünya düzeni budur, başka tarifi

yok- buna karşı o Batı ülkelerinde büyük tepkilerin başlamasına neden oldu. Dünya Bankası, IMF, "Yeni Dünya Düzeni" adında bir toplantıyı Amerika-Seattle'da yapmak istiyor. Birçok insan sokaklara dökülerek engellemeye çalışıyor, protesto ediyor ve polislerle çatışıyor.

- Prag 'da da aynı şey...

- Prag ve Avustralya'da da benzeri karşı çıkışlar yaşandı. Fransa'da çok büyük bir akım var. Fakat, nedense Türkiye'de bu tip hareketler pek duyurulmuyor. Türkiye'de de kültür emperyalizmine karşı çok büyük bir hareket var. Ancak yayılması engelleniyor ve duyurulmuyor.


- Sizin "Bye-Bye Türkçe" adında bir kitabınız çıktı (Otopsi Yayınevi, İst., 2000, 2001). "Bye-Bye Türkçe "de özellikle kültür ve dil üzerinde çalışmalarınız var; dışardan ve içerdeki yardakçılarıyla Türkiye üzerinde oynanan derin oyunları da sergiliyorsunuz. Yakın bir zamanda da Türkiye 'de Türkçe dışında eğitim verilmesi konusunda ve devletin okullarında, anaokulundan başlayarak derslerin İngilizce yapılmasıyla ilgili bir yasa tasarısı kabul edildi. Türkçe ve bu yasa hakkındaki değerlendirmeniz nedir?

- Türkçe konusunda 40 yıl tek başıma mücadele ettim. Çünkü Amerika'nın, İngiliz'in, fırsat bulduğu zaman Fransız'ın, fırsat bulduğu zaman da başka ülkelerde Rusya'nın yaptıklarını çok iyi biliyoruz. Oralardan biliyoruz. Ee daha başından beri bu işin farkındayız. En büyük emperyalizm, en büyük sömürgecilik, bir ülkenin dilini yok etmektir. Çünkü bir ülkenin dili yok edilirse, o dille birlikte yüzyıllar, binyıllar boyunca gelişen kültür de gider. Durumu şöyle ifade edersek: Dil, gönlü yüzdüren gemidir. "Gömü" tabii kişinin iç âlemi kavramı, ama onun bir de toplumsal şekli var. Toplumun da gönlü var. Toplumun gönlünün adı, "Kültür"dür. Dolayısıyla dil giderse, kişinin gönlü gider. Çünkü gönlü yüzdüren gemi batarsa; toplum için de, toplumun gönlü olan kültürü gider. "Kültür" denilince ise, Hakkâri'de bale gösterisi yapılmasını kesinlikle kastetmiyoruz. Kültür deyince, binlerce yıldır birikmiş birtakım gelenekler, yemek tarzından tut da, insan ilişkileri, kimlik, dünyaya,

insanlığa bakış açısı, bütün bunlar dile bağlı. Dil giderse gönül gider; gönül giderse


kimlik yok olur; kimlik gidince ne olduğunu, kökenini şaşırmış, dedesini İngiliz holiganı zanneden birtakım abuk sabuk bir kalabalıktan ibaret bir güruh haline dönüşür toplum, ulus yerine.

- Yabancı dil ayrıca öğretileceğine, eğitim dili yabancı olur, çeşitli dersler yabancı dilde verilirse, gönül gitmesinin yolu mu açılıyor?

- Bir ülkenin dilini yok etmek, o ülkenin, o ulusun, o milletin adını tarihten silmek demektir. Bunun tarihte birçok misalleri var, Romalılar Keklere aynı kültürel soykırımı yapmış. Şimdi bugünkü İspanya, Fransa vs.; sonradan 1890'da İngilizler işgal ettikleri ama bir türlü yatıştıramadıkları İrlanda'ya uygulayıp 1.5 nesilde dilini yok etmişler. Fransızlar bu kültürel soykırımı Cezayir'de, Tunus'ta yapmış, şimdi oralarda Arapça diye bir dil kalmamış. Bunu işte 1953'ten itibaren tek bir okuldan başlayarak, gizli birtakım oyunlarla (ama artık âlet olan şahıslar bile biliniyor), Türkiye'de yaptılar. Amerikan, İngiliz o-yunlarıyla Türkiye'de, 1953'te ilk defa, eğitim dili İngilizce olan, yani derslerin ingilizce verildiği bir Türk okulu başlatıldı. Türk Eğitim Derneği Yenişehir Lisesi "kolej"e çevrildi. Halbuki Atatürk bu okulu misyoner okullarıyla rekabet edip, oralara özenilmesin diye tam tersi gayeyle, Türk kültüründen kuvvet alarak bilimde teknikte ilerlemek, çağdaş uygarlık

düzeyini aşmak örneği olarak kurmuştu. İngilizler ilk oraya çengel attılar, Mr. Browning'le. Orayı böyle değiştirdiler. Böylece okul, ilk yerli misyoner okulu hâline dönüştürüldü. Çünkü en iyi misyonerlik, ülkenin kendisine yaptırılan misyonerliktir. Çünkü ortada ne


papaz görünür, ne başka bir şey, ülke insanları da farketmez. Senin gibi adamlar okullarda sessiz sedasız yürütürler. En etkili yöntem de budur. TED Yenişehir Lise-si'yle başladı, birkaç sene içinde bir de baktık ki; Anadolu Liseleri, kolejler, birtakım cemaatlerin İngilizce ile eğitim yapan okulları, arkadan bir üniversite, derken iş alıp başını yürüdü. Tabii kurulan ilk yabancı dilli eğitimli üniversiteler de, Amerikan telkiniyle kurulmuştur. Bunların ayrıntılarını, bir belgesel gibi, bu 40 senelik savaşın belgeseli de sayılabilecek kitapta; "Bye- Bye Türkçe"de okuyabilirsiniz.

"Bir ülkenin dili nasıl yok edilir ?" diyeceksiniz. Bir ülkenin dili kayboldu mu, kısa sürede o ülkenin adı bile tarihte kalmıyor, böyle bir ulus yok oluyor. Bir sürü misâli var tarihte. Peki diyeceksiniz ki: "Dil kaybolur mu? İşte herkes konuşuyor ya." Hayır. İşte o dediğim misâller gösteriyor ki, yabancı dille eğitim yapıp, yani yabancı dilleri aklı başında her ülkenin yaptığı gibi -bizim öğrendiğimiz gibi vaktiyle- yabancı dil dersinde ayrıca öğreteceğine, tüm dersler yabancı dilden yapılmaya başladığından ve anaokuluna kadar yabancı dille eğitim indirildikten itibaren 1,5 nesil sonra o ülkenin dili yok oluyor. Yıllardır yazıyoruz: "Aman bunlar yabancı dille eğitimi anaokuluna da indirir." diye. İşte, 22 Nisan 2000 tarihinde Talim Terbiye Kurulu sessiz sedasız kısa bir karar alıyor; kimse duymuyor; Tebliğler Dergisi'nde yayınlanmış da biz bilgisayardan gördük. Beş altı yaşında çocuklara İngilizce eğitim zorunlu kılınıyor. Şimdi yürürlüğe girdi. Kimsenin haberi bile

olmadı. "Bir ülkenin dili, dolayısıyla adı, sam tarihte kalacak mı?" gibi çok önemli bir mesele ne Meclis'te


görüşüldü, ne hükümette görüşüldü, ne de eğitimciler tarafından ortalıkta tartışıldı. Dört kişi imza atmış. Kimsenin ruhu duymuyor, yürürlüğe giriyor. Zaten daha önceki benzer işler de hep böyle halka duyurulmadan yapıldı. Anadolu İmam Hatip Liseleri gibi. İlk duyduğum zaman güleyim mi, ağlayayım mı şaşırdım. Oyuna bak. imam hatip lisesi, ama eğitim dili İngilizce! Biz dedik ki: "Siz İngiliz imam/hatibi mi yetiştireceksiniz? İngiliz Müslümanı mı yetiştireceksiniz?" İngilizce konuşan imam düşünebiliyor musunuz? Oyunlara bakın!

- Türkçe 'nin bozulduğu konusundaki yoğun düşünceler var iken, anlattıklarınız hakikaten dikkat çekici. Mecliste de bu...

- Yabancı dille sömürgeleştirme konusunu yıllarca biz tek başımıza kavgasını yaptık. Açık söylemek gerek. Devamlı bu konuda her kesime, sağ demedik, sol demedik, dinciymiş demedik, milliyetçi geçiniyormuş demedik, her kesime anlattık. Çünkü bunların hepsi bizim millettir. Kim anlatacak dedik, hepsine anlattık. Hepsinin dergisinde mülakatlarımız, yazılarımız çıktı. Hepsinin televizyonunda söyleşiler çıktı. Senelerce bu işlerle uğraştık. Türkiye'nin her tarafında kalabalıklara bu işleri anlattık. Sonunda, son birkaç yıldır çok şükür konu yayıldı, anlaşılmaya başlandı ve her taraftan bu konuda sesler çıkmaya başladı.

- Sevindirici...

- Sevindirici. Bilinçlenme başladı, ama çok da ilginç bir şey var: Eski dil kurumu, yeni dil kurumu. Yani Atatürk'ün kurduğu kurum. Bulvarda da kurumun önünde


mermerde yazılı, Atatürk: "Türk Milleti kendi bağımsızlığım, istiklalini kurtarmasını, korumasını nasıl bildiyse, dilini de kurtarmasını, yabancı dillerin boyunduruğundan korumasını bilecektir." diye de yazıyor. Peki, bir dil için daha büyük bir tehlike olabilir mi? Eğitimini kendi dilinden değil de, hele çocukluktan itibaren başka bir dilde yapınca, o çocuk bir kere ne kendi dilini öğrenir, dolayısıyla kendi kültüründen hiçbir şey kafasında olmaz. Aynca bu yoldan bilim, fen de öğrenilmesi mümkün değil. Bu aslında Batı'nın milletleri aptal ve düşünemez bırakmak için, ezberci bırakmak için uyguladığı bir taktiktir. İngilizler Hindistan'da, İngilizce ile eğitim yaptırdılar; herkes İngilizce imtihanına girdi, hademe olmak için bile. Ama Hindistan'da sömürge hükümeti vardı. İngilizce dilli eğitim yaptırıyoruz diye okullarda çocuklara logaritma cetvellerini ezberlettiler, aptal bırakmak için. Sonra Hindistan paçayı kurtardı, şimdi bununla hâlâ mücadele ediyor; işi tersine

çevirmeye uğraşıyor. Birçok ülke benzer tecrübelerden, belâlardan geçmiş. Sovyetler zamanında Kazakistan'da Ruslar Rusça ile eğitimi anaokuluna kadar indirmiş ve nitekim ondan sonra şimdi nüfusun yarısı Kazak Türkçesi bilmiyor. Aralarında Rusça konuşuyorlar. Bağımsızlıktan sonra Kazak Türk'ü Milli Eğitim Bakanına dedim ki. "Biz Kazakistan'da ortak Hoca Ahmet Yesevî Türk-Kazak üniversitesi kuruyoruz. Eğitim dili Kazak Türkçesi, Türkiye Türkçesi, her türlü Türkçe olsun. Aynca Rusçası, İngilizcesi, hangi dil lazımsa mesleğine göre ayrıca öğretilsin." Milli Eğitim Bakanı da "Evet, doğru." diyor. "Ama sizin bahçede dolaşırken baktım. Sizin balalar, bebeler -onların tabiriyle balalar- tipik Kazak çocukları koşuşuyor,


küçük çocuklar, aralarında hep Rusça konuşuyorlar. Bir şey söylüyorsun anlamıyorlar. Kazakça, babasıyla anasıyla konuşamıyor. Bu nasıl oluyor?" dedim. Milli Eğitim Bakanı "Ah sorma!" dedi. "Biz bağımsız olunca ilk iş anao-kullarında Rusçayla eğitimi yasakladık." "Ne zaman?" "Beş sene önce." Yılarca önce 1970'lerde "Amerika'nın daha buralarda İngilizce eğitim anaokuluna kadar inince Amerikan kitap şirketleri için ne kadar dolarlık bir piyasa oluşur?" konulu CIA'nin hazırlattığı gizli rapor elime geçmişti. Çünkü rapor, belli başlı kitap şirketlerinin sadece başkanlarına gönderilmiş; ben de bir tanesinin danışmanıydım. Gizli raporu bana şirketin Avrupalı başkanı vermişti. Biz, o zamandan bu işleri biliyoruz.

Ee, şimdi birçok ülke bu işlerden kurtulmaya çalışırken Talim Terbiye Kurulu, sorsan da "Hepsi Atatürk-çü'yüz." derler utanmadan, İngilizce ile eğitimi, yâni sömürge eğitimini anaokullarına kadar indiriyor. Peki, Atatürkçülük böyle mi olur? Rozetle Atatürkçülük mü olur? Atatürk'ün birinci ilkesi, defalarca söylüyor, -Atatürk'ün yabancı dille eğitim konusundaki bütün sözlerini 1970 yılında bir makalede yazmıştım. Bu makale "Bye-Bye Türkçe" kitabında bulunuyor. Atatürk'ün en çok üstünde durduğu mesele eğitimin milli olması; eğitimin milli olması i-çin de, diyor, "Lisanın her dalda Türkçe olması tartışılamaz bile." Defalarca ve son nefesinde bile bunu söylüyor. Kitabı açın bakın. Şimdi Atatürk'ün birinci ilkesi bu iken, "Atatürkçüyüz, çağdaşız." diye geçinen birileri Atatürk'ün ısrarla, aman buna dikkat, dediği şeyin tersini yapıyorlar. Demek ki; bu kişiler Sahte Atatürkçüler. Eğer Gerçek A-tatürkçü iseler, bu karan derhal düzeltmeleri gerekir..


- Evet sayın Sinanoğlu. Bu konu zannediyorum ö-nümüzdeki günlerde Meclis gündemine de gelecek tartışılacak. Yabancı dilden eğitimi konuştuk. Türkiye'nin hedeflerini konuşmadan önce, önemle "Yabancı dil öğretilmeli ancak eğitim dilinin İngilizce olmasının birçok sakıncası var. "diyerek bir not alabiliriz.

- 50 yıldır plânlı bir şekilde Amerika, İngiltere tarafından öyle bir beyinler yıkandı ki... Neyse son birkaç senedir her kesimden bu işi 40 senelik faaliyetimizden sonra anlayanlar çoğaldı. Gene de çok insan bu işin farkında değil. Yabancı dil öğrenmek başka iş, yabancı dille eğitim tamamıyla başka bir iş. Artık söylemekten bıktım. Her ülkede bazı yabancı diller bazılarına öğretilir. Ne şekilde öğretilir? Bir kere uluslararası iletişim dili daima o-lur. Hatta bu iletişim diline " Lingua. Franka" denir. Çünkü, bundan önceki dönemde, İkinci Dünya Harbinin sonuna kadar uluslararası iletişim dili Fransızca'ydı. Bu sebeple, "Lingua Franka" sözü daha genel olarak ikinci dil veya üçüncü djl mânâsına kullanıldı.

Hangi ülke dünyada en güçlü ülke durumundaysa, onun dili "Lingua Franka" olur. Roma İmparatorluğu zamanında ve hatta yıkıldıktan sonra asırlarca Batı'nın lingua frankası Latince'ydi. 18. Yüzyıla kadar neredeyse bütün Avrupa ülkelerinde bilim eserleri hepsi Latince yazılırdı. Fakat yaratıcı bir şeyler IV.yüzyıla kadar olmuyordu. Ne zaman ki kendi dillerine döndüler, yaratıcılık birden artıverdi. Tabii Romalılar başka ülkeleri uzun vadeli fethetmek, devamlı kendilerine bağlı ve köle tutmak için


dil meselesini çok iyi kullanmışlardır. Sezar zamanından beri ülkeleri yabancı dil yokuşuna sürerek, "Latince bilmeyen adam değildir, herkes Latince öğrenmeli." diye milletlerin dillerini unutturmuşlar.

- Yabancı dil resmi eğitim-öğretim dili yapılmadan öğrenilmeli diyorsunuz.

- Evet. Lingua Franka'nın hangi dil olacağı zaman zaman tarihte değişir. İkinci Dünya Harbinden sonra Amerika'dan başka ortalıkta bir ara kimse kalmamıştı. Onun i-çin Lingua Franka Fransızca yerine İngilizce oldu. Ticarette, bilimde uluslararası ikinci, üçüncü dil olarak İngilizce kullanılmaya başlandı. Ama hepsinde de İngilizce olmadı. Bütün eski Sovyetler Birliği'nde de Lingua Franka Rusça'dır. Türk Cumhuriyetlerine sorarsan "Dünya dili Rusça oldu." Fransa'nın resmen eski sömürgeleri şimdi resmen olmasa da daha beter sömürgeleri olan Kuzey Afrika ülkelerinde ve Afrika'nın bazı ülkelerindekilere sorarsan "Dünya dili Fransızca'dır." Herkes Fransızca kursuna, imtihanına gitmekle meşguldür. Nerenin sömürgesi isen, oranın dilini benimsersin ya da benimsetilir.

"İnsanlar yabancı dil öğrenmesin." demiyoruz. Bir ülkede kaymakamından milletvekiline -"parlamenter" demiyorum, çünkü parlamento ve parlamenter lâfının Latince, İtalyanca kökeni "parlare", -palavra da aynı kökten gelir-, yâni boş lâf üreten, üretilen yer demektir. Onun için kimse "parlamenter" diye kendine Avrupalı havalar vermeye çalışmasın. Millet, boş lâf üretenleri değil, vekillerini bekliyor. Atatürk, "Türkiye Büyük Millet Meclisi" demiş. Şimdi meclis lâfı da kalktı, parlamento deniliyor.177

herkes gerekli gereksiz İngilizce öğrenme peşinde hem yılları hem paralan harcanıp, hem de kafaları aptal bırakılıyor.
Yaso isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 03-11-2008, 16:06   #12
Yaso
Operator
 
Yaso - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jan 2008
Mesajlar: 32.967
Tecrübe Puanı: 1000
Yaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond repute
Standart

Her ülkede bazı insanlara yabancı dil öğretilir. Japonya'da, eski Sovyetlerde, çeşitli ülkelerde gördüm, "Yabancı Dil Üniversiteleri" var. Oralarda sadece yabancı diller öğretiliyor. Kimlere öğretiliyor? Yabancı Dil Üniversitelerinde her dalda tercüman, çevirmen yetiştiriliyor. Mesela hukuk için ayrı, hukuk çevirmeni. Fizik, kimya çevirmeni. Felsefe çevirmeni. Bu tercümanlar dış yayınları tercüme ederler. Ayrıca, insanlar diyelim ki; fizikte, matematikte gibi dallarda konuyu çok iyi biliyor ve o konuda araştırmalar yapıyorsa -En iyi araştırma insanın kendi dilinde olur ve kafası en iyi kendi dilinde çalışır.- O zaman İngilizce'den fiziğin, kimyanın, matematiğin terimlerini konuyu çok iyi bildikten sonra öğrenmek birkaç günlük iştir. Yani çat pat biraz İngilizce öğren, ama terimleri iki üç günde öğrenirsin, çünkü konuyu biliyorsun.

- Sayın Sinanoğlu, şimdiki çocuklar bilgisayarın başına geçipjngiltere 'deki arkadaşlarıyla internet aracılığıyla iletişim kurabiliyorlar.

- İngiltere, niye İngiltere? Başka ülke yok mu? İnternet'in Türkçesi de "Örüt-bağ"dır. Örütbağ'dan daha dünyada kimsenin haberi yok iken, Amerika'da bazı bilimciler kullanırdı. Örüt-bağ'ı Amerikan ordusu kurmuştu. Amerikan ordusunun bilimcilerle projeleri olur. Hiçbir zaman ordusundan araştırma projesi kabul etmedim ama bazı bilimcilerin benzer konularda çalıştıklarını biliyorum. Daha dünyada kimsenin haberi yok iken biz bilimciler iş178

lerin içindeydik. "Örütbağ ile İngilizce dünya dili olur." sözü tam bir yalandır. Örüt-bağ'a ("internet") girip dosdoğru incelerseniz görürsünüz, her dilden bol bol siteler var, hattâ dilleri birbirine çeviren siteler. Bir de "Yalnızca niye İngiltere'ye gidiyorsun?", "Niye koskoca Çin, Tayvan, Japonya, Fransa, İtalya gibi ülkeler var iken. Hem Asya ülkeleri çok karışık, çetrefil olan 50 bin yazı öğesi, karakteri öğrenmen gereken dilleriyle örütbağda çalışıyorlar. Korece, Japonca, Rusça. Bazı Vaktiyle, daha beş altı sene evvel bir site görmüştüm, "Agora" diye. -"Angora" değil. Buranın adı da "Ankara"dır, unutmak isteyenlere ikaz edilir-, bu siteye girdiğin zaman altına sekiz tane dil yazıyor. Macarca, Fince, hepsi dâhil. Diyor ki, diller daha da artacak, geliştiriyoruz. Sen hangi dili istiyorsan onu tıklatıyorsun, o dilden okuyorsun ve bunları birbirine tercüme ediyor program. Teknoloji aslında her dilin kullanılmasını daha da kolaylaştırdı, tam tersine. Macintoch Elma

şirketi (Apple), Türkiye'ye geldiği zaman programlarının Türkçe'sini çıkardılar. Neredeyse "Allah razı olsun." diyeceğim. Tabii herhalde bizim kültürümüzü korumak için yapmadılar. Daha çok satış yapmak için böyle olması gerekir diye düşündüler. Ne bilsinler Türkiye'nin hâlini geldikleri zaman. Ben bu programların Türkçelerini kullanırım ve çok güzeldir. Türkçe'deki bilgisayar terimleri, bilimsel terimler birçok şeyi İngilizce'den çok daha iyi ifade eder. Yeni terimler Türkçe'de çok daha iyi üretilebilir. Çünkü Türkçe matematik gibi bir dildir. Türkçe'nin terim türetme yetenekleri, bütün dilcilerin dünyada hayran oldukları bir özelliğidir. Bu kadar kuvvetli ve milyonlarca kelimeye yetecek bir dil dünyada başka yoktur.


Hamasî diye söylemiyoruz. Bir matematikçi değerlendirmesiyle söylüyorum ve dünyada birçok bilimci de söylüyor.

Bakıyorsun bizim bakkalın oğlu Anadolu Lisesinde okuyormuş Kadıköy'de. Bilgisayara merak sardı, kullanıyor. Windows'un ingilizcesini kullanıyor. "Sende niye Türkçesi yok? Ben Türkçelerini kullanıyorum." diyorum. "Okuldan bize illâ İngilizce'sini al." dediler, diyor. Bu yönlendirmeler tesadüfen olmuyor.

Sonuçta yabancı dilleri her ülkede öğretirler. "Kimlere öğretirler?" "Gerekenlere, gereken yabancı dili öğretirler." Meselâ, mimaride İtalyanca, İspanyolca bilmek daha faydalıdır, mimarlar için. Çünkü bu ülkelerde büyük bir mimarlık sanatı var. Mimarîden hiç anlamayan bir ülke varsa, o da İngiltere'dir. Gidin bakın, görürsünüz. İstanbul Teknik Üni ver sitesi'nde mimarîyi İngilizce öğretmeye başladılar. Sen mimarî sanatım öğret. Öğrenci hevesli ise, İngilizce'yi kendisi öğrensin veya yabancı dil derslerinde öğretilsin. Biz "Öğrenmesin." demiyoruz. Biz hangi ülkeye gijttiysek oranın dilini biraz öğrenip Japonca'ya kadar, Almanca'sı, Fransızca'sı, İspanyolca'sı, o ülkelerde ben onların dilinde konuşma yaptım. Çünkü bir ülkenin diline itibar ettiğin zaman onlara büyük bir saygı göstermiş olursun ve onlar bunu çok takdir ederler ve seni benimserler. Ayrıca da, o ülkenin insanlarını daha iyi yakından tanımış olursun. Eğer gidip de başka bir ülkede çat pat İngilizce ile konuşmaya

kalkarsan, -zaten dünyada dosdoğru İngilizce bilen de fazla yok. İspanya'da, İtalya'da, Fransızlar, Japonlar hiç konuşmaz, bilse de konuş180

maz-, onları tanıyamazsın ve yakınlık kuramazsın. Birazcık onun dilinden konuşmaya çalışırsan, hemen çok yakınlaşırsın. Bu sebeple yabancı dilleri ben çok severim. Ama dünyanın hiçbir yerinde, aklı başında her ülkesinde -birkaç eski sömürge kafalılar hariç Afrika'da bulunan- yabancı diller yabancı dil dersinde öğretilir. Yabancı dil kursunda öğretilir. Görsel, işitsel yöntemlerle öğretilir. Bunlar çok iyi öğretilir. Örneğin, yabancı dil öğrenmeye en az yatkın olan kavim diyelim -millet de diyemiyorum da- A-merikalılardır, ama bunların Kaliforniya Monterey'de bir Yabancı Diller Okulu vardır. Orada bu yabancı dile hiç yatkın olmayan Amerikalı bazı subaylara üç ay içinde gece gündüz yoğun, Çince gibi bir dili bülbül gibi öğretip casus diye gönderirler. Yabancı dil öğretme işlerinin bir tekniği var. Dünyada aklı başında ülkede kendi dilini atıp da bütün dersleri, Türk bir hoca tarafından Tarzan İngilizcesiyle Türk çocuklarına yabancı dilden ders verildiği hiç görülmemiştir. Biz

o kadar akıllı bir milletiz ki, yabancı dil öğretiminin en muazzam bir yöntemini keşfettik, çok akıllı milletiz, veyahut da Aziz Nesin çok az söylemiş, çok ahmaklaştırılmış, uyutulmuş, kandırılmış, ap-tallaştırılmış bir milletiz. Matematikten" iki çözüm çıkar. İsteyen kendisi seçsin alsın sonucu.

- Sayın Sinanoğlu, "Bye Bye Türkçe", Otopsi Yayınlarından çıkan kitabınızı bu konuda hassasiyet hisseden insanlar, düşüncelerinizi merak edenler alarak daha ayrıntılı bilgileri edinebilirler.

- Yalnız "Hassasiyet" dediniz de, şunu da söylemeden geçemeyeceğim: "Atatürk'ün Ne Mutlu Türküm


Diyene" lâfını dağlar, taşlar yazıyor. Seneler sonra biz öğrendik ki tesadüfen, onun baş tarafı varmış. Atatürk öyle dememiş. Atatürk demiş ki, "Türk demek, Türkçe demektir, ne mutlu Türküm diyene" demiş. Çünkü Türk olmanın birinci unsuru, Türkçe, her şeyi Türkçe'yle yapmaktır. Ayrıca istediği kadar yabancı dil bilsin, kişioğlu önce kendi ülkesinin dilini iyi bilmelidir. Zaten kendi dilini iyi biliyorsa, yabancı dili de iyi öğrenir, kolay öğrenir, bilimi, düşünmeyi de.

Türkiye'nin bütünlüğü, Türk adının tarihte kalıp kalmayacağı, Türk Dünyasıyla birtakım ilişkiler kurulup kurulamayacağı bütün bunlar ve insanlarımızın onurlu, haysiyetli, kendine güvenen insanlar olması olmaması, bütün bunlar Türkçe'ye bağlıdır. Bu sebeple, eğitimin kesinkes Atatürk'ün defalarca üstünde durduğu gibi tümüyle Türkçe olması gerekir. Her ülkenin anayasasında da vardır. Aslında bizim anayasamızda da var. Bugün biraz önce haberde izledik. Milli Eğitim Bakanı, "Anayasada yabancı dille eğitim var." diyor. Ama anayasada benim bildiğim üç yerinde eğitim dili ve resmi dil Türkçe'dir, deniyor. Resmi dil nedir? Resmi dil, çoğunluğun ana dilidir. Her ülkede böyledir ve eğitimin hattâ Türkçe'den başka yabancı bir dille yapılamayacağı gibi bir madde var anayasada. Tabii bunları hiç söylemiyorlar o ayarlı televizyonun haberinde. Efendim, işte "Boğaziçi Üniversitesi'nden görüş alaca-ğız."derler. Bu "Kediye ciğer yenir mi yenmez mi?" diye sormak gibidir. Tüm bunlar derin

oyunlardır. Türkiye'nin başındaki en büyük musibet budur. Atatürkçü'yum diyenler bilhassa bu konu üstünde durmalıdırlar. Kesinlikle yabancı dille eğitim yasaklanmalıdır. Fransa'ya da yapılacak


en iyi iş, Ermeni meselesinden sonra onların canını bilhassa yakacak şey onların misyoner okullarını ya kapatmak veyahut da eğitim dillerini Türkçe'ye çevirmektir. Ama Fransızca'yı ayrıca iyi öğretmelerini sağlamaktır. Zaten "Siz Türkçe eğitim yapın, Fransızca'yı yabancı dil dersinde öğretin." dediğiniz anda misyonerler okullarını kapatıp gideceklerdir. Gerçi bu kültür emperyalizmi işini Osmanlı'da da iyi yürütüyorlardı son zamanda. Ama sonra üstünlüğü İngilizlere, Anglosaksonlara kaptırdılar. Bu durumdan çok hayıflanıyorlar Fransızların son ümitleri, Türkiye'de Lozan ile kalmış birkaç tane misyoner okuludur, papaz okuludur biliyorsunuz. Türkiye'deki İngiliz Muhipleri Cemiyeti gibi gizli cemiyetler vasıtasıyla Osmanlı'nın son döneminde en büyük başarıları, Mekteb-i Sultanî Galatasaray'ı Fransızca eğitim yapan okul haline sokmuş olmalarıdır. Tabii oralardan mezun olanlar, bu konuda şartlanmışlardır. Bunlar hemen vaveylayı basacaktır. Onun için işimiz zordur. Ama bunun sömürge

eğitimi olduğundan başka bir mânâsı yoktur. Bunu herkes biliyor. Başka ülkelerdekilere "Türkiye'de İngilizce'yle eğitim yapılıyor, öyle okullar var." demeye bile utanırım, hiç söyleyemem. Söylesem, bana tahkir edici bir şekilde bakarlar. Bundan daha aşağılık bir şey olamaz. Yabancı diller, gereken yabancı dil, gerektiği şekilde, gereken miktarda, gerekenlere öğretilsin. Önce millete dosdoğru bilim öğretilsin, fen öğretilsin. Kendi edebiyatı, tarihi öğretilsin. İnsanlık öğretilsin. Bunların hiçbiri öğretilmiyor. Bir de dershane olayı var. Ankara'nın her sokağında, her apartmanın binasının her katı ayrı dershane. Dünyada böyle bir şey görülmemiştir. Ezberci yetiştiriyorlar, kafası çalışamaz


adam yetiştiriyorlar. Eğitim tamamıyla sıfırlanmış. Ortaöğretim de öyle, üniversiteler de öyle. "Öyle değil." diyen varsa gelsin benimle burada tartışsın bakalım.

Bu tür önemli sorunlarımızla uğraşmak zorundayız. Batı'nın gayesi, Amerika'nın, İngiliz'in gayesi Türkiye'den Türkçe'yi tamamıyla yok edip, buranın dilini Tarzan İngilizcesi yapmaktır. Dosdoğru İngilizce de olmaz. Çünkü maksat zaten kafaları çalışmaz yapmaktır. Bir punduna getirilip, çok yakında Türkiye'nin resmi dili de İngilizce yapılacaktır. Bunu herkes bilsin. "Kim yapar?" Asıl yapanlar ortalıkta görünmüyor. Gidin bakın, bir sürü Amerikalı danışmanları dolu kilit yerlerde. İmzayı basanlar da dediğim gibi İngiliz Muhipleri Cemiyeti'nin devamı dışarıdan ayarlı, beşinci kol gizli cemiyetlerin üyeleridir, onlar yapıyor. Başkaları da o kuruluşlara yanaştırılmıyor. Çünkü böyle ülkelerde hep böyle olur. İşin kaidesi budur.

- Uzun vadeli hedefler dediğimiz zaman efendim, öncelikle hedefleri kültür ve eğitim konusunda mı belirlemek lâzım?

- Tabir" Bir ülke ki iktisadî durum felâket, şimdi millet ağlaşıyor, herkes perişan vaziyette. Ama biz 30 sene önce dedik ve yazdık ki, "Bu kafayla, bu eğitim sistemi ile acenta kafalı, kendisine yabancı, başkasının acentalığını yapmaktan başka bir şey yapamayan veyahut da köleliğini yapmaya hazırlanan insanlar yetiştirilir." dedim. "Türkiye kalkınmaz, Türkiye'de yabancılar kalkınır." dedik. Yabancıların gelip istediği araziye el koyması, bütün sanayiini, her şeyini alıp götürmesi, tanma, hepsine el koyması. Bunların hepsi daha önceden belliydi. Niye? Çünkü, in184

sanların kafasını İngilizce eğitimle köleleştirirsen, insanlarda kendi ülkesinin çıkarları, geleceği için uğraşmak gibi bir kaygı bırakmazsın. 30 sene evvel belliydi, yazdık, kitapta hepsini anlattık, bakın. Tüm bunları edebiyat olsun diye de yazmadık. Yüce Türk Milleti'ni uyarmak için yazdık.

- Daha ileriye baktığımız zaman efendim...

- Eğitim konusunu bugün açmak istemiyordum. Çünkü, bu konulardan artık söyleye söyleye dilimizde tüy bitti. Ama, demin haberde gördük. Nasıl olmuşsa yabancı dilden eğitimle ilgili bir yasa tasarısı gelmiş. O haber vasıtasıyla mecburen konuya girdik. Dolayısıyla anlayan anlamıştır zaten. Türkiye'de anlayanların sayısı çok arttı maşallah. Onun için şimdi daha başka konulara geçebiliriz.

- Hedefler konusunda neler söyleyeceksiniz?

- Hedefler dediğimiz şu: Geçen gün de bir program yapmıştım, tam Ermeni soykırım tasarısı Fransız Meclisinden geçtiği güne denk gelmişti. Dolayısıyla o konu a-çılmıştı. O zaman da dedik ki; Türkiye'nin 50 yıldır haline bakın, biri çıkıyor "Türkiye'nin Kıbrıs sorunu var." diyor. Öbürü "Ermeni katliamı yasası" istiyor. Diğeri "Rumlar gelsin tekrar buraya yerleşsin." diyor. "Kim diyor?" "İstanbul'daki Patrikhane" diyor. Türkiye'den de yetkililer çıkıp, "Efendim, Fransa'yı kınadık. Canım fazla da hissi davranmayalım, kendimize de zararı olmasın, ama kınadık." diyorlar. Kısacası hep ufak tefek tepkiler, işler uzun müddet hazırlanıp, olup bittikten sonra oluyor. Biz tabii diyoruz ki; "Türkiye'nin kendi sorunları var. Türklerin ve


dışarıdaki öbür Türk halklarının büyük sorunları var. Bir kere bu halklar kadar katliama uğramış ve uğramakta olan daha başka millet yok dünyada. 1944'ten sonra 1-2 milyon Kırım Tatar Türkü katliama, soykırıma uğradı. Azıcık kalanları Sibirya'ya sürüldü. Şimdi 3-5 tanesi zor belâ Kırım'a geri gelmeye çalışıyor, hepsi binbir zorluk içindeler. Türkiye'nin hemen sınırında olan, Posof un hemen yanında Hakaslar, Ahıska Türkleri aslında Türkiye'nin devamıdır. Oradaki Türkler de 1940'larda soykırıma uğradı. Soykırımdan kalanları da Asya'ya sürüldü. Orada da başkaları bunları kesti. Dünyanın neresine baksan, şimdi de son zamanlarda Balkanlar'da Kosova'da, Arnavutlar diye bahsediyordu bizim hükümetler. Oralardan gelen çok değerli öğretmen, edebiyatçı Kosovalılarla tanışıyoruz, Türk a-damcağızlar perişan haldeler. Adamlar diyor ki: "Balkanlarda asıl Türklere musallat oldular. Türkiye'den bizim haklarımızı koruyacak hiçbir ses çıkmıyor." diyorlar. Öbür taraftan Kuzey İrak'ta bir Kürt

lâfıdır gidiyor. Ama kimse kalkıp da "Orası Misak-ı Milli sınırları içindedir. Kerkük, Musul, oradaki Türkmenleri bir taraftan Araplar, arkadan da Kürtler jcesiyorlar. Batı Trakya'daki Türkler perişan haldeler. 67 senedir tel örgülerin içinde köylerde hapis hayatı yaşıyorlar. Bunları yeni öğreniyoruz. Ayrıca, babamın da memleketidir. Atatürk'le hemşehridir ve beraber çalışmıştır. Bütün bunlar olurken, yıllarca Türkiye'den Türklerin insan hakları hakkında hiçbir ses çıkmıyor. Dışarıda-kilerin Ermeni tasarısı diye üstümüze çullanmasını ne bekliyorsun? Devamlı gündeme Batı Trakya Türkleri konusunu çıkar, onlar sana Kıbrıs sorunu dediği zaman, "Hayır efendim, bizim Kıbrıs sorunumuz yoktur, Yuna186

nistan'm Batı Trakya sorunu vardır." diyeceksin. Zaten Kıbrıs'a Rumları kim yerleştirdi? Türkler çoğunluktaydı. Türkiye'den ödünç aldılar Kıbrıs'ı 1878'de İngilizler. Tabii sömürgelerinde hep böyle yaparlar, getirip Rumları o-raya yerleştirdiler, Türkleri azınlıkta bıraktılar. Şimdi de "gayeleri Türkiye'de böyle işler yapmaktır. "Kıbrıs sorunu yoktur. Yunanistan'ın Batı Trakya Türkleri sorunu vardır." demek gerek. Daha onlar Kıbrıs sorunu bile demeden,biz devamlı kendi konularımızı gündeme getirmeliyiz.

