Bilqi Forum  

Geri git   Bilqi Forum > >

ÖDEVLERİNİZİ BULMAKTA ZORLANIYOMUSUNUZ!

SORUN ANINDA CEVAPLIYALIM.

TÜM SORULARINIZA ANINDA CEVAP VERİLECEKTİR !

Sitemize Üye Olmadan Konulara Cevap Yazabilir Ayrıca Soru Cevap Bölümüne Konu Açabilirsiniz !

Yeni Konu aç Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 03-18-2010, 22:30   #1
nilep
 
Üyelik tarihi: Feb 2010
Mesajlar: 13
Tecrübe Puanı: 296
nilep has much to be proud ofnilep has much to be proud ofnilep has much to be proud ofnilep has much to be proud ofnilep has much to be proud ofnilep has much to be proud ofnilep has much to be proud ofnilep has much to be proud of
Question Acil

1)sivil toplum örgütleri neden önemlidir?
ne işe yarar?
2)insan hakları evrensel bildirgesi neden
,ne zaman kabul edildi?bu maddelerle
günümüzdeki çelişmeler nelerdir?
3)kadın hakları,türkiyedeki kadın hakları
nelerdir?
4)atatürk zamanındaki,20.yüzyıldaki
kadın hakları nelerdir?
5)hasta hakları nelerdir?
ACİL BİLEN VARSA PAYLAŞSIN LÜTFEN...
nilep isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 03-18-2010, 22:35   #2
Korax
Android Destek
 
Korax - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jan 2008
Yaş: 34
Mesajlar: 21.062
Tecrübe Puanı: 1000
Korax has a reputation beyond reputeKorax has a reputation beyond reputeKorax has a reputation beyond reputeKorax has a reputation beyond reputeKorax has a reputation beyond reputeKorax has a reputation beyond reputeKorax has a reputation beyond reputeKorax has a reputation beyond reputeKorax has a reputation beyond reputeKorax has a reputation beyond reputeKorax has a reputation beyond repute
Korax - MSN üzeri Mesaj gönder
Standart

soru 1

İNSAN HAKLARI EKSENİNDE SİVİL TOPLUM ÖRGÜTLERİNİN YERİ VE ÖNEMİ

MAZLUMDER KÜTAHYA ŞUBESİ
28 Aralık 2002



İNSAN HAKLARI EKSENİNDE SİVİL TOPLUM ÖRGÜTLERİNİN YERİ VE ÖNEMİ
MAZLUMDER KÜTAHYA ŞUBESİ
28 Aralık 2002



İNSAN HAKLARI KAVRAMI

İnsan, insan olarak yaratılmış olmak dolayısıyla birtakım haklar ve yükümlülüklere sahiptir. İnsanın bu haklardan vazgeçmeye, bunları devretmeye hakkı olmadığı gibi, hiçbir gücün de hiçbir gerekçeyle bu hakları ortadan kaldırma yetkisi bulunmamaktadır. Bu da, insan haklarının insandan ayrılmazlığını vurgulamakta ve hakların temelinde 'insan olarak yaratılma'nın asıl faktör olduğuna işaret etmektedir.

Bu hakları ifade etmek üzere çeşitli terimlerin kullanılmış olduğunu görüyoruz; kişi hak ve özgürlükleri, temel hak ve özgürlükler, kamu özgürlükleri, vb. Ancak bunların hiçbirisi, insan hakları kavramı kadar geniş kapsamlı değildir. Hak kavramı, özgürlükleri içermenin yanısıra, kamu otoritelerinden ve özel kişilerden birtakım somut taleplerde bulunabilme yetkisini de taşır ve bu yüzden de daha geniş kapsamlıdır. İnsan Hakları kavramı, pozitif hukuk tarafından tanınmış olsun olmasın, insanların insan olmak dolayısıyla sahip olmaları gerekli tüm hak ve özgürlükleri ifade etmektedir. Bu yönüyle pozitif hukukun dışında ve üstünde bir anlam taşımaktadır; yalnız olanı değil, olması gerekeni de içermektedir.

İnsan hakları, sadece belli bir zamanda, belli bir ülkede yaşayan insanlar için, belli bir anayasa ve yasalarla tanınan hak ve özgürlükleri değil, zaman ve mekandan soyut bir biçimde, ayrımsız tüm insanlar için tanınması gereken hak ve özgürlükleri ifade etmektedir. Bu nedenlerden dolayı insan hakları kavramı, bu alanda kullanılan benzer kavramların en kapsamlısıdır. İnsan hakları kavramı, yazılı hukukun tanıdığı haklarla olduğu kadar, olması gerekenlerle ve evrensel olanla da ilgilidir ve insan hakları, her zaman anayasa ve yasaların tanıdığı hak ve özgürlükler katalogunun önünde koşmaktadır.

Ancak insan haklarının kavramsallaştırılması çok yenidir ve modern dünyaya aittir. Günümüzde insan hakları dendiğinde, daha çok batılı kavramsal çerçeve anlaşılmaktadır ve bu Batılı insan hakları kuramına ve politikalarına zaman zaman çeşitli itirazlar yönelmiştir. Bu noktada, insan haklarını yalnız kendine özgü değerler olarak kabul eden; bu kavramı bir kültür üstünlüğü olarak sunan ve kendi dışındaki kültürlere insan hakları bahanesiyle müdahaleyi hak sayan Batı'nın egemen politikaları, hem Batı'nın insan hakları politikalarının, hem de insan hakları kavramının ve onun evrenselliğinin tartışılmasına yolaçmaktadır.

Ancak herşeye rağmen insan haklarından ve onun evrenselliğinden vazgeçmemek gerekmektedir. Çünkü, kim tarafından ne amaçla kavramsallaştırılmış olursa olsun insan hakları, tam bir eşitlikle, insanlık ailesinin her bireyinin sahip olduğu insanlık onuruna bağlı haklardır. İnsanlık onurunda din, dil, cins, renk, ırk ve kavim farkı gözetilmediği gibi, insanlık onuruna sıkıca bağlı olan ve yararlanılabilmesi için insanbireyi olmaktan başka şart aranmayan insan haklarında, hiçbir farklılık ve ayrıcalık söz konusu olamaz.