Efendim, Türkiye'de Kürtlerle aslında bir sorunumuz yok. Bir sürü canciğer dostlarımız, kardeşlerimiz var. Ama dışarıdan bir sorun vardır diye bir şeyler çıkarıyorlar Kuzey İrak'ta. Bunun karşısında kimse çıkıp da Kuzey I-rak'taki Türkmenlerin haklarını aramıyor. Hattâ onlar bir şey demeden devamlı gündemde tutacaksın. Oradan petrol paralarını bile alamadık, anlaşmayla almamız gereken Musul'dan. Ama Türkiye'de yabancı dille eğitim, Türkçe'nin üniversitelerde yok edilmesi gibi işlerinin başını çekmiş olan bir zat-ı şerif hakkında senelerdir derler ki; "Efendim işte oralardan petrol parası alıyormuş da, onunla zengin olmuş." "Kimi uyutuyorsunuz? Türk devleti, Atatürk'ün zamanında yaptığı anlaşmayla verilmesi gereken petrol paralarını, hissesini İrak'tan alamadı, bir şahıs mı alacak?"

- Sayın Sinanoğlu, uzak hedefler demiştik. Türkiye 'nin önümüzdeki yıllarda uzak hedefleri özetle ne olmalı efendim?

- Bizim, "İllâ da AB'ye gireceğiz, -niye gireceğiz belli değil, bu vesileyle Türkiye'yi yok edecekler-" gibi


dışarıdan ayarlı sorunlarımız, o sorun, bu sorun, hep tepki, kınama gibi edilgen davranışlar yerine kendi hedeflerimiz, kendi büyük davalarımız var, millet bunlarla meşgul edilmeli. Sovyetler dağılıp da Türk Cumhuriyetleri ortaya çıktığı zaman, zannettim ki, bütün gazetelerde bol bol o-ralardan bahsedilecek. Bir de baktık ki, bunlar hakkında hiçbir haber bile yok. Sadece Kürt sorunu, Ermeni sorunu konuşuluyor. Bizim yavaş yavaş, usul usul, her gün dışarıdaki Türk ülkeleriyle, ortak Türkçe yazısını geliştirmek -ki bu çok kolay, onun da tam tersine işler yapılıyor hepsinde şimdi- her konuda, her dalda ortak bilimsel kurultaylar düzenlemek, oraların edebiyatını, dilini, karşılıklı birbirimizi tanımak gibi işlerle uğraşmamız gerekiyor. Biraz o-luyor çok şükür de, az bir şey, bazı kişilerin gayretleriyle.

- Bu siyasal birlik anlamına mı gelecek efendim?

- Hayır. Biz siyasetten bahsetmiyoruz. Siyasi şeyler gelir geçer, bunlar önemli değildir. Uzun vâdede kültür genlerini binlerce yıl yaşatan kültür meseleleridir. Dildir, edebiyattır, tarihtir, bilimdir. Sovyetler dağıldığından beri Türk kurultayları yapılıyor. Ne hikmetse bizi de hiçbirine çağırmazlar. Hani birileri tarafından önerildiği halde bile çağırmazlar. O da ayrı mesele, biliyoruz tabii niye çağırmazlar. Kurultayda bazıları Rusça konuşurmuş, diğerleri İngilizce konuşurmuş. Böyle Türk kurultayı mı olur? Bakın, tarihi bir olay oldu. Bundan bir yıl kadar önce ilk defa birtakım gayretli, bu konularda da yüreği yanan insanlar tarafından "Birinci Türk Dünyası Matematik Kurultayı" gerçekleştirildi Elazığ'da. Elâzığ'a eski Sovyet ülkelerinden çok değerli matematikçiler geldi. Çünkü Sovyetler,


Fransızlar, Macarlar, Polonyalılar matematikte en ileri milletlerdir. Amerika'dan da ileridedirler. Türk Cumhuriyetleri'nde yetişmiş Tatar Türkleri, Kazak Türkleri, Özbek vs. bir sürü çok değerli bilimciler var. Bizde bir tane varsa, onlarda Sovyet zamanında yetişmiş bin tane var. İlk defa Elazığ'da Birinci Türk Dünyası Matematik Kurultayı'nda bir araya getirildiler.

Kurultayı düzenleyenlerde ulusal, kültürel kaygılar olduğu için, -biz de tabii o konuda biraz ısrar ettik-, bütün ülkelerden gelen bilimciler kendi Türkçe'leriyle tebliğlerini sundular. Sonuçta ne oldu biliyor musunuz? Bir hafta sonra herkes fizikte, matematikte birbirini anladı. Herkes çok iyi kaynaştı. Çünkü Ruslar orada bunlara "Hepiniz ayrı milletsiniz." Demişler. Özbekler Türkçenin çok yakın bir lehçesini konuştuğundan habersizler. Bizimle bir müddet konuştuktan sonra, " Aaa bizim dilimiz Türkçe'ymiş." diyorlar. "Bize Ruslar "ayrı dil" demişlerdi" diyor; şaşırıp kalıyorlar. Sonra hepsi bir heves Türkçe'ye merak sarıyorlar. İlk defa matematik dalında gerçek bir Türk Kurultayı oldu. Bu tür kurultayların her dalda yapılması gerekir. Bilim dallarında, teknik dallarda, felsefede, edebiyatta. Ama bu önemli işler yapılmıyor. Peki, matematik dalında ilk Türk Kurultayı nasıl yapıldı? Devlet mi yaptı? Hayır. Devletin bu işlerle ilgili olması gereken kuruluşları düzenleyenlere

birçok şey vaad etmişler. Son dakikada ise, yardım eden yok. Az daha yapılamıyordu, hiçbir kuruluş yardım etmedi. Ama şimdi Ermeni sorunu, Kürt sorunu denilseydi, bütün bağışlar, yardımlar yağardı.

- Sayın Sinanoğlu, çok teşekkür ediyorum.
Yaso isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 03-11-2008, 16:07   #13
Yaso
Operator
 
Yaso - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jan 2008
Mesajlar: 32.967
Tecrübe Puanı: 1000
Yaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond repute
Standart

TÜRKİYE'Yİ ACI GÜNLER BEKLİYOR AMA SONRA DÜZLÜĞE ÇIKACAĞIZ1

o Türkiye 'yi 2001 'in sonlarında çok acı günler bekliyor. Herkes buna hazır olsun. Türkiye 'yi bir kıtlık bekliyor mesela. Ama 5 sene, 10 sene sonra, eninde sonunda dünyadaki bu düzen, kuranların başına yıkılacak.

o Ama kaç senedir Türkiye 'de plan uygulanmıyor. Mesela rahmetli Özal "Tren komünistlik" diyerek İstan-bul-Ankara arasındaki hızlı tren projesini durdurmuştu. Özal akıllı bir insandı, trenin komünistlik olmadığını biliyordu. Herhalde ona bu dedirttirilmiş olmalı. Sadece Özal değil, Atatürk'den beri hepsi böyle. Amerika "Herkes bildiğini okur, serbest piyasa ekonomisi vardır, her şey kendiliğinden olur" diyor ama, bunu bize diyor. Çünkü kendi başına Türkiye 'nin hedefi, milli çıkarları olsun istemez. Kendi güdecek. Ö-zellikle 1980 'den beri Türkiye 'de planlar, programlar yapmak hikâyedir.

1 Fuat Atik'in-Bilim Eğitim Dergisi-Haziran 2001


o 1970'lerde Alvin Toffler, gelecekle ilgili, avam için bir kitap yazdı, ilmi falan değil. ABD 'de orta tabaka çok cahil bırakılmıştır. Ondan sonra 1980 'lerde Nesbitt a-dında biri Megatrends (Büyük gidişat) adında bir kitap yazdı. Bu daha ciddi bir adamdı. Dolayısıyla kendisine Fütürüst dediğini hiç zannetmiyorum.

o İnsanlar ilerisi için bir takım tahminler yapar. Böyle giderse, belli bir süre sonra ne olabilir diye düşünebilirsiniz, ama daha uzun zaman için ne olacağı hiç belli değildir. Matematiksel olarak da bunu söylemek mümkün. Çünkü kısa sürede doğrusal denklem gibi düşünüp, bir doğrunun üstünde buradan şuraya gelinebileceği tahmin edilebilir. Ama daha uzun sürelere baktığımızda bu böyle değildir.

o Hungtinton 'm medeniyetler çatışması kendi fikri değildir, zannetmiyorum. Amerika 'da, Sovyetler dağıldı; komünizmi bitirdik yeni düşman kim olacak diye düşündüler. Kızıl tehlike meğer palavraymış, kendileri de itiraf ettiler, silah sanayinin çarkları dönsün diye büyütmüşler. Tabii halkı da uyutmuşlar. Sonra karar verdiler; kızıl tehlikenin yerini, yeşil tehlike aldı. Hungtinton 'a da bunu yazdırdılar.

***

- Dünyada yaşanan baş döndürücü gelişmeler dikkate alındığında dünyayı nasıl bir gelecek bekliyor?


- Dünya durdu durdu da son beş yıldır birden bire son sürat gelişmeler mi oluyor? Hayır, öyle değil. Bu asrın başında telefon icat edildi, sonra telefonun yaygınlaşması gerçekleşti. Elektrik icat edildi, sonra yine elektrik üreteçleri yapıldı, herkes kandille otururken bütün evlere e-lektrik geldi. Bunların hepsi başdöndürücü hızla oldu. O-tomobil icat edildikten sonra Ford, seri imalâta geçti ve durup duruken birkaç senede Amerika'da her yer otomobil oldu. Sonuç olarak toplumun yapısı değişti. Bütün bunlar en az şimdiki kadar başdöndürücü ve daha da önemli gelişmelerdi. Bu gelişmeler insanların hayatını daha çok etkiledi. Asrın başından beri olan gelişmeler, son yıllarda olan gelişmelerden daha önemli. Daha öncekilerin olmadığını düşünürseniz taş devrine dönersiniz.

- Ama hep baş döndürücü hızla dünya ileriye gidiyor deniyor. Bunun nedeni ne?

- Ortada bir propaganda var. "Dünya baş döndürücü hızla gidiyor, siz yetişemezsiniz, siz bize kapıkulu olacaksınız" a geliyor olay. Halbuki eskiden beri var bu değişim. Yıllardır-evden çıkmadan üretim ve tüketime doğru bir gidişin olacağı hep söyleniyor. Alvin Toffler yıllar önceden bunu iddia etmişti. Şimdi de Bili Gates'in dijital sinir sistemi diye bir projesi var. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Bu yıllardır söyleniyor. Evinden işini gören çok arkadaşım var mesela. Ben de kısmen böyle yapıyorum. Ama bunun bir de farklı yönü var. Ben senelerdir üniversiteye gidiyorum, daha yolda işlerimi kafamda ayarlıyorum, birkaç tanıdıkla karşılaşıyorum... Şimdi bir müddet işlerimi evde yapıyorum. Yazdıklarımı rahatlıkla her yere


gönderiyorum. İşlerim yolunda gidiyor. Ama sabah kalkıp kahvaltı yapıp giyindikten sonra çalışma odasına gidiyorsunuz. Bu sürekli böyle olmaz, olmuyor da. Bir kere insanın insanlarla aynı ortamda bulunmaya ihtiyacı var. Dışarı çıkıp insanlarla konuşması gerekir. Söylediğiniz, bir ölçüde olur. Ama fabrikada üretim yapıyorsanız olmaz.

- Genetik ve atom alanındaki gelişmeler sizce gelecekte nasıl olacak?

- Bu alanlarda gelişmeler sürekli oluyor. Mesela çok ince lazer yapmışlar, saç telinin binde biri kalınlığında. Bunun sayesinde bazı şeyleri daha küçük ve kullanışlı yapmak mümkün. CD'lere çok daha fazla bilgi yükleyebilirsiniz mesela. Ama bunlar ihtilal mahiyetinde bir değişiklik değil. Bilimin her dalının önünde okyanus kadar yenilik yapılabilecek bir alan var. Fakat zaman zaman "moda" olan bilimler olmuştur. Mesela teorik fizik bir zamanlar gözdeydi. Sonra bilgisayar teknolojisi ve bilişim çıktı. Ondan sonra da genetik ve moleküler biyoloji ön plana çıktı ve çok hızlı gelişti. Türkiye'de "Bu iş çok önemli, çok büyük yatırımlar isteyen bir teknoloji de değil, ama kafa istiyor" diyorduk 35 yıldır, Türkiye'nin her tarafında yaptığımız konuşmalarda. Hâlâ ortada birşey yok. Daha o zaman, "Bu ileride başınıza büyük dertler çıkaracak" dedik ve çıktı da.

- Ne gibi dertler geldi çıktı başımıza?

- Mesela domates tohumu alıyoruz dışardan, fakat yetişen domates tohum vermiyor. Çünkü onun gen'ine bir madde takmışlar ve bir daha tohum alamıyoruz. Ertesi sene bir kutu tohum almak için İsrail'den, 3-5 tır mal gönde193

riyorsun. Her sene bu böyle oluyor. Sadece domateste değil, kavunda, karpuzda da bu böyle. Tohum aldığımız ülke ise tohumları genetik yapısına taktığı maddeyi çıkararak liretken hale getiriyor. Size göndereceği zaman tekrar o maddeyi takıyor.

- Türkiye ısrarla bunu niye yapmıyor?

- Ben size şunu söyleyeyim: Türkiye'de baştan beri bilimsel araştırma yapmak yasak gibi bir şeydir. Olayın temelinde bu var.

- Genetik alanında bilim-kurguya kayan bazı iddialar var. Mesela ırkların genleri çözülürse, sırf bir ırkı yokedecek bombalar yapılabileceği söyleniyor. Ne dersiniz?

- Böyle birtakım haberler çıktı. Ancak "dünyada birbirinden çok farklı genlere sahip ırklar vardır" varsayımından hareket ederek bunu söylüyorlar. Tabii bunun temelinde ırkçılık var. Ben buna pek inanmıyorum. Çünkü dünya üzerinde saf ırk diye birşey yok. Tabii ondan daha önemli birşey var bence. Adını bizim koyduğumuz "Kültür Genleri" ^var. Aslında kültürel ve toplumsal olaylar biyolojideki hücre, virüs, kanser... gibi olaylara çok benzer. Çok yakın bir benzerlik vardır aralarında. Türkler en az 10 bin sene üç dört kıtada çeşitli zamanlarda faaliyetlerde bulunmuş. Türkler belki de dünyadaki en eski kavim ve dili de en eski dil. Şimdi bu kadar kıtada, bu kadar faaliyette bulunan insanların biyolojik olarak başkaları ile karışmaması mümkün değildir. Ve biyolojik açıdan bu iyi birşeydir. Biliyorsunuz, akraba evliliğinde genler gittikçe kötüleşiyor ve hastalıklar çıkıyor. Onun için genlerin ka194

nşması türün zenginleştirilmesi için doğal bir yöntemdir. Yani daha iyi nesiller çıkıyor ortaya. Mesela ben hem Asyalıyım, hem Avrupalı. Bu yüzden her gittiğim ülkede kültürleri iyi tanıyabiliyorum. Ama bütün bu karışmalarla kültür genleri yani dili, töreleri, halısı, kilimi, motifleri binlerce yıl devam ediyor. Bunlar biyolojik genlerden daha kalıcıdır, daha önemlidir. Onun için kimse "Türkler Avrupa'yla karışmış bilmem ne olmuş..." demesin. Bunlar kasıtlı çıkarılan, özellikle çağdaş solcu takılan ve Türk düşmanlığı yapmak için dışarda üretilen bu lafların papağanlığını yapanların ürettiği sözler. Kültür genlerine baktığımız zaman hepimiz Türküz. Mesela Türkistan'da görünüşü Türk biri, hem de ata biniyor fakat Türkçe bilmiyor. Ruslaşmış, mankurtlaşmış. Buna "Türk" denebilir mi?, ama öbür tarafta Asyalı tipi kalmamış, ama Türk milletine canla başla hizmet etmiş biri bence Türktür.

- Türkiye 'nin bilim alanındaki geleceğini nasıl buluyorsunuz?

- Şimdi ben Derviş Baba gibi buraya postalanmadım. Ben 40 senedir, bu ülke için uğraşıyorum. Daha lisedeyken, Ankara'nın sokaklarını Amerikan askerleri bastığı ve Balgat'a Amerikan üssü yapıldığı zaman anladık ki, devamlı burada kalırsak ABD'nin kölesi oluruz. Ama oraya gidersek, onların efendisi olursak onlarla burada daha iyi mücadele ederiz diye, ve 40 senedir uğraşıyoruz. Şimdi bu 40 senede gördük ki Türkiye'de sahiden araştırma yapılması, yani milletin ortaya konmuş ana hedefleri doğrultusunda yaratıcı işler yaparak, birşeyler üretmek Türkiye'de adetâ yasaktır. Mesela TÜBiTAK'ın kurulmasını


1962'de önerdiğimiz zaman yönetmeliğine "Birinci vazifesi Türkiye'nin bilimsel, teknik araştırma hedeflerinin a-maçlarını tayin etmektir" diye yazdık. Hemen ABD'nin Ford Vakfi Başkanı, -CIA'nin bir uzantısıdır herhalde- müdahale etti ve "Hedef olmaz, herkes bildiğini okur" dedi. Halbuki onların her yeri hedeftir. TÜBİTAK yasasından, bu "hedef maddesini çıkarttırdı, bizi de aforoz ettirt-ti. Ondan sonra bir sürü para harcandı, ortada fol yok, yumurta yok. Bazıları büyük adam diye çıkarılıyor ortaya. Herkes gitsin baksın internet sitelerine. Çoğunun ne yayını var, ne de bir buluşu. Ama Türkiye'de kendilerine bir takım payeler verip, birbirlerini seçerek yollarını buluyorlar. Ben Türkiye'de birçok üniversitede çalıştım. Bir köşede bırakılan birkaç garibanın azmi sayesinde yapılmış araştırmalar dışında ortada birşey yoktur. Zaten dışardan müsaade edilmez. Durum budur.

- Bunun tersi olma ihtimali yok mu ufukta?

- Hayır yok. Türkiye'de 1947'de Mizuri gemisi geldikten sonra, gizli ikili anlaşmalarla birçok şey teslim edilmiş. Bunlardan biri de eğitim bakanlığıdır. Bunları biz seziyorduk ediyorduk. Bu belli bir plan üzerinde yürüyor. Bizim önce dilimizi, dinimizi, tarih bilincimizi yok edecekler, sonra da işlerine geldiği gibi yönetecekler. Şimdi de din dersi adı altında Hıristiyanlık öğretilecek. "Çocuk kendisi dini seçecek"miş! Yahu, Avrupa'da, Amerika'da var mı böyle birşey? Bu, düpedüz Türkiye'nin hıristiyanlaştırıl-masma yöneliktir. Dili yok etmek için ise yabancı dille eğitim yaptırarak hem kendi dilini, kültürünü unutuyor gençler, hem de yabancı dili öğrenemiyor. Üste196

lik bilmediği bir dilden fizik, matematik öğrenmeye çalışıyor. Bu mümkün değil. Bu yüzden dünyada böyle bir düzen yok. Bu eğitim-sizlikle gençler, boş kafalı, düşünemez, iki şeyi yan yana koyup sonuç çıkaramaz bir hâle gelebilir. Bundan 7-8 yıl önce "2000'in sonunda bu işi bitirecekler" diyorduk.. Toplum kıvama geldikten sonra, dışardan birini tayin ederlerse, ondan medet umulur; turist gelecek diye, Anadolu'nun camilerine imam tayin edilmezken, bir taşı kalmış Ermeni kiliseleri devlet tarafından yeniden inşa edilir, topraklar yabancılara çok ucuza ya da bedava verilirse; işte bir ülke tarihten böyle silinir.

- Bunun sınırında mıyız?

- Bunların hepsi gerçekleşti. Söylediğim doğru. Türkiye'nin az vakti kaldı. Bugün vatan elden gidiyor ama herkesin kafası piyasalarda, borsada. Milleti bu hale getirdiler. O zaman iş biter. Bu durumda araştırma, bilim olmaz. Durumumuz daha iyi iken olmadı da, şimdi mi olacak? Şu anda 2 yüz bin kişi dışarda, bir kısmı da devlet parasıyla eğitim görüyor. Bu da teşvik ediliyor. Bu yolla 6 milyar dolar dışarı gidiyor. Bankalardan 80 milyar dolar soyuluyor. Sonra da faiziyle, Amerika'dan, IMF'den l milyar dolar daha borç para istemek için, memleketten, dinden, dilden vazgeçmemiz isteniyor. Kimse de çıkıp da "Yılda 6 milyar dolan niye veriyoruz? Amerika'ya adam mı yetiştiriyoruz?" demiyor. 80 milyar dolar hortumlandıysa, -ki dünyada l milyar doları bile saklamak mümkün değildir; öyle meblağlar hangi ülkeye gitse oranın iktisadı batar-, bu paralar nerede diye soran yok. "80


milyar doların 5 milyarını bulalım, işimizi hâlledelim" diyen yok.

- Bu mânâda ekonomik krizlerin aşılmasında ve geleceğimiz adına IMF, ya da ABD 'ye güvenmek doğru mu?

- Bir kere hangi uzmana sorarsanız sorun, aynı şeyi söyleyecektir. IMF kurulduğundan bu yana bulaştığı her ülke batmıştır. Yani bulaşıp da durumu düzelten olmadığı gibi batmayan yok. IMF reçeteleri de yeni değil. Son reçete 18.'si. Bu reçeteleri kullana kullana bu hale geldik. Borcumuzun faizini ödemek için borç alıyoruz. Borç alıyorsak bu parayı yüksek kâr getiren alanlara yatırmamız lâzım. Ankara'da çıkıp da, IMF'e "Senin bana vereceğin borca şart olarak, bizim için kârlı bir kuruluş olan ve aynı zamanda stratejik önemi olan TELEKOM gibi bir kuruluşu sat demenle ne alakası var bu işin" demiyor hiç kimse.

- Peki siyasi açıdan Türkiye 'yi düşünen bir iktidar geldi farzedelim Ekonomik açıdan bu iktidar ne yapmalı? IMF'e rest mi çekmeli?

- Dikkat ederseniz IMF, Cottarelli gibi gençleri gönderiyor. Bunlar herhalde IMF'in stajyerleri. Türkiye çantada keklik olduğu için bunlar gönderiliyor. Kimse böyle bir adamın önünde vakur, terbiyeli ve saygılı durarak niye bunu böyle yapıyorsunuz demiyor. Ben demiyorum ki IMF'e rest çekelim, Amerika'ya da "Vay emparyalistler geliyor" diye karşı duralım. Bunun yapılması enayilik olur. Fizikte termodinamik ("ısıldevinge")


denen bir konu vardır. Türkçesi, "ısıldevinge". Burada tersinir olaylar vardır. Yani bir kimyasal tepkime yapıyorsun, bu tersinir ise, şartlan azıcık değiştirdiğin zaman tepkime tersine döner. Halbuki bazı tepkimeler de vardır ki, şiddetle tek yönde, yâni tersinmez gider. Geri döndüremez-sin. Benzeri kavramları toplumsal olaylara da uygulayabiliriz. Türkler için "Ağırbaşlıdır, sineye çeker çeker ama, bir de ayranı kabarırsa..." denir. Ben de önceden bunun iyi bir özellik olduğunu düşünüyordum. Ama ilkel kabilelere has bir özellik bu. Uluslararası ilişkilerde bahsettiğim tersinirlik ilkesini kullanmak lâzım. Mesela IMF, "borç veririm ama şu şeker işinden vazgeç" diyor. Arkasından tütün, sonra Telekom geliyor. Sonra da dilini, dinini unut diyor. En sonunda millet patlarsa patlar, yoksa tarihten silinir. Bu ilkel davranıştır. Bunun doğrusu nasıl olmalıdır? Örneğin Fransa, İngiltere, Almanya insan haklan konusunda ders vermeye geliyor bize. Daha ağızlarını açmadan mesela

Almanya'ya "Yahudiler yeniden yerleşmeye başlamış" gibisinden bir hatırlatma, Fransızlar'a Cezayir'de neler oluyor, ülkenizdeki müslümanların hakları konusunda neler düşünüyorsunuz gibilerden bir soru sor. Bu iş orada biter. Bir daha birşey demezler. Sen, her gelene eyvallah de, sonunda topraklarını bile teslim et, sonra patla. Patlamanın hiçbir faydası olmaz. Sen bir kere topraklarını vermişsin. Geri istediğinde uluslararası mahkemelerde karşına çıkarlar...

- Peki, Türkiye 'yi geleceği planlama açısından yeterli buluyor musunuz?


- Bizde DPT var. Orada iyi yetişmiş insanlar var. Plan da yapıyorlar. Ama kaç senedir Türkiye'de plan uygulanmıyor. Kimse bunu söylemiyor ama durum böyle. Mesela rahmetli Özal "Tren komünistliktir" diyerek İstan-bul-Ankara arasındaki hızlı tren projesini durdurdu. Özal akıllı bir insandı, trenin komünistlik olmadığını biliyordu. Herhalde ona bu dedirttirilmiş olacak. Sadece Özal değil. Atatürk'ten beri hepsi böyle. Amerika "Herkes bildiğini okur, serbest piyasa ekonomisi vardır, herşey kendiliğinden olur" diyor ama, bunu bize diyor. Kendi içinde Amerika kadar hedefli, planlı, güdümlü, her ferdini çaktırmadan güden, tepesine binen bir ülke göremezsiniz. Bunu çok usturuplu yaparlar ve kimse farkına varmaz. ABD, Türkiye gibi ülkelere plan yaptırmaz ve bizim hedefler belirlememize izin vermez. Çünkü kendi başına Türkiye'nin hedefi, milli çıkarları olsun istemez. Bu işi kendisi yapar. Özellikle 1980'den beri Türkiye'de planlar, programlar yapmak hikâyedir.

- Söylediklerinizin tersine çevirilmesi için ne yapılmalı?

- İnsanlarımızın bağımsızlık ruhuna sahip olması lâzım; özgüvenlerinin gelişmesi lâzım.. Deniyor ki "Dünyada bağımsızlığın önemi geçmiş." Öyle birşey yok. Her ülke kendi bağımsızlığına, kültürüne daha fazla sahip çıkıyor. Çünkü eğer her ülke kendi değerlerine sahip çıkarsa, ancak eşitler arasında bir kardeşlik ve küreselleşme olur. Aksi taktirde biri birinin kölesi olur. Biz buna "küreselleşme mi, köleleşme mi?" diyoruz. Küreselleşme denen şey, Batı'mn Türkiye gibi ülkeleri iyice sömürmesi, peri200

şan etmesi için îcat edilmiş bir yutturmaca kavramdır. Artık bunu özellikle Batı'da herkes biliyor. Batı ülkelerinin tümünde, Amerika başta olmak üzere, bu oyunlara karşı isyan başladı. Afrika'nın en ilkel ülkeleri bile toplantılar yapıyor küreselleşmeye karşı. Türkiye'de böyle bir ses yok. Bu sahte küreselleşmeye karşı çıkanlar hışma uğruyor. Türkiye'nin garabeti.

- Peki "Fütürizm" ve "fütüristlik" hakkında ne düşünüyorsunuz?

- "Future", gelecek; "Futurist", gelecekçi demek. 1970'ler-de Alvin Toffler, gelecekle ilgili, avam için bir kitap yazdı. İlmi falan değil. ABD'de orta tabaka çok cahil bırakılmıştır. Kendileri bile bunu yazıyor. Elit 1-2 milyonun çocukları dünyanın en iyi okullarında okur, ama geri kalanları cahil kalır. Çok büyük bir sınıf farkı, İngiltere'deki gibi devam etmiştir. NevYork Times gazetesinin anketine göre liseyi bitirenlerin yüzde 60'ı kendi dilini o-kuyup, yazmayı bilmiyor. Bu ortamda fırsatçılar, hurafeler, falcılık, uzaylılar,vb. hakkında para için abuk sabuk kitaplar yazıyorlar ve böyle kitaplar çok satılıyor. Alvin Toffler, avam için bir kitap yazmış. Ben bu kitabı aldım, şöyle bir baktım, hiçbir bilimsel tarafı yok, okumaya bile değmez. Ondan sonra 1980'lerde Nesbitt adında biri "Mega Trends" "(Büyük Gidişat)" adında bir kitap yazdı. Bu daha ciddi bir adamdı. Dolayısıyla kendisine "Futurist" dediğini hiç zannetmiyorum. Böyle bir bilim dalı olamaz. Ama insanlar ilerisi

için bir takım tahminler yapar. Böyle giderse, belli bir süre sonra ne olabilir?" diye düşünebilir201

siniz, ama daha uzun zaman için ne olacağı hiç belli değildir. Matematiksel olarak da bunu söylemek mümkün. Çünkü kısa sürede doğrusal denklem gibi düşünüp, bir doğrunun üstünde buradan şuraya gelinebileceği tahmin e-dilebilir. Ama daha uzun sürelere baktığımızda bu böyle değiltir. Matematikte doğrusal olmayan denklemler, tabiatta çok önemlidir ki, özelliği şudur: Doğrusal olarak ilerlenir ama, bir noktada çok ufak bir değişiklik bambaşka bir durum yaratır. Mesela insan ve ülkeler arasındaki ilişkilerde de bu böyledir. Bardağı taşıran son damla örneğinde olduğu gibi ülkeler arasındaki gerilim artar ama savaşı çıkaran çok küçük bir gelişmedir. Dolayısıyla "fütürizm" diye bir bilim dalı yoktur. Bu 2000'li yıllar yaklaştığı için moda olan, 2000 yılı geçtikten sonra gündemden kalkan uydurma birşeydir. Ciddi üniversitelerde böyle şey olmaz. Ama bu gidişle gelecek sene ne olacak diye düşünüp hesap kitapla tahminde bulunulabilir.

- Mesela Hungtinton 'm dinler savaşı olacak diye bir tahmini var. Buna yönelik eleştiriler de Batı 'nın bir o-yunu şeklinde gündeme geldi. Bu tür tahminleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

- En önemli ABD evrenkentlerinde ("üniversitelerinde"), uluslararası ilişkiler, tarih gibi bölümlerde Ameri-ka'daki derin devletin tasvip ettiği, çalıştırdığı hocalar vardır. CIA ve FBI gibi kuruluşlar bunlara el altından a-raştırma konusu verir, bildirgeler, yayınlar hazırlatır. Sonra bunları pazarlar. Hungtinton'in bu kendi fikri değildir, zannetmiyorum. Sovyetler dağıldı, komünizmi bitirdik, yeni düşman kim olacak diye düşündüler. Kızıl tehlike


meğer palavraymış, kendileri de itiraf ettiler, sanayi çarkları dönsün diye büyütmüşler. Tabii halkı da uyutmuşlar. Tabii burada bir nokta var. Devletin harcadığı beş kuruşa halk dikkat eder. Mesela Amerika'da resmi kurumlarda şatafat göremezsiniz. Amerika iki şey üretir, oradan alacağınız şeyi mutlaka başka yerde yapmıştır ya da kendi malı değildir. Bu iki şey filim (özellikle bunu filim diye yazın) ve silahtır. Amerikan malına kendileri de güvenmez. Tabii filim asıl silahtır. Dolayısıyla özellikle silah üretimini devam ettirebilmek için sürekli bir öcü lâzımdır. Halka karşı "Bak işte bir büyük düşman var, buna karşı büyük paralar harcayarak silahlar yapmalıyız" denir. Birileri de bu işten çöplenir. Kızıl tehlike bittikten sonra generaller koşuşturmaya başlamış, şimdi düşman kim diye. Bana bunu generallerin bir yabancı danışmanı söylemişti. Sonra karar verdiler; kızıl tehlikenin yerini, yeşil tehlike aldı. Müslüman ülkeler büyük tehlikeymiş! Bu ülkerin hepsi tehlike olsa ne

olur. Çoğu Batı'mn hakimiyetinde sömürge olmuş, ve aç. Petrolün olduğu ülkeler ise Amerika'nın güdümüne girmiş. Şimdi bunların neresi tehlike? Buna kimse kanmaz, Amerikan halkının geniş câhil kitlesinden başka. O-rada şahit oldum o günlere: Birdenbire milletin kafasına basın-yayınla bu yerleştiriliverdi, "Müslüman eşittir fundemantalist, o da eşittir terörist" diye. Ben bunu görünce, daha o zaman, "Bak," dedim, "şimdi Türkiye'de neler olacak." Olacakların herbirini tek tek söyledim de. Nelerin kapatılacağını, nelerin yasaklanacağını bir bir söyledim. Amerika bunu yaparken kendi halkı için basın-yayını kullanır. Hungtinton gibilerini de başkalarım ikna etmek için kullanır. Bizim gibi ülkelerde bunlar da hemen tercüme e203

dilir. Hungtinton, Fukuyama, ... bunları söylüyor diye konuşmalar yapılır, yazılar yazılır, araya İngilizcemsi kelimeler sokuşturulup bilimsellik taslanır. Madem bilim a-damıysan kendin de bir sonuç çıkar, ama yok, göremezsin. Çoğu böyledir bizim bilimadamlarımızın. Dolayısıyla böyle palavralara inanmamız lâzım.

- Peki Türkçe 'nin ileride bozulmaması için neler yapılmalı?

- Biz Amerikan oyunlarını daha, ilk, orta, lisedeyken anladık ve mücadeleye başladık. Benim bütün sülâlem dilcidir. Her biri birçok dil bilir. En garibanı benim, ama her gittiğim ülkenin dilini öğrenmeye çalıştım; ve hatta o ülkenin dilinin yapısı hakkında makaleler yazdım. Ben yabancı dile karşı olmak değildir herhalde. Gayet güzel birşeydir. Allah insanları ve dilleri ayrı ayrı yaratmış. Her birinin insanlığa ayrı ayrı katkısı var. Allah herhalde 250 kelimelik bir Tarzanca ile konuşsun diye insanları yaratmadı. Normal bir Amerikalı 250 kelimeyle konuşur, okumuşları bile böyledir. İngilizce dünya dili oldu diye birşey yok. Amerika'nın dili pek yakında İspanyolca oluyor. Birçok devlet dairesinde hem İspanyolca hem de İngilizce kullanılıyor. Bazılarında İngilizce bile kullanılmıyor. Ben bile televizyon seyrederek kendi kendime İspanyolca öğrendim. Çünkü ispanyolca, Latince'ye daha yakın ve daha mükemmel. İngilizce uyduruk bir dil. Dil konusunda bizde yalanlar var. Bunlardan

biri İngilizce'nin dünya dili olduğu yalanı. İkincisi, İngiliz Muhipleri Cemiyeti'nin devamı olan gizli cemiyet üyeleri tarafından; ki bunlar özel sek204

törde ve üniversitelerde stratejik yerlerdedir, dışardan aldıkları talimatlar doğrultusunda gazetelerde ingilizce ilan vermeye başlamışlardı, daha '70lerde. Şimdi de resmi gazetede bile İngilizce ilanlar çıkmaya başladı.

Benzeeri tezgâhlan Ruslar, Türkistan'da yaptı. Bizde bir kuruma nerdeyse hademe alınacak diyelim, İngilizce sınavına sokuluyor. Çünkü hademenin başındaki ileride Amerikalı olacak. Hademe Amerikalı'yı anlasın diye böyle yapılıyor. Dünyanın sömürge olayan hiçbir ülkesinde kendi dilini bırakıp da eğitimini yabancı bir dilden yapan yoktur. Fransızlar Cezayir'in dilini değiştirdi, Cezayirliler'e sorarsanız, dünya dili Fransızca'dır.

Şimdi bunu Türkiye'de yapmaya çalışıyorlar. Daha önce yazılarımda, "Bunlar bir punduna getirir, anaokuluna kadar İngilizce ile eğitimi sokarlar, ondan sonra, tarihteki misallerin gösterdiği gibi, 1-1.5 nesil sonra o ülkenin dili unutulur ve adı tarihten silinir" diye yıllar öncesinden yazıyordum (Bkz. O. Sinanoğlu, "Bye-Bye Türkçe" adlı kitap, Otopsi Yayınları -2000). Bunların bir sürü örneği var. Geçen sene o da oldu. Kimsenin ruhu duymadı. Beş kişi imzayı attı Talim Terbiye'de, iş bitti. Haberi bile yapılmadı.

- Geleceğe yönelik planlar yapılırken, ülkemizin stratejik konumu ve Atatürk'ten beri her gün artan sorunlarımız dikkate alınırsa, nelere dikkat edilmeli?

- Aslında Türkiye'nin bu durumda olması için bir sebep yok. Türk dünyasının da, müslüman dünyasının da böyle olması için hiçbir sebep yok. Dünya kaynakları, pazarı ve insan gücü bu ülkelerin elinde. Ama Batı'da birkaç


milyon insan kafayı çalıştırarak, onlara hâkim olmuş, ö-nemli yerlere adamlarını yerleştirmiş, ondan sonra işi içerden halletmişler. Böyle dünya mı olur? Batı'da bile insanlar bunu tartışmaya başladı. Türkiye'yi Batı güdümünden kurtarmak için beşinci kol cemiyetlerinden arındır ülkeyi, 2-3 sene içinde Avrupa'nın bir numaralı ülkesi oluruz.

- Türkiye'nin uyanmaması için bizi suni gündemlerle oyalamaya çalışıyorlar. Sağcılık, solculuk, etnikcilik, laiklik- anti-laiklik gibi sahte bölünmeler yaratmaya çalışıyorlar diyebilir miyiz?

- Evet. Temelde bölünme yok aslında. 1960'tan önce herkes orta halli milliyetçiydi. Herkeste bir ümit vardı. Avrupa'yı geçeceğiz, büyük devlet olacağız diyorduk. Biz bu düşünceyle bilimsel çalışmalara yöneldik. Şimdi o ortam, o ruh pek kalmadı; bırakmadılar. Türkiye'nin böyle olması için iç ve dış düşmanlarından başka hiçbir sebep yok aslında. Dış düşmanlara karşı akıllı hareket edilir ve dik durulursa, başarılı olunabilir. Ama uzun zamandır eğitim sistemi ilje insanlarımıza aşağılık duygusu aşılanmıştır. Bu hergün daha da arttırılmaktadır. Bir de her önemli noktaya, bir yerlerden ayarlanan insanlar konmuştur. Bunlar kendi marifetleri ile birşey yapacak insanlar değildir. Tek çare bütün milletin, satılmamış, kimliğini unutmamış insanların sağda veya solda birlikte hareket etmeleridir. Tabii önceden bu sağ ve sol yoktu. Ben Amerika'dan geldim herkes ikiye bölünmüş. Nedir bu sağ-sol dedim hiç kimse tarif edemedi. Sonra birbirlerini öldürmeye başladılar. Amerika her girdiği

ülkede bir sahte sağ ve bir sahte


sol kurmuştur. İçini boşaltmıştır bu kavramların ve birer kelimeye indirgemiştir.

- Peki biz sizce bu kötü gidişten kurtulacak mıyız?

- Eninde sonunda, maskeler arkasına saklanarak, bu ülkeye ihanet edenlerden bu millet hesap soracaktır. Ondan sonra da, Türk devletlerinin toparlanmasına öncü olacaktır. En sonunda da müslüman devletlerin sömürgelikden kurtulmasına önayak olacaktır. Eninde sonunda birkaç milyon insana hizmet eden bu aşağılık düzen başlarına yıkılacaktır.

- Bu ne zaman olacak? Önümüzdeki yıllarda mümkün mü?

- Belli bir zaman vermek mümkün değil ama, Türkiye'yi 2001'in sonlarında ve hemen akabinde acı günler bekliyor. Herkes buna hazır olsun. Ama 5 sene, 10 sene sonra, eninde sonunda, dünyadaki bu insanlık düşmanı düzen, kuranların başına yıkılacak.


"BEYİN GÖÇÜ" SAHTE AYDIN YETİŞTİRMEK İÇİN TEŞVİK EDİLİR..1

"Beyin" Değil "Beyin Hammaddesi" İhraç Ediyoruz...

Cezayir 'de okuyan bir genç hiçbir zaman aman gideyim de Amerika 'da doktora yapayım falan diye düşünmüyor. Onun aklı fikri gidip Paris 'te okumak. Başarılı olması o demek. Eski Sovyet ülkelerinden gelenleri görüyoruz. Onların da aklı fikri Moskova'da okumak. Bu hep böyledir. Onun için buradan baktığınız zaman "Amerika cazip olduğu için herkes oraya gitmek istiyor" gibi geliyor. Hayır! Bu hiç de öyle değil. Burası Amerika'nın olduğu için herkes Amerika'ya başvuruyor. Burası Fransa'nın olsaydı herkes Fransa 'ya başvuracaktı.

Dünya'da en az dışarıya göç veren iki ülkeden biri Türkiye idi. Diğeri de Japonya... O günlerden bugüne 50 senelik Amerika 'nın kültür mühendisleri marifetleri

1 Mülakat: Murat Orhanlı - Bilim Eğitim Dergisi, Eylül 2001


ile Türkiye 'de milli ruh, vatan sevgisi, tahrip edildi. Şimdi birine "Topraklarımız yabancılara teslim ediliyor" deseniz, "Peki ama ya piyasa ne olacak" diyor. "Vatan gittikten sonra piyasanın ne önemi var" diyorsunuz, "İyi ama piyasa ne olacak" diye bir daha soruyor. Amerika 'mn gittiği Orta Amerika, Güney Amerika ve Asya ülkerinde muazzam bir kültür tahribatı yaptığı, o milletlerin kültürlerini yokettiği bir gerçek.

o Aslında Türkiye'de ihraç edilen beyin değildir, ihraç edilen beyin hammaddesidir. Hammaddeyi biraz işlerler, arasında çok yetenekli işe yarayacakları kendine ayırır ve kullanır. Tabii bunların karakter sahibi olmaması, milletini sevmemesi gibi özelliklerinin olması gerekir. Geriye kalanları da ülkesine geri gönderir; o ülkede kullanırlar, sahte aydın olarak.

o Sahte aydının yetiştirilmesi için İsmet İnönü 'nün Amerika 'yla yaptığı anlaşmalar arasında ikili bir anlaşma varmış. Bu yeni çıktı ortaya. Onda da Türk öğrencilerinin alıp Amerika 'ya götürülüp bu şekilde yetiştrilme-sinin tedbirleriyle ilgili maddeler var. Mesela bu iş i-çin 8 kişilik bir ekip kuruluyor. Dördü Türkiye'den dördü de Amerika 'dan seçilen bu ekipde Amerikan 'nm Türkiye 'deki büyükelçisi de var ve onun oyu iki sayılıyor. 1947'den beri eğitim bu şekilde idare ediliyor. Belgesi yeni çıktı. Metin Aydoğan buldu.
Yaso isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 03-11-2008, 16:07   #14
Yaso
Operator
 
Yaso - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jan 2008
Mesajlar: 32.967
Tecrübe Puanı: 1000
Yaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond repute
Standart

o Yurtdışına gönderilen öğrenci sayısı ilk zamanlar 20 bindi. 5-6 sene önce ise 40 bin olmuş bu rakam. Sonra öğrendik ki 60 bine çıkmış. En son bir yerde okudum, 200 bin olmuş. Bir öğrencinin masrafını yıllık 30 bin


dolar olarak kabul edersek, bu senede 6 milyar dolar demektir. Eğer bu 6 milyar dolan bu iş için harcıyorsa bir ülke çok büyük gayelerin, olması lazım. Bu öğrencilerle 'şu sanayii kuracağız, şu teknolojiyi geliştireceğiz ' diyen yok tabii. Bu insanlarımız Türkiye 'ye dönseler bile imkan yok. Eğer biri Türkiye 'ye dönüp inatla birşeyler yapmaya kalkarsa zaten izin vermezler, onun başına her türlü bela gelir.

Türkiye 'de basın-yayın Amerika 'nın buradaki nüfuzunu, tabanın dibine kadar çok köklü bir şekilde oturtup, herkesin Amerika'dan başka bir şey düşünmeyen, ondan başka bir yeden medet umamaz hale gelmesi için sahibinin sesini çıkarıyor.

Beyin göçünün nedeni: 1980'den sonra yani YÖK'ün kurdurulmasınm ardından Türkiye'de bilim ve araştırmanın bitmesidir. Bilim adamı araştırma yapmak i-çin uğraşacakken, ders başına para alarak 40 saat ders veriyor haftada.

***

M. Orhanlı: Beyin göçünden ne anlamak gerekiyor? Bugün Türkiye 'den yurtdışına göç etmek steyenler, bu isteklerinde başarılı olursa, buna beyin göçü denebilir mi?

Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu: Beyin göçü önceden bir tek şu mânâda kullanılıyordu. Bir ülkede çok iyi yetiş210

mis bilim adamı vardır ve bu bilim adamının yaptıklarını yapan çok az insan vardır dünyada. Bir başka devlet bunun gibi bilim adamlarını çok iyi imkanlar tanıyarak kendi ülkesine çalıştırırca, buna beyin göçü denir. Bunu Türkiye i-çin söyleyince benim güleceğim geliyor. Çünkü Türkiye'de bilimsel anlamda düşünen bilim adamı bırakmadılar. Bu nedenle olmayan beyinin göçü olmaz tabii! Türkiye'de olan ise birçok gariban ülkenin başına gelmiş bir olgudur. Biz önceden bu ülkelerden değildik. Gariban ülke dediğim ülkelerde baskılar, yakıp yıkmalar sonucu oranın insanı canım neresi olursa olsun kurtarmak için bir ülkeye atar. Türkiye'de de böyle bir göç başladı. Bu göçün nedeni e-konomik kriz olduğu kadar, manevi baskılar, düşündüğünü ifade edememe gibi nedenlerdir.

- Peki Türk insanı, "terkedip gitme psikolojisi "ne nasıl sokuldu? Bunu Batılılar mı yaptı?

- Bundan 50 yıl önce, Amerika'da Türkleri görmek mümkün değildi. O zamanlarda Türk dediğiniz zaman A-merikahlar - Hollwood filimlerinden olsa gerek- burasının bir çöl ülkesi olduğunu zannederlerdi. Dünya'da en az dışarıya göç veren iki ülkeden biri Türkiye idi. Diğeri de Japonya... Bir de Rusya'yı saymak gerekir. Bu milletler vatanlarına bağlı insanlar. Maddi şeyler için göç etmezler; ki doğruydu. Şimdi tabii o günlerden bugüne 50 senelik Amerika'nın kültür mühendisleri marifetleri ile Türkiye'de bu milli ruh, vatan sevgisi, gerekirse vatan için ölmek ruhu tahrip edildi. Millete şimdi "Topraklarımız yabancılara teslim ediliyor" deseniz, "Peki ama ya piyasa ne olacak" diyor. "Vatan gittikten sonra piyasanın ne önemi


var" diyorsunuz, "İyi ama piyasa ne olacak" diye bir daha soruyor. Kasıtlı olarak bu ülkeyi bu hale getirdiler. Amerika'nın her gittiği ülkede, mesela Orta Amerika, Güney A-merika, bazı Asya ülkerinde muazzam bir kültür tahribatı yaptığı, o milletlerin kültürlerini yokettiği bir gerçek.

- Amerika bunu nasıl yapıyor, önce nereden başlıyor?

- Önce yabancı dille eğitim ve İngilizce'nin önemli olduğu propagandası ile başlıyor. Sonra eğitemine el atıyor. Arkasından da o milletin kendi geleneklerine, dinine olan bağlılığını yıkıp, onları hor gösteriyor. Ondan sonra da Hristiyan misyonerlerini gönderiyor. Mesela Güney Kore çok düzgün bir memleketti. Kore Harbi'nde girdiler oraya ve otuz sene içinde Koreliler'in yarısına yakınını Hristiyan yaptılar. Yerleştirdikleri Hristiyanlık da ilkel bir din. Yani tarafsız bir şekilde bakıp da "Koreliler'in dinlerinden daha iyi bir din, bu yerleştirdikleri din" diyemiyorsunuz. Çünkü bu azılı ve saldırgan misyoner takımı emperyalizmin araçlarından biridir. CIA bunlarla iç içe çalışır. Mesela Kazakistan'da bir örnekle karşılaştım. CIA'in oradaki profesör bir adamı, konferans ya da başka bahanelerle misyonerleri getiriyor oradaki üniversiteye. Tabii bir ülkede bütün halk hristiyan olmuyor; bir kısmı oluyor ve asırlarca iki kısım birbiriyle savaşıyor. Sömürgeci de i-şini yürütüyor.

En son Endonezya'da bunun uygulamasını gördük.

- Beyin göçü de sömürgecilerin bir milleti kültüründen koparmak için başvurduğu yollardan biri mi yoksa sonuç mu?


- Bence sonucu. Başlangıçta milli hassasiyet kalmayınca insanlar başka ülke için "orası güzelmiş" diye düşünmeye başlıyor. Tabii orasından daha güzel başka yerlerin olduğunu akıllarına getiremiyorlar. "Ora"da ben kendimi daha iyi hissetmiyorsam, burasının güzel olmayan yönü bile beni çekiyorsa, işte bu manevi birşeydir. "Ora-sı"nın ekonomik imkânlarının daha iyi olacağını düşünüp gitseniz bile, bir süre sonra mânevi açıdan ihtiyaçlarınız ortaya çıkıyor, eksiklik hissediyorsunuz. Yani her istediğini elde etsen bile bir müddet sonra ot gibi yaşamaya başlıyorsun. Etrafınızda doğru düzgün ne insan var, ne de hissedeceğiniz adam gibi bir kültür. O zaman mutlu olmuyorsunuz. Aç kalınca önce kamını doyurmak için çalışmaya başlıyorsun. Malum yüz sene önce yazmış Batılılar "Açlıkla terbiye ederiz" diye.

- Durum böyleyken neden Türkiye 'de özellikle ba-sın-yayın yurtdışına gitmeyi adeta teşvik ediyor, Amerika gibi ülkelere gitmeyi kurtuluş yolu olarak gösteriyor halka?

- Bu Amerika'nın özel cazibesi ile ilgili değil. Bir süre Amerika'da kalan oranın ne olduğunu anlar. Amerika zannedildiği kadar cazip bir yer değil. Mesela Cambridge Üniversitesi'nden Thomas Sowell adlı bir tarihçinin bir kitabı var. Kitabın adı "Conquests and Cultures" yani "Sömürgeler ve Kültür". Son birkaç aşırın tüm sömürgelerini tek tek inceliyor. En son kısmında bütün bunların ortak noktalarını çıkarıp sıralıyor. "Sömürge olan ülkelerde ne gibi değişiklikler meydana gelir ve millet ne olur?" Bu


sorunun cevabını ortak özellikler kısmında tek tek listeliyor. İsteyen açsın bu kitaptan o listeye baksın. O listede-kilerin hepsi Türkiye'ye uyuyor. Artı, Türkiye'de bu özelliklere eklenecek ilaveler var. Mesela Cezayir-Faransa, U-ganda-İngiltere veya Kazakistan-Rusya örneklerini ele a-lalım. Bunlara baktığınız zaman; ki yazar da aynı şeyi yazıyor, sömürgeci devlet o ülkede daima sahte bir aydın sı-nıfi yaratıyor. Bunları, o ülkede kurduğu misyoner okullarında veya yerli misyoner okullarında yetiştirir. Bu öğrencilerin önündeki "havuç" ise okulu açan ülkeye gidip yüksek lisans veya doktora yapmaktır.

İsmet İnönü'nün Amerika ile yaptığı anlaşma

Dışarda yetiştirilen sahte aydın sınıf, hiçbir zaman kendi memleketinde işe yarayacak birşey öğretilmemiştir. Bilimde ve teknikte yani pratik alanda kendi ülkesinde kullanabileceği birşeyler öğretilmemiştir. Öğretilenler idari ve sosyal bilimler ağırlıklıdır. Bu bilimler de "patron ül-ke"nin gerçeklerine göre okutulmuştur. Bunlar kendi memleketlerine döndüğü zaman kendi milletinin başına bela olan bir aydın sınıf haline gelirler. Bu aydınlar sömürgecinin işini çok kolaylaştırırlar, ondan fazla bu işi yaparlar. Bu, bütün sömürge ülkelerinin hepsinde böyledir. Osmanlı'nın son dönemlerinde de bunu görmek mümkün. 1947'den sonra ise Türkiye'de bu teşvik edilmiştir. Mesela sahte aydının yetiştirilmesi için İsmet İnönü'nün Amerika'yla yaptığı anlaşmalar arasında ikili bir anlaşma varmış. Bu yeni çıktığı ortaya. Sayın Metin Aydoğan ,


kaynak göstererek yazdı. Onda da Türk öğrencilerinin alıp Amerika'ya götürülüp bu şekilde yetiştrilmesinin tedbirleriyle ilgili maddeler var. Mesela bu iş için 8 kişilik bir ekip kuruluyor.'Dördü Türkiye'den dördü de Amerika'dan seçilen bu ekipde Amerikan'nın Türkiye'deki büyükelçisi de var ve onun oyu iki sayılıyor. 1947'den beri eğitim bu şekilde idare ediliyor. Belgesi yeni çıktı. Metin Aydoğan buldu.2 O zamanlarda Amerika'yı bilen yok, oraya gitmeye heveslenen yok. Daha çok İngiltere ve Fransa ya da Almanya tanınıyor. Amerika'ya ilgiyi çekmek için "Buradan birileri seçilecek" "Amerika'dan da birileri buraya gelecek" türünden bir sürü ayrıntısı var bu anlaşmanın. Bu böyle başladı ve zamanla kadrolar o kadar genişletildi ki geçenlerde bir Amerikalı siyasetçi, "Türkiye'de bizim/Batı'nın eğitiminden geçmeyen hiçbir lider yok" diyerek bununla övündü. Bugün bu öyle bir yayıldı ki, herkesin aklı fikri Amerika oldu.

http://www.VazgectimSenden.Com

- Bu propaganda her ülkede Amerika merkezli mi- Bahsettiğim bu kitaptaki listeye baktığınız zaman, mesela Cezayir'de okuyan bir genç hiçbir zaman aman gideyim de Amerika'da doktora yapayım diye düşünmüyor. Onun aklı fikri gidip Paris'te okumak. Başarılı olması o demek. Eski Sovyet ülkelerinden gelenleri görüyoruz. Onların da aklı fikri Moskova'da okumaktı. Bu hep böyledir. Onun için buradan baktığınız zaman "Amerika cazip olduğu için herkes oraya gitmek istiyor" gibi geliyor. Ha2 Bkz: Metin Aydoğan, "Bitmeyen Oyun ve Türkiye'yi bekleyen Tehlikeler", Otopsi Yayınevi


yır! Bu hiç de öyle değil. Burası Amerika'nın olduğu için herkes Amerika'ya başvuruyor. Burası Fransa'nın olsaydı herkes Fransa'ya başvuracaktı.

- Basın-yayın, Amerikan propagandası yaparak bundan ne çıkar sağlıyor?

- Basm-yayma kısaca "ayarlı basın-yayın" diyorum ben. Sahibinin sesidir. Ona göre konuşuyor. Tabii başarılı, marifetli insanları Amerika'ya kaçırmak için bunu yapmıyorlar. Amerika'nın buradaki nüfuzunu, tabanın dibine kadar çok köklü bir şekilde oturtup, herkesin Amerika'dan başka bir şey düşünmeyen, ondan başka bir yerden medet umamaz hale gelmesi için sahibinin sesini çıkarıyorlar.

- Siz Türkiye 'ye sık sık gide gele Amerika 'da uzun süre bulundunuz. Amerika 'da yaşam bahsedildiği gibi cazip mi?

- Daha önce Almanya'ya göç etmiş vatandaşlarımız vardı. Onlar belli şehirlerde olduğu için manevi değerlerini korumuşlar. Çünkü birarada yaşıyorlar. Onlara fazla birşey"yapılamadı. Gerçi bazıları çocuklarına Türkçe öğretmeyi unuttu. Amerika'ya gelince: Önceden, başka milletin vatandaşı olmak ayıptı. Bana TC'nin bir bakanı '70'lerde, "çifte vatandaşlığı çıkardık, Amerikan vatandaşı ol" dediği zaman, ben "Ne demek... Ben Porto-Riko'lu muyum?(!)" diyerek kendisine çıkışmıştım. Ben çok gördüm: Vaktiyle oraya öğrenci olarak gitmiş, mühendis, doktor olmuş ve bir Amerikalı hanımla evlenmiş Türk a-sıllıları; biraz para kazanıp mal mülk sahibi olduktan sonra bizimki, bir de bakıyorsunuz Amerikalı bayan bundan ay216

rılıyor. Adamın bütün kazanımları gidiyor. Perişan oluyor. Sıfirdan bir daha başlıyor. Sonunda Türkiye'den tanıdıklar vasıtasıyla bir Türk hanımla evleniyor. Böyle hayatlardan onlarca örnek verebilirim. Herkes zannetmesin ki oraya gittiği zaman çok mutlu bir hayat yaşayacak. Çocukları büyüyüp kendisine gâvur gibi davrandığında ah vah etmeye başlıyorlar.

- Neden Türkiye 'ye dönmüyor bu aileler?

- Türkiye ile bağlan da kalmamış ki. Bana "Nasıl yapsak da dönsek" diye danışırlardı. Türkiye'ye gelenler de aradan 20-30 yıl geçtiği ve hiçbir tanıdığı ile bağlantısı kalmadığı için kendini çok yabancı hissediyor. Manen böyle perişan olmuş, ama maddi anlamda hâli vakti yerinde çok insan gördüm. 'Amerikanca'da bile "İnsan sadece ekmekle yaşamaz" diye bir lâf vardır. Bu nedenle kimseyi mecbur olmadıkça ayarlı basın-yayının lâflarına kanıp da heveslenmelerini istemezdim. Şimdiki durum farklı tabii. Söylensin söylenmesin, Türkiye'nin çok kısa sürede tasfiye edilmek istendiğini herkes hissediyor.

- Ülkeyi terketmek isteyenlerin artışına neden olarak gösterilen iktisadî bunalım (ekonomik kriz) de bu tasfiyenin bir bahanesi mi?

- Herkes zannediyor ki ülkede sadece ekonomik kriz, yâni iktisadî bunalım kendiliğinden oluştu. Halbuki hiç te öyle değil. İki sene evvel bu iktisadi bunalım tam iki günde Batı tarafından çıkarıldı. Turizmden kazanacağınız birkaç dolarla 'piringıF ithal etmeye kalkarsan ve bu da yetmez borç alırsan geminin batacağı bellidir. Türkiye'de 1947'-den beri doğru dürüst hiçbir sanayi kurdurmadıkları


gibi, demiryolu yaptırmadıkları gibi, varolanları da söktürdüler. Aslında bize dedikleri şu: Siz turizmle geçinin, biz size çok pahalı makinalar satalım, siz onlarla bize kumaş yapın." Geçenlerde bir uzman bir televizyon kanalında çok ilginç birşey söyledi. Dedi ki: "Bizim bu dokuma sanayi-ninden yaptığımız ihracattan kazanılan döviz, fabrikada kullanılan makinaları ithal ettmek için harcadığımız dövizden daha az". İşte tam sömürge mantığı, biraz para kazan, onu da bize ver anlayışı. Üç ülke, bir bomba patlatıyor burada, ertesi gün bütün rezervasyonlar iptal ediliyor. Sonra Avrupa diyor ki "Ben senden kumaş almayacağım." Böylece dokuma sanayi de bitiyor. Çin'den Avrupa'ya daha iyisi ve ucuzu geliyor zaten. Ardından kriz oluyor. Sonunda Türkiye Anadolu'daki küçük sanayici ile ayakta durabiliyor. Onun da "yeşil sermaye" diyerek tepesine biniyorlar.

- Peki Amerika, Kanada ve Almanya gibi ülkeler neden özellikle yetişmiş elemanları alıyorlar? Kendi ülkelerinde bilim ve teknik göç aldıkları ülkelerinkinden çok çok ileri. İsteseler her türlü elamanı yetiştirirler...

- Bunu isterseniz bir örnekle anlatayım. Amerika Vietnam'da biliyorsunuz perişan oldu. Rusya'nın Afganistan'da perişan olduğu gibi. Amerika Güney Vietnam'dan kaçarken, televizyonda izledik, son helikopterler havalanırken, Amerika ile işbirliği yapmış yerli Güney Vietnamlı kodamanlar helikopterlere asılıyorlar, bizi de götürün diye. Aradan birkaç sene geçti. Birgün New York'ta, bir televizyon programında şehrin arka sokaklarında, farelerin içinde yaşlı bir adam gösteriyor. Adam çöpçülük


yapıyor. Mülakat yapan genç "Bakın bu Güney Vietnam'da "büyük adam"dı bir zamanlar" diyor ve ekliyor: "Bu bahtlısı, şimdi burada çöpçülük yapıyor." Alay ediyor. Şimdi ben bunu Ankara'da bir takım zevata anlattım. Amerika'dan medet umanlar biraz ayaklarını denk alsınlar Amerika bir ülkede önce kendi kuklalarını harcar, bu kendi kuklacılık sanatının gereklerindedir. Kuklacılıkda araya birisini koymak icap eder. Sonunda da "bahtlısı böyle o-lur"a gelinir. Bugün Amerika'ya sırtını dayayıp da yapmadıkları ihanet kalmayanlar, yedi neslinin sırtının yere gelmeyeceğini zannedenlere "bahtlı" sının olacağı budur"u birkaç sene evvel mühim zevatın gözlerinin içine bakarak söyledim.

'"ı

ingiltere, dil ticaretiyle geçiniyor

- İngilizce öğreniminin Türkiye 'de bu kadar önem-senmesinin ardında sizce Batılı ülklerin özellikle de İngiltere 'nin maddi çıkarı mı var?

- Eskiden Fransız sömürgesi olmuş -gerçi şimdi daha beter sömürgedirler- ülkelere sorsanız dünya dili Fransızca'dır. Türk Cumhuriyetleri'ne sorsanız Ruscadır. Burada sorsanız İngilizce dünya dilidir. Böyle bir şey yok. Şu anda sadece telegrafik yani faks dili İngilizce'dir. O kadar. Kimsenin kendi dili yerine İngilizceyi koyduğu yok. Sadece tasfiye edilmekte olan ülkelerde bu propaganda yapılmaktadır. Bundan 5-6 sene önce, Lordlar Kamarası üyesi bir İngiliz dedi ki "İngiltere artık hiçbirşey üretmiyor. Hakikaten Amerika'da bir İngiliz malı göremezsiniz. Varsa bile kimse itibar etmediği için satılmaz. Çünkü


iş ahlakı Amerika'dan daha önce İngiltere'de bitmişti. O İngiliz, konuşmasında "Bizim en büyük kazancımız, İngilizce'den" dedi. İngiltere bugün, başka devletlerden İngilizce öğrenmek için gelen öğrencilere açtığı kurslardan ve İngilizce öğrenmeyi sağlayan şeylerden geçimini sağlıyor.

YÖK kuruldu, bilim bitti

- Türkiye 'nin beyin göçüne bakışını nasıl değerlendiriyorsunuz? Mesela yurtdışına yıllardır belli oranda öğrenci gönderiliyor ama ortada ilerleme adına birşey yok, denebilir mi?

- Çok önemli bir nokta. Yine bu anlamda beyin göçü veren ülkelerin başında Türkiye geliyor. Özellikle 1980'den sonra, yani YÖK'ün kurdurulmasından sonra Türkiye'de bilim ve araştırma bitti. Bilim adamı araştırma yapmak için uğraşacakken, ders başına para alarak 40 saat ders veriyor haftada. Aslında Türkiye'den ihraç edilen beyin değildir. İhraç edilen beyin hammaddesidir. Hammaddeyi biraz işlerler, arasında çok yetenekli işe yarayacakları kendine ayırır ve kullanır. Tabii bunların kişilik sahibi olmaması, milletini sevmemesi gibi özelliklerinin olması gerekir. Geriye kalanları da ülkesine geri gönderir o ülkede kullanırlar, sahte aydın olarak. Durumun ö-zeti budur. Bu ne kadar çok sayıda insana yapılırsa, hele o ülkenin kendi kaynakları ile yapılırsa, o kadar iyidir. Başlangıçta kurdurduğu özel teşkilatlarla, kendi cebinden para ödeyerek yapıyordu. Sonradan buna gerek kalmadı. Türkiye'nin kaynakları onların istediği şekilde kullanılıyor. Dünyanın hiçbir ülkesinde böyle

birşey yoktur. Ne zaman


ki bir ülke perişan hale düşer, o zaman o ülkenin vatandaşlarını görmeye başlarsınız Amerika'da. Türkiye bu açıdan rekor kırıyor Amerika'da. Yani zaten oradakilerde e-ğer bir milletin sayısı çevrede artmaya başlarsa, aşağı görürler. Türkiye'den yüzlerce öğrenci varsa, mesela Almanya'dan birkaç tane vardır, yoktur. O da özel bir alanda öğrenim görmek için gelmişlerdir.

Eğitim için yılda 6 milyar dolar ödüyoruz

- Peki yurtdışına eğitim için gönderilen öğrencilerin Türkiye 'ye maliyeti nedir?

- Biz bu öğrencileri niye gönderiyoruz, hangi a-lanlarda gönderiyoruz, ne kadar para harcıyoruz diye sorduğumuz zaman öğrendik ki ilk zamanlar 20 binmiş. 5-6 sene önce ise 40 bin olmuş bu rakam. Sonra öğrendik ki 60 bine çıkmış. En son bir yerde okudum, 200 bine çıkmış sayı. Tabii bir öğrencinin masrafı yıllık asgari 30 bin dolara malolur. En azından senede 6 milyar dolar eder. Eğer bu 6 milyar dolan bu iş için harcıyorsa bir ülke çok büyük gayelerin olması lazım. Bu öğrencilerle şu sanayii kuracağız, şu teknolojiyi geliştireceğiz diyen yok tabii. Bu insanlarımız Türkiye'ye dönseler bile imkan yok. Eğer biri Türkiye'ye dönüp inatla birşeyler yapmaya kalkarsa zaten izin vermezler, onun başına her türlü bela gelir. Tabii bu iş için harcanan paraların hesabını soran yok. Ondan sonra da IMF tefeci faizi ile borç versin diye, anayasayı, kanun221

larını, herşeyini değiştirip, topraklarını veriyorsun. Bunlar bütün oyunun bir parçası.


BAŞIMIZA GELENLERDE YALNIZ DEĞİLİZ 1

Semra Topçu: İyi pazarlar sevgili izleyiciler, 11 Eylülden buyana dünya değişiyor. Belki de değişim ivmesi hızlandı. "Nasıl değişiyor dünya? " Terör saldırısı olarak adlandırılan bir saldırıdan sonra bir ülkeye savaş ilân e-diliyor. Dünyanın bir köşesinde Afganistan' la savaş, öbür köşesinde dünya devletleri -süper güçler- bir araya gelip toplantılar yapıyor. Geleceğe yönelik olarak bir takım hamleler atılıyor. "Bu hamleler dünyayı nereye götürüyor? 11 Eylül' den beri dünyada değişen ne?" Bu soruların yanıtlarını bugün Profesör Oktay Sinanoğlu 'ndan alacağız.

- Hoşgeldiniz efendim. Sizi ekrandan izleyenlerimiz tanıyor. Çeşitli etkinliklerinizden Türkiye de, dünya da sizi tanıyor. Sohbete girmeden önce izleyicilerimize hakkınızda yeni çıkmış bir kitabı, Türk Aynştaynı "Oktay

1 EyiTV-"Düşündükçe"- Ekim 2001 - O. Sinanoğlu mülâkaü / Semra Topçu ile.


Sinanoğlu Kitabı" İş Bankası Yayınlarından, (Sayın Emine Çaykara'nın söyleşisi)", tanıtmak istiyorum. Bu kitabı hem sizi daha yakından tanımak isteyen, hem de Türkiye 'yi ve dünyayı sizin gözünüzle görmek isteyenler (daha doğrusu bazı şeyleri farklı boyutlarıyla algılamak isteyen izleyicilerimiz) bu kitaptan bilgi edinebilirler. Başa dönüyorum "Yeni Dünya Düzeni" diye bir kavram vardı. "Küresel Dünya" diyorduk. 11 Eylülde tüyler ürperten, sanki bir filim sahnesiymiş gibi Holivut sineması dünya üzerinde canlandınlıyormuş gibi bir şey oldu. Ve değişmeye başladık. Gözle görülür bir şekilde farklı olaylar gelişiyor dünyada. Siz nasıl görüyorsunuz ? Nereye gidiyor dünya?

Prof. Dr. O. Sinanoğlu: Tabii bu yeni olmadı. Birdenbire 11 Eylül'de bir kule olayı oldu da ondan sonra dünyada bir patırtı, bir değişiklik oluyor değil. Bunun çok geçmişi var. Bunlar bizim oradan buradan duyduğumuz şeyler de değil. Epeydir o ülkelerin içinden durumları ister istemez görmekteyiz. Nitekim 11 Eylül kule olayının olduğu sabah ben Ankara'ya yeni varmıştım. Ondan önceki akşam İstanbulMaydım. Birçok Avrupa ülkesinden -yeni Avrupa ülkeleri de dahil, Çek Cumh., Lehistan (Polonya), Slovakya, vb.. - bayağı derin 1000 kişinin katıldığı bir toplantıdaydım. Her biri çok değerli uzmanlar, tarihçi, e-ğitimci, ruhiyatçılar vardı; bir de imalat hatası bendeniz. Bu toplantı Avrupa'nın birkaç ülkesinde 10 gün sürdü. Büyük bir kısmı bir yerde, ondan önce küçük bir gurup ön toplantı yaptı başka bir ülkede, bittikten sonra da daha küçücük bir gurup uzman değerlendirme toplantısı yaptı. Üç toplantıda da bulunup, iki tane de konuşma yaptım. Şimdi


o toplantıda herkes bir telâş içindeydi. Yâni 11 Eylül'den önceki 10 günden bahsediyorum Avrupa'da.

- Bir şey mi seziliyordu?

- Tabii. 3 sene evvel aynı toplantıya katılmıştım. Bazıları bu toplantıya katılanlarla aynıydı. 3 yıl önce konuşmamda "Yeni Dünya Düzeni" ile ilgili birşeyler demiştik. Şimdi biz gidince "Vay işte 3 sene önce böyle böyle demiştin." dediler. Baktık bunlar bizden çok daha hızlı olmuş. Biz 3 sene evvel dediğimizde korkmuşlardı. Şimdi baktık daha hızlılar. Ayrı ayrı hepsi diyor ki: "Yakında bir olay olacak.; bu olay III. dünya harbine bile yol açabilir" diye bir telaş içindeler. "Hoppala, ne oluyoruz? Bunlar bayağı hızlanmış." dedik. Toplantıdan sonra Türkiye'ye döndük. Adımız nerdeyse kâhine çıkmaya başladı, tabii matematiksel kâhin, kafadan atma değil. "Şimdi ne olacak hocam?" diyen birilerine: "Avrupa'da herkes bir telâş içinde. Herkes böyle böyle bir şey diyor." dedik. Eve geldim. Üç saat sonra arkadaşın biri telefon etti. "Aman" dedi, "televizyonu aç." "Hayrola ne oluyoruz?" dedik. "Amerika çöküyor" dedi. TV'yi açtık, kule olayı oluyor.

- Bu düzenlenmiş bir şey yâni; Ladin ile alâkalı değil mi?

- Avrupa ve Amerika'da herkes gülüyor Ladin hikâyesine. "Öyle şey olur mu?" Pentagon'un yanından kuş geçse roketler devreye girermiş, kuşu aşağı indirmek için. Oraya uçak gidiyor kimsenin haberi yok. Ondan sonra birtakım güvenlik sistemleri, elektronik cihazlar çalışmıyor. Hepsini duydunuz kaç zamandır. Dağ başından birilerinin yapacağı bir iş değil.


Şimdi ilginç bir şey daha var. Katıldığım toplantıda herkes kendi ülkesi hakkında veyahut daha genel konularda bir konuşma yaptı. Lehistan'dan, İngiltere'den, Estonya'dan vs. gelenler kalkıp yana yakına ülkelerine yapılanları anlatıyorlar, dertleşiyorlar. Bu ülkelerin arasında İsviçrelilerin derdi daha da büyüktü. İsviçre geleneksel o-larak uzun süre hep tarafsız kalmıştır. Yâni, hiçbir ittifaka girmemiştir; birleşmiş milletlere, Nato'ya girmemiştir. Hiçbir uluslararası kuruluşa üye olmaz, hiçbir tarafla ittifak yapmaz. Bunun ne kadar akıllıca bir iş olduğu ortadadır. Çünkü Avrupa'da herkes birbirini yerken dünya harplerinde, İsviçre kenarda uslu uslu durmuştur. Şimdi İsviçre'nin iki tane özelliği var, bir tanesi bu. Onun bunun kuyruğuna takılıp başını derde sokmaz, hep tarafsızdır. İkinci özelliği: İsviçre'de "Gerçek Demokrasi" vardır. Gerçek Demokrasi olan tek ülkedir. Her ülkede sözüm ona demokrasi vardır. Meselâ "Amerika'da sahiden demokrasi var mı?", tartışılabilir. Kim

daha çok reklam yaparsa o kazanır. Parayı veren düdüğü çalar. "Peki Türkiye'de gerçek demokrasi var mı?" Artık onu söylemeye bile lüzum yok. Ama İsviçreMe "Gerçek Demokrasi" vardır. "Niye?" Çünkü, herhangi bir konu olduğu zaman, hele ülkeyi ilgilendiren önemli konularda, ya da yerel konularda -bir kasaba da örneğin tramvay yapılsın mı yapılmasın mı? Yoksa trafikte milettin canı mı çıksın? Amerika petrol satacak diye- halk oylaması yapılır. Yâni gerçek demokrasi "Halk Demokrasisi"dir. Herkes oy verir. İsviçreliler bu geleneklerine de çok bağlılar. Bu iki özellikte taban kesinlikle taviz vermek istemez. Köylüsü şehirlisi çok bilinçlidir bu konularda.


İsviçrelilerin derdi de şu: "Biz bu özelliklerimize çok bağlıyız. Ama bir bakıyoruz. Bizim seçmediğimiz, a-ma seçmişiz gibi gösterilen bir takım adamlar hükümetin kilit noktalarına getiriliyor. Ve bunlar milletin istediğinin tam tersine, ülkenin, milletin bayağı zararına olacak kararlar alıyorlar ve milleti bir yerlere sürüklüyorlar." İsviçre halkı telâş içinde. Meselâ, öyle birileri gelmiş oraya. Bir-iki tanesini de biliyorum adıyla sanıyla, nerden geldiklerini, ne mikrop olduklarını, geçmişlerini iyi biliyorum. Ama o konulara girmeyelim. Şimdi bunlar tutturmuşlar İsviçre'yi Nato'ya, Birleşmiş Milletlere sokmaya çalışıyorlar. Ahali diyor ki, "Peki Nato'ya girince ne olacak? Bizim askerimizi alacak, paramızı, teçhizatımızı alacak. Başımızı derde sokacak." Gene de bu başa gelenler "Küreselleşelim de Nato'ya da, BM, Avrupa Birliğine de girelim." diyorlar. Halbuki İsviçre bu kuruluşlann hiçbirine girmedi. AB' ye de, Euro'ya da girmedi. Ama tepede birileri İsviçre'yi o tarafa

doğru itekliyor.

- Siz bir bilim adamısınız. 11 Eylül olayından sonra III. Dünya Savaşı mı çıkacak? demin siz de ifade ettiniz. Bir de şöyle bir korku var. Sanki bir güç var. Bir senaryo yazılmış. Bu güç bu senaryoyu oynatıyor dünyaya. Şimdi sizin söyledikleriniz bununla örtüşüyor.