İnsan hakları mücadelesi insanlık tarihiyle başlar. Tarih boyunca yönetimi ele geçirenler, yönettikleri insanların birtakım haklarını kısıtlayarak veya yokederek egemenliklerini sürdürmüşlerdir.

İlk dönem zorba yöneticilerin ve kavimlerin tarihinde yoğun insan hakları ihlalleri görüldüğü gibi, devlet kavramının ortaya çıktığı sonraki dönemlerde de otoriteler tarafından pek çok alanda hak ve özgürlük sınırlamalarının yaşandığı bilinmektedir.

Oysa Thomas Paine'in ifade ettiği gibi birey, devletlerden, yönetimlerden öncedir ve bireyler, bizzat kendileri, tek tek kendi kişilik ve hükümranlık haklarına dayanarak, bir yönetim oluşturmak amacıyla, birbirleriyle bir anlaşmaya girerek yönetimleri ya da hükümetleri, devletleri oluşturmuşlardır. Anlaşmanın gerçekleştiricisi birey olduğundan yönetimler, bireyin haklarını ihlal edici düzenlemelere giremezler. Çünkü anlaşma ile birey, haklarından vaz geçmiş değildir; aksine söz konusu haklarının korunmasını istemektedir. Yönetim ya da devlet, toplumun ortak işlerinin yürütülmesinde araçsal bir değere sahiptir; o, masrafını ödeyen tüm toplumun malıdır ve yönetimin kendi başına sahip olduğu haklar yoktur, hepsi görevdir.

Genel olarak dünyada birleşme özgürlükleri, yasayla tanınmadan da kullanılabiliyorken, Türkiye'de bunlardan yararlanabilmek için Yasa'nın bunları bağışlamasını beklemek gerekmiştir.

Anayasaya göre Türkiye Cumhuriyeti Devleti, demokratik, laik, sosyal bir hukuk devletidir. Ancak demokratik nitelemesine karşın, halkın yönetime katılma hakkını yeterince kullanamadığı görülmektedir. Hükümeti ele geçiren ve bürokratik iktidar güçlerinden icazetli partilerin, Siyasal Partiler Yasası ve Seçim Yasaları üzerinde oynadıkları oyunlarla, halk iradesi barajlarda boğulmakta ve TBMM'ne yansımamaktadır. Halkın özgür iradesini tam temsil edemeyen ve dolayısıyla bir temsil krizi yaşayan parlamento, hükümet üzerinde gerekli siyasal denetimi sağlamaktan aciz kalmaktadır. Halka değil, siyasal parti liderlerine dayanan milletvekilleri, özgür iradeleriyle hareket edememektedirler. Çünkü demokratik mekanizmalar, siyasal partilerin iç bünyelerinde de işlememektedir. Böyle bir yapısal sorun içerisindeki partilerin lider kadroları, hükümet koltuklarına oturdukları zaman da, kendi politikalarını değil, yönetmeleri gereken bürokrasinin belirlediği politikaları uygulamak zorunda kalmaktadırlar. Bu yüzden ülkemizde hükümet politikalarından sözedilememektedir. Nitekim hükümet olmakla iktidar olmanın Türkiye'de farklı şeyler oldukları, son yıllarda daha açıkça görülmüştür.

Sonuç olarak insan hakları, Türkiye için genel ve çok önemli bir sorundur. Bu sorunun çözümlenmesinin yolu da, ülkemizin yeniden bir devlet; yeniden bir insan tanımı yapmasından geçmektedir. Çünkü mevcut sistem, insan hakları sorunu üretmektedir ve insan haklarını korumaya elverişli değildir.

SİVİL TOPLUM ÖRGÜTLENMESİ

Türkiye'nin insan hakları sorununun çözümü, öncelikle Türkiye'de yaşayan insanların, hak ve özgürlüklerinin neler olduğunu öğrenerek, onlara sahip çıkmaları ve onları korumak için örgütlü bir mücadeleyi geliştirmeleri yoluyla gerçekleştirilebilir. Ancak bu konuda da ciddi birtakım engeller bulunmaktadır.

Bu engellerin en önemli bölümünü, insan hakları sorunumuzun sadece devlet yapılanmasından ve resmi insan ve devlet anlayışından kaynaklanmıyor olması oluşturmaktadır. Devlet mekanizmalarında yerleşikliğinden yakındığımız zihinsel sorunlar, ne yazık ki toplumda da yaygınlık kazanmış bulunmaktadır.

Değerli Misafirler,

Çağdaş toplumlar, artık birbirinden kopuk bireylerden çok, örgütlü insan topluluklarından oluşmaktadır. Bu örgütlü toplumsallaşma, kolektif özgürlükleri on plana çıkarmaktadır. Bir grup içinde yer almayan birey, kamusal yaşam üzerinde pek etkili olamamaktadır. Bu nedenle birleşme özgürlükleri (dernek,sendika, toplantı vb) hem çıkarları korumanın, hem de kamusal yaşama katılmanın en etkili araçlarıdır. Ne var ki otoriter devletler, örgütlenme özgürlüğünü de güçleri yettiğince kısıtlamaktadırlar. Yukarıda da değindiğimiz gibi, birleşme özgürlüklerinde yasalarda olmayan bir biçimde müdahale ile fiili durumlar oluşturmakta ve bu özgürlüklerin kullanılmasını önlemeye çalışmaktadırlar.

Dernekler Kanunu, Vakıflar Kanunu, Sendikalar Kanunu, Siyasal Partiler Kanunu ve benzeri örgütlenme özgürlüğüne ilişkin tüm yasal düzenlemelerde oldukça geniş sınırlamalar getirilmiştir.

Tüm bu katı ve bağnaz tutumlara rağmen, mevcut dar sınırlar içerisinde oluşturulacak sivil toplum örgütleriyle yine de birtakım mesafeler alınabilmektedir. Büyük zorluklarla yürütülen bu mücadeleler sonucunda, ulusal ve uluslararası düzeyde kamuoyu oluşturulması, insanımızın bilgilendirilmesi ve bilinçlendirilmesi mümkün olabilmektedir.