- Tabii zaten onun için anlatıyorum. Asıl anlatacağım şu: Önce İsviçre'deki 11 Eyül'den bir hafta önceki havayı anlatıyorum. Millet bu durumlardan bayağı kaygılı. "Kule olayından bir hafta sonra ne oldu?" Haberlerde şöyle bir verdi: İsviçre'de bir İsviçreli elini kolunu sallaya sallaya meclis binasına girdi. 15 kadar milletvekilini ve


birkaç bakanı taradı. Bir de el bombası attı, kendi de gitti. Şimdi bu haber geçiştirildi içerde ve dışarda. Ama siz İsviçre de bir hafta önceki havayı bilirseniz bunu tamamiyle açığa çıkmış, çok aşırı hale gelmiş tepkinin devamı olduğunu anlarsınız. Bu tamamiyle, adamın aklına esti de, kafayı üşüttü de, gitti bu olayı yaptı değil. Herkes zaten bu tepki içindeydi. Ve bu adam da dayanamadı. Böyle bir eylem yaptı. "Vay alçaklar diye." Demek istediğimiz şu: Herkes anlar bunu artık. Yalnız İsviçre'de değil. Düzgün Avrupalılarla konuştuğunuz zaman sağ-sol gibi palavralara kanmayacak kadar akıllı adamlar, hepsi ülkesini seven insanlar, çeşitli ülkelerden üstün vasıflı bilim adamları anlamında üst düzeyden bahsediyorum. Yoksa birinin makamlara koyduğu için üst düzey değil -mevkileri büyük, kendileri küçük adamlar- dan bahsetmiyoruz. Bu toplantı-dakiler hakiki üstün kişiler; dolayısıyla her biri ülkesine yapılanları anlatıyor. Meselâ, Avrupa'nın birçok ahalisinin AB'ye girmek

istemediğini Türkiye'de söylemezler istemedikleri halde gene başlarına birileri konuyor. Onları ite kaka AB'ye sokuyor. Emrivaki yapıyor. Bazıları dirense de. "Halbuki Türkiye'de nasıl anlatılıyor o işler?" "Efendim işte bütün dünya küreselleşti. AB kuruldu. NAFTA kuruldu. Dünya küreselleşiyor. Biz de illâ AB'ye girelim de; biz de küreselleşelim, çağdaşlaşalım." Hangi çağdan bahsediyorlarsa, bir eski karanlık çağ ama hangisi olduğunu anlayamadık
Yaso isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 03-11-2008, 16:07   #15
Yaso
Operator
 
Yaso - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jan 2008
Mesajlar: 32.967
Tecrübe Puanı: 1000
Yaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond repute
Standart

Dünyada birileri böyle birtakım AB, NAFTA, Dünya Ticaret Örgütü kuruyor. Dünya Ticaret Örgütünün baş harfleri çift-V TO (WTO)'dur biliyorsunuz. Vurulan bina hangisi Çift-VTC (WTC) yâni Dünya Ticaret Merke228

zi. WTO, dünyadaki küreselleşme hikâyesinin görünen teşkilâtıdır. Onun da fizikî simgesi bu kulelerdir. Uçaklar oraya vuruyor ve kulelerde de kaçıncı katlara neden vurduğunu birkaç gün evvel başka bir TV programında -birkaç kere tekrarı yayınlandı- anlattıydım. Dünyada Batı ülkelerinde, Avrupa'da, Amerika'da, Avustralya'da "yeni dünya düzenci" dediğimiz takıma karşı geniş çapta bir isyan başlamıştır. Yeni dünya düzenci takımında ne olduğunu anlatırız herhalde. İsyanın arasıra belirtileri gözüküyor. Seattle'daki olaylarda binlerce ahali polisle harp etti. Prag'daki gösteriler, en son Cenova'da gösterilerde hayli ölenler oldu. 11 Eylül olayından önce de Dünya Ticaret Örgütünün toplantısı Washington'da olacaktı.

Kule hadisesinden birkaç hafta önce ABD gündeminde o toplantı vardı. Yurtta kamuoyu bunun da farkında değil; daha önce başka kanallarda da söylemedik. Amerika'da da bir gündem çıkarırlar, bütün kanallar, gazeteler günlerce aynı şeyi yazar, söylerler aynı kelimelerle. Bunun da adı "basın hürriyeti" imiş!

Dünya Bankası, IMF -asıl adına KKMF, "Küresel Kraliyet Para Fonu" demek daha doğru olur-, ve dünya ticaret örgütü bu sefer Vaşington'da toplantı yapmak istiyorlar. Cenova'daki olaylarda bir sürü kişi öldü, yaralandı. Birkaç çapulcunun yapacağı işler değildi, büyük çaplıydı. Bu sefer toplantı Dünya Bankasının Vaşington'daki binasında yapılacakmış. Fakat duyuldu ki, kule olayından 2-3 hafta önceki gündemde hep bu konuşuluyordu. Duyulmuş ki: Burada da bir isyan kopacak; yüzbinlerce kişi her taraftan Vaşinton'a akın ediyormuş. Amerika Hükümeti


toplantı olacak binanın epey uzağında (belki l km. uzağında) Berlin duvarı gibi bir duvarla mahalleyi çevirmeye kalkıyor. Vaşinton'un ortasında, ve kimseyi içeri sokmuyor. Bu sefer de Amerikalılar buna isyan etti: "Vay efendim, özgürlükler gidiyor. Kendi memleketimizin, başkentimizin mahallesine bile giremiyoruz. Böyle şey olur mu?" diye patırtı koptu. Konu mecliste de konuşuluyor aynı zamanda. Arkadan da kule olayı oldu.

- 11 Eylül saldırısı yanlış anlamadıysam küreselleşme karşıtlarının küresel dünyaya yönelik saldırısı olarak mı yommlanmalı?

- Kesin olarak cevabı bilmek mümkün değil. -Cevabı bilsem "Küresel Kral" o zaman ben olurdum.- A-ma herkesin düşündüğü iki seçenek var, - (Türkiye'nin dışında herkesin düşündüğü)-. Meselâ bütün Afrika ülkeleri toplanıp küreselci, yeni dünya düzencilere karşı ortak sert bir beyanname yayınlıyor. Yâni Afrika'da bile yeni dünya düzenine karşı isyan var. Bir tek Türkiye'de tepki yok. Türkiye artık küreselleşmenin akıncısı nerdeyse. Ama dünyada en az küresel olan ülke de Türkiye, şu anlamda: Çünkü, bütün dünyada küreselleşmeye, yeni dünya düzenine karşı bir hava var. Bir tek Türkiye'de tepki yok. "Peki bu ne biçim küresel?" Demek ki tepki gösteren dünya açısından hiç te "küresel" değiliz.

- Çok ilginç.

- İki faraziye (teori) olabilir: Bir kere İslâm ülkelerinden birinin dağın başından bu işi yapmış olabileceğine kimse inanmıyor. Amerikalısı da inanmıyor, Avrupalısı hiç inanmıyor. Aslında Türkiye'de de inanmayan çok. A230

ma bizim "tûti"lere ("papağan" demektir, örneğin Mesne-vi'de) bakarsan, "ABD ne derse o doğrudur". Ben kendi fikrimi söylemiyorum. Genel kanaat dünyada şöyle: 1. Birçok ülkede büyük çapta isyan başlamıştır; Amerika'nın içinde de en kuvvetlisi olmak üzere. Amerikalılar da telâşlı "Bizim özgürlüklerimiz gidiyor. Anayasaya aykırı birçok iş yapılıyor. Anayasaya aykırı harp ilân ediliyor." diye. Vietnam harbi de anayasaya aykırı, sudan sebepler yaratılarak çıkarılmış harpti. Herkes bunun böyle olduğunu biliyor. Kendi sistemlerini, kendi geleneklerini, inanışlarını korumak için isyan başlamıştır. Geçtiğimiz senelerde Oklahoma'daki federal devlet binası olayı da kule olayı gibiydi. Kule kadar yüksek bina değildi ama hacmi çok geniş bir binaydı. Bir kamyon dolusu dinamitle havaya u-çuruldu. Bir sürü kişi öldü. Hemen "İslâmi teröristler yapmıştır." dediler, ancak arkasından birkaç tane Amerikalıyı yakaladılar. Bir tanesini de birkaç ay evvel idam ettiler, iğneyle. İğneyle idam daha

insanî imiş. Günlerce de onu tartıştılar. "En insanî idam yolu nedir?" diye. "Assak mı, kessek mi, iğne mi yapsak, gaz mı versek?" diye konuşuldu.

- 11 Eylül saldırısından sonra şu an Afganistan 'a savaş ilân edildi. Nato 'nün devreye girmesi, Kara Savaşı günlük tartışılan konular arasında. 11 Eylül olayının ortaya çıkardığı sonuca göre Yeni Dünya Düzeninin daha da kemikleşmesi, oturması için bahane midir? Ya da oturmasına fayda mı sağlar?


- Bahsettiğim iki faraziyeden bir tanesi isyancılarla ilgili biraz önce anlattığım olay. Ama öbür taraftan da başka bir şey daha var: Son zamanlarda çıkarılan harplerin hemen hepsi -ki bunlar kitaplarda var ben kendim söylemiyorum. İsterseniz kaynakları veririm; isteyen okur-. Bir sürü kitap belgeleriyle, isimlerle, tarihleriyle veriyor. (Vietnam harbi, Kore harbi, II Dünya harbi, Körfez harbi birtakım sahte olaylar tezgâhlanarak, milletleri kışkırtarak, a-salım-keselim havasına sokarak -hiç harp istemeyen milletleri-) vesilelerle çıkarılmış harplerdir. 11 Eylül olayı da bunlara çok benzemektedir. Benim aklıma biraz daha yatkın olanı aslında ikisinin karışımı bir olay olabilir. Çünkü küreselci, yeni dünya düzenci dediğimiz takım daima kendi muhalefetini kendi kurar. Bu standarttır. Örneğin, sadece sahte sol kurmaz, yanında bir de sahte sağ kurar bir çok ülkede. Onun için küreselcilere karşı olanlar tabandan samimi insanlar, dertliler, ama, tepelerinde sahte birilerinin

olması da muhtemeldir. Biraz sonra ülkelerinde neler olduğunu anlatacağım. Benzeri olayların sadece Türkiye'de olduğunu zannetmeyin. Avrupa ülkelerinde bizimkine benzer neler-yapılıyor bizimkiyle aynı zamanda, Türkiye'de kimsenin haberi yok. Küresel karşıtları samimi olarak tepki gösteriyorlar. Ama böyle tepkiden en çok fayda sağlayacaklar var. Yeni dünya düzenciler dediğiniz gibi. Yeni dünya düzeni, küresel kraliyeti oturtmak için, - zaten bu sene oturması gerekiyordu çok eski plâna göre-, sona varımı hızlandırmak ve işi bitirmek için böyle bir olay gerekiyordu. Fakat bunu yaparken de yeni dünya düzenine karşı olanları kullanmış olabilirler. Onun için iki olasılığın


karışımı diyorum. Sırf bana göre değil, dışarıda bir sürü a-haliye göre değerlendirirsek.

- Nereye kadar gidebilir? 3. Dünya Savaşı deniyor meselâ?

- El. Dünya Savaşı diye telâşlanılıyor. Yalnız, iki durum var. III. Dünya Savaşı çıkar mı? Nasıl çıkar, onun üstüne tahmini birşeyler diyebilirim. İnşallah çıkmaz. Tabii daha önemlisi İslâm ülkelerine karşı bir "Hristiyan cihadı" açılmıştır. Yâni, Haçlı Seferi. İster Bush Haçlı Seferi dedi demedi, kazayla dedi lâflarını geç, desin-demesin, o-laya baktığın zaman bütün İslâm ülkelerine karşı bir haçlı seferi görülüyor. "Peki 11 Eylül'de mi başladı ?" "Hayır." bin yıldır böyledir. Ama bu son Haçlı Seferi yeni başlamadı. 100 senedir devam eden bir Haçlı Seferidir. Bu o-laylar son noktayı koymadır. İslâm ülkeleri zaten perişandır. Herbiri bir sömürge durumundadır. Hepsinin başında dışardan ayarlı krallar vardır. Kralların hanımları nedense hep İngiliz veya Amerikalı olur. Yıllar önce daha 70'lerde sahte neft yağı (petrol) bunalımı olduğu zaman Amerika'da ahali diyordu ki, sokakta benzin kuyruğunda: "Bu petrol niye Arapların oluyormuş? Gidelim oraları fethedelim." Nitekim 20 sene

sonra bir Körfez savaşı icat edip zaten denetimlerinde olan petrol bölgesine iyice yerleştiler.

"Şimdi Körfez Savaşının asıl sonucu nedir?" Dikkat edin. Yan ürün gibi görünen şey asıl sonuçtur. "O nedir peki?" Amerika Suudi Arabistanı ve Kuveyti fiilen işgal etti. Bir sürü askeri üssü, yüz binlerce askeri var çölün ortasında. Arapların da haberi yok. Bana da Amerikalı bir


l

mühendis söylemişti. Uçakta beni Amerikalı zannetti. "Biz bir sürü üs yaptık Arapların haberi yok." dedi. Haritaya bakarsanız, zaten çöl çok büyüktür, bakınca görülebilecek gibi değil. Arabistan'a yerleştiler. Diğer taraftan "Biz sizi kurtardık Saddam'dan, -Saddam da hayali bir tehlike, bin Ladin gibi- size de saldıracaktı." "Ne biliyorsun saldıracağını?" Petrol zengini Kuveyt'de ve Suudi Arabistan'da sahte kral aileleri var. İngilizler O. Sinanoğlumanlılara karşı sahte mehzep Vahabiliği kurduğu zaman (o bölgeleri O. Sinanoğlumanlı'dan koparmak için) bunların dedeleri de hemen Türkleri kesti. Daha sonra bu ülkelerin başına Vahabileri koydu. Şimdiki krallar bu ailelerin torunlarıdır. Amerika hem petrol bölgesine yerleşti hem de Suudi Arabistan ve Kuveytin hazinesini soydu. "Ben sizi korudum" bahanesiyle. Kral aileleri ağlaşıyor. Üstelik borçlandılar. Hem işgal edildiler, hem hazineleri soyuldu.

- Bu tip gelişmelerin iktisadî yansımaları da çok fazla.

- Afganistan'daki savaşın da sonucu Amerika'nın, -("Amerika" beyince de millet tek bir şey zannediyor. Aslında küreselci takımı kasdediyoruz. Amerika'nın kendi halkı da gariban bakmayın)-, bu sefer de Orta Asya, Kafkasya neft yağı, doğal gaz, ve maden kaynaklarına, ve o bölgeye yerleşmesi olacaktır. En başta da bu bölgelerin kapısı durumundaki ülkeler olan Türkiye, Pakistan, Afganistan var. Bizim aslında çok dikkatli olmamız lâzım. Kabak bizim başımıza patlayacak.


- Evet, soru işaretleri tükenmiyor bu konuda. Başından beri deliller tartışıldı; tartışılmaya da devam edecek. Reklâmlardan sonra Sayın Sinanoğlu ile cevap aramayı sürdüreceğiz.

(Kısa bir Ara)

- Efendim, "Düşündükçe" programında Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu ile birlikteyiz. Dünyadaki gelişmelerin iktisadî yansımalarına, oradan da Türkiye 'ye yansımalarına geçeceğiz. Öncelikle siz 1.bölümde bir şey dediniz, çok dikkatimi çekti: "Başka ülkelerde de bizdekilere benzer bir takım olaylar var. Türkiye'de bunlar bilinmiyor" dediniz.

- Bu olayları biliyorum da, Türkiye'de duyurulmuyor. "Tûti-i Garbî"ler, dışardan ne söylenirse onu demekle görevlidirler.

- Neler efendim? Sizin aracılığınızla biz de öğrenmiş olalım.

- Biraz önce de söyledim. Bir daha söyleyeyim: "11 Eylül'de birdenbire böyle bir olay oldu da, (vahim bir olay), sonra dünya karıştı. Demek ki böyle bir tehlike var. Ne yapacağız şimdi?" gibi gösterilmeye çalışılıyor dünyaya. Yalnız Türkiye'ye değil. Bu arada en çok Türkiye'ye yutturuluyor o da başka. (Küreselci düzen iyi oturtulmuş olduğu için Türkiye'de.) Bu olaylar 11 Eylül'de başlamadı. Bir sürü evveliyatı, adım adım bir gidiş var. Bir kere önce onu bilelim. Yeni bir olay yok. "Nerde başladı bu o-lay?" Bu olay aslında çok geniş küresel dünyayla ilgili bir olay ama bir de işin İslâmi ülkelere karşı açılan adeta


Haçlı Seferi gibi olan -İster desinler ister demesinler- bir saldırı var. "Ne zaman başladı bu?" Hep vardı da tarih boyu. Bana sorarsanız, "Komünizm" lâfını kaldırıp yerine yeni bir kavram koymaya karar verdi yeni dünya düzenci takım. Sovyetler dağıldı. Zaten muvakkaten kurulmuştu. 70 senelik vazifesini gördü. İşi bitti. 91 yılıydı, -tabii sürekli Amerika'ya gidip geliyoruz, 40 senedir devamlı, o yüzden her yerde ne oluyor içinden görüyoruz-, birdenbire Amerika'nın basın -yayınında (ayarlıdır, bizimkiyle aynı ayar,-24 ayar-) bir lâf çıktı: "Müslüman eşittir Fundamentalist eşittir Terörist" (Türkçesi "tedhişçi") kavramı bir formül gibi oturtuluverdi. "Kızıl tehlike" gitti yerine "yeşil tehlike" geldi. Bu kavramlar "Pat" diye çıkartıldı. Avrupa'da müslüman düşmanlığı tarihten beri çoktur. Ama Amerika'da müslüman nedir, Türkiye nerdedir, bunlardan ahalinin pek haberi olmaz. Amerika'nın ahalisi câhil bırakıldığı için. Dolayısıyla da fazla düşmanlıkları da yoktu. Yeni

kavram-formül ile birlikte müslüman dünyası düşman ilân edildi. Amerika böyle karar verdiği zaman basın-yayına da 1-2 kitap yazdırırlar. Huntington gibi a-damlara. Sonra-feunların çığırtkanlığım yaparlar. Birkaç ay içinde aniden bir hava oluşuverir. Yâni birileri düşman o-larak gösterilir. Her zaman yapmışlardır. Tabii biz o zaman, 91 yılıydı, "Bak şimdi neler olacak?" demiştik. "Öncelikle Türkiye'de neler olacak?" Onların hepsini önceden tahmin ettik, sonra da dünya'da. 91 yılında bu plânın düğmesine basıldı. Bir takım ülkeler, hepsi İslâm ülkesi, Libya, Sudan, Iran, Irak şimdi de Afganistan gibi ülkeler hedef alındı. Türkiye'nin başka bir konumu var. Türkiye'ye açıktan saldırmıyorlar ama, içinden başka işler yapı236

yorlar. Ama sonuç aynıdır. Dolayısıyla bu olaylar, bir başlangıç noktası seçmek gerekirse, 91'de bu lâfların ortaya çıkmasıyla başladı diyebiliriz. Tabii öncesinde de plânlanıyordu. Kimse sanmasın ki, 11 Eylül'de bir olay oluverdi de, ondan sonra ortalık karıştı. Öyle değil. Tüm olaylar adım adım düşünülerek plânlandı. Sizler de biraz düşünürseniz bir adımları farkedersiniz.

Gelelim şimdi işin başka bir yanına: Aynı yıllarda, dünya kamuoyu hazırlanırken, meselâ birdenbire Türkiye'nin iktisadi ve toplum yapısı olarak da çökertilmesi faaliyetleri birden hızlandırıldı. Zaten sistemi öyle kurmuşlardı ki, anında püf dediğin zaman çökecek bir iktisadi sistem kurulmuştu, bilhassa 1980'den sonra. Biz bunu DPT'nin bastığı konuşmamızın kitapçığında "Muz İktisadiyatı" başlığında anlattık. "Rahmetli" ne dedi'? "Sana-yisiz Kalkınma Modeli" ve birden sanayi durdu. 1980-82 döneminde Türkiye'de en önemli iki şey olmuştur: Birincisi Türkiye'de yerli sanayi kurma "şak" diye kesilmiştir. Bununla bağlantılı aynı sıra ikinci bir olay var: YÖK kurdurulmuştur. "Neydi? YOK muydu, neydi? İki noktayı a-tınca YÖK'den kurtuluyorsun da."

"YÖK'ün kurdurulmasının sonucu nedir?" Üniversitelerde araştırma âdeta yasak edilmiştir. Yasak demeye gerek yok, fiilen nerdeyse yasak hale getirilmiştir. A-raştırma yapamazsın, yaparsan da bir sürü dert alırsın. Fizik, kimya gibi konularda bile sahici araştırma yapanın başı derde girer. Gıcık bir konu olması gerekmiyor. Araştırma yapmak yerine 40 saat ders verip para alacaksın. Dünyada böyle bir şey olmaz. Böylelikle üniversiteler bitiril237

mistir. Üniversitelerde bugün bilim de yoktur, eğitim de yoktur. "Var." diyen varsa gelsin konuşalım. İçinden biliyoruz. "Üniversitelerde ne var?" İngilizce Hazırlık sınıfı var. Tarzanlar yetişiyor. "Peki niye Üniversiteler bitirilmiştir?" Biz hatırlıyoruz: 70'lerin sonlarına kadar millet i-ki kelime ile ("faşist, komünist") birbirine düşürülüyordu, bombalar patlıyordu. Bu anarşi olaylarına rağmen üniversitelerde araştırma, bilim,teknik havası başlamıştı. Sanayiler yerli imkânlarla kurulmaya çalışılırken örneğin bir plastik fabrikası kurulacağı zaman üniversiteden konuyla ilgili kişilere araştırmalarını yaptırıyordu. Bir taraftan sanayi durduruldu. Yerine gezim (turizm) yerleştirildi. Gana'ya İngilizler aynı modeli sokmuşlar. "Canım sizin yapmanıza gerek yok. Biz size satarız. Siz turizmle -Türkçesi "gezim"- geçinin." demişler. "Siz oteller yapın. Vatandaşlar da tarzanca öğrensin ki turistlerle konuşsun." Turistlerin çoğu da tarzanca bilmiyor, o da başka. O ülkelere

kendileri gurup gönderiyor. Göndermezse oteller 2 günde batıyor. Oteller batınca da ucuza satın alıyorlar. Ülkenin ahalisine de bir tek o otellerde bulaşıkçılık, ırgatlık işi kalıyor. Senelerce önce yazdık, "Böyle olur." diye. Nitekim de TürEye'de de oldu. Türkiye'de sanayinin durdurulması, aynı zamanda üniversitelerin -araştırma bilim teknik- bitirilmesi suretiyle şayi kuracak, teknoloji geliştirecek insan gücünün engellenmesi "muz iktisâdiyatı"na dönüşümü hazırladı. Üzülerek söylüyorum, Türkiye'de bugün artık meslek sahaları kalmamıştır. Mühendisler, e-lektrik, makine, hele de temel bilimlerde öğrenim görenler meslekleriyle hiç alâkalı olmayan işlerle uğraşmak zorunda kalıyorlar. Bir tanesi ODTÜ Makine'den mezun taksi


şoförlüğü yapıyor. Taksisine de üstü amerikan bayraklı Noel ağacı süsü asmış. İngilizce eğitimin faydası. Ancak ODTÜ'den imâlat hatası kişiler de çıktı ve çıkıyor da. Bu yüzden onlara bir şey demiyoruz. Bir tanesi elektrik mühendisi, diğeri yerbilimci, bunların hiçbirinin kendi meslekleriyle ilgili sahaları artık Türkiye'de olmayacak. İktisadi bunalım olduğu için yok değil. Çünkü böyle sahalar böyle ülkelerde olmaz. Avrupa'dan makine alacağız. Kumaş dokuyacağız; Avrupa'ya satacağız. Şimdiye kadar dokuma tezgahlan için verilmiş olan döviz dışarıya satılan tüm dokuma ürünlerinden alınan dövizden daha fazla i-miş! . Nitekim dokuma ürünlerini de, "Çin, Pakistan'dan daha ucuza alırız." dediler. Dokuma ürünlerini de almadılar ya da kota koydular. Gezimi de 2 günde 2 kelime ile durdurdular. Bir yerde bomba patlatıp. 3 hükümet vatandaşlarına "Türkiye'ye gitmek tehlikelidir." der ve gezim durur. Bunların üstüne iktisat kurulur mu?

- Sayın Sinanoğlu bu noktada bir şey söylemek istiyorum. Türkiye neden bu gidişata engel olamıyor?

- Şunu da söyleyeyim: Türkiye'de tanm ve hayvancılığın yok edildiğini herkes biliyor. Yakında aç kalacağımızı, buğday ülkesi Türkiye'nin buğday ithal ettiğini herkes biliyor. Şimdi bunun benzeri birçok Avrupa ülkesinde oluyor. Onu kimse bilmiyor. Şu anda. (Bilen varsa duymadım). Avrupa'da katıldığım toplantıda tebliğler sunuldu, anlatıldı. Oradan biliyorum. Meselâ, Lehistanlı kalkıp anlatıyor: "Seçtik gibi gösterilen ama seçmediğimiz kişiler [dikkat hep aynı kelimeler] başımıza konduruluyor. Ve bunlar bir takım nereden geldiği belli değil kanunlar


çıkarıyorlar. Hiç tartışılmadan gecenin 2'sinde kimsenin haberi olmuyor. Sonra bir bakıyoruz. Bizim toprakları yabancılar alıvermiş, tanm da bitmiş; hayvancılık da bitmiş". Çek anlatıyor, gene aynı şeyler. Slovak anlatıyor aynı şey. Hadi bunlara şaşmayız. Çünkü oralara da aynı numaraları yapıyorlar. Ama İngiliz'in anlatmasına çok şaştım. 2 tane İngiliz vardı. Bir tanesi çok mühim, derin bir adam; diğeri de hanım. İngiliz hanım konuşmasını büyük saydamlar göstererek yaptı. "İngiliz çiftçisine neler ettiler?" bunu anlatıyor. Çiftçinin elinden topraklar alınmış. "Nasıl alınmış?" Çok kolay. Her çiftçi bankaya borçludur, mevsimlik iş olduğu için. Bu yüzden ve gıda stratejik (hayatî) madde olduğu için her ülkede çiftçi desteklenir. Bilhassa Amerika'da çiftçi desteklenir. Yoksa ertesi gün çiftçi batar. Bize de diyorlar ki: "Siz çiftçiyi desteklemeyin." Ertesi gün de bizde çiftçilik batıyor. Ama kendileri de çiftçiyi büyük çapta destekliyorlar. "Bize bunu kim diyor?" IMF, yâni

Küresel Kıraliyet Para Fonu. İngiliz hanım'in gösterdiği saydamlarda İngiliz çiftçi aileleri perişan, saçını başını yoluyor. Bankaya birileri diyor ki: "Sen yarın git, çiftçiden borçlarını ödemesini iste." Çiftçinin imza attığı sözleşmenin arkasında'meğerse küçücük, "Banka istediği zaman borcunu geri alır." yazarmış. Çiftçinin haberi bile olmaz öyle yazdığından. Banka borcunu ister, çiftçi ödeyemez. Hemen arazisini, hatta oturduğu evini alırlar. Aynı şey 1970'lerde Amerikan çiftçisine de oldu. "Var mı haberiniz? Ey Amerikan Muhipleri!

Bundan haberiniz var mı sizin?" Yok. Bir şeyden haberiniz yoktur. Bir şeye de aklınız ermez. Sadece bir gizli cemiyetin üyesi olduğunuz için belli makamlara ko240

nulup bu memleketin, yâni vatan topraklarının, yabancıya teslim edilmesine eyvallah diyorsunuz.

1970Merde Amerika'da birçok ailenin kendi büyük çiftlikleri vardı. Kızılderililerden çaldıkları topraklar üzerinde. Zaten bu çiftçilere birkaç banka borç veriyor. Hepsi de tek bir bankanın şubesidir aslında kurcalasan. Kulede de uçağın çarptığı katların 20 katı işte o bankaya ait. 1970'lerde çiftçiden borçlarını aniden ödemesini istediler, orra TV'lerinde kaç kere gözümle görmüştüm. "Borcunu yarın vereceksin." diyor. Çiftçi: "Nasıl olur? Mahsul zamanı değil, nasıl vereyim?". "Bak," diyorlar, bunu imzalamışsın, arkada ufacık "Banka istediği zaman borcunu alır." yazıyor. Hemen kamyonlar geliyor, arazisinin tapusunu aldıkları gibi oturduğu evin eşyasını her şeyini alıp götürüyorlar. KO. Sinanoğlukoca çiftçi ailesi öyle perişan kalıyor. Böylelikle birçok arazi ve tanm sadece birkaç bankanın eline geçti. Sonra başka ülkelerde de aynısı oldu. Şimdi Türkiye'de olan onlardan bir tanesi. "Türkiye'de zaten arazileri yabancılar da alabilir." diye kanun çıkardılar. Zaten alıyordu da,

kılıfına uydurmak için bir de kanun çıkardılar. Bunu Avrupa'daki bütün aklı başındaki insanlar söylüyor. Ben sadece sizlere iletiyorum. Aracıyım, benim bir şey dediğim yok. Elçiye zeval olmaz. "Dünyada kıtlık olacak." diyorlar. Çünkü birkaç şirket, birkaç banka bunları eline geçiriyor. Biliyorsunuz çiftçilik, binlerce yıllık aile, köy geleneğinin devamıdır. Doğuştan işi biliyor ve bu işi yapmaya da razıdır. Bu gelenekten gelen iş bittiği anda bir daha istese de çiftçilik yapamaz. Betondan bıktık, yeşillik görelim diye Ankara'nın biraz dışında taksiyle bir yere gittim. Meğersem orası köymüş. Çöl gibi olmuş. Et241

İ

lik'in arka tarafi, ot bile yok. Taksici de o köydenmiş. Taksici dedi ki; "Ben daha lisedeyken buraları yemyeşildi, burada tarla vardı, bO. Sinanoğlutan vardı." dedi. Ot bile yok hemen Ankara'nın yanında, nereye gitsen hep böyle olmuş. Sivas'dan 30 km uzağına gittim. Ekili bir tarla, bir tek hayvan görmedim. Sadece bir tane tavuk gördüm. Köylerin hepsi boşaltılmış. Bunlar kendiliğinden olan işler değil. Dünya'da da oluyor burada da oluyor. Şimdi birkaç şirket topraklan eline geçiriyor. Meselâ Kargil firması gelip iznik gölünün kenarına güzel tabiat yerine fabrika kuruyor. Ancak bu birkaç şirket binlerce yıllık gelenekten gelen çiftçiliği tek başına yapamaz. Bunu Avrupa'da herkes görmeye başladı artık. Dolayısıyla çok yakın zamanda birçok ülkede kıtlık olacağını, en başta Türkiye'de herkes söylüyor. Ben demiyorum. Ama hiç şaşmam.

Dünya çapında benzeri oluyor. İngiliz hanım saydamlarla olanları gösterdiği zaman İngilizlere de bunu yapıyorlar diye çok şaşmıştım. Bu hanım öyle bir hanım ki isyan eden çiftçileri örgütlemiş. Başına geçmiş. Aynı zamanda hanım şarkıcıyım ş. Joan Baez gibi toplumsal konularda şarkı söyleyen eylemci bir hanım. Konuşmasının ardından da "Çiftçilere Ağıt" diye kendi yazdığı bir şarkıyı söyledi. Biz de: "Türkiye'deki melanet işleri biraz kurca-lasan, arkasından İngiliz çıkar diye kızardık, Vay canına size de mi yapıyorlar." dedim. Dünyada, "Amerika şunu yapıyor", "İngiltere böyle yaptı", gibi şeyler yok artık. Zaten Yeni Dünya Düzenci, Küresel Kraliyetçi takım 200 senedir sessizce faaliyetteydi. Ama görünmüyordu. Devlet yapıyor gibi oluyordu. Şimdi artık coştular; hızlandıkça görünür oldular. Ve şimdi artık, Avrupa'daki herkes de:


"Ulus-devletleri yıkıyorlar, anayasamızı değiştiriyorlar, bizim seçmediğimiz, seçtik gibi gösterilen adamlar bu işleri yapıyor" diye şikayetçi. Sır perdesi kalkıyor, maskeler düşürülüyor. Olanları anlamak isteyenler, bizde bilim a-damı geçinenler, gidip Türkiye'yi başka ülkelerle karşılaştırsınlar.

- Siz farklı bir boyuttan söz ettiniz. Küresel dünyayı tahlil için son derece önemli veriler verdiniz. Fakat gelecek günler çok tedirgin edici. Türkiye zaten bir iktisadî bunalım, siyasi bunalım yaşıyordu. Halk-oylaması ("referandum ") krizi, şimdi de savaş krizi eklendi. Gelecek çok kaygı verici değil mi?

- Evet. Türkiye çok ilginç bir ülke, aynı zamanda dışından bakmaya çalışırsak. Dışından bakamayız tabii. Biz buranın evlâdıyız. Son Yeniçeriyiz âdeta. Ama dışardan bakmaya uğraşırsak Türkiye çok ilginç bir ülke. Meselâ, çok mühim iktisadî, siyasi, iç-dış hâdiseler var iken durup dururken Anayasa değiştiriliyor. Öyle maddeler değiştiriliyor ki, egemenlik gidiyor, dil gidiyor (Türkiye'nin bütünlüğünü sarsacak bir olay. "Nasıl gider?" Türkçe 2. plâna atılırsa, herkes ayrı telden çalarsa elbet bütünlük de gider. Çok ciddi işler oluyor. Tartışılmadan imzalanıp kabul ediliyor. Ama bunlar olurken milletvekili maaşları gündeme geliyor. Bilen birisi anlatsa da öğrensek işin hukuki tarafını, bir şey anlatan yok ki halka. Biz de diyoruz ki: "Milletvekili maaşlarının anayasada işi ne?" Anayasa genel bir çerçevedir sadece. Şâir ülke anayasalarına bak. Bir vatandaş olarak benim garibime gidiyor. "Anayasa da böyle ıvır zıvırın işi ne?" Çok garip bir olay var. "Anayasa


değişikliği nerden çıktı? Biraz beklese olmaz mı?" Anladık, bir vazife verilmiş yapılacak. Atatürk'ün tüm kurduklarını yıkıcı şekilde bir anayasa yapılıyor. Bunu da A-tatürkçüyüz diyenler yapıyor. Asıl böyle konuların tartışılması gerekirken, gündem, milletvekili maaşları, cumhurbaşkanı şöyle dedi, Ecevit böyle dedi oluveriyor. Milleti ne biçim şeylerle oyalıyorlar. Herhalde millet diğer ö-nemli değişiklikleri fark etmesin diye bu madde araya sokuşturulmuş olacak, bunun Türkçesi budur. Herhalde Türkiye Cumhuriyetinde olan herkes Türkçe anlıyor. Anayasa ne derse desin.

- Sayın Sinanoğltı zaten çok soru işaretlerinin olduğu bir dönem yaşıyoruz. Siz bu sorulara daha da yeni sorular kanınız zannediyorum. Bu programın amacı geleceğe yönelik mesajlar verebilmek, düşünmek.

- Mesaj yâni Türkçesi ileti, bildirim, tebliğ. Ama bu durumlarda yılmadan neler yapmamız gerektiğini aslında biz biliyoruz. Herkesin yapacağı birşeyler var. Onları da inşallah birgün oturur konuşuruz.

- Gelecek programda diyelim efendim. Anlamlan-dıramadığımız dünyada ve Türkiye 'de değişen olaylar var. Dünyadaki tekelciliği, küreselleşmeyi daha sorgulayama-dan yeni sorunlarla karşılaşıyoruz. Bu arada da içinde bulunduğumuz iktisadî bunalımı aşmaya çabalıyoruz. Ö-zünde, insanın iyiliğine olan hedefe doğru gitmemiz gerektiğini düşünüyorum. Sîz ne diyorsunuz hocam?


- Dünyada binlerce sene önce gelmiş geçmiş en büyük medeniyeti kurmuş Uygurlardan başlayarak bütün Türk devletleri (Avrasya'da, İran'da, Hindistan'da,...), devletin, insanların refahı için çalışması gerektiği, hükümdarın, milletinin, ahalinin (her türlü ahalinin, hangi dilden, hangi ırktan olursa olsun) refahı, saadeti, sağlığı için varolduğu anlayışını, Atatürk dâhil, benimsemiştir. Batı'da ise bu hep eksik kalmıştır. İnsan köle gibi görülmüştür. Harplerde harcanmıştır. 5-10 bin senede bir, biz, Batı'ya defalarca insanlık anlayışını, bilim ve teknolojiyi öğrettiğimiz gibi öğrettik. Şimdi bu yeni dünya düzenciler gene unutturdular. Ancak, bu yeni kapkaranlık çağdan kendimizi ve Batı'yı da kurtarabilecek olan gene de biziz.

- "Düşündükçe "de bu haftalık bu kadar, diyorum. Yeni çağın düzeninin insanlık anlayışında olması gerekir derken, bu konuda düşünmenizi tavsiye ediyorum. İyi günler.
Yaso isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 03-11-2008, 16:07   #16
Yaso
Operator
 
Yaso - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jan 2008
Mesajlar: 32.967
Tecrübe Puanı: 1000
Yaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond repute
Standart

YENİ DÜNYA DÜZENİ

ve

TÜRKİYE'NİN GELECEĞİ

Başkan: "Yeni Dünya Düzeni ve Türkiye'nin Geleceği" konulu toplantımıza hoş geldiniz. Bugün iki konuşmacımız var, iki bilim adamı; biri sosyal bilimler dalında, öbürü müspet bilimlerde ülkemizin yetiştirdiği değerler. Birinci konuşmacımız. Prof. Dr. Korkut Boratav. Korkut Bey, hâlen Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi İktisat Bölümünde Profesör. Müspet bilimlerdeki bilim adamımıza gelince; onun özgeçmişini biraz uzunca takdim etmek durumundayım: Sayın Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu, (özgeçmiş özeti)...

(...) "

[Prof. Dr. Korkut Boratav'm konuşması]

(...)

Sayın Boratav'a, değerli fikirleri için çok teşekkürler ederiz. Sözü Sayın Sinanoğlu hocama veriyorum; buyurun.

1 Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu ile söyleşi- İTÜ Evi, Ankara, Ekim 2001


Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu: Merhabalar. Bu güneşli tatil gününde burada bulunmanız da bizi onurlandırıyor; fakat Sayın Korkut Boratav Hocamın böyle muhteşem konuşmasından sonra biz ne yapacağız?.. Başıma hiç böyle bir şey gelmemişti.

Hocam, önce bazı konularda görüş ayrılığımız olabilir, olur diye düşündü; ama ben kendisinin dediklerine yüzde yüz katılıyorum. Hani yağ çekme babından da böyle lâflar etmeye alışkın değiliz; ancak samimiyetle söylüyorum, tamamen katılıyorum ve tahmin ediyorum ki daha söylemediği birçok şeylere de katılıyorum. Hattâ onun dediklerini kendi gözlemlerime dayanarak teyit eder mahiyette de birkaç şey ekleyeceğim:

Dünyada ve Türkiye'de Yeni Dünya Düzeni

11 Eylül günü

Şu kule olayı oldu ya; kule olayının olduğu sabah, Avrupa'dan gece İstanbul'a geldim, kule olayının olduğu sabah -11 Eylül- Ankara'ya vardım. Bizim evin orada da bir kültür merkezi gibi bir yer açılmış, -Ankara merkezinde oturuyoruz hâlâ- öğleden sonra oraya uğradım. Orada birkaç tane düzgün genç var; "Hocam hoş geldin; şimdi ne oluyor, neler olacak?" dediler. Ben de dedim ki, "Vallahi şimdi Avrupa'da böyle iki-üç ülkede, birçok Avrupalının da geldiği ve eğilim olarak yeni dünya düzencilere karşı


olan, bu yeni dünya düzeni adı altında yapılan şeylerin farkında olup da buna tepki gösterenlerin toplantısından geliyorum, bin kişilik..." Bunlar da çoluk çocuk değil, Avrupa'nın birçok ülkesinden her dalda âlim adamlar; çeşni olarak bir de bizi çağırıyorlar.

Dedim ki, "Ben, dün öyle bir toplantıdan geliyorum. Orada bana son 10 gündür herkes diyor ki, 'Yakında bir olay olacak. Hattâ bundan üçüncü dünya harbi bile çıkabilir.' Telaş içindeler; bir sürü ülkeden, yeni Doğu Avrupa ülkeleri dahil, bütün Avrupa ülkeleri. Biz de diyoruz ki, "Vay canına, biz bunlara üç sene önce de bir konuşma yapmıştık, bir şeyler ima etmiştik, "dünya çapında olaylar oluyor" demiştik. Şimdi dediler ki, "Sen 3 sene evvel böyle şeyler diyordun, vay doğruymuş". Ama bir baktık, bunlar bizi geçmiş, çok hızlı. Dedik ki, "Vay canına, bunlar 3 senedir bayağı hızlı gidiyorlar, üçüncü dünya harbi filan demeye başladılar."

Ankara'ya geldik, öğleden sonra o çocuklara uğradık; "Böyle böyle diyorlar, yani bir şeyler olacak şimdi" dedik. Evet gittik, 3 saat sonra arkadaşın biri telefon etti; "Hocam, televizyonu aç; Amerika çöküyor." Hoppala... Televizyonu açtık, kule olayı olmuş. Eskiden bir şey dediğimiz zaman, 5-10 sene sonra oluyordu, şimdi 3 saat sonra oluyor; yani hızlandılar.

Bir şey söylemek istiyorum: Haberlerde basit bir şey geçti, tabii zannediyorum pek fark eden olmadı. U-çaklar nereye vuruyor? Dünya Ticaret Örgütü, WTO; bu da WTC, yani Dünya Ticaret Örgütünün fiziksel simgesi olan iki kule, buraya vuruyor. Bu, yeni dünya düzencilerin


fiziki, görünen bir simgesi, tecelli etmiş şekli. Bir de bunun araçlarından olan Pentagon'un da istihbarat kanadına vuruyor. Bir saat sonra da, Hattâ birkaç saat geçti; çünkü o ara Bush tabii hemen gitmiş, o yerin 7 kat dibindeki mahzenlere falan saklanmış da, yaka paça bunu tutup çıkardılar, "Yahu gel, millete bir şeyler de" dediler ve korka korka geldi, yani aradan onun için birazcık zaman geçti. Hemen arkasından "Vay, bunu Bin Ladin yaptı, bunu Müslümanlar yaptı, Haçlı Seferi" falan diye başladı. Vay canına...

Bu olayda çok açık seçik bir tebliğ var, bir bildirim var. Bu yeni dünya düzenci takımının ne olduğunu, kendi açımdan da gördüklerime dayanarak izah edeceğim birazdan, Hocam da anlattı. Uçak, ikinci kulede 80 inci kata dalıyor ve daldığı yerin olduğu yerdeki 20 kat kime ait, biliyor musunuz? Haberlerde şöyle bir kelime -Bizim tabii hemen kafada, çizgi romanlardaki gibi bulut içinde bir ampul çaktı- geçti: "O 20 kat, J. P. Morgan Bankasına ait olan 20 kat." Bu bankayı siz iyi bilirsiniz. Biz, matematikten hoşlanan bir insanız. Onun için biliyoruz ki, bazı şeylerin rastlantı olması ihtimali o kadar azdır ki; mesela 1/10 üzeri 89'dur, 1/10 üzeri 89 da kainattaki tahmin edilen bütün atom sayısı. Bütün evrenlerdeki bütün atomların sayısı böyle tahmin ediliyor, 10 üzeri 89. Yani kainatta bütün bu yıldızların, samanyolunun falan olduğu koskoca kainatta tek bir atomu bulmak gibi bir ihtimal. Onun için bunlar ihtimalle falan, rastlantıyla izah edilecek şeyler değildir, burada açık

seçik bir bildirim var. Adam hem bu yeni dünya düzencilerin fiziki tecellisi olan iki kuleye dalıyor, hem Morgan Bankasının 20 katına dalıyor, hem de


onun sopası olan Pentagon'a dalıyor, "Bak, sopanı da kırarım" gibilerinden.

Bunu Avrupa'da filan herkes anladı da, daha önceden de biliyordu zaten. Bizdeki tûtî-i garbiler (Batı papağanı) ayarlı basm-yayın da, saatlerce, günde 24 saat Amerika'nın tûtî-i garbîliğini yapıyor. Dikkat edin, şu günlerde Alman televizyonunda, Fransız televizyonunda arada haberlerde 15 dakika Afganistan'daki olayı anlatıyor, onun dışında öyle bir program yok. Bizim bu tûtî-i garbiler de, -"bizim" diyemeyiz de, ağzımız alışmış, kusura bakmayın, kiminse- günde 24 saat Amerika'nın ne muhteşem bir güç olduğunu anlatıyorlar; uçak gemileri, uçaklar kalkıyor, tomahavk'lar gidiyor, arada da Bin Ladin, elinde bir tüfek, sakin sakin oturuyor orada. "Vay anasına, bu Bin Ladin ne adammış; bak nelere aklı eriyor" dedik. Biliyorsunuz, Pentagon'da elektronik tedbirler önceden kapatılmış; yani uçak oraya dalarken Pentegon'un haberi olmuyor, olacak iş değil. Halbuki Pentagon üzerinden sinek geçse, hemen otomatik roketler devreye gir ermiş...

11 Eylül'den sonraki birkaç gün

Bu ciddi konuşmalardan sonra, izin verirseniz sizi biraz güldüreyim: Tabii bazıları J. P. Morgan'm ne olduğunu biliyordur; bazıları da düşünüyordur, "Acaba ne bu?" diye. Püf noktası orada yatar arkadaşlar. Yalnız şu var: Olaydan birkaç gün sonra İstanbul'daydık, Ada vapurunu bekliyoruz. Bir Alman karı-koca gezmeye gelmişler; fakat


yüzlerinden biraz kafaları çalıştığı belli oluyor. Tam o sırada bir gariban geldi, elinde adi saatler var, l dolarlık falan, bunları satıyor ve bunlara "Rolex" diyor. Alman çift de Rolex'in ne olduğunu biliyor. Rolex biliyorsunuz 10 bin dolardan başlar; ya bir ülkeyi soyacaksın ya birisi seni bilmem nereye kral yapacak ki, senin Rolex'in olsun. O-nun için bizim gibilerin filan Rolex'i olmaz; bak bizimki 5 dolarlık, neyse... Bunlar birbirlerine bakıp, "Rolex"" diye gülümsediler. Adam gitti, ben bunlara hemen bir lâf attım, dedim ki, "Bu, Afganistan malı Rolex." Bunlar hemen anladı; ama bu Almanlar, İsviçreliler falan da şakalardan fazla anlamazlar, "Bir daha anlat" derler, hele Nasreddin Hoca fıkralarını üç kere anlatacaksın. Onun için her ihtimale karşı bir daha anlattım, dedim ki, "Afganistan o kulelere elektronik numaralarla bir şeyler yapıyorsa, Rolex de yapar." Bunlar güldüler, tabii şaşırmadılar; çünkü Avrupalının çoğu, olayın arkasında ne yattığını zaten biliyor.

Türkiye biliyor mu? Taksiye binerseniz şoföre sorun, bakkala gidince bakkala sorun, köye gidince köylüye sorun; Allah bilir der ki, "Bin Ladin yaptı." Çünkü 24 saat duyarsa tûtîlerden, elbette öyle diyecek.

J. P. Morgan'ı çok iyi bilirsiniz; 1890'larda, bir de arkasından 1929 krizinden sonra tamamıyla iflas etmiş o-lan Amerikan devletini mali olarak kurtaran bankadır arkadaşlar. Bu banka nasıldır? Geçen gün bir televizyonda anlattım; ayarlı televizyonlar da bizi çağırmaz; yeni dünya düzenci takımının kuyruğunun kuyruğu üzerindeki böcekler oldukları için, onlar bizi çağırmaz. Neyse... J. P. Morgan Bankası, o iki dönemde de iflas etmekte olan A-merikan hükümetini kurtaran bankadır. Aslında öyle bir


banka ki, -neyse onu televizyonda anlattım, orasını anlatmayayım- bunun Nev York'ta saray gibi bir binası var, tapınak gibi; mermer sütunlar, içerisi kocaman, şatafatlı bir yer. İçinde banka memurları falan oturmaz; ta dibinde bir tane üniformalı adam oturuyor bir masada.

Ben merak ettim, bir tarihte gittim oraya; dedim ki, "Ben, hazine tahvili almak istiyorum." "Kaç milyar dolarlık efendim?" dedi adam, "Vallahi 10 bin dolar düşünüyordum" dedim. Adam, Almanların bizim saat satıcısına takındığı bir gülümsemeyle beni kapıdan dışarı uğurladı. Orası merkezi; ama tabii bunun bir sürü binaları var. Yani burası, gidip de "çek hesabı açacağım" falan, öyle bir banka değil; bu, ülkeleri, devletleri batırıp çıkaran banka. Aslında bu da başka bir bankanın acentesi, Avrupa'daki başka bir bankanın acentesi. Fakat Avrupa'daki bankanın -yani 250 senedir filan- Amerika'da bir görünen acentesi var, hiçbir iş yapmaz; yani böyle kocaman binası vardır, bizim devlet daireleri gibi. Bir de bu görünmeyen acentesi, gizli acentesi bu; hükümetleri indiren, dünya harpleri çıkaran, milletleri _birbirine kırdıran, iki tarafı da destekleyen, Napolyon'dan beri bunu yapanın acentesi. Mesela bunların babası olan banka, -adını söylemiyorum- daha Napolyon zamanında, Napolyan

İngilizlerle harp ederken, bir taraftan Napolyon'a borç veriyor, öbür eliyle de İngilizlere askeri malzeme temin ediyor, ikisini birbirine kırdırıyor. Bütün bu harpleri kurcalarsan, arkasında bunlar çıkar. J. P. Morgan, o Morgan ve uçak oraya dalış yapıyor. Burada açık seçik bir bildirim var, Morgan'ı bilen herkes bu işi anlıyor.


i?

"Yeni Dünya Düzeni" yeni mi?

Şimdi gelelim yeni dünya düzenine... Bu yeni dünya düzeni, yeni eğildir, onu da bilesiniz. Evet, bizim Bush'un babası Bush, "yeni dünya düzeni" diye bir lâf ortaya attı. Yedi yıl kadar önce Anadolu'daki yerlerde konuşma yaparken, aklıma geldi; daha o zaman da dolar merakı daha çok azmamıştı millette, ama biz cepten bir tane dolar çıkardık. Bu, görsel eğitim kapsamına girer, yani i-şitsel değil de... Cepten bir dolar çıkarıp bir ara baktık. "Herkes bakar, ama herkes görmez" derler ya; biz de bakarken birden gördük, "Vay anasına, bunun arkasında birtakım resimler var, nedir" dedik, anlayamadık tabii. Sonradan önüme gelen Amerikalıya sordum, "Sizin paranızın arkasında böyle resimler var, bu ne demek?" dedim; hiçbiri bilmiyor. Sonra bir tanesi biraz biliyormuş, neyse biraz öğrendik, son bir-iki senedir dışarıda çıkan kitaplarda da adamakıllı var artık.

Şimdi 100 dolara falan bakmayın; 100 dolarlık taşırsınız da, l dolarlıkta var. Çünkü l dolar halkın elinde daha çok dolaşıyor ya orada; oralarda 100 dolarlık göremezsin. Amerika'da sen şimdi bir dükkâna git veya bir benzin durağına git, cebinden bir 100 dolarlık çıkar, almazlar. Hattâ orada yazar, "20 dolarlıktan büyük para kabul edilmez" diye. Onun için herkeste l dolarlıklar vb. vardır; ceplerinde fazla para olmaz. Bir dolarlığın arkasındaki resmin ne olduğunu buradaki birçok kişi bakınca anlar da, onu söylemeyelim, ayıp olmasın; ama onun altında bir Latince yazı var: "Novo ordro sectorum". Ne demek?


"Yeni dünya düzeni" demek arkadaş, Latince; ve bu paranın üstündeki bu simge ve bu yazı, Amerikan Meclisinin kurulduğundan beri kapısının girişinde var. Yani bu simge ve bu lâf, 1776'dan beri var. Hiç şakası yok, açın bakın, kitaplarda da yazıyor şimdi. Yeni dünya düzeni yeni değil. Yani bizim matematiksel olarak böyle tanımlar çok hoşuma gidiyor; mesela bir şeyi tanımlarken, "bu o değildir" dersin. Meselâ "milli eğitimi" de böyle tanımlıyoruz; "ne millidir, ne eğitimdir" deriz, kestirmeden. Düzen deyince, Karaoğlan'ın meşhur olduğu yıllarda halkın bir latifesi vardı "düzen" hakkında, onu bilenleriniz hatırlasın.

Küreselleşme mi, Küresel Kıraliyetcilik mi?

Yeni dünya düzeni ve küreselleşme, aşağı yukarı aynı lâf, Hocamın dediği gibi. Bunları Türkiye'de birden bire bizim tûtîiler, "Küreselleşiyoruz, özelleşiyoruz" diye dillerine dolamışlardı. Böyle lâflar önce dışarıda çıkar, ben oralarda bunları duyarım, ilk çıkarıldığı zamanlar Amerika'da vb... Derim ki, "Bak şimdi 5-6 sene sonra Türkiye'de neler olacak." Hakikaten bir süre sonra bizim tûtîler bir yaygara başlattı. Tûtîlere tabii bilim adamı geçinen sahte aydın sınıfı mensupları dâhil. Her sömürgede sahte aydın sınıfı yetiştirmiştir sömürgeciler, onu da bilelim.

Küreselleşme, Türkiye'de şöyle yutturulmuştur, yanlışsa düzeltin: "Efendim dünya küreselleşiyor; insanlık, kardeşlik..." Yani cazip gelen lâflar var. Bunu 1962'de bana falanca rektör, arabasında Mersedes'le giderken, "Ok254

taycığım, ileride devletler kalmayacak, ordular kalmayacak, herkes tek dil konuşacak, [Tarzanca, -'bunu ben koyuyorum oraya'-] konuşacak" dedi, yani daha o zamanlar söylüyor buradaki. Küreselleşme burada öyle yutturul-muştur ki, insan bilmese, "Vay, iyi" diyecek; yani "Harpler olmayacak; çeşitli milliyetler, ırkçılıklar olmayacak... Düzenli, demokratik, bütün ülkelerin demokratik olarak katılacağı bir tek dünya devleti olacak" diye yutturuluyor. Cazip de geliyor; "Fena mı, harp zarp olmasın"...

Türkiye'nin çok önemli özellikleri var; hiç kimse "geri kaldık" demesin, Türkiye birçok konuda dünyada rekor kıran bir ülkedir. Mesela parasında sıfırı en bol olan ülke Türkiye'dir. Başka şeylerde de öyledir; bilimde, eğitimde de öyledir, sıfırı en bol olan ülke haline getirilmiştir. Biz, milletimizin böyle olmadığını biliyoruz. 1950'lere kadar Türkiye'deki ortaöğretim, dünyadaki iki-üç tane en iyisinden biriydi. Korkut Hocam da onun ürünü. Ancak şu son 50 yılda yeni dünya düzencilerinin buradaki uzantıları vasıtasıyla Türkiye'nin birçok şeyi sıfıra indirgendi. Şimdi sıfırı en bol olan eğitim de Türkiye'dedir.

Ayrıca dünyada bu tûtî, hep aynı yerden ayarlı ba-sın-yayınlarla, küreselleştirme lâflarının mânâsı değiştirilerek milletlere yutturulmaya çalışılırken, bunu en çok yutan ülke de Türkiye'dir; çantada keklik, Hattâ tüyleri bile yolunmuş bir keklik vaziyetindedir maalesef. Üzülerek söylüyoruz tabii, ne yapalım; ama bu böyledir. Türkiye'ye bu, şöyle yutturulmuştur: "Herkes dilinden, kültüründen, tarihinden, kimliğinden, bağımsızlığından, ulus-devletinden vazgeçiyor. Bizim de ilerlemek için, Batılı


olmak için, ['hay batası Batı; güneş bile Batıdan batar'] biz de öyle olmalıyız." Vay efendim bir furya, "Türkçe bilmem ne olmaz, yok bilmem senin tarihin şöyledir, böyledir" diye, ihanet kumkumalarından bir sürü yalan, palavra...

"Bağımsızlık da ne demekmiş, ulusal egemenlik içi boş bir kavramdır." Bunu kim diyor, biliyor musunuz? İ-çinizde bir-iki yıl önce Aydınlık Dergisini okuyan olmuşsa, orada birisinin çok önemli bir mevkie gelmeden önce söylediği lâflar tarih gösterilerek, sayfa numarası gösterilerek yazılmıştı. Türkiye'de çok önemli bir isim şu anda. Adamın lâfları arasında baştaki lâf şuydu: "Efendim ulusal egemenlik, içi boş bir kavramdır." Yani senin egemenliğini temsil eden adamlardan biri bunu söylüyor, oraya gelmeden önce. "Ulusal hukuk, o da neymiş; üst hukuk vardır." da demiş. Bunları diyene de, en iyisi diye güveniyoruz bu ara; şu işe bakın.

Dolayısıyla küreselleşme lâfı, dışarıda bize yuttu-rulduğu gibi değildir. Meselâ Amerika'ya git, iki ay otur, bütün televizyonları seyret, ondan sonra bütün gazetelere bak, -zaten hepsi aynıdır, bir-iki tanesi hariç, binlerce gazete hep aynı kelimelerle aynı haberleri yazar; bunun adı da basın hürriyetiymiş! Dersin ki "Vay canına, biz zannediyorduk ki bu Amerika çok küreselleşmiş bir ülkedir. Hayret, hiç küreselleşme lâfı geçmiyor, hiç yeri yok." Televizyonda iki ayda bir kere geçti, o da borsa programıydı; yani bizdeki gibi borsa programı oluyor ya, kumarhaneyi kışkırtmak için biraz, Soroz gibi birileri alıp paraları götürsün dışarı diye... Soroz'un İstanbul'da acentesi vardır


biliyorsunuz, borsayı indirip çıkaran. Amerika'daki işte öyle bir borsa programında bir kere dedi ki, "Falanca şirket kânnı arttırması için pazarını başka ülkelere de biraz genişletsin de küreselleşsin." "Küreselleşme" sözcüğü bükere geçti diye sevindik, başka hiç duymazsın. Onun yerine ne duyarsın; "Amerikan çıkarları, Amerikan bilmem nesi, Amerikan gücü, Amerikan filan...." Biz biraz ciğer uzmanı olduk da, Batının her ülkesindeki ahalinin ciğerini biliriz. Hattâ o kadar olduk ki, ben, "başka bir şey bilirim" demem, estağfurullah öyle bir huyumuz yoktur; ama bunu "bilirim" derim doğrusu.. Bize soruyorlar, Amerikalı'nın kendisi soruyor: "Bizim ciğerimiz nedir, anlat." Ben de diyorum ki, "Yok ki, nesini anlatayım." Türkiye'de de Türk lâfı adetâ yasaktır; "Türkiyeli", "Türkiye", "Anadolu" (kastettikleri "Anatolia") denir. Mesela Türk Kimya Derneği vardı, adını değiştirmişler, Türkiye Kimya Derneği olmuş; incelik, coğrafi olarak filan... Orada öyle değil, tam tersine; "Amerika

bilmem nesi" demez, "Amerikan bilmem nesi" der, adamlarda azılı bir kovboy milliyetçiliği var. Halbuki milliyet de ortada yok üstelik; ama adamlar, "Amerikan..."

Hattâ derler ki, "Orada bir sürü bilim adamı var Türkiye'den; onlar gelsin de buraya yardım etsin." Bazen uçakta rastlarız bir-iki tanesine, "Biz Amerikanlar..." der şöyle Tarzan şivesiyle; yani o bile "Amerikan" diyor. Burada da "Aman efendim Türk lâfı etmeyin." Neymiş; ırkçılık olurmuş. Başka kimliklerden bahsedersen olmazmış da, "Türk" dersen ırkçılık oluyormuş; böyle garip bir ülke. Tabii bunlar hep kültür mühendisleri marifetiyle bu hâle getirildi. Biz lisedeyken böyle bir şey yoktu, herkes aşağı


yukarı aynı havadaydı, başka türlü olan da zaten sesini çıkarmazdı, herkes Atatürk milliyetçisiydi. "Şöyle olacağız, böyle olacağız, Batının da önüne geçeceğiz" diye bir şevkle saldırdık, bir şeyler yaptık; ama sonradan işi bitirdiler.

Bu "yeni dünya düzeni", hiç Türkiye'de anlaşıldığı mânâda değildir. Kimsenin kendi bağımsızlığından, kendi dilinden, kendi kültüründen, kendi tarih bilincinden falan vazgeçtiği yok; bilhassa bu yeni dünya düzeni lâfları çıktığından beri de herkes kendi kültürüne, kendi diline, kendi bağımsızlığına daha fazla sarılmış, uğraşıyor, debeleniyor. Yani yeni dünya düzeninin mânâsı dışarıda tamamıyla farklı.

Başka bir şey... Bu yeni dünya düzeni veya küreselleşme dedikleri olay, bütün insanların kardeşlik içinde yaşayacağı, her ülkenin eşit olacağı, söz hakkı olacağı bir dünya devleti kavramı değil; bu, burada yutturulan kavram, buradaki bilhassa aydın geçinen bir sınıfa yutturulan şeyler. Burada yeni dünya düzeninin en az 300 senelik -hattâ daha da eskisi var da, artık oralarını anlatmayalım-bir geçmişi var ve bunun doğru adını koymak gerekir...

Bak hoparlörler bile kızıyor; yani bunlar senin düşünceni anlıyor, hemen engellemeye çalışıyor. "Düşünce suçu", düşünmek suçtur demekmiş meğerse , bunu da anladık sonunda. "Falanca nerede?" "İçeride." "Niye?" "Düşünce suçu." "Filanca nerede?" "O da içeride." Niye; "Düşünce suçu." "Nedir bu düşünce suçu?" diye biz araştırırken, sonunda işi keşfettik; dedik ki, "Her türlü düşünce suçtur;anlaşılan; yâni düşünmeyeceksin."


Bu yeni dünya düzeni, küreselleşme ve Uluslararası Para Fonunun hakiki adını koymuşam; -Doğuda konuşma yaparken, onların şivesini çok beğendiğim için böyle konuşuveriyorum; bir alkış kopar "bu da bizden" diye-. Uluslararası Para Fonunun hakiki adı, "Küresel Kraliyet Para Fonu"dur. Tabii onun niye öyle olduğunu isterseniz anlatırız, Hocam kızmasın ama; bir görüneni var, bir de görünmeyeni var. Ondan sonra o küreselleşme dediğin "tek dünya devleti" de, bütün insanların kardeşlik içinde yaşayacağı bir dünyanın devleti kavramı değildir; 1-2 milyon insanın dünyayı idare edeceği, ettiği bir küresel kraliyet kurma hayalidir ve onlar bunu hızla gerçekleştirmelidirler; çünkü çok eski bir kehanet-plana göre zaten bunun 2000-2001'de gerçekleşmesi gerekiyordu.

"Bunlar bilmem ne teorisi mi?" Hayır. Şimdi bir sürü kitap çıkmaya başladı; önce gizli gizli çıktı, el altından çıktı. Yazarın bir tanesi Profesör, Amerika'da, -bir-iki sene evvel, biz kitabı kazayla bulduk, okuduk- diyor ki, "Ben bir şey söylemiyorum; buraya Amerika'daki olaylarla ilgili 300 tane belge koyuyorum, tıpkı-baskısım koyuyorum, siz bu belgelerden sonucu kendiniz çıkarın." Tabii başka ülkelerde olanlardan da belge koymuş da bir Türkiye'yi koymamış. Ben de o zata telefon ettim, -Arizona'da adam, Amerika'nın öbür ucunda- "Sayın Profesör, kitabınızı okuduk, aferin; bir de Türkiye'den bahset-seydin." Adam da derin adam; "Orası nereydi?" dedi. Çünkü Türkiye'nin dışarıda pek adı sanı geçmiyor, öyle bir şey yok. Yani Rusya'da Başkıristan varmış; biz Sovyetlere gittiğimiz zaman, içeride, haritada Başkıristan var, dışarıda öyle bir şey yoktu. Her neyse, Arizona'daki pro259

fesöre dedim ki, "Vay canına, bunları iyi yazmışsın, koymuşsun buraya; seni niye temizlemediler?". Dedi ki, "Vallahi iki kere arabama bomba koydular; ama tesadüf ben yoktum orada, kurtardık". İşte öyle kitaplar çıktı; ama yazanlar da ciddi adamlar. En son bir-iki ay evvel bir tanesi çıktı; Hattâ bulursanız alın okuyun: "Rule by Secrecy". Yazan, çok tanınmış, güvenilir diye bilinen bir gazeteci, Jim Marrs. "Rule by Secrecy", yâni "Gizlilikle Yönetim". Bu kitapta da böyle; işin başından sonuna kadar isimler, tarihler, belgeler, bilmem neler, hepsi var. Avrupa'da artık herkes bunları biliyor, Avustralya'da biliyor, Amerika'da biliyor, biraz kafası çalışanlar biliyor. Biraz Amerika'da azdır; çünkü ortaöğretimin halk için olanı sıfırdır, onun i-çin azdır, ama bilen biliyor. Mesela Amerika'nın Merkez Bankası var, Federal Reserve; bizimkini de ona benzetmeye çalışıyorlar. Biz de senelerce Amerikan halkının hepsi gibi, Federal Reserve'i devletin Merkez Bankası zannediyorduk, herkes

öyle zannediyordu.

Ben, Amerikalılara derdim ki, "Amerika'da en ö-nemli kişi kimdir? "Bush'tur." "Hayır efendim, Bush değildir; Amerika'da en önemli olan, Federal Reserve'in başında 30 senedir olan Greenspan denilen adamdır." Greenspan; hep televizyonda görürüm; Greenspan de oraya çıktığı zaman, neredeyse karşısında secdeye duracaksın, böyle bir adam. Çünkü adamın ağzından iki kelime çıkıyor, tak Amerikan iktisâdı hemen fırlıyor yukarı, borsayla beraber; ondan sonra, l ay sonra tık tık, bir lâf ediyor, pat Amerikan iktisâdı çöküyor. Böyle bir adam, dehşet bir adam. Diyorum ki, "Amerikan Devletinin Merkez Bankasının başında ne kadar yetenekli bir adam var..."


Bütün para politikasını, para arzını, faiz oranlarını, hepsini düzenleyen adam bu ve ömür kaydıyla. Bir de öğreniyoruz ki, Federal Reserve, devletin Merkez Bankası değilmiş arkadaşlar, özel banka imiş! Özel banka; 5 tane ortağı var, 5'in bir tanesi de Morgan ve bunları devletin hiçbir kuruluşunun değil denetlemek, bir gidip de kağıtlarına bakma yetkisi bile yok, tamamıyla muaf hepsinden, gizli gizli ve Amerika'nın ve dünyanın birçok yerinde iktisâdı oynatan, tabii dolayısıyla harpleri falan da çıkarmakta çok önemli rol oynayan, 5 kişinin ortak olduğu ve o paraları indirirken, çıkanrken borsaları, çok büyük kârlar ettikleri ve hisseleri aralarında paylaştıktan söylenen bir kuruluş. Avrupa'da da varmış böyle meğerse; IMF, vb. de bunların u-zantılan. Onun için "küresel kraliyet" deyince, bir şeye dayanarak söylüyorum.

Dolayısıyla "Efendim Amerika şöyle yaptı, Almanya şöyle dedi, Afganistan bunu yaptı" derseniz, bir takım gölgelerin aynntıları arasında boğulup kalırsınız. İşin esasını anlamak lâzım; yâni aslında kimlerin idare ettiğini, -yalnız Türkiye'de değil bu olay- niye idare ettiğini, ne yapmak istediğini ve en az 200 senedir neler yapmış olduklarını çok iyi bilmek lâzım. Şimdi bu bilgi yayıldı, önce bilgisayardaki örütbağdan ("Internet"in Türkçe'sidir, bendenizden milletimize hediye olsun) yayıldı; ondan sonra kitaplar önce el altından çıktı, sonra yayıldı, manî olamadılar, şimdi en büyük kitapçılarda bile bu kitaplar ortada görünmeye başladı. Dolayısıyla böyle bir durum var; çünkü Morgan'in asıl sahibi olan Avrupa' daki bankanın kurucusu, daha bundan 250 sene evvel diyor ki, -kendisi yazmış, kitapta var belgesi- "Ben, bir devletin, bir ülkenin


parasını denetledikten sonra, bunlar şöyle kanun çıkarmış, böyle kanun çıkarmış, vız gelir, tırs gider" diyor, taa o zaman.. Bu yeni dünya düzencileri de o kadar insancıl, insanlığı çok seven, onlara yardım etmek, hizmet etmek isteyen bir takım mı? Hayır. Bunların 250 sene evvel yazdıkları yazılarda diyor ki, "İnsanların büyük çoğunluğu hiçbir işe yaramaz, akılları da bir şeye ermez, bunlar insandan da sayılmaz. Biz 1-2 milyon insan bütün dünyayı idare edeceğiz ve o ara bunların birkaç milyonu kesilirse, aşılırsa, ölürse vız gelir." İşte yeni dünya düzencilerinin insanlık anlayışı.

Diyeceksiniz ki, "Bu, kendisi mi uyduruyor bunları, hayal mi gördü, adama ne oldu, vb....". Hayır efendim, bunları Avrupa'da herkes biliyor. Şöyle ki:

11 Eylül'den bir hafta önce; Avrupa'da...

Avrupa'dakiler, "Bunlar bir olay çıkaracak, üçüncü dünya harbini; de yol açabilir" diye bir telaş içindeydiler. Hattâ, o, bin kişilik toplantıdan bahsetmiştim. Biliyorsunuz, böyle, bir çok ülkeden insanların katılacağı toplantılar, en azından 8 ay önceden hazırlanır ya, 8 ay önce demişler ki, 2001 Eylülünde bir toplantı yapılacak- "Çıkarılacak olay o zamana denk gelebilir; acaba toplantıyı erte-lesek mi?"; 8 ay önceden bunu söylemişler.

Bakın, bir şey daha söyleyeyim, bu da Korkut Hoca'mızı son derece teyit eder mahiyette: O toplantıda Polonyalısı (Lehistanlısı) var, Çeki var, Slovakı var, İngilizi


var, Almanı var, İsviçrelisi var, vesaire... Konuşmalar yapıyorlar, tebliğler veriyorlar. Meselâ Leh anlatıyor veya Slovak anlatıyor; diyor ki, "Efendim, bizim ülkede hani sözüm ona bağımsız olunduktan sonra, seçim kanunları koydular, parti kanunları koydular ve öyle bir durum yaratıldı ki, hani demokrasi var gibi görünse de, aslında bizim seçmediğimiz birtakım adamlar hükümete geliyor, bir yerlere konuyor, ondan sonra da, "hortumlamalara" yol a-çıyorlar, veya göz yumuyorlar; ülkeyi perişanlığa, uçuruma doğru sürüklüyorlar; bilmem nerelere ne tâvizler veriyorlar" vb... Her bir konuşmacı, önce böyle şeyler anlatıyor, arkadan, "Bunlar bir özelleştirme lâfı çıkardılar; bizim ne kadar sanayimiz, neyimiz varsa, hepsini yabancılara peşkeş çektiler, yok pahasına elimizden aldılar. Fabrikaları, tesisleri alıp da işlettiler mi? Hayır. Kapattılar; arazisine el koydular. Ondan sonra, "o bizim seçmediğimiz, ama seçtik gibi gösterdikleri adamlar, 'vay efendim -'işte artık tahkimin

Latincesi midir nedir bir lâf çıkarmışlar o-rada böyle, ondan sonra arkasından 'anayasayı değiştirelim' 'toprakları yabancılar alsın, onlara verelim' gibi böyle bir çok şey sıralıyor konuşmacı. "Topraklar elden gidiyor, gitti' diyor. Her biri kalkıyor, tek tek ayrı ayrı ülkelerden, bunları anlatıyor. "Vay canına" dedik; biliyorduk dünya çapında bir şeyler olduğunu da, -"şeytan ayrıntılarda" dediniz- birçok ülkenin birçok ayrıntısında aynı şeytan duruyor. Vay canına, ne kadar da benziyor...

Sıra bize geldi, biz kalktık konuşuyoruz; dedim ki, "Bu toplantı birçok bakımdan çok yararlı oldu;..." "Şimdi birinin metnini al, ülke adını sil, yerine başka ülkenin adını koy, isterseniz Türkiye de koyabilirsiniz, tıpatıp aynı."


Matematikte böyle bir ihtimal olabilir mi, kendiliğinden, tesadüfen hepsinin aynı olması mümkün mü?

Onlar, "Ulus-devleti yok etmeye çalışıyorlar" da dediler; ama bir de ayrıntılar, toprağını alıyorlar, tanm ve hayvancılığı yok ediyorlar. Arada iki tane de İngiliz vardı, bir tanesi bir hanım; aynı zamanda şarkıcıymış, eylemci şarkılar söylenmiş. İngiliz kadın kalktı ve ekranda saydamlar göstererek, -o da "slayt"in Türkçe'sidir, bilmeyenler için- İngiliz çiftçisinin bugün gelmiş olduğu noktayı, hâl-i perişanını anlatıyor. İngiliz çiftçiler ağlıyorlar, saçlarım başlarını yoluyorlar "bizde hayvancılık bitti, tarımı yok etti bu alçak hükümet" bilmem ne, "birileri yapıyor". Ne oluyor; topraklar filan 2-3 şirketin -bu uluslararası denilen- kraliyete ait şirketin ve o 2-3 şirket de biliyorsunuz; dünya tanm ürünlerinin yüzde 80'ine hâkim. (Bir tanesi İznik'e de geldi). Kadın, çiftçileri örgütlemiş -bak, ne kadınlar var İngiltere'de- böyle renkli bir şeyler giyiyor, konuşmadan sonra bir de şarkı söylüyor; şarkı da Köroğlu'nun, Dadaloğlu'nun türkülerinin İngilizce'si gibi; "dağlar

benimdir" gibilerden. Ondan sonra tabii öbürleri kalkıp aynı şeyi anlatıyor daha kibarca. Tanışıp konuştuk, kadına dedim ki "Türkiye'ye iki yüzyıldır yapılan melanetlerden hep İngilizleri sorumlu tutar, suçlardık; vay canına, size de mi yapılıyor?" Anladık ki, İngiltere dediğin zaman, Amerika dediğin zaman, o laflan şimdi boş ver, hepsinin tepesinde şu anda küresel kraliyetçi, insanlık düşmanı bir alçak takımı bulunmaktadır ve dünyanın bütün parasını da her şeyini de bunlar idare etmektedir. Türkiye'de de bunun kuyrukları, gizli cemiyetleri o kadar mebzuldür ki, 7 yıl önce altı bin kadar üyeleri olabileceği264

ni tahmin etmiştik; şimdi kendileri söyledi, 14 bin üye olmuşlar bir tanesinde. Onun arkasında, önünde başkaları da var. Aslında önemli üye-kişilerin sayısı herhalde yüzü geçmez. Ucu dışarıda, Atatürk'ün kapattığı, arkasından a-çılıveren böyle beşinci kol cemiyetlere "bir menfaat, bir mevkii sağlarım" diye katılmışlar varsa, lütfen istifa etsinler, Türk Milleti'nin bağrına dönsünler. Çünkü Türkiye'nin kuyusu kazılmıştır ve içine itilmek üzeredir; ama Kuvayı Milliye ruhu yeniden topyekûn canlanmaktadır. İnce oyunlarla içimizi oymuş iç ve dış düşmanlara karşı yeniden Kurtuluş Savaşı'mız başlamıştır. Kimse, içte veya dışta, Türkiye'nin, Türk'ün adını tarihten sileceğiz diye heveslenmesin. Hevesleri kursaklarına tıkılacaktır.