Daha Cumhuriyet’in ilk kuruluş yıllarında, muhalefet partisi de iktidar güçlerince kurulmuştur. Bu alışkanlık daha sonraki yıllarda da sürmüş ve gelenek haline getirilerek bugüne kadar uygulamıştır. Bunun tipik örnekleri, hem siyasal partiler dünyasında, hem de meslek örgütleri ve odalar dünyasında görülmektedir. Siyasal alanda bazı liderlerin ölünceye kadar ülke insanının sırtından inmeyişlerinin sırrı, sadece kendi karizmalarında değil, biraz da bu kadim gelenekte aranmalıdır. Siyasal partilerin birçoğu, halk iradesini parlamentoya taşıyarak, halkın temsilcileri olarak halk adına egemenliği kullanmak bürokrasi tarafından belirlenen politikaların uygulanmasına aracılık etmektedirler.

Meslek kuruluşları, bazı işçi ve işveren kuruluşları ve odalar da bu gelenek dolayısıyla birtakım görevlilere kurdurulmuş, akredite edilmiş ve sürekli sübvanse edilerek, hem resmi politikaların uygulanmasına, hem de ortak çıkarların gerçekleştirilmesine aracılık etmişlerdir.

Bu kuruluşlar, mensuplarının çıkarları için çalışıyor gibi gözükseler de, aslında devlet güçlerince kendilerine verilen görevleri yerine getirmekte, birtakım odaklarda belirlenmiş politikaları uygulamaktadırlar. Bu kuruluşlar, sivil toplumu oluşturmak, örgütlemek ve resmi toplum karşısında güçlendirmek gibi bir amaç içerisinde bulunmamaktadırlar. Aksine bu kuruluşlar, resmi politikaları belirleyen çevrelerin istemediği bir sivil toplum örgütlenmesinin gelişmesini önlemeye ve sivil toplumu kontrol etmeye çalışmaktadırlar. Nitekim bunlardan bazılarının 28 Şubat’tan sonra yaşanan gelişmelerde, kendilerine yüklenen görevleri ne kadar içten ve başarıyla yerine getirdikleri görülmüştür. Bu nedenle bu kuruluşları, yasal konumlarına da uygun olarak yarı resmi kamu kuruluşları olarak görmek ve birer sivil toplum örgütü olarak tanımlamamak gerekiyor.

Bunların dışında farklı toplumsal kesimlerin oluşturduğu birtakım sivil toplum örgütleri bulunmaktadır. Sayıları çok fazla olmasına rağmen, kendilerini sınırlayan yasal düzenlemeler ve bir türlü kurtulamadıkları kadro, eleman, finansman ve alt yapı yetersizlikleri yüzünden yeterli ölçüde işlevsel olamamakta iseler de bu örgütler, örgütlü toplumun oluşumunda önemli roller oynamışlardır.

Sivil toplum örgütlerinin en önemli handikapı ise, insanımızdaki örgütlü toplumun önemine ilişkin bilinç ekliği ve mevcut kuruluşların belirlenmiş bir zaman içerisinde ulaşılması gerekli birtakım hedeflere yönelik çalışma ve yönetim anlayışından yoksun oluşlarıdır. Bu nedenlerle ülkemizdeki sivil toplum örgütlerinin refleksleri iyi çalışmamakta ve toplumu yeterince örgütleyememektedirler.

Bu örgütlere toplum da yeterince sahip çıkmamakta, üye olmamakta ve çalışmalarına katılmamaktadır. Üye olanlar da tam sahiplenmemekte, aidatlarını bile zamanında ödememekte, birçoğu iki yılda bir yapılan genel kurul toplantılarına dahi katılmamaktadır. Genel kurul toplantılarına katılan üyeler içerisinde, yönetime hesap soran, faaliyetleri denetleyen, çalışmalara katılan üye sayısı çok düşük düzeylerdedir. Büyük çoğunluğu bir kültürel etkinliği izleme tavrı içerisinde genel kurula katılmaktadır. Genel toplumdan bu anlamda daha bilinçli olduğu düşünülen üye tabanının bu ilgisizliği ve duyarsızlığı, örgüt yönetim kadrolarının hem heyecanını, motivasyonunu azaltmakta, hem de örgüt içerisinde yönetim ya da lider sultası oluşmasına neden olmaktadır.

Tüm bu olumsuz faktörlere, resmi politikalarla uyumlu yayın yapan basın organlarının, sivil toplum örgütlerinin seslerini kamuoyuna duyurmada uyguladıkları çifte standardı da eklemeliyiz.
Korax isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 03-18-2010, 22:35   #3
Korax
Android Destek
 
Korax - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jan 2008
Yaş: 34
Mesajlar: 21.062
Tecrübe Puanı: 1000
Korax has a reputation beyond reputeKorax has a reputation beyond reputeKorax has a reputation beyond reputeKorax has a reputation beyond reputeKorax has a reputation beyond reputeKorax has a reputation beyond reputeKorax has a reputation beyond reputeKorax has a reputation beyond reputeKorax has a reputation beyond reputeKorax has a reputation beyond reputeKorax has a reputation beyond repute
Korax - MSN üzeri Mesaj gönder
Standart

1 ve 2 soruların cevapları aynı soruda
Korax isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 03-18-2010, 22:36   #4
Korax
Android Destek
 
Korax - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jan 2008
Yaş: 34
Mesajlar: 21.062
Tecrübe Puanı: 1000
Korax has a reputation beyond reputeKorax has a reputation beyond reputeKorax has a reputation beyond reputeKorax has a reputation beyond reputeKorax has a reputation beyond reputeKorax has a reputation beyond reputeKorax has a reputation beyond reputeKorax has a reputation beyond reputeKorax has a reputation beyond reputeKorax has a reputation beyond reputeKorax has a reputation beyond repute
Korax - MSN üzeri Mesaj gönder
Standart

soru 3

Türkiye'de kadın hakları

Vikipedi, özgür anlopedi

Git ve: kullan, ara

Osmanlı İmparatorluğu´nun ve Türkiye Cumhuriyeti´nin ilk kadın hakları savunucusu Halide Edip Adıvar olmuştur. Özellikle yayınladığı makâleleriyle ve İstanbul´da işgale karşı yaptığı konuşmalariyla sâdece kadın haklarını savunmakla yetinmedi ve Kuvayımilliye´yi destekledi.
Resimin orijinal metni (almancadan):„Türk kadınları bir protesto yürüyüşünde, ama kadın hakkları için değil, vatan´ın istiklâli ve hürriyeti için yürüyorlar. Bir siyasî yürüyüş olup işgal güclerine (ingiliz ve fransız) karşı“ İstanbul 1922 (Resim alman federal arşivlerinde bulunuyor)