Gelelim IMF'ye...

IMF konusunda Korkut Hoca'mızın da tasdikini veya düzeltmesini alalım. Şimdiye kadar dışarıda ve içeride kaç tane iktisatçının dediklerine baktıysam, (Türkiye'de 2 kişi hariç -tabii bunlar tûtîlerin tûtîsi; "iktisatçı" diye i-kide bir çıkardıkları hariç), hepsi içeride ve dışarıda boyuna yazıp çiziyorlar ki, kurulduğundan beri IMF'nin bulaştığı her ülke batmıştır. Yani IMF'ye bulaşıp da düzelen ülke yok; Türkiye kadar da bulaşan ülke olmamıştır. IMF her şeyine, karışıyor. "Sen, artık Türkiye'de şunu yasakla, neyin varsa tasfiye et" diyor. "Dükkân isimlerinden birkaç tane Türkçe kalmış. Bak, buna da bir yasak koyun, böyle yapana ceza verin" falan diye de gelir yakında.


Malezya, IMF'yi sepetledi, sepetledikten sonra kurtuldu ve sepetlemeyenler battı; bu böyledir. Ama kim sepetleyecek? "O fırka gider, bu fırka gelir, başka ortaklık kurulur; hattâ yeni fırkalar kurulur, onlar gelir de bunlar düzeltir" diye düşünülebilir. Ancak, benim gördüğüm, 40 senedir hangisi gelmişse, hangisi varsa tepelerde, tabanda o yola, o fırkanın görüşlerine inanan, sahiden sarılan, çalışıp uğraşan pek çok iyi niyetli insanlar olmuştur. Amma, tepelerde belli yerlere getirilenlerin bir çoğu, o dışarıdaki küresel kraliyetçilerin buradaki kuyrukları gizli cemiyetlere üye oldukları için oralara getirilmişlerdir; yetenekleri, üstün vasıfları, ulusal/millî hissiyatları olduğu için değil. Sevgili ülkemizi, milletimizi, içine düşürüldüğü vahim durumdan kurtarmak için, işte bu temel soruna bir çare bulmamız lâzım. Bu toplantıda hazır bulunan, matematik yoluyla açık seçik düşünmeye alışkın mühendis arkadaşlarımız da, bahsettiğim ana yapı meselesine kafa yorabilirler, çözüm

bulabilirler.

Çeşitli ülkelerde tarım, hayvancılık yok ediliyor ...ve ekmek sıkıntısı...

Avrupa'dakiler diyorlar ki, "Bunlar [küresel kıraliyetçiler] insanlığı kıtlığa sürüklüyor; tarım ve hayvancılığı yok ediyorlar". Türkiye'de şimdi artık buğdayın


da kalmayacağı, ekmek sıkıntısı doğacağı kaygılan baş gösterdi.

Benzer durum 20-25 yıl önce Orta Amerika ülkelerinde görüldü. Son derece mümbit, her türlü ürünü, tarımı olan, zengin olması gereken ülkelere, daha önceleri, tabii bu küresel kraliyetçilenin arkasında durduğu Amerika gelmiş, tüm topraklarını elinden almış, bütün topraklarında tek ürün yetiştirmiş. Biliyorsunuz, muz cumhuriyetlerinde bu muzdur, her taraf muz. Havai'de ananas, Porto Riko'da şeker kamışı. Toprakları bir iki şirket alıyor, hattâ bedavaya. Arazinin bir kısmı da Amerikan üslerine, ordusuna ait. O ülkelerden bazı düşünürlerin yazdıkları vaveyla dolu yazılar var. Diyorlar ki, "Yabancılar geldi, bütün topraklarımızı elimizden aldı." Toprağı işleten yabancı, toprağın sahibi yabancı, orada tek ürün yetiştiriyor. Bu tek ürünü, o yabancı şirket alıp götürüyor, başka yerlere satıyor, ondan sonra tabii bütün getirişi kendine kalıyor. Ahaliye ne kalıyor? Hiç. Sadece ahaliden bahtlı olanlara, orada, çok cüzi ücretlerle ırgatlık yapmak düşüyor. İşte çağdaş ve küresel kölelik

düzeni.

O muzlar, burada pahalı pahalı alıp yediğimiz muzlar nasıl yetişiyor biliyor musunuz;? Orta Amerika'nın asıl sahipleri yerliler (Aztekler, Mayalar), günde 50 sent gibi bir ücretle köle gibi, bütün gün perişanlık içinde yabancı küreselcinin şirketi için çalıştırılarak. Bazıları var ki o işi de bulamıyor.

Şimdi Orta Anadolu'da küresel kıraliyetçi yabancı şirket patates yetiştirecek. Niğde, Kırşehir, Eskişehir, vb.


tanm arazileri alınıp verildi -onu bilmiyorsunuz, belki Güneybatıyı artık biliyorsunuz- ve tek ürün yetiştirecekler; patates...

Türkiye'nin hızla bu hale getirilmekte olduğunu artık herkes görüyor, daha kaç sene önceden yazdık bunları birkaç yerde; ama artık belli. Dolayısıyla iş çok vahimdir. Porto Riko'lu, Filipinli yazarlar diyor ki: "Toprakların yabancıların eline geçmesinden sonra, ahalinin kendi yiyeceğini yetiştireceği bir karış toprağı kalmadı ve aç kaldılar." Şimdi de Türkiye hızla o noktaya getirilmektedir.. Efendim: "O onu dedi, bu bunu dedi, Denvish şöyle dedi; o fırka gider, öbürü biter; 5 tane fırka daha kuralım." Herkes fırka kuruyor şimdi, "Bu hükümet düşer, seçim olur, biz de bir şeyler çöpleniriz" havası yoğunlaştı.

Esnafa "vatan elden gidiyor" diyorsunuz eski Ankara'nın orada; "toprakları verdiler, vatan elden gidiyor" diyorsunuz da -'vatan' lâfı da kalktı zaten, ne 'yurt' lâfı kaldı, ne 'vatan' lâfı kaldı- ondan sonra "peki ama, piyasa ne olacak?" diyor adam. "Vatan elden gittikten sonra senin piyasandan baha ne" diye çıkışıyorum. "İyi de, piyasa ne olacak, onu söyle" diye tekrar soruyor. Milleti bu hâle soktular. Nasıl soktular? "Kültür mühendisliği" ile, "toplum mühendisliği" ile soktular. Çünkü bir ülkenin insanlarının kafalarını köleleştirirsen, onları böyle sömürge kafalı yaparsan, ondan sonra toprağını da alıp götürürsün, fabrikasını da alır götürürsün, aç da bırakırsın. Türkiye'de kafalar götürülmüştür; yabancı dille eğitim yaparak, misyoner okullarıyla ve yerli misyoner okullarıyla bu iş yapılmıştır; bunu da bilesiniz. Onun için 40 yıl işin o tarafıyla


uğraştık. Niye? Çünkü her şeyin temelinde kafaların köle-leştirilmesinin yattığını biliyordum da ondan. Yoksa iktisattan biraz bahsedebilirdim, teknolojiden, fenden bahsedebilirdim; ama ana konuya ağırlık verdim: ""Bağımsızlık yolu için Türkçe ile eğitim". (Bkz. O. Sinanoğlu, "Bye-Bye Türkçe, Bir NevYork Rüyası", 2. Baskı, Otopsi Yayınları, İstanbul- 2001).

Bugün görüyoruz ki, işte bu şekilde yetişen sömürge kafalılar, bir de küresel kıraliyetçilerin kuyruğu beşinci kol gizli cemiyetlere alınanlar, Türkiye'de, "ülkeni teslim et, bağımsızlığından, ulusal egemenliğinden, Türkiye'nin bütünlüğünün teminatı olan Türkçe'nden vazgeç..." işleriyle iştigal ediyorlar.. Niyetleri Türk Milleti'nin adını tarihten silmek... Fakat ey vatanseverler! Üzülmeyin, bakın bende ümitsizlik var mı? Kesinlikle "Hayır!". Ümitsizlik olsaydı, buralarda; yalnız burada değil, Türkiye'nin her tarafında, gece gündüz konuşup yazıp durur muydum?.

Gene de Başaracağız!

Arkadaşlar! Gözlerden okuyoruz çoğunu; gözden muayeneyle. Fahrî hekim olduk zaten, ciğer doktoru. Burada gönlü ve kafası sağlam kalmış insanlar var, epeyce var, belki hepiniz; yoksa burada işiniz neydi. Bizler, meselâ mühendisler, böyle zor işlere alışkmızdır; yani biz zor günlerin adamıyız. Öyle ot gibi yaşa, oradan çöplen, buradan çöplen, bilmem ne kulübüne seni üye yapsınlar da ondan sonra palavradan bilim adamı diye tanıtsınlar, şişir-sinler, mevki versinler, ondan sonra resmi arabanla dolaşıp hava at, hemşehrilerine hademelik işi bul, vb.. Bunlar için


dünyaya gelmedik biz; biz zor günlerin adamıyız, anamız bizi bu günler için doğurmuştur.

Arkadaşlar, bugün 1919'dan çok daha feci bir durumdayız ve ondan daha da şiddetli bir Kurtuluş Savaşı yapmak zorundayız.

(Alkışlar)

Türkiye, topla tüfekle, Tomahavk füzeleri ile fethedilmedi. Türkiye, kültür mühendisliği, toplum mühendisliği ince oyunlarıyla beyinler götürülerek, ciğerler sökülüp alınarak fethedilmiştir, kafa oyunlarıyla fethedilmiştir. Onun için, bu silahın karşı silahı da kafa ve gönül silahlarıdır. Onun için, herkesin bu konularda ayrıntılı biçimlerde bilgilenmesi, bilinçlenmesi ve mümkün olduğunca etrafına bu konulan yayması, bir bilinç uyanması lâzımdır. Bu toplumun yeniden inşa edilmesi gerekiyor, çünkü bin parçaya böldüler.bizi. Gelin dostlar, şimdi bütün ayrımcılıkları bir kenara bırakıyoruz; yok sağmış, solmuş, lâikmiş, anti-lâikmiş, başörtüsüymüş vb , bunları bir kenara bırakın; buTnilletin hepsi, her ferdi, Türkiye Cumhuriyetin içinde olan herkes bizim milletimizdir.

Benim zaten şimdiye kadar bir tek fırkam (partim) oldu -köylerde dedim de şaşırdılar- köylerde nutuk atıyordum "biz iktidar olunca -muzipliği seviyorum ya- şöyle yapacağız, böyle yapacağız" diye. Köylüler dediler ki "hangi parti, oy verelim". Ben de dedim ki "vallahi, o partilerden anlamam, benim bir tek partim vardır, o da Türk


Milletidir ve Türkiye Cumhuriyeti'ndeki her fert benim milletimdir."
Yaso isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 03-11-2008, 16:07   #17
Yaso
Operator
 
Yaso - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jan 2008
Mesajlar: 32.967
Tecrübe Puanı: 1000
Yaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond repute
Standart

(Alkışlar)

Şimdi onun için bu ruhta birleşip, ayrıntılardan şeytanı koymalıyız. En zor şartlarda bile yapılacak mücadele vardır; hiç olmazsa, tarihçiler, arkeologlar ileride demesinler ki "bunlar topyekun 65 milyon, kelleyi mezbahaya böyle İngilizce şarkılar söyleyerek teslim ettiler" demesinler, ayıp olur. Onun için sonuna kadar uğraşacağız, herkesin yapabileceği şeyler vardır ve büyük zaferler -böyle meselelerde, mesela matematikte en derin teoremler, 300 senelik çözülememiş- ufak ufak adımlarla çözülür, o ufak adımlarda herkesin yapacağı bir şey var; naçizane biz de böyle yapılabileceklerin bir dizisini kitaplarımıza koyduk. Ufak ufak yapacağımız işler vardır. Eğer 30 senedir öyle mücadele edenler daha fazla olsaydı, zaten bu vahim durumlara gelmezdik; birileri Türkiye'yi satmaya, hattâ bedava vermeye kalktığı zaman, millet bilinçli olarak buna tepki gösterirdi.

Bizde olanlarla eşzamanda, Filipinler'de, tahkim yasası, toprakların yabancılara verilmesi kanunu çıkarılmaya kalkışıldı. Kim tarafından? Herkesin, "bu solcudur, emperyalizme karşıdır" diye güvenip seçtiği birileri tarafından. Ama Filipinler'de ne oldu? Yüzbinlerce ahali sokaklara dökülüp tepki gösterdi. Türk Milleti, derin tarihî tecrübesi olan temkinli, sağduyulu bir millettir. Onun için, sokaklara dökülmenin iyi bir yol olmadığını bilir, ama kafa yoluyla hepimizin yapabileceği, her biri ufak ta görün271

se, uzun vâdede daha etkili şeyler var. Lütfen, herkes bunlardan bilgi sahibi olsun, ve herkes mücadeleye katılsın, etrafını da uyandırsın; yoksa tarihten adımız silinir. Bizler, sizler buna razı olamayız. Zaten önce razı olanları temizleyecekler, onları da uyarıyorum. Sonra Vietnam'dan Amerikan helikopterleri kaçarken, tekerlere tutunmaya çalışan yerli işbirlikçilerin akıbetine uğrarlar. Onların, bahtı yaver gidip de Amerika'ya gelebilenleri, 20 yıl sonra Amerikan televizyonu gösteriyordu: Karanlık bir köşede, NevYork'un pis ara sokaklarında yaşlı bir adam çöpçülük yapıyor, televizyoncu da "bak, bu zat Vietnam'da büyük adamdı" diyor. Amerika önce kendi uşaklarını harcar, bilesiniz. (Alkışlar).

Bu milletin bir tek efendisi vardır, o da Türk Milleti'dir.

Teşekkür ederim.

Başkan- Efendim, Sayın Sinanoğlu'na bu enfes konuşması için teşekkür ederim.

Soru (Katılımcı Mustafa Balıkçıoğlu'ndan): Öncelikle Sayın Sinanoğlu'nun bize çizdiği bu İngiliz, fakir İngiliz, ağlayan İngiliz çiftçisiyle ilgili benim de bir öyküm var, bunun sonunda da sorusu ortaya çıkacak. BMW Şirketi, Land Rover'i satın aldı. Küresellleşmeden anladığım şu: uluslararası, uluslarüstü, ülkelerüstü şirketlerin artık kendi ülkesinden, başka ülkeden çıkıp, uluslararası şirketler kurarak sömürüyü küreselleştirdiklerini düşünüyorum. Bunun örneği de BMW: İngiltere'nin geleneksel


Land Rover Şirketini satın aldı. Bu şirketin imal ettiği arabalar arasında "kişisel taşıt" dediğimiz özel bir tür de vardı. Bir-iki sene sonra; yalnız cipi devam ettirip, öbür arabanın üretimini durdurmak ve onun işçilerini çıkarmak istedi. Ana şirket olarak bunu da uygulamaya koydu BMW. Bunun neticesinde de Tony Blair'in bir lâfı var; "ben, bu BMW şirketine kırgınım, hiç olmazsa haber veremezler miydi?" diye. "Bir İngiliz İmparatorluğu, üzerinde güneş batmayan bir imparatorluğun torunları olan bu İngilizlerin Başbakanının bile bu âciz konuşması acaba bize neyi çağrıştırıyor" .diye soracaktım kendisine. Aslında sorumun a-na hattı şu yöndeydi: Morgan Bankasından bahsettiler, bunların parasal kaynaklan nereden geliyor? Bu asırlardan beri devam eden -tabii 17. Asırdan bahsediliyor; ama bunun kökünün Rönesans'tan sonra başladığını biliyoruz-Morgan yahut da bankerler kısmının şu anda kaynaklarının nereden geldiği hususunda bir-iki ipucu var bende; a-ma tabii aslını öğrenmek

isteriz hocamdan. Bunun en ö-nemli kaynağı, bir defa bugün Müslüman diye kötümse-dikleri ülkelerin güzel petrol paralandır. Bütün bu petrol paralan, kendileri yönetemedikleri için kendilerinden a-kıllı bir kimseye plase edilmiştir; o plaseden, küçük paralara razı olarak bunun işletilmesini istemektedir, kıymetli petrol paralan. Başka neler var burada; eroin ve kokain parası var, bunun silah sanayiiyle bir özdeşleştirmesi var. Bir de bizim gariban Türkiye'nin de 2,5 milyon işçisi var yurtdışında; hani diyorlar ya "Türkiye'de 150 milyar mark Almanya'da, 50 milyar mark da yastık altında var." Acaba bu paraları da, Avrupa'daki Türkler, yine "akıllı adamlar"a mı yönettiriyorlar?


Başkan: - Bu soruların cevabını sanırım ikramda hocamdan alabilirsiniz. Katıldığınız için sayın hocalarımıza ve sizlere çok çok teşekkür ediyoruz.

(Alkışlar)


'MÜSLÜMAN', 'TÜRK'E

TÜRK', 'MÜSLÜMAN'A

DÜŞMAN EDİLDİ1

"Türk Aynştaynı" Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu'nun

İki Derdi Var: BİLİM ve TÜRKİYE!

Anadolu insanına göre Türk demek Müslüman demek, Müslüman demek de Türk. Dünyada birçok yerde de böyle biliniyor. Kimliğimizdeki Türklük ile Müslümanlığı ayırmak bir Amerikan oyunudur. Türk'ü Müslüman lafına, Müslüman'ı Türk lafına düşman ettiler.

Aklı başında her ülkede eğitim dili kendi resmi dilidir. Çünkü, insanın biraz öğrenmekte olduğu bir dilde bir şey öğrenmesi de yarım buçuk bir yabancı dille mesela fiziğin temel kavramlarının öğretilmesi de mümkün değildir. Bunu kendi dilinde anlatsa zor anlarsın zaten.

1 Prof. Dr. Sinanoğlu ile söyleşi, Mustafa Karaalioğlu / Yeni Şafak / 29 Ekim 2001


Amerika'ya giderken Türk bayrağı önünde "Gideceğim. Allah kısmet ederse orada söz sahibi olacağım. Dönüp onlarla daha kuvvetli mücadele edeceğim " diye yemin ettim ve bu yeminimi hiç unutmadım.

Bir "dâhi"nin penceresinden Türkiye

Oktay Sinanoğlu, 26 yaşından beri profesör, doktor. Amerika Yale Üniversitesi "genç dahi"yi keşfedip profesör yapınca bütün dünya ve bu arada Türkiye de onu tanıdı. İki kez Nobel'e aday gösterilen Sinanoğlu 1935 yılında, konsolos olan babasının görev yeri İtalya'nın Bari şehrinde doğdu. Hoca, "Orası kanunlar gereği, Türkiye toprağıydı" diye mutlaka kaydediyor. Ünlü sanatçı Esin Afşar'ın da ağabeyi olan Sinanoğlu'nun hayatım anlatan kitap geçtiğimiz günlerde İş Bankası Kültür Yayınları'ndan "Türk Aynştaym" adıyla çıktı. Gazeteci Emine Çaykara'nın uzun bir röportajı ve zengin bir fotoğraf arşivi kullanılarak, ustalıkla hazırlanmış kitapta sadece Sinanoğlu'nun hayatı değil, Türkiye'nin yakın tarihinden ilginç kesitler de yer alıyor.

Kitapta, Erdal İnönü'den Kemal Güniz'e birçok ö-nemli portreye; bir uçak kazasında ölen (ya da öldürülen) Prof. Remzi Oğuz Ank'ın Milliyetçi Köylü Partisi macerasından ODTÜ ve Boğaziçi'nin kuruluşlarının ilginç öyküsüne kadar birçok önemli olaya ışık tutuluyor. İrlandalılar, Abdülhamit'i neden seviyor? Oksford'un yerleşim planı Selçuklu medreselerinden mi alındı? Dünyada ilk denizaltı


ne zaman yapıldı? "Türk Aynştaynı" için kısaca, "Bir dâhinin penceresinden Türkiye" demek yeterli.

***

M. Karaalioğlu: Birçok insanın gıpta edeceği, başarılarla dolu bir hayat yaşıyorsunuz. Çok genç yaşta profesörlüğe ulaştınız. Bütün bunlar nasıl oldu?

O. Sinanoğlu- Bizim bütün sülâlemiz millet için hiçbir menfaat düşünmeden çalışmıştır. Biz de yaratılış o-larak böyleyiz. Onlar hep içtimai konularda yazdılar, çizdiler. Biz de çocukken edebiyata meraklıydık, hatta 15-16 yaşına kadar yazardım. Sonra baktım, babam dahil ailede bir sürü yazar-çizer var. Rahmetli annem Rüveyde Sinanoğlu da kalemi çok kuvvetli bir gazeteciydi. Ben o-nunla nasıl rekabet edebilirim diye düşünmeye başladım. 6 yaşından beri fen, fizik, kimya merakı vardı. İyisi mi bilimi seçeyim dedim. O zaman "bu işlerde aç kalırsın" dediler ama benim para kazanma merakım yoktu. Eğer sen hak için halk için çalışırsan Allah rızkını veriyor. Biz aç kalacağız diye bu işlere girdik bir kaç sene sonra bütün dünyadan birşeyler yağmaya başladı. Bir iş yapabilmek, bir iş yaratabilmek, insanlığa millete faydalı olabilmek için kendini unutacaksın.

- Bir Türk 26 yaşında nasıl profesör oldu?

- Biz nelerle uğraştık oralarda, adeta yedi düvelle. Ciddî üniversitelerde profesör olmak, dünya bilim çevrelerini etkileyecek araştırmalar, buluşlar yapmış olmaya bağlıdır. Merak ettiğimiz konularda yeni kuramlar (teoriler) çıkardık. Dünyanın bilim adamlarının "50 senede çözüle277

mez" dedikleri işlerin çözümünü Allah bize nasip etti, çözdük. Ondan sonra dünyada kıyamet koptu. Dünyanın her tarafından bizi profesör yapmak istediler. Birçok üniversite beni çağırıp konuşmalar yaptırmaya başladı. Yaşım 24, 25. Yale'de de yardımcı profesör olarak başlamıştım. "Yahu bu adam parladı, bizden kaparlar. Biz bunu profesör yapalım" demişler. Normal işleyişe göre 40 yaşından önce ulunamıyor. Her taraftan çullanılınca bizi kaçırmamak için bütün ara basamakları atlatarak profesör yaptılar.

- O günler, hayatınızın en hareketli günleri...

- Yalnız o günler değil, çok şükür bugüne dek hep öyle. Kendi kendime dedim ki, "bunlara ne oluyor. Ben bu kuramı l yıl önce buldum ve bularak manevî mükafatımı zaten aldım. Gecenin üçlerinde bir çözüm çıkıyor ben havalara uçuyorum. Tasavvuf gibi bir şey, âlemlere dalıyorsun neler görüyorsun, neler. Gece üçte çıkıyorum okuldan, kar yağıyor, hava buz gibi. Yarım saatlik yere koşarak gidiyorum, kafa ne biçim açılıyor. Her şeyi düşünüyorum. Şimşekler çakıyor kafamda. Çünkü, kafa matematiksel o-larak çalışmaya başladı mı, her konuda çalışır. Koşarken bir yandan da marşlar söylüyorum.

- Hangi marş?

- Dumlupınar'ı söylüyorum.

- Bu arayış nasıl başladı, ne kadar sürdü?

- Ömür boyu. Zannedilir ki ben hep burnunu kitaplara gömmüş bir adam olarak bilinirim. Biz 17 yaşında nasıl oralara gittik! Şimdiki gençlik gibi kapağı oralara a-talım düşüncesi yok. O sıralarda Ankara bir nevi işgal e278

dilmiş durumda Amerikan askerleri falan var. Daha ilkokulda dedik ki, "Yani Türkiye 2. Dünya Savaşı'na girmedi. Nasıl oluyor da işgal ediliyor. Bir Kurtuluş Savaşı'nı niye yaptık?" diyorum. Ankara'da İstanbul'da Amerikan askerlerinin yaptığı rezillikleri görüp, sinir oluyordum. Amerika'ya gönderme niyetlerinin bizi devşirme yapmak olduğunu bildiğim için karşı çıkıyordum. Bir yakınım, "Senin bir anan var. Ona bir şey olursa okuyamazsın" deyince gitmeye karar verdim. Giderken Türk bayrağı önünde "Gideceğim. Allah kısmet ederse orada söz sahibi olacağım. Ondan sonra gelip onlarla daha kuvvetli mücadele edeceğim" diye yemin ettim ve bu yeminimi hiç unutmadım.

- Yemi Oktay Sinanoğlu hep, kendisini 26 yaşında profesör yapan sistemle hesaplaşma içindeydi...

- Beni onlar profesör yapmasaydı, Avrupalılar da Ruslar da profesör yapardı. Niye kendimi borçlu hissedeyim. Zaten ben eğitimimin yansını tamamen Türkçe dille, Türkiye'de liseyi bitirinceye kadar aldım. Bu eğitimle A-merika'ya gidip üç sene birden atladım. Yani beni yetiştiren Türkiye'dir.

- 1962'den beri Türkiye'ye gelip gitmeye başladınız. Hep "harika Türk" diye iltifat gördünüz ama elinizi de hiçbir işe sürdürmediler...

- Her gittiğimiz yerde medar-ı iftiharımız derler, ama bize hiçbir iş yaptırmazlar. Bu ülkede bilimsel araştırma yapmamıza dahi mâni olmuşlardır. Dünyanın her tarafına profesör yetiştirdik Türkiye'de bunu yapalım dedik, yaptırmadılar. Kazayla bir mevkide olan samimi biri çıkar "aman şöyle yapalım, böyle yapalım" der. İki üç hafta son279

ra bize merhaba bile demez. Çünkü, bir yerden telefon gelir. 40 senedir bunları yaşıyoruz. Bir keresinde bazı kodamanlara dedim ki: "Beni kapıdan atsanız bacadan girerim. Benim dedelerim Karacabeyler (2. Murat'ın damadı Karacabey en tanınmışı) Selçuk ahilerden beri var ve türbeleri Ankara kalesinin dibinde ve Hacetttepe'dedir. Siz nereden geldiniz?" Neticede elimi hiçbir işe sürdürmediler.

- Bir müspet bilimci olmanıza rağmen... Müspet bilimci... Evet, müspet bilimci olmanıza rağmen farklı bir formülünüz var. "Bilim + gönül" diyorsunuz. Ne demek bu?

- Bizim eski alimlerimizde şöyle bir anlayış vardır. Bir alimin alim olabilmesi için hem maddi hem de manevi ilimlerde bilgi sahibi olması lazımdır. Biz bunu sonradan keşfettik ve akıl ve bilimle, gönülle maneviyatı birleştirmenin gereğini anlattık. Batı her şeyi ala dayamıştır halbuki bir akıl bir uzuvdur. Doğu'da aklın üstünde bir şey vardır o da gönüldür. Aklı, gönlün yönetmesi gerekir. Bilgisayar yazılımı gibi. Toplumun da gönlü vardı ve bu da harstır, kültürdüc,

- Bu "Türk Aynştaynı" benzetmesi nereden çıktı?

- Şahsen kimseye benzemek istemem, ben benim. Kitabın adını öyle koymuşlar. Onun için yani, estağfurullah... Einstein'a yetişemedim ama onun gibi ünlü birçok bilim adamını tanıdım ve onlarla arkadaş oldum. Özel hayatlarına girdim. Ben 26, 30 yaşındayken benim mesleki akranlarım 60 yaşlarındaydı ve hepsi de arkadaşlanmdı. Dolayısıyla bunların hakkındaki hikayeleri ben bilirim. Einstein'i bilim olarak takdir ederim. Bu arada onun bi280

linmeyen bir yönünü söyleyeyim. Einstein'in iki önemli kitabı vardır. Biri biliyorsunuz, İzafiyet teorisi üzerine, diğeri de Yahudi tasavvuru üzerine. Çünkü, Einstein son derece dindar bir Yahudi'ydi.

- Siz Türk diline ve Türk kimliğine çok önem veriyorsunuz. "Bilim dili Türkçe olmalı" diye bir kampanya başlattınız. Bu neden gerekli?

- Biz tabii her insanı seviyoruz ve her insanın haysiyetiyle şerefiyle yaşayabilme hakkına inanıyoruz. "Türk diyor başka bir dil bilmiyor" diye anlaşılmasın. Bakanların hayat hikayelerine bakıyorsunuz. Filanca bakan... "Evlidir, iki çocuk babası ve İngilizce bilir". Peki başka ne bilir? Bu adam matematik bilir mi, devlet idaresi bilir mi, işiyle ilgili bir şey bilir mi? Bütün sömürgelerde sömürgeci, kendi dilini dünya dili oluyor diye yutturmuştur. Fransızlar da Cezayir'de bunu yapmıştır. Oyun budur Türkiye'de. Aklı başında her ülkede eğitim dili kendi resmi dilidir. O da çoğunluğun dilidir. Kendisini, Türkiye'nin bütünlüğünü korumakla görevli sayanlar bunun üzerinde dursunlar. Niye İngilizce yapılmaz? Çünkü, bir insan biraz öğrenmekte olduğu bir dilde bir şey öğrenmesi mümkün değildir. Size bilimi öğretecek de yarım buçuk bir yabancı dille fiziğin temel kavramlarını anlatıyor. Yahu, bunu kendi dilinde anlatsa zor anlarsın zaten. İngilizce eğitimde hiçbir şey öğ-retilemez.

Dünyada İngilizce bitiyor, Amerika da bile İspanyolca almış yürümüş, Çince geliyor. Biz hala İngilizce derdindeyiz. Bizi boş kafalı yapmak için uydurulan bir iştir bu.


- Sizin Türk ve Müslüman kimliği üzerine yaptığınız tespitler de ilginç...

- Türk olmak, Alman olmak ya da Rus olmak, ırk meselesi değildir. Bir biyolojik gen, yani kalıtım var. Bir de kültür genleri var. Bir millete mensup olmak demek kafa ve gönül meselesidir. Soyunu sopunu tartışmak anlamsız. Orta Asya'da bakıyorsunuz biyolojik olarak tip tam Türk ama ağzını açıyor ama Rusça konuşuyor ve bundan da övünüyor, kendini Rus sanıyor dangalak. Bunlara mankurt derler. Bizimkiler ise gönüllü mankurtluk yapıyoruz.

- Bu tarifte İslam'ı nereye oturtuyorsunuz?

Din, kültürün en önemli unsurudur. Biz lisedeyken üçüncü mevkide Anadolu seyahatleri yapardım, köylüler oturmuş. Gider sorardım: "Türk ne demek?" Adam da derdi ki "Türk demek, Müslüman demek." Peki, Müslüman ne demek? "Türk demek." Dünyada birçok yerde de böyle biliniyor. Türkler bin sene İslam'ı temsil etmiş, koruyucusu olmuştur. Bizim kim-liğimizdeki Türklük ile Müslümanlığı ayırmak bir Amerikan oyunudur. Daha doğrusu, yeni dünya düzenci küresel kraliyetçi takımın ve o-radaki buradaki gizli cemiyet uzantılarının marifetiyle yapılmıştır. Türkü Müslüman lâfına, Müslümanı Türk lâfına düşman ettiler. Türkiye Cumhuriyeti içinde, kendisini nasıl tanımlıyorsa tanımlasın herkes Türk'tür.


Tarih tahteravalli gibidir... Şimdi sıra bize geliyor

Tarih bir tahteravalli gibidir. Bunun matematiksel denklemlerini yazabilirim. Beşyüz sene Batı tarafı yükselir ö-bür tarafı aşağı iner, beş yüz sene de tersi olur. Şimdi, sıra bize gelmiştir. Çünkü Batı, Amerika'sıyla Avrupa'sıyla içinden çürüyor.

- Siz, ısrarla geri kalmışlığın bir kader olmadığı noktasından hareket ediyorsunuz...

- Olur mu öyle şey. Batı bilimi bizden öğrendi.

- Böyle, sürekli geçmişle övünmek ne kadar anlamlı?

- Övünmüyoruz, layık olmaya çalışıyoruz. Hedef budur. Tarih bir tahteravalli gibidir. Bunun matematiksel denklemlerini yazabilirim. Beş yüz sene Batı tarafı yükselir öbür tarafı aşağı iner, beş yüz sene de tersi olur. Şimdi, sıra bize gelmiştir. Batı, Amerika'sıyla Avrupa'sıyla içinden çürüyor. Onun için sıra bize geliyor kimse merak etmesin.

- Kitabın sonunda "Türkiye'yi Kuvayı Milliye ruhu kurtaracaktır" diyorsunuz. Bu devirde nasıl bir Kuvayı Milliye hareketi tasarlanabilir?


- "Milli" deyince hamaset, ırkçılık falan yapmıyoruz. Herkese hitap ediyoruz ve şimdi birlik ve beraberlik zamanıdır. Yoksa gizli cemiyet üyeleri de dahil hepimiz hapı yutacağız.

- Kim bu gizli cemiyetler?

- Kim üstüne alıyorsa onları kastediyorum. Bütün devlet kademelerinde, çeşitli partilerin başlarında, üniversitelerde, özel kuruluşlarda, vakıflarda hatta bilmem ne derneğinin başında bu gizli cemiyet üyeleri vardır. Asıl patronları da dışarıdadır. Bunların niyeti dünya hâkimiyeti kurmaktır. Bunların arkasında gizli cemiyet önünde daha az gizli cemiyet, en önde de açık gibi görünen ama gayesi gizli cemiyetler vardır. İşleri böyle yürütürler. Oralara da vasıfsız ve şerefsiz oldukları için birtakım adamlan koyarlar. Onlar da Türkiye'yi teslim ederler. Bu ana yapıyla uğraşmadan Türkiye'de hiçbir şey hallolmaz. Ama, şunu da söylemek lâzım ki, yeni dünya düzencilerin işi Amerika'da da Avrupa'da da bitiyor. Müjde!

- Sizin bir müjdeniz de "Türk dünyasının 100 senelik planı. "Bunu açar mısınız?

- Açar mıyım yahu. Biz, kağıt falan oynamıyoruz ama elimizi de göstermeyiz yani.

- ABD'de yılarca yaşadınız ve hâlâ gidip geliyorsunuz. Neden Amerikan vatandaşı olmadınız?

- Niye olayım? Kimliğimden niye vazgeçeyim? Bir tarihte Türkiye Dışişleri Bakanı Nev York'a gelmişti. Bana "Oktaycığım çifte vatandaşlık çıkardık. Sen de ABD va284

tandaşı olsana" dedi, adamcağızı azarladım. Niye ABD vatandaşı olayım, biz Porto Riko muyuz?

- Peki bu sözünü ettiğiniz gizli cemiyetlerden hiç teklif almadınız mı?

- Bakın size söyleyeyim. Bu cemiyetlere vasıfsız adamları alırlar. Kendi fikri ve düşüncesi olan adamlara da teklif edemezler. Bana hiçbirinden hiçbir zaman teklif gelmedi çünkü 5 yaşından beri ne adam olduğumuzu biliyorlar.

From: <gwtscl@ms59.hinetnet>

To: mkaraalioglu@yenisafak.com

Subject: ELİNİZE AĞZINIZA SAĞLIK

Date: Mon, 29 Oct 2001 18:32:52 +0800

HOCAM VALLA DÜNYANIN TAA BÎR UCUNDA ŞU ÜMİDİMİN TÜKENDİĞİ GÜNLERDE BÖYLE BÎR RÖPORTAJ VE YAZIYI OKUMAM BANA ÇOK ÜMİT VERDİ YOKSA BU ARALAR TÜRKLÜĞÜMÜ BİLE SAKLAMAYA ÇALIŞIYORDUM A-MA BUNDAN SONRA AVAZIM ÇIKTIĞI KADAR TÜRK OLDUĞUMU BAĞIRACAM.BUNA BENZER YAZI VE RÖPORTAJLARIN DEVAMINI DİLERİZ SAĞOLUN VAROLUN.

BİLAL DOĞAN TAIWAN TAIPEI


BİR ÜLKENİN İKTİSADI ÜÇ GÜNDE NASIL ÇÖKERTİLİR?..1

Soru: Türkiye'nin içinde bulunduğu iktisadî bunalımın perde gerisinde neler var?

Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu- Bundan 2 sene önceydi. Türkiye'de iktisadî durum iyi gidiyordu. Yalnız İstanbul'da değil, ülkenin birçok yerinde hatta doğusunda bile durum iyiydi. Birgün yabancıların gözüyle etrafa bakarak dedim ki: "Muhakkak bunlarda bir haset olmuştur. Yabancılar bu iyi durumumuzdan rahatsız olmuşlardır, mutlaka bir Tedbir alırlar" diye düşündüm. Kısa süre sonra iktisadî bunalımı çıkardılar. Böyle olaylar hep bir takım ajanlar tarafından yapılır, dış kaynaklıdır. Belki birine yaptırabilirsin ama kaynağı hep dışarıdadır. Mavi Çarşı'da bomba patlattılar ve hemen arkasından Amerika, İngiltere, Almanya kendi milletlerine birer beyanname yayınladı: "Orası tehlikelidir, gitmeyin!" diye. Ve bir günde gezim

1 Bilim Eğitim Dergisi, Kasam 2001, Prof . Dr. Oktay Sinanoğlu üe mülakat


(turizm) bitti. Yani gelmedikleri gibi güneyde ayrılmış toplu gezişler iptal edildi. Herşey şak diye bir günde bitti. Ertesi gün ne oldu? Biz neyle geçiniyoruz? Kumaş satıyoruz. Dokuma ürünlerini Avrupa almayacağız dedi, o da bitti.

Amerika ve Avrupa'ya, bilhassa Amerika'ya bol miktarda Çin'den, Güney Amerika ülkelerinden, bazı ufak tefek Afrika ülkelerinden giyim eşyaları gelir. Ya onlar yaparlar ya da Amerika şirketleri ucuza mal oluyor diye o-rada yaptırıp ithal ederler. Çok da ucuz ve vasıflı yani... Şimdi Türkiye'den kumaş almaya ihtiyaç yok Şak diye o da bitti mi?