Hak teorileri Babalık hakları Bireysel haklar Çocuk hakları Devredilemez haklar Doğal haklar Erkek hakları Eşcinsel hakları Gençlik hakları Grup hakları Hayvan hakları İnsan hakları İşçi hakları Kadın hakları Kolektif haklar Negatif ve pozitif Sivil haklar Sosyal haklar Tüketici hakları Yasal haklar Türkiye'de kadın hakları konusu, Batı dünyasındaki gelişmelere paralel olarak 19. yüzyıl ortalarından itibaren gündeme gelmiştir. Günümüzde Türkiye'de kadınların başlıca sorunları şunlardır:
  • Aile içi şiddete ve kabadayılığa maruz kalmak
  • Toplumsal ve kültürel baskı.
  • Eğitim-öğretim imkanlarından yoksun bırakılmak.
  • Çalışma hakkından yoksun bırakılmak.
  • İş yerinde ayrımcılık ve gelir adaletsizliği.
Konu başlıkları

[gizle]
Kadına karşı şiddet ve kabadayılık [değiştir]

Dünyada her 3 kadından 1'i hayatında en az bir kez aile içi şiddete maruz kalıyor. G-20 üyesi Türkiye'de bu oran diğer gelişmiş devletlere oranla çok daha yüksek.
Türkiye genelinde kadınların neredeyse yarısı şiddete maruz kalıyor. Uzmanlara göre ülke genelinde eşi veya eski eşi tarafından fiziksel şiddete maruz bırakılan kadınların oranı %39. Varoşlarda bu oran %97'lere çıkıyor.[1] Yaşadıkları fiziksel şiddeti kimseye anlatamayan kadınların oranı %48.5. Herhangi bir sivil toplum örgütüne ve polis, savcılık dahil hiçbir kuruluşa başvurmayanların oranı %92.[2]
Genel kanının aksine kırsal kesimde ve kentlerde kadına karşı şiddet oranı hemen hemen eşit düzeyde. Şiddetin en yoğun yaşandığı bölgeler ise Doğu ve İç Anadolu bölgeleri.[2]
Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu'ya göre kadına karşı şiddetle mücadelede, kadın ve erkeklerin duyarlılıklarının artırılması, farkındalık yaratılması ve bilinçlendirilmesi ayrıca şiddet mağduru veya risk altındaki kadınlara sunulan hizmetlerde ise kurumsal mekanizmaların eşgüdüm içinde çalışmalarını sürdürmesi gerekiyor.[2]
Kadına en temel haklarının iade edilmesinde erkeklerin eğitimine çok önemli rol düşüyor. Bu amaçla 2006 yılı Ağustos'unda askerlik hizmetini yapmakta olan er ve erbaşlara verilen yurttaşlık sevgisi eğitim programına kız çocuklarının eğitimi, kadınların istihdamı ve karar alma mekanizmalarına katılımları, kadına yönelik şiddet, töre cinayetleri, kadın hakları ve toplumsal cinsiyet eşitliği konuları da dahil edildi.[3]
Eğitim [değiştir]

Türkiye'de 1975-2000 döneminde üniversite mezunu kadın sayısı 56 binlerden 910 bine kadar yükselirken, okuma yazma bilmeyen kadın sayısı, hala yüksek seviyede bulunuyor.
2000 yılı itibariyle Türkiye'de 25 yaşın üzerinde okuma yazma bilmeyen kadın sayısı 4 milyon 625 bini buluyor. Bu rakam erkeklerde 1 milyon 176 bin kişide kalıyor.
Türkiye’de ilköğretim çağında olupta okula gitmeyen yaklaşık 1 milyon çocuk var. İlköğretim düzeyinde okullulaşmada cinsiyetler arasındaki fark %7. Yani ilköğretim çağında olup da okula gitmeyen kız çocuk sayısı aynı durumdaki erkek çocuk sayısından 600,000 daha fazla.[4]
Kız çocuklarının eğitiminin önündeki engeller [değiştir]

  • Okul ve dersliklerin yetersizliği;
  • Okulların yerleşim yerlerinden uzak olması ve birçok ailenin kız çocuklarının bu kadar yol gitmesini istememeleri;
  • Ailelerin, çocuklarını, fiziksel koşulları elverişsiz, örneğin tuvaletsiz, su şebekesi olmayan okullara göndermek istememeleri;
  • Birçok ailenin ekonomik güçlük içinde olması;
  • Ailelerin erkekleri kızlara göre önde tutan geleneksel önyargıları;
  • Çocukları evde çalıştırarak aile gelirine ek katkı sağlama eğilimi;
  • Birçok ailenin kızlarının bir an önce evlenmesini eğitimden daha önemli görmesi;
  • Kırsal bölgelerde kadın rol modellerinin nadiren görülmesi ya da hiç olmaması;
  • Orta öğrenim imkanlarının sınırlı olmasının ilköğretime yönelik ilgiyi azaltması.[4]
Buna karşılık, 1975-2000 döneminde kadınların eğitimde büyük mesafe kaydettikleri de görülüyor. Nitekim dönem başında:
  • 1 milyon 920 bin seviyesinde olan ilkokul mezunu kadınların sayısı 7 milyon 644 bine,
  • 167 bin olan ortaokul mezunu sayısı 896 bine,
  • 199 bin olan lise mezunu sayısı da 1 milyon 539 bine çıktı.
  • Üniversite mezunu kadın sayısı da 56 binlerden 910 bine kadar yükseldi.
Mesleki eğitim [değiştir]

Kız çocuklarına mesleki eğitim vermek amacıyla Kız Teknik Öğretim Müdürlüğü 1933 yılında kuruldu
Kadın iş gücü [değiştir]