Üçüncü birşey daha oldu. Borsaya sıcak para geliyor ya dışarıdan, borsa yükseliyor. Bu işler Türkiye'de yeni olduğu için millet ne olduğunu anlamıyor. Böyle ufak borsayı birkaç kişi yönlendirebilir. Gayet kolayca. Şimdi o para gelince, bizim dışarıdan ayarlı basın, "Vay işte Borsa çıkıyor!" diye milleti heveslendirir. Garibanlar da gidip o-raya paralarını koyuyorlar. Ama, borsa yükseldiği zaman bir miktar, veya batırmak istedikleri zaman hepsini birden, yabancılar çekip götürüyorlar. Milyarlarca dolar, zavallı milletin parası, şak diye gidiyor. Yani götürülen para kimden, çıkıyor? Vatandaşın oraya koyduğu ufak tefek paralardan çıkıyor. Hatta bu, her ülkede böyle olur. Birileri kazanıyorsa birileri kaybediyor demektir. Kazanan birkaç kişi, kaybeden de milyonlarca insan... Bunun kaidesi budur.

Aynı sıralarda bankaların hepsi birden soyuluyor. Soyulmasındaki paralar ne çapta, ona bakmak lâzım. 20 milyarla 80 milyar dolara kadar çıkan rakamlardan bahse287

diliyor. Bunun arkasında iki üç kişi var. Hep aynı adamlar... Kim bunlar? Basın yayını elinde tutan adamlar... Çünkü basın yayın pek kârlı bir iş değil. Televizyonlar, gazeteler, dergiler filân kârlı iş değil. Ama Türkiye'ye karşı büyük bir silah. Eeee, şimdi dışarıdan birileri enayi değil ki bunun parasını versin! Bunlara bankaları soydurup o paralarla yaptıracaklarını yaptırıyorlar.

Aynca, Türkiye'yi mahvetmek için hep bizim kendi kaynaklarımız kullanılıyor 50 senedir. Eğitimde de öyle. Misyonerlere gerek kalmadı, yerli misyonerler canla başla çalışıyorlar. Yabancı dille eğitim okullarında kitaplar İngiltere'den geliyor, tanesi 50 dolara... Yani paralar hep bizden çıkıyor.

Hortum meselesi çok ilginç, çünkü 20 milyarla 80 milyar arası bir para. Değil birkaç milyar dolar, Amerika'da bir banka soyulsa Amerika'nın iktisadı çöker, bunlar çok büyük paralar... Değil öyle 50 milyar dolar, 1-2 milyar dolan bile dünyada bir yerde saklamak mümkün değildir. Meselâ Kayman adaları, Bahama adaları... Böyle bir takım yerler var. orada parayı koyarsan ifşa etmiyorlar kimin olduğunu...

Birisi birkaç dolar götürecek, "Bunu bir yerde saklayacağım!" diyecek... Nerede saklayacak? Öyle bir miktardır ki bu, saklamak mümkün değildir dünyada. Böyle ufak tefek bir yerin bankalarına bu para gittiği zaman orada bir enflasyon alır, iktisâdı çöker. Meselâ İspanyollar Güney Amerika'yı oradaki yerlileri soykırıma uğratıp altınlarını soyarak İspanya'ya getirdikleri zaman bir sürü altın oldu ama karşılığında alınacak yeterli mal yoktu.


Dolayısıyla korkunç enflasyon yaşandı. Yani bunlar zengin olduklarını zannettiler ama bu altının bolluğu yüzünden İspanya İmparatorluğu battı. Hâlâ toparlanamadı. Bu çok büyük birşeydir. Onun için böyle bir parayı bir yerde saklamak mümkün değildir. Bunu niçin söylüyorum? Aradan onca zaman geçiyor. Bilmem kim birkaç ay bir yerde yatıyor. 3 sene filân oluyor. Mürur-ı zamana uğradı deyip salıyorlar. Kanunlar öyle hazırlanmış ki, hemen serbest bırakıyorlar. Dünyanın hiçbir yerinde böyle kanunlar olmaz.

Meselâ banka hortumlanıyor, zarara uğruyor, yani batıyor, mevduat sahiplerinin bütün mevduatlarını devlet üstüne 'alıyor. Devlet ödüyor. Onun için bankaların battığını millet pek farketmedi. Yani Amerika'da bir banka battığı zaman, nitekim 1992'de Amerika'da bin tane banka battı. Bütün millet o bankaların önüne yığıldı, isyanlar çıktı, ortalık birbirine girdi. Bizde böyle birşey görmedik. Niye? Çünkü bütün mevduat sahiplerinin parasını devlet taahhüt ediyor. Hatta bankanın başka kuruluşlara olan borçlarını bile üstüne alıyor. Böyle kanun hiçbir yerde yoktur.

Meselâ Amerika'daki bankalarda şu vardır. Eskiden 50 bindi, sonra 100 bin dolar oldu. 100 bin dolara kadar mevduatın sigortası vardır. Devletin arkasında durduğu... Ona ayrı sigorta olarak fon ayrılmıştır. Yani her banka sigortaya prim öder, onlar durur, devlet onu tutar. Ve böyle battığı zaman senin 200 bin dolarlık mevduatın varsa, 100 bin dolar kadar bu sigorta sana öder. Hiçbir yerde bankanın zararlarını, batmasındaki durumu tamamıyla devletin, yani milletin cebinden, destekleyip yerine koyduğu bir ül289

ke yoktur. Bu kanunlar daha önce çıkmış, ayarlanmış. Ne demektir bu? "Gel, bankayı soy, hortumla!" demektir. Teşviktir. Bunlar önceden ayarlanmış.

Bir de işin garip tarafı var. Hep aynı insanlar çıkıyor işin altından, aynı zamanda basın yayını yönetenler... Şimdi biz diyoruz ki, "Falancayı yakalamışlar, sorguya almışlar!" filân... Peki, kimse sormuyor, "Adamdan bana ne?" Tutuklandı, tutuklanmadı, cezasını verirsin. Millet i-çin asıl önemlisi o değil ki! Para nerede? Bu parayı saklamak mümkün değil. Araştırsak başka bir ülkeye gitti. O ülkeye resmî bir müracaatta bulunursun. "Bizim şu kadar paramız senin şu bankanda duruyor" diye. Bunu bulmak kolaydır. Onun sana iade edilmesi gerekir. Hiç böyle bir lâf yok, paranın nerede olduğunu soran yok. İsteseler bulurlar. Çünkü öyle kaybolacak bir para değil ki, dağ gibi birşey. Dağ kaybolmuş. Aaaa, yok! Dağı saklayamazsm ki! Dolaba mı koyacaksın koskoca dağı? Dağı alacak dolap yapılmadı daha. Yurt dışında bir iki ülkenin bankalarında ama, soran yok!..

[2 Aralık 2001'de Ek: Geçen gün bir TV yayınında gördüm: Bir görevli, dış ülkelere götürülen hortum paralarının nerelerde olduğunu, tam bir yıl üç ay yoğun bir şekilde a-raştırmış. Hepsini bulmuş ve mercilere bildirmiş. Peki, işin üstüne gidilip paralar istenmiş mi? Bildiniz: Hayır! Ancak, görevlinin işine son verilmiş!]
Yaso isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 03-11-2008, 16:08   #18
Yaso
Operator
 
Yaso - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jan 2008
Mesajlar: 32.967
Tecrübe Puanı: 1000
Yaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond repute
Standart

ASYALI OLMAKLA ÖVÜNÜYORUM..

"Türk Aynştaym" diye bilinen Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu, Ulusal Kanal'da "Büyüteç" programında Adnan Akfırat'm konuğu oldu. 26 yaşında ABD'nin en ünlü Üniversitesi Yale'de profesör unvanını kazanan, kimya, fizik, biyoloji alanlarında çok önemli katkıları bulunan Oktay Sinanoğlu, son yıllarda bütün enerjisini halkı uyandırmaya, kendine güvenmeyi öğretmeye harcıyor. Prof. Dr. Sinanoğlu, "Büyüteç" programında Atlantik uygarlığının ekonomik, kültürel ve bilimsel planda çöküşünü anlattı ve Asyalılığının bilincine varan Türkiye'nin Asya'ya önderlik ederek, ABD ve Avrupa'daki köleleştirilmiş halkları da kurtarabileceğini belirtti. Prof. Oktay Sinanoğlu Amerikan işbirlikçilerine de kuvvetli uyarılarda bulundu:

1 Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu'yla söyleşi- Adnan Akfirat- Aydınlık, 18 Kasım 2001, SAYI: 748


o "11 Eylülden kısa bir süre önce Avrupa'da bilim adamlarıyla yapılan toplantıda bir konuşma yaptım: "AB sizin olsun. Ben Asyalıyım ve Asyalı olmakla övünüyorum" dedim. Bizim sömürge aydınlarımıza duyururum ki beni a-yakta alkışladılar. Çünkü insan tabiatında vardır. Kendine itibarı olana herkes itibar eder. Sen kimliksiz, yılışık olursan kimse seni ciddiye almaz. Kendi kafamızla, kendi gönlümüzle birkaç sene içinde Avrupa'nın bir numaralı devleti oluruz."

o "Ben yaptıklarımı önce bu halk için yapmışım, sonra insanlık için yapmışım. Hiçbir zaman ben profesör olayım, ünüm ortalıkta dolaşsın diye yapmadım. Hayatımla ilgili kitabı da halkımızın özgüveninin kazanılmasına katkım olsun diye yaptım. Benim kendime yakıştırdığım en güzel unvan garibandır. Bu samimi bir histir. Bu Asya'da vardır. Samimi olarak vardır. Aşık Veysel ne güzel söylemiş: 'Güzelliğin on para etmez şu bendeki aşk olmasa." ***

A. Akfırat: 8 Aralık J996 günlü Aydınlık dergisinde sizinle yapılan orta sayfa söyleşisinde Amerikan uygarlığının bilim, sanat ve kültür alanında büyük bir çöküşün içine girdiğini saptıyordunuz. 11 Eylül saldırısıyla birlikte bu saptama çok daha fazla kabul görmeye başladı. Atlantik uygarlığı yıldızı hep parlayacak uygarlık olarak tanıtıldı. Nasıl oldu da bu uygarlık çöktü?


Prof. Dr. O. Sinanoğlu: 1996'da İşçi Partisi'nin düzenlediği Avrasya Seçeneği Kurultayı olmuştu. Ben de orada konuşmuştum. O zaman Doğu ülkelerinden gelenler vardı. Orada şunu söylemiştim: Körfez Savaşı'ndan sonra baba Bush, "tek güç olarak biz kaldık" diyordu. O kadar büyük konuşuyorlardı ki, Osmanlı'nın çöküşünü hatırladım Sokullu Mehmet Paşa zamanında Osmanlı donanması ilk defa büyük bir yenilgiye uğradığında, devletin başındakiler "Bu millet isterse yeni donanmasının yelkenlerini atlastan, direklerini som altından yapar" demişlerdi. O laf çöküşün başlangıcıdır. Şimdi Amerika da böyle çok büyük laflar ediyor. Çöküşünü örtmeye çalışıyor.

Ama çöküşün başlangıcı daha eskilere gidiyor. 1963 yılında Yale Üniversitesi'ndeyim, atom fiziğiyle ilgili "nicem"le ("kuvantum"la) ilgili ilgili yeni kuramları geliştiriyoruz. Bir gün akşam üstü aşağıya ana büroya indim. Baktım sekreterler garip bir halde. Hayrola dedim. Kennedy'yi vurdular dediler. O akşam saat 8:30 sularında çıktım, sokakta dolaşıyorum. Baktım Amerika'hlar güle oynaya geziniyor, hiç umurlarında değil. Çok iyi hatırlıyorum. O gün, "Bugün Amerika'nın çöküşünün birinci günüdür" dedim. Çünkü o zamana kadar Amerikan halkı kendi devletine güvenirdi. O gün o güven yıkıldı. Devletin sürekli kendisine yalan söylediğini anladı. İkinci Dünya Harbi'nde Amerika halkı hiç savaşa girmek istemezken Pearl Harbour baskını tezgâhlandı. Donanmayı oturan ördek gibi oraya koydular. Saldın olacağını kaç gün önceden biliyorlardı. Körfez Savaşı'nın nasıl tezgâhlandığını herkes biliyor. Yine bir tertiple katıldığı Vietnam Harbi'nde de Amerika perişan oldu.


Kuklacılık Biliminin Kuralı



Büyük devletlerin asıl gücü gizlilikten gelir. Gizli olabilmesi için az sayıda insanın bunu bilmesi lâzım, fakat bir sürü iş yapman için de birçok insana ihtiyacın var. Kadroyu genişlettikçe gizlilik azalır. O zaman şöyle yaparsın: Önüne gizli bir cemiyet kurarsın, onun önüne biraz daha az gizlisini kurarsın, onun önüne açık görünen ama gayesi gizli bir cemiyet kurarsın. Üsttekiler altakileri bilir fakat alttakiler üstekileri bilmez. Alttakiler robottur. Bütün bu tedbirlere rağmen bu bilgiler yayılmaya başladı. Güç gizlilikten geldiğine göre gizliliğin bitmesi gücün bitmesi demektir. Dolayısıyla bu alçakların defterlerinin dürülme safhası başlamıştır. Türkiye burada Asya'ya önderlik edecek böylece Avrupalı, Amerikalı köle haline getirilmiş halkları da kurtaracaklardır.

Buradan Amerikan işbirlikçilerine geçiyorum. A-merika'nın Güney Vietnam'da birtakım yerli işbirlikçileri vardı. Hiç unutmuyorum: Amerika oradan kaçarken bu işbirlikçiler, helikopterlerin tekerlerine asılıyorlardı. Aman bizi de götürün diye. Bu sahneyi kimse unutmasın! Amerika daima kendi kuklalarını harcar. Kuklacılık biliminin kuramını yapmıştım. Kukla bir müddet sonra "vay ben neymişim" demeye başlar. Böyle deyince, Amerika 3- 5 sene sonra kuklayı temizler, yerine başkasını koyar.

Kuklalara ilişkin bir Amerikan televizyonunda izlediğim başka bir olay daha var: Nev York'un ara sokakları çöplüktür, bir caddesi en zenginlerin oturduğu caddedir, bir arka sokağında en sefil insanlar oturur. Nev York'ta

I


hangi caddede yürüyeceğini bilmelisin. Bilmezsen bıçaklanma ihtimalin çok büyüktür. Televizyonda böyle bir cadde gösteriyor. Orada yaşlı, Asyalı bir adam çöpçülük yapıyordu. Onu göstererek "İşte!" diyor "bu adam Vietnam'da çok büyük mevkide görev yapan bir adamdı." Bu sahneyi de kimse unutmasın. Bir ülkeyi mevki için satanlar bilsinler ki önce onlar harcanır.

Vietnam Savaşı Çöküşü Hızlandırdı

Vietnam Harbi'nden sonra özellikle Amerika'da büyük bir ahlaki çöküntü başladı. Aslında ondan önce A-merikan toplumu mazbut insanlardan oluşurdu. Televizyonlarda öyle açık saçık filmler göremezdiniz. Zaman geçtikçe Amerikan televizyonarında ahlak bozucu yayınlar arttı. Toplumun aile yapısı çöktü, iş ahlâkı çöktü. İş yapmadan para kazanma anlayışı yerleşti. Bu arada Avrupa e-konomisi toparlandı, Asya ekonomisi büyümeye başladı, Japonya bir atılım yaptı. Daha önce Dünyada bütün teknik mamuller ilk Amerika'da yapılırdı. Fakat son yıllarda ne alsak başka bir ülkenin malı çıkıyor. Amerikan ve İngiliz malına kimse itibar etmemeye başladı.

- Bahsettiğiniz süreçte yönetici sınıfın da niteliğinin değiştiğini görüyoruz. Ticaret ve sanayi burjuvazisi kenara itildi, tekelci burjuvazinin rantçı, mafyalaşmış kesimi yönetimin merkezine geldi.

- Bu olay Reagan döneminde başladı. Amerika'da da üretim bitti. Avrasya Seçeneği Konferansı'nda şöyle


demiştim: "Amerika iki şey üretir, biri silah biri film. Ama asıl silah filmdir" dedim. Amerika'nın içinden çürüdüğünü 1963'den beri anlatıyoruz.

Artık Bilimsel Gelişmelerin Merkezi ABD Değil

- Bilim ve teknolojideki üstünlüğü sürdükçe Amerika'nın yenilmesi mümkün değildir değerlendirmesi yapılıyor. Gerçekten böyle mi?

- 50 senedir büyük şeyler yaratmış bilim adamlarına bakarsanız çoğu Amerika'nın yerlisi değildir. Ayrıca Avrupa'da, Japonya'da da önemli bilimsel çalışmalar var. Son yıllarda Çin'de muazzam bir bilim atılımı çıktı.

Amerika'daki takım da abartıldığı gibi değildir. Bunlar öyle akıllı adamlar da değildir. Kaç tanesine doktora yaptırdık. Hepsi şimdi ABD'de, Avrupa'da, Japonya'da profesör. Doktoralarını ağızlarına kaşıkla vere vere yaptırdık bu adamların.

Küresel Kraliyetçi Takım

Amerika yüz boyutlu, önemli çelişmelerin yaşandığı bir yer. Tepede birkaç milyon insan var. Amerika'yı Amerika yapan bu ekiptir. Geri kalan 270 milyonun çoğu son derece cahil bırakılan insanlar. Amerikan halkı orada bir çeşit köledir. Üst tabaka ile halk arasındaki uçurum


gittikçe büyüyor. Dünyadaki bir çok ülkenin parasını, kaynaklarını elinde tutarak, halkları insafsızca fakirleştiren insanlık düşmanı bir takım var. Ben bunlara "Yeni Dünya Düzenci" ve "Küresel Kraliyetçi" takım diyorum. Bunlar sadece birtakım çokuluslu şirketlerle, tröstlerle sınırlı değil. Bunların gizli kuruluş ve cemiyetleri, ayrı uydurma garip dinleri, acayip inanışları var. "Tek dünya devleti, tek bayrak" derler ama burada kastedilen bütün ülkelerin insanlarının katılımıyla gerçekleşecek güzel bir dünya değil. Bu bir iki milyon insan, birkaç yüz sene önce gizli cemiyetler kurmuş, "dünyayı biz idare edeceğiz, dünyanın geri kalan insanları insandan bile sayılmaz, bunları istediğin kadar sömür, ne yaparsan yap" inanışında olan insanlık düşmanı bir alçak takımdır.

Küresel Kraliyetçilere İsyanlar Başladı

- Bu takım, kapitalizmin emperyalist karakter kazandığında ortaya çıkıyor değil mi?

- Kapitalizmi de ortaya çıkaran aynı zihniyettir. Bu "yeni dünya düzeni" yeni falan değildir. 11 Eylül'den 10 gün önce Avrupa'da bilim adamlarının katıldığı bir toplantıdaydım. Birçok ülkeden insanlar kendi ülkesinde yapılanları anlattı. Mesela Polonya'da (Lehistan'da) son 10 yıldır seçim kanunları, partiler kanunları falan konmuş. Diyorlar ki: "Bizim seçmiş gibi göründüğümüz ama aslında bizim seçmediğimiz birtakım adamlar bu kanunlarla bir yerlere konuyor ve bunlar da hep yeni dünya düzenci ta297

kimin kuyruğu oluyorlar. Bunlar hangi partiden olursa olsun hükümete gelir gelmez, anayasayı değiştirelim, toprakları yabancı devletlere satalım önerileri getiriyorlar. Tahkimi getiriyorlar, ulusal hukuk yerine evrensel hukuku getirelim" diyorlar. Bizim meslektaşlar ülke elden gidiyor diye ağlaşıyorlar. Tanmı, hayvancılığı yok ettiler diyorlar. Biz bunları dinliyoruz ve "Allah Allah biz bunları bir yerden hatırlıyoruz" diyoruz. Bir İngiliz kadın çıktı, İngiliz çiftçisinin durumunu anlattı. İngiltere'de çiftçinin canına okumuşlar. Topraklarını birkaç banka gelmiş ellerinden almış. Kadına "200 yıldır Türkiye'de ne melanet olursa biz İngilizleri suçlardık; vay canına size de mi yapılıyor?" dedik. Meğerse onlara da yapılıyormuş. Şu ülke bu ülke, şu hükümet bu hükümet diye düşünmemek lâzım. Çünkü ö-zellikle son yıllarda bütün ülkelerde Küresel Kraliyetçi, onların maşaları, gizli örgüt üyeleri biryerlere konuyor. Bütün olaylar buradan çıkıyor. Dünyanın parasının büyük çoğunluğu,

gıdanın yüzde 80'i iki üç bankaya yakın birkaç şirkete ait. Küresel Kraliyetçilere ait. Bu Küresel Kraliyetçi alçaklara karş^ bütün dünyada isyanlar başlamıştır.

Güçleri Gizlilikten Geliyordu

- Fakat Küresel Kraliyetçilerin hesaplarının artık tutmadığını, büyük amaçlarına ulaşmaktan giderek uzaklaştıklarını da görüyoruz.

- Benim bir kuramım var. Büyük devletlerin asıl gücü gizlilikten gelir. Burada bir çelişki de ortaya çıkıyor.


Gizli olabilmesi için az sayıda insanın bunu bilmesi lâzım, fakat bir sürü iş yapman için de birçok insana ihtiyacın var. Kadroyu genişlettikçe gizlilik azalır. O zaman şöyle yaparsın: Önüne gizli bir cemiyet kurarsın, onun önüne biraz daha az gizlisini kurarsın, onun önüne açık görünen a-ma gayesi gizli bir cemiyet kurarsın. Üsttekiler alttakileri bilir, fakat alttakiler üstekileri bilmez. Alttakiler robottur. Bütün bu tedbirlere rağmen bu bilgiler yayılmaya başladı. Güç gizlilikten geldiğine göre gizliliğin bitmesi gücün bitmesi demektir. İstediği kadar parası olsun. Çöküşü önleyemez. Dolayısıyla bu alçakların defterlerinin dürülme safhası başlamıştır. Türkiye burada Asya'ya önderlik edecek, böylece Avrupalı, Amerikalı da dâhil, köle haline getirilmiş halkların da kurtuluşunda başı çekecektir.

Asyalı Olmakla Övünüyorum

- Siz bundan birkaç yıl önce Avrupa'daki bir toplantıda "ben Asyalıyım " demiştiniz.

- Ben önce Amerika ile Avrupa ile çok haşır neşir oldum. Fakat 1975 yılında Japonya üstün bilimci ödülünü vermişlerdi, Japonya'ya gittim. Kendimi çok rahat hissettim. Kendi kültürümüze çok benziyor. Asıl uygarlığın Asya'da olduğunu gördük. 11 Eylülden kısa bir süre önce Avrupa'da bilim adamlarıyla yapılan toplantıda bir konuşma yaptım: "Şimdi siz diyeceksiniz ki 'biz bunları AB'ye almıyoruz1, bana acıyorsunuzdur" dedim. "Ama ben AB falan istemiyorum. Halkımızın çoğu da istemiyor. Yine si299

zin dediğiniz gibi bizim de başımıza konulan birileri kaç senedir illa AB'ye gireceğiz diyor. AB sizin olsun. Ben Asyalıyım ve Asyalı olmakla övünüyorum" dedim. Bizim sömürge aydınlarımıza duyururum ki beni ayakta alkışladılar. Çünkü insan tabiatında vardır. Kendine itibarı olana herkes itibar eder. Sen kimliksiz, yılışık, sırnaşık olursan kimse seni ciddiye almaz. Kendi kafamızla, kendi gönlümüzle birkaç sene içinde Avrupa'nın bir numaralı devleti oluruz.

Asya Kültüründe Bireycilik Yok

- İş Bankası yayınlarından çıkan sizin hayatınızı konu alan "Türk Aynştaym" kitabınızı hazırlayan Emine Çaykara özel hayatınızla ilgili bilgi almanın çok zor olduğundan şikâyet ediyor. Bu da bir Asya kültürü. Siz 26 yaşında profesör olmuşsunuz, dünyanın çeşitli ülkelerinde bilim adamları yetiştirmişsiniz. Kamuoyu bunları bilmiyor.

- Ben bunları önce bu halk için yapmışım, sonra insanlık için yapmışım. Halkımızın özgüveninin kazanılmasına katkım olsun diye yaptım. Hiçbir zaman ben profesör olayım, ünüm ortalıkta dolaşsın diye yapmadım. Bu kitabı da halka faydası olacağını umduğumuz meseleleri anlatmak için görev olarak hazırladık. Deneyimlerimizden çıkan sonuçları, onların yolunu açmaya faydası olabilir diye anlatıyoruz. Kendimizi övmek için değil. Benim kendime yakıştırdığım en güzel unvan garibandır. Bu samimi bir


histir. Bu Asya'da vardır. Samimi olarak vardır. Aşık Veysel ne güzel söylemiş: "Güzelliğin on para etmez şu bendeki aşk olmasa"

- Çok teşekkür ederiz.


AMERİKA'NIN İSTEDİĞİ TÜRDEN BİR AVRUPA BİRLİĞİ...1

Garip değil mi? Amerika Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne girmesini istedi. Gerçi A.B.D 'nin dediğine güvenilmez; resmî ağızdan dediğinin tam tersini, çoğu kez, CIA'-sıyla el altından yapar, ama, diyelim ki bu sefer gerçekten Türkiye'yi AB yolunda desteklemiş olsun. Bu kimsenin hayretini mucip olmadı mı? Öyle ya, 1948'den beri kendi nüfusunda olan, 1980'den beri de kendi çıkarlarının hızla yoğunlaştığı bir ülke olan Türkiye'yi, A.B.D, rakibi görünümündeki AB'ye durup dururken niye devretsin?

Bu soruyu cevaplayabilmek için AB'nin kuruluşuna yol açmış olan -eğilimlere, sonra da Amerika-Avrupa Birliği ilişkisine bir göz atmalıyız.

Avrupa Birliği'nin kuruluşuna birbirinin tam zıddı iki düşünce tarzı gerekçe teşkil etmişe benzer:

ü. Cihan Harbi sonunda Avrupa tarumar olmuş, milyonlarca insan yersiz yurtsuz kalmış, insanlar bir daha böyle savaşların görülemeyeceği bir dünyanın hayaline sarılmışlar1 Makale/10 Kasım 2001


di. Aslında Winston Churchill'in dediği gibi Avrupa'da harbi resmen kazanan da kaybeden de kaybetmişti. Asıl kazanan Amerika Birleşik Devletleri oldu. Avrupalılar sömürgelerini kaybettiler, iktisatları, sanayileri çöktü. Böyle bir ortamda "dünya devletçi"leri, "beynelmilelciler" seslerini duyurdular; "Bak, AB.D.'de yetmiş iki millet nasıl tek devlet altında yaşayabiliyor, Avrupa'da niye olmasın?" dediler. Halbuki ikisinin oluşum şartları arasında temel farklar vardı. Aslında bu evrenselciler yeni değildi; 1717'den beri gizli cemiyetleri ile su altından bir dünya hâkimiyeti kurmağa çalışıyorlardı; sadece faaliyetlerini arttırma imkânı buldular. Harpten bezmiş insanların kulaklarına 'dünya devleti', 'dünya barışı' söylemlerinin hoş gelmesi doğaldı Ancak bu dünya devletçilerinin niyeti tüm insanlığa demokrasi, eşit hak ve imkânlar sağlamak değildi; bir iki milyon insan insanların çoğunluğunu yeteneksiz, değersiz diye düşünüyor, onların gizli cemiyetçe güdülmesi gerektiğine,

icabında kolaylıkla feda edilebileceklerine inanıyordu. Tabii insanların büyük çoğunluğu, bu birkaç yüzyıllık "eski" "yeni dünya düzeni"nin altında neler yattığının farkında değildi. Bazıları şimdi, yeni yeni, plânın ne korkunç âkibetlere yol açacağını, ve açmakta olduğunu görebiliyor. Ancak bu kişilerin sayısı hâlâ az; ayrıca, sayı artsa da gittikçe daha fazla sindiriliyorlar. A.B.D. dâhil birçok ülkede durum bu.

Avrupa Birliği'ne yol açan ikinci eğilim ise yukarıdakinin zıddı. Nasıl mı? Fransa'da DeGaul devrine, 1960'ların sonlarına hele bir bakalım:

Harp'ten sonra A.B.D., kâh askerî güç bulundurarak, kâh dolarlarla, Avrupa ülkeleri üzerinde egemenliğini kur303

muştu. Avrupa ülkeleri tek tek buna karşı duramayacaklarını anlarken ilk baş kaldıran DeGaul oldu. O zamana dek A.B.D. parasının arkasında altın vardı; doları bankaya götürüp karşı-lığındaki altını isteyebilirdin. Ama A.B.D.'nin altını azalmaya başlamıştı. İşte bu durumda DeGaul A.B.D.'den Fransa'da dolanan dolarların altın olarak karşılığını istedi; A.B.D. veremezdi, vermeğe kalksa iktisadı çökerdi. Onun yerine Amerika'nın CIA'sı, Fransa'da öğrenci hareketleri çıkarttı ve DeGaul devirildi. Sonra A.B.D. doların altınla olan bağlantısını kesti; daha serbestçe kağıt dolar bastı; bu da 1970'lerde A.B.D. ölçüsünde büyük bir para şişimine ("enflâsyon") yol açtı. Almanya da kıpırdanıyor, askerî işgal altında bulunmakla beraber daha bağımsız olabilme özlemi çekiyordu.

Daha sonra Avrupa ülkeleri, A.B.D. gibi, hattâ daha büyük, bir iktisadî cüsse oluşturarak onunla rekabet edebilmek istediler; onun için de örneğin, aralarındaki gümrükleri kaldırdılar, ama A.B.D.'ye sınırlamalar koydular. İşte bu yanlan ile Avrupa Birliği A.B.D.'ye karşı bir hareket olarak doğdu; daha doğrusu Avrupa'nın halkları öyle zanetttiyse de tepelerindeki 'evrenselci-dünyacı'ların gayeleri başkaydı. Onların ki, gizli cemiyetlerin başını çeken İngiliz-Amerikan cemiyetçilerinkiyle örtüşüyordu: Cemiyetçilerin, dolayısıyla A.B.D. ve İngiltere üst tabakasının güdümünde bir Avrupa Birliği, sonra da tek bir Dünya ("Yeni" Dünya Düzeni). Bu ' dünya'mn halkları kendi millî değerlerini, kültürlerini, dillerini, basın-yayın ve eğitim, daha doğrusu eğitimsizlik kullanılarak yitirecek, onlar 250 kelimelik bir Tarzan İngilizce'sini "dünya dili" olarak kullanacak, düşünemeyecek, cemiyetçi üst tabaka ve yöneten/güden sınıf ise çok sağlam ve geniş eğitim ve bilgilenme olanaklarına

sahip olacaklardı. Avrupa


Birliği'ni A.B.D.'ye karşı tedbir olarak kuran veya destekleyenler, Avrupa ortak dilinin Fransızca veya Almanca olmasını istiyor, ama aralarında anlaşamamaları Anglo-Sakson'un işine yarıyordu.

Yandaki büyük, genç nüfuslu, ve iktisadî istikbal vâdeden Türkiye'de ise Amerikan-İngiliz etkisi gelişmiş, "dünyacılar" görevlerini iyi yapar olmuşlardı. Türkiye AB'ye girerse, Türkiye pazarını ve iktisadını ele geçiren A.B.D., Avrupa Birliği'nin kendisine karşı koyduğu ticari engelleri Türkiye üzerinden delebilecekti. Ayrıca Avrupa dilinin İngilizce ("Tarzanca") olmasına en büyük hizmeti Türkiye yapabilirdi. Bunun yatınmı Türkiye'de A.B.D. ve İngiltere tarafından çoktan yapılmış, önce misyoner okulları, sonra İngilizce ile eğitim yapan yerli okullar, arkasından A.B.D. teşvikiyle İngilizce eğitim yapan evrenkentler ("üniversiteler") kurulmuş, son birkaç yılda da plânın son perdesi oynanır olmuştu. Son perdeyi izlediniz mi? Son perde: Tüm eğitim kurumlarının İngilizce ile eğitime geçirilmesi; Türkçe'ye şiddetle saldırıl-ması ve örneğin Türkçe ile bilim ve evrenkent yayınlarının adetâ yasaklanması; devlet dairelerinde bile bazı toplantıların, bilgilendirmelerin İngilizce

yapıldığının görülmesi; İngilizce ile hiç ilgisi olmayacak devlet memurlarının bile İngilizce sınavına tâbi tutulması, sonuç olarak resmi dilin hızla İngilizce'ye doğru götürülmesi.

İşte bu manzara ve mülâhazalar karşısında, A.B.D.nin Türkiye'yi Avrupa Birliği'ne sokmak istemesine şaşmamak gerek.


İNSANLIK DÜŞMANI

KÜRESEL KRALİYETÇİLERİN HÂKİMİYETİ BİTİYOR...1

A. Yavuz: Dünyanın her tarafında profesörler yetiştiren bir Türk bilim adamının kendi ülkesinde, hiçbir işe karıştı-rılmamasım nasıl karşılıyorsunuz? Dargın mısınız? Ülkesi için çalışmak isteyenlerden kim rahatsız olabilir ki?

Prof. Dr. O. Sinanoğlu: Çok şükür, ben milletime, ülkeme küsecek bir insan değilim. Bu ülkenin gerçek sahipleri biziz. Şu anda bir takım önemli mevkilerde bulunan şahıslardan bahsetmiyorum. Ancak 40 yıldır her devirde, kilit noktalardaki kişilerin çoğunu şahsen tanımışım. Gördüm ki, bu insanların çoğu aynıdır. O partiyle, bu partiyle veya kendi savunur gibi göründükleri fikirleri ile hiç alâkaları yoktur. 1947'en beri dışarıdan ne denirse, ne istenirse Türkiye'de imza atılıyor. Bu işler onun için böyle oluyor.

1 İ>rof. Dr. Oktay Sinanoğlu'yla söyleşi - 8 Kasım 2001- Ahmet YAVUZ


Batı Nedir?

- Hocam bu Batı nedir? Sokakta yaşayan ve ne o-lup bittiğinden haberi olmayan halkları ile beraber Batılı ülkeler midir? Yoksa Batıyı kendisine kılıf yapan daha derinlerde bir irade mi var?

- Batı deyince bunu açmak lâzım tabii. Amerika diyoruz, Avrupa diyoruz ama asıl olay başkadır. Batının altında yatan gerçek başka bir şeydir. Onlar hiçbir zaman Türkiye'de kafası çalışan, işini bilen, kendi milleti için çalışabilecek, sorunlarının çözümü için kendisibir çözüm ü-retebileceğine inanan haysiyetli insanlar yetişmesini istemezler. Bunun için 1950'lerden beri Türkiye'de her seviyede eğitimi kasıtlı olarak sıfırlamışlardır. Durum böyle olursa tabii kuklalarla, maskelerle gütmek, yönetmek çok daha kolay olur. Hikâye bundan ibaret. Bunları biraz farkedip te milli hissiyâtiyle millet için çalışmak isteyenleri dışlarlar, hattâ ezerler. Bu, bütün sömürgelerde böyle olmuştur. Yeni birşey değil.
Yaso isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 03-11-2008, 16:08   #19
Yaso
Operator
 
Yaso - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jan 2008
Mesajlar: 32.967
Tecrübe Puanı: 1000
Yaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond repute
Standart

"Milleti ve ülkesine çalışanlar için gereği düşünülür? " mü demek istiyorsunuz?

- Onların şahsî olarak hangi kesimde, nerede durdukları önemli değildir. Dışarıya çalışan, esas patronları dışarıda olanlar, ülkesi için çalışanı sevmezler. Biz gündelik siyasete de hiçbir zaman bulaşmadık. Bir dönem biz köylerde konuşma yapıyor, köylülerle sohbet ediyorduk, şöyle olsun veya biz böyle yapacağız diye. Seçimlerden önce köylüler bize: "Oo ne güzel! Çok iyi, söyleyin oy ve307

relim; hangi parti?" diye soruyorlardı.. Ben de diyordum ki: "Ben öyle partilerden anlamam. Benim bir tek partim vardır, o da bütün Türk milletidir. Türk milleti nedir? Türkiye Cumhuriyeti'ndeki herkes Türk milletidir. Hiçbir ayrımcılığı da kabul etmiyorum. Türkiye'deki 1950'lerden beri başlayan ve yoğunlaşan dış kaynaklı ayrımlar, sağcılık, solculuk, suculuk, buculuk gibi ayrımların hepsi dışarıdan özellikle çıkarıldı.. Vaktiyle Cemal Reşit Rey'deki bir toplantıda yaptığım konuşmada bu duruma bir isim takmıştım. Batının,Dünyanm, Amerika'nın "kültür mühendisleri", ya da "toplum mühendisleri" bu işleri yapmıştır. Böyle bir takım bölünmeler, kesimler yaratıp hepsinin başına da kendi uzantılarını, sahtelerini koyarlar; samimi, gerçek kişileri de ezerler. Böyle anlatınca orada dinleyenlerden bazıları yanıma geldiler ve "Aa, iyi; bunun doktorası nerede veriliyor, biz de adamlarımızı gönderelim" dediler. Biz de: "Söylerler mi size? Adını biz böyle koyduk bu işin" dedik.

Gönülsüz,BiIim Ancak Sorunlarımızı Arttırır

- Batinin salt aklı ve müspet bilimi, insanlığın temel sorunlarını çözmekte yeterli gelmiyor mu ki siz, "Bi-lim+Gönül" diyorsunuz?

- Biz bu kavramı kendimiz icat etmedik. Bizim bin sene önceki büyük bilim adamlarımız, - ki Batıya bilimi de tekniği de, medeniyeti de onlar öğrettiler-, bu esas üzerine uygarlığı kurmuşlardı.


- Batı, bizden öğrendiği neyi unuttu?