Türkiye'de kadınların iş gücüne katılım oranları son derece düşük. Erkeklerin hemen hemen yüzde % 70'i, kadınların ise sadece dörtte biri çalışıyor. Çalışan erkek sayısı yaklaşık 17 milyon iken çalışan kadın sayısı 6 milyon civarında, yani erkeklerin üçte biri oranında.
Kadınlardaki işsizlik oranı yüzde 9.4 iken, erkeklerde işsizlik oranının yüzde 10.7 olması kadın işsizliğinin daha düşük olduğu kanısı yaratıyor. Ancak bunun nedeni, kadınların işgücüne daha az katılması.
Türkiye'de tarım dışı kadın çalışanların oranı hızla artıyor. 1997 yılında yüzde 17.7 olan bu oran 2003 yılına gelindiğinde yüzde 20.6'ya çıktı.
Tüm bunlara rağmen, kadın ve erkek çalışanların ücret dengesizliği devam ediyor. Türkiye, Dünya Ekonomik Forumu tarafından yayımlanan 2009 Küresel Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliği Endeksi'nde, 134 ülke arasında 129. sırada yer almıştır.[5]
Ağır işler [değiştir]

1936'da kadınların yeraltında ağır ve tehlikeli işlerde çalıştırılması, ILO sözleşmesi ile yasaklandı.
Siyaset [değiştir]

Kadınlar siyasi hayatta da var olma mücadelesine ilk kez 1923 yılında başladı. Kadınlar, ilk kadın partisi 'Kadınlar Halk Fırkası'nı, Nezihe Muhittin'in başkanlığında 1923 yılında kurmak istedi. Ancak partinin kuruluşuna, kadınlara oy hakkı tanımayan 1909 tarihli Seçim Kanunu gereğince valilikçe izin verilmediği için parti girişimi dernekleşme ile sonuçlandı.
29 Ekim 1923'te Cumhuriyet'in ilanıyla birlikte kadınların kamusal alana girmesini sağlayan yasal ve yapısal reformlar hızlandı. Tevhid-i Tedrisat Kanunu'nun 3 mart 1924'te çıkarılmasıyla tüm eğitim kurumları Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlanırken, kızlar da erkeklerle eşit haklarla eğitim görmeye başladı.
Kadınlara siyasetin kapısını aralayan Belediye Yasası, 1930 yılında çıkarıldı. Böylece kadınlar belediye seçimlerinde seçme ve seçilme hakkı kazandı.
8 şubat 1935'te TBMM Beşinci Dönem seçimleri sonucunda 17 kadın milletvekili, ilk kez Meclis'e girdi. 1936'da yürürlüğe giren İş Kanunu ile kadınların çalışma hayatına düzenleme getirildi.
Kadınlara köylerde muhtar olma ve ihtiyaç meclisine seçilme hakları ise 1933 yılında Köy Kanunu'nda değişiklik yapılarak verildi. Kadınlara siyasetin kapısı 1934'te yapılan Anayasa değişikliği ile seçme ve seçilme hakkı tanınmasıyla tam olarak açıldı ve ilk kadın milletvekilleri TBMM'de yerlerini aldı.
1950 yılında ilk kadın belediye başkanı Müfide İlhan Mersin'den seçildi.
İlk kadın bakan Türkan Akyol, 1971 yılında göreve atandı.
1989 yılında kadınlara da kaymakamlık yolu açıldı. İçişleri Bakanlığı, kaymakamlık sınavlarına kadınların da alınacağını açıkladı. Kadının çalışmasını kocanın iznine bağlayan Medeni Kanun'un 159'uncu maddesi, Anayasa Mahkemesi'nce 1990 tarihinde iptal edildi.
Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk kadın vali Lale Aytaman, 1991 yılında Muğla'ya atandı. 1993'te İstanbul Üniversitesi'nde ilk Kadın Araştırmaları Ana Bilim Dalı açıldı ve yüksek lisans programı vermeye başladı. Aynı yıl Kadın Dayanışma Vakfı, Altındağ Belediyesinin desteğiyle kadın danışma merkezi ve kadın sığınma evini açtı.
Türkiye Cumhuriyeti tarihinde Başbakan koltuğuna ilk kez bir kadın oturdu. Türkiye'nin ilk kadın başbakanı Tansu Çiller, 25 haziran 1993 tarihinde hükümeti kurdu.
Nüfusun yarısını oluşturan kadınların Meclis'teki temsil oranı ise yok denecek kadar az seviyede bulunuyor. Kadın milletvekili sayısı erkek milletvekillerinin sadece yüzde 4.2'sinde kalıyor.
Türk kadını seçme seçilme hakkına 74 yıl önce kavuştu. Ancak 1935'ten 2009'a kadar Meclis'e 8 bin 794 erkek vekile karşılık sadece 236 kadın girebildi.[6]
Çokeşliliğin kaldırılması ve boşanma hakkı [değiştir]

Erkeğin çokeşliliği ve tek taraflı boşanmasına ilişkin düzenlemelerin kaldırıldığı, kadınlara boşanma hakkı, velayet hakkı vemalları üzerinde tasarruf hakkı tanıyan Türk Medeni Kanunu, 17 şubat 1926'da kabul edildi.
Doğum izni ve yardımı [değiştir]

Kadınların en önemli sorunlarından olan doğum izni, ilk kez 1930 yılında düzenlendi.
Kadınlara doğum yardımı ilk kez 1945 yılında 4772 sayılı yasa ile düzenlendi. Yaşlılık sigortasının kadın ve erkekler için eşit esaslara göre düzenlenmesi ise 1949 yılında çıkarılan yasa ile gerçekleşti.
Sağlık Bakanlığı bünyesinde ana çocuk sağlığı hizmetleri verilmesine 1952 yılında başlanırken, gebeliği önleyici araçların satış ve dağıtımının serbest bırakılmasını ve tıbbi zorunluluk halinde kürtaj hakkı tanınmasını düzenleyen 'Nüfus Planlaması Hakkında Kanun' 1965 yılında çıkarıldı.
Eşit değerde iş için kadın ve erkek işçiler arasında ücret eşitliğini sağlayan ILO sözleşmesi 1966 yılında onaylandı.
1971'de yasal değişiklikle, 10 haftaya kadar olan gebeliklerin kürtajla sona erdirilmesi ve gönüllü cerrahi sterilizasyon yöntemlerine izin verilirken, kürtaj için evli kadınlara kocadan izin alma koşulu getirildi.
Ayrımcılıkla mücadele [değiştir]