- Selçuklu ve Osmanlı Medeniyeti 500 sene öncesine kadar Batıya öğretip durdu. Sonra bunlar bilim ve teknikte ilerleyip gittiler o arada biz durduk. Ama bunlar da öğrettiğimiz insanlığı unuttu. Ama şimdi bizim kendimize gelip, toparlanıp insanlığı Batılılara yeniden öğretmemiz gerekecek. Bu bakımdan önümüzde büyük bir görev duruyor. Fakat bizim eski âlimlerimizde, yani 1000 sene önce, Osmanlı'dan da önce, Türkistan'da iken daha, bir insanın "âlim" sayılabilmesi için, hem maddi, zahiri i-limlerde, hem de mânevi, iç alemin ilimlerinde âlim olması gerekirdi.

Kazakistan'ın bayrağında bir Bürgüt Kuşu

Biz bunu şuna benzetiyoruz. Kazakistan'nm bayrağında bir Bürgüt Kuşu var. Kartal gibi, mavi bayrağın üzerine kanatlarını açmış. Orada bir vesileyle Kazak gençliğine bir konuşma yapıyorduk. Onlara, "Sizin bayrakta iki kanadını açan, zümrüt-ü anka kuşu gibi bu kuşun bir kanadı akıldır, ilimdir, diğeri de gönüldür, mânevi olandır. Bu kuşun iki kanadı da olmaz ise uçamaz" dedik onlara. Bunu tarihte bizim milletimiz çok iyi bildiği için bizim â-limlerimiz ikisinde de çok derin insanlardı. İşte Batı bizden bu ilmin bir tarafını, bilimi öğrendi.Fizik, kimya, cebir gibi birçok bilim, ve fen bilimlerinde ilk bakışta sayabileceğimiz en az 400 bilimsel terim Batıya bizden gitmiştir. sGönlün emrinde olmayan muzip akıl ne yapar? Neden


gönül önemlidir? Çünkü akıl bir bilgisayar gibidir, bir u-zuvdur. Mesela şuraya gideceksin. Hangi yoldan giderim. Arabayla hangi yoldan gitsem en az benzini harcarım, bunun hesabını yapar akıl, bir bilgisayar gibi. Ama akıl, nereye gideceğini söylemez. Ne yapacağını, nereye gideceğini, hedeflerini, hayattaki gayelerini tâyin edecek olan senin gönlündür. Akıl, gönlün enirinde olmayınca muzırlıkla uğraşır. Aynı şekilde bunu topluma da genişletebiliriz. Nasıl kişinin gönlü varsa, toplumun da gönlü vardır. Toplumun gönlünün adına da kültür diyorum. Ben kültürün tarifini böyle yapıyorum. Dolayısıyla bir toplumun, bir ülkenin, bir milletin ne yapacağına, toplum olarak nasıl bir insan modeli oluşturacağına, dünyada neler yapacağını tayin eden de o ülkenin kültürüdür.

Batı'da, bilimcisinde dahî gönül terbiyesi yok..

- 20. yy. Batının öncülüğünde bilim, teknik ve bilgi çağı olmasına~karşın, insanlık tarihinin yaşadığı en şiddetli savaşlar, zulümler, açlık, sefalet, adaletsizlik, sömürü ve ahlâksızlıkların da yine bu 20. yüzyılda olması, gönlü terbiye edilmemiş Batının elindeki bu teknik güçten mi kaynaklanıyor?

- Şimdi dünyada batıdaki bilim adamlarına bakarsan, mesela bir ülke bilim ve teknikte ileri gitmiştir, atom enerjisini icat etmiştir, ama gönül terbiyesi olmadığı için o bilgisayar olan akılla ne yapar? İnsanlığın başına yağdırılacak bombalar yapar. Muzırlıklar yapar. Yine bir televiz310

yon teknik olarak çok güzel bir icat. Ama televizyon eğer gönül terbiyesi de olan insanlar tarafından icat edilip kullanılmış olsaydı, bu, dünyada insanların, insanlığının çok gelişmesine neden olurdu. Yani insanlara insanlığı öğretirdi, efendim terbiye öğretirdi, eğitim verirdi, güzellikler öğretirdi, sanat öğretirdi, nimetleri paylaşırdı.. Televizyonu biz icat etseydik... Halbuki bunların yerine ne oldu? Teknik gelişme çok kuvvetli bir gelişme. Ama bu teknik gelişme insanlığın yıkımı için kullanılıyor. Aile huzurunun, iş ahlâkının, toplum yapısının, inanışlarının, dillerinin yok edilmesi için, gençliğin perişan edilmesi, uyuşturucuya bağımlı, böyle popçu, topçu falan... aylak bir nesil yetişmesi için kullanılıyor. Neden? Çünkü televizyonu işleten insanların gönül terbiyesi yok. Eskiden bizde bu gönül terbiyesi vardı. Ama şimdi çok eksik. İnşallah bu gönül terbiyesinin bir an önce yerine gelmesi lâzım. Yoksa insanlığın başı fena halde derde girer. 20. yüzyılda ve şimdi;

bütün bu kaynakları, bu güçleri, teknik gelişmeleri elinde tutanların gönül terbiyesi olmadığı gibi, tamamıyla insanlık düşmanı bir kafada olan insanlar oldukları belli. Kimdir bunlar? Bunların sayısı dünyada 1-2 milyonu geçmez. Tabii koca dünyada bu 1-2 milyon insan tek başlarına birşey yapamazlar. Ama bu bir iki milyon insan dünyada bir takım gizlilikler arkasına sığınırlar. Ve bunların birçok ülkede birşey yapabilmesi için, kendilerinin robot kollarına, maşalarına ihtiyaç vardır; kendileri yapsa açığa çıkarlar. Ne yapacaklar o zaman? Bunun için birçok ülkede gizli cemiyetler kurmuşlardır. Ülkelerde gizli cemiyetler var. Bunların arkasında biraz daha gizli olanı, önünde daha az gizli olan, dışarıda ve merkezde de bir bakıyorsun en


gizlisi var. Böyle zincirleme giden bir yapı. Tabii bu kurumların çok az bir kısmı görünüyor. Bir kısmı yasal, a-çıktan gibi ise de, asıl amaçları ve yaptıkları gizli. Tabii bunlar işin kuyruğunun kuyruğu... Bu gizli cemiyetlerin ü-yeleri kilit noktalara yerleştiriliyor.

Vasıfsız kişiler...

- Sayın hocam, kitlelerin teşhis etmesi zor olan bahsettiğiniz bu gizli cemiyetlere kimler girebilir? Şartları var mı?

- Bu gizli cemiyetler, dünya küresel kıraliyetçilerin robot kolları, kimlere teslim edilebilir ben size bu insanların tarifini yapayım: Vasıfsız ve şerefsiz insanlar seçilir. Buralara hiç bir zaman kendi kimlik ve kişiliği olan, kendi kafasına göre düşünebilen, vicdanı, gönül terbiyesi olan insanlar alınmazlar. Kendi düşüncesi olup ona göre hareket etmeyecek; ne söylenirse yapacak. Onun için vasıfsız ve şerefsiz olmak; kişiliği zayıf olmalı. Tabii gönül terbiyesinin olmadığı veya zayıflatıldığı böylesi ortamlarda da bu tür insanların sayısı artıyor. Bunları böyle ayıklayıp seçerler, sonra da birbirlerini şişirirler; şöyle büyük bilim a-damı, böyle muhteşem bilmem ne diye, topluma tanıtırlar. İşte böylece, dünyadaki "küresel kıraliyetçiler" dediğim bir iki milyon insan, kendi taşaron işlerini bu vasıfsız a-damlar aracılığıyla birçok ülkede yaptırırlar.


Küresel kraliyetçiler

Bütün dünya ülkelerinden acemi oğlanlar ocağı gibi "vasıfsız adam" devşiren bu gizli adamların bir adı yok mu? Bunların adını söyleyeyim. "Yeni dünya düzenci küresel kraliyetçiler". Küresel kraliyetçiler, bahsettiğimiz u-zantılarmın uzantıları ile, bizim gibi ülkeleri böyle perişan ediyorlar. Bu uzantılar hep hâkim gibi görünüyorsa da, kendileri hâkim değildirler aslında. Kendilerinin içlerinde birşey yoktur; maskelerin arkasında sessiz sessiz dururlar, ortaya çıkamazlar. Çünkü ödlek, korkaktırlar. Ama bu maskeli robotlar, maşalar aracılığıyla işler dışarıdan yürütülür.

- Bu insanlar en azından tam bir asırdır nerdeyse bir cihan yönetimi kurmuş? Yakın tarihte de bizim atalarımız cihana hâkimdi. Peki onlar nasıl yönetti?

- Bunların yaptıkları bu işleri istesek biz de yapabilirdik. O kadar zor işler değil. Ama biz insanlığın perişanlığı için değil, barış, huzur, insanlık anlayışı getirmek için çalıştık. Toparlandığımız zaman gene de çalışacağız. Onların yöntemlerinde gizlilik çok önemlidir. Kendileri a-çısmdan akıllı davrandılar. Ancak şimdi artık bu gizlilik perdesi yırtılmıştır; bu bilgiler açığa çıkmaya başlamıştır.

- Batıda bu yönde yayınlar yapılıyor mu? Batı toplumu da kendisini sarıp sarmalayan bu yapılanmayı tanıyabiliyor mu artık?

- Tabii ben de bu durumdan bahsediyorum. Son 300-400 yıldır gizleniyordu bu adamlar, kimse tanıyamı313

yordu. Dışarıdan bakınca İngiltere, Amerika, Fransa şunu yaptı, bunu yaptı diyordu herkes. Ancak artık, hepsinde en tepedeki küresel kıraliyetçilerin rolü anlaşılmaya başlandı.. İşte şimdi bu bilgiler, önce bilgisayar ağları yoluyla yayılmaya başladı; sonra el altından, şimdi de açıktan birtakım kitaplar yayınlanmaya başladı. Ve bu küresel krali-yetçiler, belgeleriyle, isim isim, tarih tarih açıklanır oldu. Son çıkan bazı kitaplarda da örneğin, 2. Dünya Harbi, Kore Harbi, Vietnam Harbi, Körfez Harbi ve şimdiki harp ile alâkalı olarak, buralarda aslında neler döndüğünü, bu savaşları kimlerin çıkardıklarını ve sonucunun kimlere yaradığını, aynı anda iki tarafi da kimlerin desteklediklerini teker teker belgeleriyle görmek mümkün. Batı ülkelerinde bu bilgiler artık okunuyor, bilgisayar aracılığıyla da yayılıyor. Avrupa?da, Amerika'da hattâ Afrika ülkelerinde, yeni dünya düzenci bu insanlık düşmanı iki milyon şerefsize karşı isyan başlamıştır. 11 Eylül Kule olayı bu isyanın aşırı

bir feveranı olabilir...

Ifisanlık Ümitvar Olsun!...

- 20 yüzyıl boyunca işlenen bunca katliam, öldürülen 100 milyon insan, sömürü, adaletsizlik, fuhuş-uyuşturucu ticareti ve sizin deyiminizle dünya hâkimiyeti kurmak isteyen bu küresel kraliyetçilerden sonra, insanlık yeni yüzyıldan ümitvar olabilir mi?

- Elbette, elbette. Çok ümitvarız. çünkü bu dünya hâkimiyeti iddiasındaki küresel kraliyetçilerin gizlilikleri


ortadan kalkıyor. Gayet ayrıntılı bir şekilde, dünyanın her tarafında tanınmaya başlıyorlar. Her tarafta isyanlar başladı. Seattle (A.B.D.), Cenova (İtalya), Prag (Çek Cumh.), Vaşington'daki IMF/Dünya Bankası toplantılarını engelleyen isyanlar doruğa çıktı. Kule'den 10 gün önce (11 Eylül Olayı'nı kastediyor) Amerika'daki gündem buydu. Yüzbinlerce ahali, Dünya Bankası toplantısını yaptırmamak için Vaşington'a akın etti. Arkasından da kule olayı oldu. İnsanlığı perişan eden bu insanlık düşmanı alçakların içinde, bazı Anglo-Sakson takımı da var. Bush ailesi , dedesi, dedesinin dedesi, 120 senedir bunların içindedir. Morgan Bankası'nın sahibi de tam bir Anglo-Sakson'dur. Böyle çeşitli bir takımdır bunlar. Ama bir kaç yüz sene evvel başladıkları zaman planlarını yapmışlar: " Ancak bir iki milyon insan, yâni bizler, dünyayı idare edeceğiz; insanların gerisi insandan sayılmaz, işe yaramaz, ancak sömürülmek için vardırlar. Büyük harplerde de bunların 5-10 milyonu kırılırsa hiç bir

şey farketmez, dünya biraz hafifler o kadar." kafasında insanlardır bunlar. Şimdi İslam'ın 1000 yıl bayraktarlığını yapmış olan Türk milletinin asırlar boyunca dünyadaki davranışına bakın, bir de bunlann davranışına. Öyle değil mi? Bütün dünya milletlerini bu zihniyetin elinden kurtaracak olan millet gene de Türklerdir. Tabii önce kendimizi toparlayacağız Bataktan kurtulacağız. Bu hem zor, hem de kolay. Atatürk'ün yaptığı gibi, yeni dünya düzencilerinin kendi içimizdeki kuyrukları olan maşaların kim olduklarının, ne yaptıklarının herkesçe iyi bilinmesi lâzım. Yoksa fazla birşey değişmez. Yani istediğin kadar seçim yap, istediğin kadar parti kur, bunların biri gider, öteki maşası gelir. Çünkü her kuruma ne edip e315

oı l

"" fe

dip mutlaka sızmışlardır.. Herkes kendi tarafındaki bu küresel kraliyetçi uzantılarını iyi tanımalı öncelikle. Artık bunların ifşa edilmesi gerek. Bunlar epeyce yaygınlar ama, önemlileri, elebaşıları o kadar kalabalık değildir. Bu elebaşıları teşhir edildi mi, işin dörtte üçü halledilmiş demektir.


"KÜRESEL KRALİYETÇİ" KÜLTÜR MÜHENDİSLERİNİN MARİFETLERİ1

"Mâneviyatsız akıl muzır olur" "Akıl gönlün emrinde olmalıdır"

- Bir mülakatınızda, "bilim-gönül birliği"nden bahsediyorsunuz. Bundan kastınız nedir? Bilimle maneviyat ilişkisi sizce ne olmalı?

- Batı medeniyeti bilimi bizlerden öğrendi. 500 sene öncesine kadar bilimi, tekniği, matematiği, cebiri, kimyayı hep bizden öğrendi. Batı dillerinde bilim dilinde ilk balasta bizden gitme 400 kelime, tâbir, terim çıkıyor. Bunlar kendi kitaplarında da yazılı.


Osmanlı'da Bilim Üstün Olmuştur

Bizim âlimlerimiz, dünyanın en büyük âlimleri, kentlerimiz en büyük bilim merkezleri idi. Batıdan da bir

1 Başkent Sohbetleri - Cevher İLHAN - Mehmet KARA 06.12.2001


şeyler öğrenmek isteyenlerin gelip öğrenim yaptıkları yerler Bağdat, Konya, Kastamonu, Kayseri, Amasya gibi yerlerdi.

Âlimlerimizde şu anlayış vardı: Bir âlimin âlim o-labilmesi için hem maddî, hem manevî bilimlerle âlim olması gerekirdi. Bunu, Kazakistan'ın bayrağındaki bürgüt kuşuna benzetebiliriz. Kuşun kanatlarından bir tanesi akıl ve bilimdir, öbür kanadı da gönüldür, gönül terbiyesidir. Dolayısıyla bu iki kanadın ikisi de olmazsa o kuş uçamaz. Bu anlayış vardı.

Dolayısıyla, Batı, kanadın birini öğrenmiş. Bizden yarım öğrendiği bu şeyleri, diğerin üstünü atlayıp, "Bunların bilimi ve tekniği ile bunları yenerim" demiş, ilerletmiş. Yani, bir kanadı kapmış ama diğer kanadı iyice anlayamamış.

Batı, bunun pratik yararlarını hemen görmüş, onun için işi daha kolay yapıyor

Batı zannetmiş ki, her şeyin üstünde akıl vardır. A-kılcılık akımı buradan geliyor. Bilhassa Tanzimat'tan sonra Batı'nın papağanı sahte aydınlar tarafından, (bizim ede-biyatımızdaki tabiriyle; "tûtî" ("Tûtînâme"de, Mesnevî'de vardır; papağan demektir.) Batı tûtîleri (papağanları), "tûtî-i garbîler tarafından böyle sahte aydın sınıfı yetiştirildi. Bu durum, Tanzimat'tan sonra kısmen oldu. Fakat Osmanlı'nın son zamanlarına kadar ancak ufak bir zümre ile sınırlı kaldı. Daha geniş bir zümrede olmadı. Onun için sonuna kadar Osmanlı'da bilim üstün olmuştur.

Bu bugün inkâr edilir, bilinmez. Bizim sahte aydın sınıfı, bilmedikleri için de yok zannederler. Halbuki Osmanlı'nın son gününe kadar büyük âlim adamlar yetişmiştir.


Maneviyatsız Akıl Eksiktir

Batı zannetmiştir ki, akıl her şeyden üstündür. Oysa, bu düşünce eksiktir. Neden? Çünkü akıl bir uzuvdur. Nasıl insanın bacağı yürümeye yararsa, akıl, beyin de biyolojik bilgisayar gibi bir şeyleri hesap etmeye yarar.

Meselâ, Kastamonu'ya gitmeye karar verseniz, o-raya giderken en kestirme kaç kilometre, ne kadar engebelidir, haritalara bakarak öğrenebilir, bunu bilgisayarda yapar gibi saptayabilirsiniz. Bu işin bilgisayarıdır. Ama bilgisayar Kastamonu'ya gitmek için bir karar verdirmez. Nereye gitmek istediğini sana söyleyen içindeki sestir. Yâni, gönüldür. İşin manevî tarafı bir takım önemli kararlan aldırır. Ondan sonra işin ayrıntısını, nasılını akıl bulur.

Meselâ, niye bu kâinat var? Niye bu yıldızlar var? Niye cins cins yaratıklar var? Bunlar gönlün meselesi. Bilim, temel "niye"lere cevap vermez. "Niye" diye sormaya kalkarsan işin içerisinden çıkamazsın ve bilim ilerlemez. Bilim bunlarla uğraşmaz. Bilim "bu var, tamam" der, ondan sonra olgunun "nasıP'ını inceler. Daha derin, maneviyatını da tatmin edecek soruları sormak isteyenler bilimde bu karşılığı bulamazlar. Dolayısıyla Batı dünyasında üst düzeydeki bilimciler de aynı zamanda çok dindar adamlardır. Meselâ, Aynştayn'ın iki tane çok meşhur kitabı vardır. Bir tanesi izafiyet teorisindeki fizik kitabıdır. Ama bir tane daha vardır. Onu burada bilmezler. O da Yahudi tasavvufu diyebileceğimiz bir kitaptır. Aynştayn koyu Yahudi dindarıydı.

Bizde "çağdaş" geçinen bazı kişiler, "Bilim adamı dindar olur mu?" falan derler. Sanki biri öbürüne tersmiş gibi. "Bu var, diğeri yok, diğeri var, bu yok" diye bir şey olmaz.

Modern bilimin temel taşlarından olan Nicem ("kuvantum") fiziği ve kimyasında, Amerika'nın Utah e-yaletinde bu sahada çok meşhur bir adam vardı, ismi Henry Eyring'dir, şimdi hayatta değil. Kendisini şahsen tanırdım.

Hıristiyanların Amerika'da 19. asırda türemiş bir takım garip mezhepleri vardır. Bu mezheplerden birisi de Mormon mezhebidir. Eyring, Mormon kilisesini yöneten 12 havari gibi adamdan biri, hattâ başı idi.

İngilterejde yine Hıristiyan, protestan mezheplerinden birisi Methodist kilisesidir. Bu İngiliz Metodist kilisesi Afrika'da çok misyoner faaliyetlerinde bulunurdu. İngiltere Metodist kilisesinin başı da yine fizik-kimya dalında dünyanın en belli başlı adamlarından olan Charles Coulson'du; Oksford Evrenkenti'nde (üniversitesi) idi. 1970'lerde vefat etti. Bu muhterem zâtı da tanırdım. Hattâ, vefatından sonra, onun anısına Kanada'da düzenlenen toplantıda bir de konuşma yapmıştım.

Oksford Evrenkenti ("Oksford"un kelime mânâsı, "öküz kalesi" demektir) sistemini de İngilizler 12. yüzyılda Selçuklulardan kopya çektiler. Çünkü, Batı dünyasındaki ilk evrenkentlerden biridir. Avrupa'da kurulan ilk evrenkentler Selçuklu medreselerinden mülhem, hattâ taklittir. Doktora sistemi de bizden gitmedir. Unutmayalım, Oksford'un hocaları bugün bile sınıfta cüppe giyer.


Bilim ve Din Birbirini Tamamlar

- Bilim ile dinin birbirini nakşetmediğini, aksine tamamladığım belirtiyorsunuz...

- Evet. Bilim adamı ile dindar arasında bir ikilik yoktur. Bilâkis birbirlerini tamamlayıcı bir nitelik var.

Akıl bilgisayar gibidir dedik. Senin ne yapmak istediğini, nereye gitmek istediğini karar veren akıl değildir. Bu şahıs için de, millet için de, ülke için de böyledir.

Aklın üstünde gönül vardır. Akıl, bilgisayar gibi, bir uzuvdur, iç âlemin, maneviyatın temeli olan gönlün emrinde olmalıdır. Eğer kişi, gönül terbiyesi görmemişse, gönül çok zayıf kalmışsa, o zaman akıl, başı boş kalınca, muzırlıklarla uğraşır. Aklı boş bırakmaya gelmez. Yâni, gönlün güdümünden çıkan akıl muzırlıkla, melanetle, fesatla uğraşır.

"Gönül" çok eski Türkçe bir kelimedir. 5-10 bin seneliktir. Vicdan, maneviyat, kalbin tamamını içerir. Çok köklü bir kelimedir ve Batı dillerinde karşılığı yoktur.

Çünkü Batı'da böyle derin kavramlar yoktur da onun i-in...

Ben değişik konuşmalarımda, tıbba ters bir olayı anlatırım: "Adama beyin ameliyatı yapılmış, beyini alınıp götürülmüş; ciğer ameliyatı yapılıp ciğerini alıp götürmüşler; ama ceset ortalıkta dolaşıyor. Tıp da böyle bir olay olabilir mi?" dediğimde doktorlar "olmaz" diyorlar. Nasıl olmaz Türkiye'de bir sürü var. Ne beyin var, ne ciğer. Ciğer burada amiyane tabiriyle "gönül" demektir. Beyin de "akıl" demektir. Yâni, ne akıl kalmış, ne de gönül kalmıştır. Büyük adam diye dolaşanlar arasında bunlardan yoksun, tıbba aykırı bir sürü yaratık var.

Burada 1979 yılında yazdığım bir şiirciği nakledeyim:

Şiirin adı: "Ciğerciler":

Ne beyin kaldı satacak, ne ciğer. Sonunda ciğerciler de İngilizce öğrenip Amerika 'ya göçtüler.

Dolayısıyla bu ikisinin beraber olması lâzım. Aklın gönlün emrinde olması lâzım. Yoksa akıl muzırlıkla uğraşır. Nitekim her yerde bunu görüyoruz. Gönül terbiyesinden, hattâ gönül kavramından bile mahrum olan Batıdaki bilim adamlarından bazıları ne yapmışlardır? Bilimle atom bombası yapmışlardır, çeşitli bombalar yapmışlardır. Zehirli gazlar, biyolojik silâhlar yapmışlardır. Bunlarla milyonlarca insanın perişan edilmesine yol açmışlardır.

Gönül terbiyesi olan insanlar bunu yapmaz. Bilimi insanlığın hayrına kullanır. Onun için gönül olmadan, bilim ve akıldan zarar gelebilir.

Gönül terbiyesi görmemiş insanlar, evrenkentlerde (üniversitelerde), insanlığın hayrına bir takım araştırmalarla uğraşacaklarına hep milletlerin aleyhine, birbirlerinin kuyusunu kazma, fitne, fesat, dedikodu gibi işlerle uğraşırlar. Çünkü gönül yok ki, o akla faydalı bir şey yapmasını emretsin.


Medeniyet Maneviyatla Kurulmuş ve Zenginleşmiş

- "Bir millete mensup olmak kafa ve gönül meselesidir" diyorsunuz. Bunu biraz açıklar mısınız?

- Türkler, bin yıldır en az üç kıt'ada, Asya, Avrupa, Kuzey Afrika'da binlerce yıl cirit atmış bir millettir. Cirit atmış denilince, asmış, kesmiş, yağmalamış anlaşılmasın. Batıya defalarca uygarlığı, teknikleri, bilimi, ziraati götürmüşlerdir. Batıda bugün bilinen ne kadar meyve, sebze, çiçek çeşidi varsa bunların bir çoğu Osmanlı'dan geçmiştir.

Doğu Türkistan'ındaki Uygurlar birkaç binyıl önce çok büyük bir uygarlık kurmuşlardır. Tarımda yeni türler, inanılmaz sulama tesisleri geliştirmişler, felsefede, bilimde, gökbilimde,... çok ileri gitmişlerdir. İslâm'ı kabul ettikten sonra, edebiyat, felsefe, bilim ve diğer ilimlerde Türk ulus ve devletlerine yeni bir manevî güç gelmiştir.

Bilimi maneviyatla birleştirerek Batı'ya bir daha medeniyeti götürmüşlerdir.

Her bin senede bir Batıya medeniyet ve insanlık öğretiriz ama her defasında unuturlar. Onun için yine sıra gelmiştir. Demek, bir daha öğretmemiz gerekecek. Artık tamamıyla unuttukları belli...

Üç kıt'ada binlerce yıl, çeşit çeşit ırkların, dillerin, birçok dinlerin olduğu bir coğrafyada büyük devletler kurup, bu kadar medenî işler yapan, dünyada en uzun barış dönemini (Batılıların "Pax Ottomana" dediği barış dönemini yaşatan Osmanlılardır. (Batı tarihçilerinin yazdıkları iki tane barış dönemi var. Birisi Oktavyus Avgustus döneminde, Roma imparatorluğunun büyük barışı ki, ("Pox: Romana"), 100-150 sene sürdü. Diğeri, Osmanlı'nmki 600 yıl sürmüştür. Bundan daha uzun bir barış dönemi yoktur. Osmanlı çekildi, her tarafta kan gövdeyi götürüyor. Osmanlı döneminde herkes birlikte, barış içinde yaşamıştı.)

Tabii bu barış ve medeniyet kendiliğinden olmadı. Bu, bir insanlık anlayışından doğuyor. Gönül zenginliğinden, gönül terbiyesinden oluyor. Batıda bu olmadığı için işte kan gövdeyi götürüyor. Adaletsizlik, hunharlık, katli-amcılık Batının malıdır. Ama onlar da insan. Onlara da gönül terbiyesi lâzım. Olursa onlar da düzelirler.


Millet Şuuru Gönül ve Kültürle Olur

Bu kadar kıt'ada bu kadar uzun yıllar faaliyette bulunmuş bir milletin başka ırklarla karışmaması mümkün değildir. Hattâ karışmazsa ayıptır. Türk olmak, soyu, sopu, ırkı, kam, biyolojik olarak Türk olmak demek değildir.

Dünyada saf ırk diye bir şey yoktur. Amerika'daki zencilerin genlerine bakarsan yarısı beyaz ırka ait çıkar.

Türk veya Alman dediğin zaman biyolojik genlerden bahsetmek çok büyük bir yanlıştır. Meselâ, Almanya'nın Güneyinde, Alplere yakın yerlerde bir çok Alman tam Asya tipidir. Çünkü Almanların tarihini biraz araştır-san altından Hun çıkar. Hunlar da Türktür. Dolayısıyla "saf ırk" dâvası bir hikâyedir. Aklı başında herkes bunu biliyor. Biyolojik genler o kadar önemli değildir.


"Kültür Genleri" ve "Mensubiyet Hissi" Önemli

Ortaya şöyle bir kavram attık: Bakıyorsunuz Türk dediğimiz kültürel unsurlar binlerce yıl devam ediyor. Bunu dilinde, kilimlerinde, sanatında her şeyinde görüyorsun.

Demek ki, "kültür genleri" diye bir şey var. "Kültür genleri" biyolojik genlerden çok daha kalıcı ve önemlidir. Kültür geni, kafa ve gönül meselesidir. Türkçe'yi kullanıyorsan, her işinde kullanıyorsan, konuşurken kelimelerin yansını İngilizce yapmıyorsan o derece kafa olarak Türksün.

Türkçenin ana dili bile olması şart değil, benimse-mişsen, seviyorsan, kullanıyorsan, gönlünde dil bağı varsa o zaman Türk'sün.

Orta Asya'da Kazakistan'a gidince görüyoruz. A-dam tam Asya tipi. Bu "Türk" diyorsun. Ağzını açıyor bir kelime Kazak Türkçesi bilmiyor, Rusça konuşuyor. "Türkçe konuş, biz anlarız" desen, övünerek, -utanarak değil!-, "Ben Rusça eğitim gördüm" diye de böbürleniyor. Kazakça bilmediğinden de utanmıyor. Böylesi de var. Şimdi bu "Türk" mü? Bence değil.

Sülâlesini çokça kanştınrsan Arnavut, Boşnak, Kürt, Çerkez katkısı çıkabilir. Lâkin, kültür olarak Türklüğü o kadar benimsemiş ki, Türk kültürü ile bunun en üstün eserini veriyor. Bu adam bence Türk'tür. Burada kültür çok önemlidir. Mensubiyet hissi önemlidir.

Bir insan için akıl var, gönül var. Dolayısıyla akılla fen bilimleri-müspet bilimler olur; gönülle manevî bilimler olur. Bizim eski âlimlerimiz hem zahirî hem batini bilimlerde âlimdiler. Akıl ve gönül, ikisi birden vardı.

Nasıl ki bir insanın şahıs olarak gönlü varsa, bir toplumun da bir gönlü vardır. Bu toplumun gönlünün adı da kültürdür. Dolayısıyla, şahıs için de, toplum için de Türk olmak, Almajı olmak kafa ve gönül meselesidir.


Din Değişince Kültür de Değişiyor

Toplumun gönlünün unsurları var. Şahısta olduğu gibi. "Gönül" dediğimiz maneviyatta, çok önemli olan bir de dindir. Türk 'milletlerinin (Türk Dünyası) büyük çoğunluğu Müslümandır. Müslümanlığın vecîbelerini yerine getirmenin yamsıra, Müslümanlığın kültürel tarafları da vardır. Bir takım gelenekler görenekler Müslümanlıkla içiçedir.

Dolayısıyla dinini değiştirdiği zaman, insanlar tamamen değişiyor. Zira, din değişince kültür de değişiyor.

Onun için dini bozma faaliyetleri daima Batı emperyalizminin büyük bir silâhı ve aracı olmuştur.

Hulki Cevizoğlu'nun iki TV programında misyonerlik faaliyetleri deşildi. Orada birisi papaz kıyafetiyle, i-ki tane papaz vardı. Bunlar Türkmüş. Misyonerler bunları Hıristiyan yapmış, bir de eğitmişler. Bunlardan birisi de Protestanların en koyu mezheplerinden birisi olan Presbiteryen'e aitmiş. Bunların koyuluğu şuradan bellidir. Hâlâ İrlanda'da Katoliklerle savaşıyorlar. Presbitenyen'e "Katolik"den bahsederseniz, hemen âdeta gözleri yuvalarından fırlar. İkisi de Hıristiyandır, ama bu derece birbirlerine düşmandırlar. Aralarında sadece mezhep farkı var.

"Türk" Demek "Müslüman" Demektir

- "Türklük ile Müslümanlık" ayırımının bir Amerikan oyunu olduğunu belirtiyorsunuz. Bunu açıklar mısınız?

- Afrika'ya, Balkanlar'a, Avrupa'ya, Asya'ya gidin "Türk" denildiği zaman yabancıların anladığı "Müslüman" demektir. "Müslüman" dediğin zaman da önce akıllara "Türk" gelir. Çünkü bin sene Batı dünyasının karşısında Müslümanlık adına çarpışan, onu müdafaa eden hep


Türkler olmuştur. Bin senedir bu böyledir. Bunun böyle olmaması için çalışılıyor ama hâlâ da böyledir. Dolayısıyla, böyle bir kavram oluşmuştur.

Bir arkadaşım şöyle bir olay anlattı: Almanya'da Türklerin çok olduğu bir yerde arabayla giderken, yolu şaşırmışlar. Yolda sakallı bir dedeye rastlamışlar. Her halinden Türk olduğu belli. Bir de, Müslüman gözünden belli olur. (Gerçek Müslüman'ın yüzünde bir nur, gözünde de yumuşaklık ve insanî bir pırıltı vardır. Batılıların gözünde bu pırıltıyı göremezsiniz. İnsanların içindekiler gözüne akseder.) Yaşlı dedeye, "Dede sen Türk müsün?" diye seslenmişler. Dede, kızgın bir şekilde, "Ben Türk değil, Müslümamm" demiş.

İş "aile"'den başlar, sonra komşudan devam eder, hemşehrilik olur. Derken, "millet" olur, ondan sonra Müslüman milletlerden oluşan "ümmet" gelir. Ümmetler bir araya gelir "insanlık" olur. Bu zincirleme bir şeydir. Meselâ, ailesine düşman olan, ümmetçi olabilir mi? Ailesine, kendi milletine hayrı dokunmayan "insanlıkçı", "ev-renselci" olabilir mi?

Eskiden bunları herkes bilirdi; ne var ki unutturmuşlar. Bu dışarıdan kasıtlı olarak yapılmıştır. "Toplum mühendisliği", "kültür mühendisliği" ajanlarının marifetidir. Yani, Türk lâfına Müslümam düşman etmişler, Müslüman lâfına Türk'ü düşman etmişler.

Saptırmak İçin Her Kesimin Sahtesini Kullanırlar

Bazıları "Türkçü", "milliyetçi" falan geçinir Bunları söylerken herkesi kasdetmiyoruz. Her kesimde samimî insanlar var. Ama bilhassa yöneten takımda, bir takım sahteleri var. İşi saptırmak için kullanılırlar. Biz düzgünlerinden bahsetmiyoruz, tepelerdeki "ayarlılar"dan bahsediyoruz.

Bizde herşeyin sahtesi vardır. Sahte "Türkçü", sahte "solcu", sahte "milliyetçi", sahte "dinci", sahte "laik", sahte "Atatürkçü" vardır. Bunların hepsinin kuruluşları da vardır. Bunların sahtelerini teşhis için tabana bakılmaz, üst tabakalarına bakılmalı...

Dolayısıyla böyle oyunlar çevrilmiş. Toplum mühendislerinin en derin oyunlarından, en zararlı oyunlarından biridir bu. Çünkü bu çok yaygınlaşmış, her kesimi kapsamış. Osmanlı'nın son dönemlerinde böyle oyunlar sahte aydın sınıfına münhasır kaldı, tabana doğru genişlemedi. Onun için İstiklal Savaşı yapılabildi. Ama şimdi böyle oyunlarla tâ dibe kadar inilmiştir. İşin köküne, köylere bile (çok şükür sâdece kısmen) inilmiştir.

Bunlar kasıtlı. Bir kere bu işler Müslümanlıkla bağdaşmaz. Kur'ân-ı Kerim'de "Sizi tâife-tâife, çeşitli milletler, kabile-kabile yarattık, ta ki birbirinizi tanıyası-nız" denilmektedir. Bu insanlığın zenginliğidir. Dinimizin ne kadar büyük bir din olduğuna bu sözler yeter. Bu çeşitlilikten hayatın zenginliği doğar. Hâl böyleyken, dinimiz böyleyken, bunu bozmak için hem "milliyet" kavramını yıkıyorlar, hem de dini bozuyorlar.

Bunlarla bizim uğraşmamız, bu toplumu yeniden birleştirmemiz, eskiden olduğu gibi kafa ve gönül birliğimizi, millî birlik ve beraberliğimizi sağlamamız lâzım. Ve bu millî birlik ve beraberliğimizi sağlayan kültür ve din meselelerine yeniden eğilip çok sıkı uğraşmamız lâzım. Çünkü bunlar üzerinde son derece büyük tecâvüz, alabildiğine, içten ve dıştan, yürütülüyor.
Yaso isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Bookmarks


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Sizin Yeni Konu Acma Yetkiniz var yok
Sizin Konu Yanıtlama Yetkiniz var
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz

Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
TÜrkİye Tarİhİ уυѕυƒ Tarih Testleri 0 04-11-2008 21:10
TÜrkİye Tarİhİ уυѕυƒ Tarih Testleri 0 04-11-2008 21:10
TÜrkİye’ De Sanayİİ уυѕυƒ Coğrafya 0 04-02-2008 14:07
TÜrkİye’de NÜfus уυѕυƒ Coğrafya 0 04-02-2008 13:48
Hedef şampiyonluk By-AsK Trabzonspor 0 03-22-2008 09:45


Şu Anki Saat: 15:12


İçerik sağlayıcı paylaşım sitelerinden biri olan Bilqi.com Forum Adresimizde T.C.K 20.ci Madde ve 5651 Sayılı Kanun'un 4.cü maddesinin (2).ci fıkrasına göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur. bilqi.com hakkında yapılacak tüm hukuksal Şikayetler doganinternet@hotmail.com ve streetken27@gmail.com dan iletişime geçilmesi halinde ilgili kanunlar ve yönetmelikler çerçevesinde en geç 1 (Bir) Hafta içerisinde bilqi.com yönetimi olarak tarafımızdan gereken işlemler yapılacak ve size dönüş yapacaktır.
Powered by vBulletin® Version 3.8.4
Copyright ©2000 - 2017, Jelsoft Enterprises Ltd.
Search Engine Optimisation provided by DragonByte SEO v2.0.36 (Lite) - vBulletin Mods & Addons Copyright © 2017 DragonByte Technologies Ltd.

Android Rom

Android Oyunlar

Android samsung htc

Samsung Htc

Nokia Windows