Türkiye, Birleşmiş Milletler Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi'ni 1985 yılında imzaladı. Sözleşme bir yıl sonra yürürlüğe girdi. 1985 yılında 'Beşinci Beş Yıllık Kalkınma Planı'nda kadın konusu, ilk kez bir sektör olarak yer aldı ve bu konuda politikalar belirlendi.
İlk 'Kadın Sorunları Araştırma ve Uygulama Merkezi', 1989 yılında İstanbul Üniversitesi'nde kuruldu. Bugün üniversiteler bünyesinde kurulan bu merkezlerin sayısı 13'e ulaştı.
Tecavüzle mücadele [değiştir]

Tecavüz mağdurunun hayat kadını olması halinde cezanın indirilmesini öngören Türk Ceza Kanunu'nun 438'inci maddesi, TBMM tarafından 1990 yılında yürürlükten kaldırıldı.
Yerel yönetimler özellikle şiddete uğrayan kadınlara yönelik hizmet vermeye başlarken, Türkiye'de ilk kadın sığınma evi, Bakırköy Belediyesi tarafından 1990 yılında açıldı.
Yaşam beklentisi [değiştir]

2005 yılı için kadınların yaşam beklentisi 71.3 yıl olarak hesaplanırken, 2030 yılında ortalama yaşam beklentisinin 76 yıla çıkacağı öngörülüyor. Bu tarihte Türkiye'deki kadın sayısının erkek sayısının önüne geçmesi bekleniyor.
2030 yılında Türkiye'deki kadın sayısının 46 milyon 854 bin, erkek sayısının da 46 milyon 841 bin olacağı tahmin ediliyor.
Kadının kendi soyadını kullanabilmesi [değiştir]

Kadının evlendikten sonra kocasının soyadını almakla birlikte, kendi soyadını da kullanabilmesi, 1997 yılında Medeni Kanun'da yapılan değişiklikle sağlandı.
Zorunlu temel eğitimi beş yıldan sekiz yıla çıkaran kanun, 1997 yılında yürürlüğe girdi. Aile içi şiddete uğrayan kişilerin korunması için gerekli tedbirlerin alınmasını düzenleyen 'Ailenin Korunmasına Dair Kanun', 1998'de yürürlüğe girdi.
Türkiye'de kadın haklarının gelişimine genel bakış [değiştir]

İlk dönemde daha çok kadınların eğitim hakkı ile ilgili olarak yapılan düzenlemeler, Avrupa'da yaklaşık aynı yıllarda gerçekleştirilen reformları çok kısa bir zaman aralığıyla izler. Örneğin (meslek ve elişi okulları dışında) kızlar için ilk devlet liseleri Prusya'da 1872'de, Fransa'da 1880'de açılmışken Osmanlı Devletinin ilk kız idadisi (lisesi) de 1880'de açılmıştır. Viyana üniversitesi ilk kız öğrencisini 1897'de, Sorbonne 1899'da, Alman üniversiteleri 1895 ile 1905 arasında kabul etmiş iken, İstanbul Darülfünun'unda karma öğretim 1914-1921 yılları arasında gerçekleşmiştir.
Kadınların özel hukuktaki konumuna ilişkin reformlar Türkiye'de II. Meşrutiyet döneminde gündeme gelmiş, çok eşlilik ilk kez 1917'de çıkarılan bir yasayla Avrupa normları doğrultusunda düzenlenmiştir. Özel hukukta kadın-erkek eşitliği (bazı istisnalarla) 1926 tarihli Medeni Kanun'la gerçekleşmiştir.
Kadınların siyasi ve mesleki yaşamda hak iddia etmelerinin örneklerine 1908-1914 yıllarından itibaren rastlanırsa da, bu alanda önemli gelişmeler ancak Cumhuriyet döneminde gerçekleşme fırsatını bulmuştur.
Kadınlara oy hakkı veren ilk ülke olan Finlandiya'dan (1906) sonra, 1917'de Rusya, 1918'de İngiltere ve Kanada, 1919'da Almanya ve Avusturya, 1920'de ABD ve Macaristan, kadınlara oy hakkı tanımıştır. Türkiye'de ise kadınlar, gerçek siyasi seçimlerin henüz yapılmadığı bir dönemde, 1930 ve 1934'te bu hakka kavuşmuştur.
Türkiye'de kadın hakları kronolojisi [değiştir]

Cumhuriyet öncesi [değiştir]

1843: Türk kadınları ilk kez, Tıbbiye Mektebi bünyesinde aldıkları ebelik eğitimi ile sosyal yaşamda yerlerini almaya başladı.
1847: Kız ve erkek çocuklara eşit miras hakkı tanıyan İrade-i Seniye yayımlandı.
1856: Osmanlı topraklarında kadınların köle ve cariye olarak alınıp satılmaları yasaklandı.
1858: yılında yayımlanan 'Arazi Kanunnamesi'nde mirasın kız ve erkekler arasında eşit olarak paylaştırılacağı hükmü yer alırken, kadınlar miras yoluyla mülkiyet hakkını kazandı. Aynı yıl Kız Rüştiyeleri açıldı.
1869: Kadınlar ilk dergilerine 1869 yılında kavuştu. Kadınlar için ilk sürekli yayın olarak nitelenen haftalık 'Terakk-i Muhadderat' dergisi yayımlanmaya başlandı.
1869: Kızların eğitimine ilk kez yasal zorunluluk getiren 'Maarif-i Umumiye Nizamnamesi' ise 1869 yılında yayımlandı. Bundan bir yıl sonra da kız öğretmen okulu 'Dar-ül Muallimat' açıldı.
1871: Evlilik sözleşmesinin resmi memur önünde yapılması, evlenme yaşının erkeklerde 18, kadınlarda 17 olması ve zorla evlendirmelerin geçersiz sayılmasını düzenleyen Hukuk-ı Aile Kararnamesi 1871'de çıkarıldı.
1876: 1876'da ise ilk anayasa olan Kanun-i Esasi ile kız ve erkekler için ilköğretim zorunlu hale getirildi.
1897: Giderek sosyal yaşamda daha çok yer almaya başlayan kadınlar, iş hayatına ilk olarak 1897 yılında 'ücretli işçi' olarak atıldı. Kadınların devlet memuru olmak içinse bu tarihten itibaren 16 yıl beklemeleri gerekti.
1913: Kadınlar ilk kez 1913 yılında devlet memuru olarak çalışmaya başladı. Bunun ardından bir yıl sonra kadınlar, tüccar ve esnaf olarak da iş hayatına girişti.
1914: Kızlar için ilk yüksek öğretim kurumu, 1914 yılında 'İnas Darülfünunu' adı altında açıldı. 1922: Kadınlar bilim dünyasıyla ilk kez 1922 yılında tanıştı. Bu tarihte yedi kız öğrenci, Tıp Fakültesi'ne kayıt yaptırarak eğitime başladı.

Cumhuriyet Dönemi, 1923-1950 [değiştir]

1926: Türk Medeni Kanunu'nu ile erkeğin çok eşliliği ve tek taraflı boşanmasına ilişkin düzenlemeler kaldırıldı, kadınlara boşanma hakkı, velayet hakkı ve malları üzerinde tasarruf hakkı tanındı.
1930: Kadınlara belediye seçimlerinde seçme ve seçilme hakkı tanındı.
1930: Doğum izni düzenlendi.
1933: Kız çocuklarına mesleki eğitim vermek amacıyla Kız Teknik Öğretim Müdürlüğü kuruldu.
1933: Köy Kanunu'nda değişiklik yapılarak kadınlara köylerde muhtar olma ve ihtiyar meclisine seçilme hakları verildi.
1934: Anayasa değişikliği ile kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanındı.
1936: İş Kanunu yürürlüğe girdi. Kadınların çalışma hayatına düzenleme getirildi.
1937: Kadınların yeraltında ağır ve tehlikeli işlerde çalıştırılmasını yasaklayan 1935 tarihli 45 sayılı ILO sözleşmesi kabul edildi.
1945: Analık sigortası (doğum yardımı) 4772 sayılı yasa ile düzenlendi.
1949: Yaşlılık sigortasının kadın ve erkekler için eşit esaslara göre düzenlenmesi 5417 sayılı yasa ile sağlandı.

Cumhuriyet Dönemi, 1950'den sonra [değiştir]

1952: Sağlık Bakanlığı bünyesinde ana çocuk sağlığı hizmetleri verilmeye başladı.
1965: Gebeliği önleyici araçların satış ve dağıtımının serbest bırakılmasını ve tıbbi zorunluluk halinde kürtaj hakkı tanınmasını düzenleyen Nüfus Planlaması Hakkında Kanun çıkarıldı.
22 Aralık 1966: Eşit değerde iş için kadın ve erkek işçiler arasında ücret eşitliğini sağlayan 1951 tarihli 100 sayılı ILO sözleşmesi onaylandı.
27 Mayıs 1983: 10 haftaya kadar olan gebeliklerin kürtajla sona erdirilmesi ve gönüllü cerrahi sterilizasyon yöntemlerine izin verilmesi Nüfus Planlaması Hakkında Kanun'da yapılan değişiklikle sağlandı. Kürtaj için evli kadınlara kocadan izin alma koşulu getirildi.
1985: Türkiye, Birleşmiş Milletler Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesini (CEDAW) imzaladı ve sözleşme ertesi yıl yürürlüğe girdi.
1985: 5. Beş Yıllık Kalkınma Planı'nda kadınlar konusu ilk kez ayrı bir başlık olarak yer aldı ve bu konuda politikalar belirlendi.
1987: Kadınlar konusuna odaklanmış ilk resmi kurum olan Devlet Planlama Teşkilatı Kadına Yönelik Politikalar Danışma Kurulu kuruldu.
1989: İstanbul Üniversitesi'nde ilk Kadın Sorunları Araştırma ve Uygulama Merkezi kuruldu. Bugün üniversiteler bünyesinde kurulan bu merkezlerin sayısı yurt çapında 13'e ulaştı.
24 Ocak 1989: İçişleri Bakanlığı kaymakamlık sınavlarına kadınların da alınacağını açıkladı.
29 Kasım 1990: Kadının çalışmasını kocanın iznine bağlayan Medeni Kanun'un 159. maddesi Anayasa Mahkemesi'nce iptal edildi. İptal kararı 2 Temmuz 1992 tarih ve 21272 sayılı Resmi Gazete'de yayımlandı.
1990: Mağdurun hayat kadını olması halinde tecavüz cezasının indirilmesini öngören Türk Ceza Kanunu 438. maddesi Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından yürürlükten kaldırıldı.
14 Nisan 1990: Kadın Eserleri Kütüphanesi ve Bilgi Merkezi Vakfı, ilk kadın kütüphanesi ve bilgi merkezini açtı.
1990: Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Genel Müdürlüğü bünyesinde, şiddete uğrayan kadınlara ve çocuklara destek hizmeti vermek üzere ilk Kadın Konukevleri açılmaya başlandı. 2000 yılı itibariyle bu sayı yediye yükselirken kapasiteleri 170'e ulaştı.
1990: 422 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile Kadının Statüsü ve Sorunları Başkanlığı kuruldu. 25 Ekim 1990 tarihinde kadın sorunları konusunda ulusal çapta bir mekanizma olarak Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü (KSSGM) 3670 sayılı kanunla Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığına bağlı olarak kuruldu ve 24 Haziran 1991 tarihinde de Başbakanlığa bağlandı.
Eylül 1990: Yerel yönetimler kadın konusunda özellikle şiddete uğrayan kadınlara yönelik hizmet vermeye başladı. Türkiye'deki ilk kadın sığınma evi Bakırköy Belediyesi tarafından açıldı.
20 Şubat 1992: Birleşmiş Milletler Uluslararası Kadının İlerlemesi İçin Araştırma ve Eğitim Merkezinin (INSTRAW) toplantısında, Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü Türkiye'de kadın konusunda irtibat noktası olarak kabul edildi ve BM ile işbirliği içinde program ve projeler uygulanmaya başlandı.
1992: Cinsiyete dayalı veri tabanı oluşturulması amacıyla Devlet İstatistik Enstitüsü'nde Toplumsal Yapı ve Kadın İstatistikleri Şubesi kuruldu.
1993: İstanbul Üniversitesi'nde ilk Kadın Araştırmaları Ana Bilim Dalı açıldı ve yüksek lisans programı vermeye başladı. Bugün Kadın Çalışmaları Ana Bilim Dalı açarak Yüksek Lisans Programı veren üniversite sayısı dörde ulaştı.
1993: Kadın Dayanışma Vakfı, Altındağ Belediyesinin desteğiyle kadın danışma merkezi ve kadın sığınma evini açtı.
1993: Halk Bankası'nca kadınları girişimciliğe özendirmek amacıyla kadınlara özel, düşük faizli kredi uygulaması başlatıldı.
1994: Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü bünyesinde, şiddete uğrayan kadınlara hukuki ve polojik danışmanlık, girişimcilik ve el emeğinin değerlendirilmesi konularında hizmet vermek amacıyla Bilgi Başvuru Bankası (3B) kuruldu.
5 Nisan 1994: Dünya Bankası ile kadın konulu projeler yürütülmeye başlandı. Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü'nde bir Dokümantasyon Merkezi kuruldu.
1994: Türkiye Kahire'de yapılan Birleşmiş Milletler Nüfus ve Kalkınma Konferansına katıldı. Konferans'da kadının statüsü ve sağlık ilişkisini vurgulayan "üreme sağlığı" kavramı üzerinde özellikle duruldu ve kadın sağlığında "bütüncül" bir yaklaşım benimsendi. Bu yaklaşım doğrultusunda Sağlık Bakanlığı koordinatörlüğünde ilgili kesimlerden sağlanan katılımla "Kadın Sağlığı ve Aile Planlaması Ulusal Eylem Planı" hazırlandı. 1998 yılında kamuoyuna sunulan Eylem Planı 6 ana çalışma grubu tarafından oluşturuldu. Kadının Statüsü grubunun koordinasyonunu Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü üstlendi.
1995: Kurulduğundan bu yana, açtığı kadın danışma merkezi ile şiddete uğrayan kadınlara danışmanlık hizmeti veren Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı, ilk kadın sığınağını açtı.
Kasım 1995: Güneydoğu Anadolu Projesi Bölge Kalkınma İdaresi Başkanlığı tarafından bölgedeki kadınların durumunun iyileştirilmesi ve kalkınma sürecine entegre edilmesi amacıyla planlanan Çok Amaçlı Toplum Merkezlerinin (ÇATOM) ilki Urfa'da açıldı. 2000 yılı itibariyle bölgedeki sayısı 21'e ulaştı.
29 Haziran 1996: Anayasa Mahkemesi Türk Ceza Kanunu'nun erkeğin zinasını suç olarak düzenleyen 441. maddesini anayasanın eşitlik ilkesine aykırılığı gerekçesiyle iptal etti. 27 Aralık 1996 tarih ve 228600 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan kararda verilen bir yıllık süre içinde yasal düzenleme yapılmaması nedeniyle erkeğin zinası 27.12.1997 tarihinden itibaren suç olmaktan çıktı.
1996: Tarım ve Köyişleri Bakanlığı bünyesinde "Kırsal Kalkınmada Kadın Daire Başkanlığı" kuruldu.
1997: Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü koordinasyonunda 13 il valiliği bünyesinde "Kadının Statüsü Birimleri" kuruldu.
22 Mayıs 1997: Kadının evlendikten sonra kocasının soyadını almakla birlikte, kendi soyadını da kullanabilmesi Medeni Kanun'un 153. maddesinde yapılan değişiklikle sağlandı.
19 Kasım 1997: Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü'nün önerisi üzerine İçişleri Bakanlığı'nca nüfus cüzdanlarında medeni hal kısmında "evli/ bekar/ dul/ boşanmış" gibi ifadelerin yerine sadece "evli" veya "bekar" ifadelerinin kullanılmasını düzenleyen genelge yayımlandı.
13 Kasım 1997: Türkiye Cumhuriyeti, amacı uzman bakanların çalışma alanları ile ilgili konularda Avrupa Konseyi faaliyetlerine etkin bir şekilde katılmalarını teşvik etmek olan Kadın-Erkek Eşitliğinden Sorumlu Avrupa Bakanlar Konferansı'nın dördüncüsüne ev sahipliği yaptı.
23 Haziran 1998: Anayasa Mahkemesi kadının zinasını suç olarak düzenleyen Türk Ceza Kanunu'nun 440. maddesini anayasanın eşitlik ilkesine aykırılığı gerekçesiyle iptal etti. Gerekçeli karar 13 Mart 1999 tarih ve 23638 sayılı Resmi Gazetede yayımlandı.
17 Şubat 1998: Yeni Türk Medeni Kanunu Tasarısı Adalet Bakanlığı ve Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü'nün ortaklaşa yaptığı bir toplantı ile kamuoyunun bilgisine sunuldu.
21 Ekim 1998: Adalet Bakanlığı, Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü, ve kadın kuruluşlarının oluşturduğu gündem sonucunda bekaret kontrolünün, ancak takibi şikayete bağlı suçlarda, mağdurun rızası alınarak, ırza geçme gibi re'sen takip edilen suçlarda ancak hakim kararı ile gecikmesinde sakınca bulunan hallerde ise Cumhuriyet savcısının yazılı izni ile yapılabileceğini düzenleyen bir genelge yayınladı.
1998: İçişleri Bakanlığı'nca nüfus cüzdanlarında yapılan düzenlemeye paralel olarak Emekli Sandığı Genel Müdürlüğü'nce verilen dul ve yetim tanıtım kartlarındaki "Emekliye Yakınlığı" bölümünde yer alan "dul kadın vb." ifadelerin yerine sadece "eşi, kızı, oğlu, annesi, babası" gibi ifadelerin kullanılması sağlandı.
17 Ocak 1998: Aile içi şiddete uğrayan kişilerin korunması için gerekli tedbirlerin alınmasını düzenleyen 4320 Sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun yürürlüğe girdi.
1998: Gelir Vergisi Kanunu'nda yapılan bir değişiklikle aile reisinin beyanname vermesi esası kaldırılarak kadınların kocalarından ayrı olarak beyanname vermesi sağlandı.
1998: Kadınlara yönelik danışma merkezleri çalışmaları başta Ankara ve İstanbul olmak üzere Barolar tarafından da başlatıldı. Barolar bünyesindeki Kadın Hakları/Hukuku Komisyonları arasında koordinasyonu sağlamak amacıyla "Türkiye Barolar Birliği Kadın Hakları Komisyonları Ağı (TÜBAKKOM)" kuruldu. Giderek artan komisyonların sayısı 2001 yılı itibariyle kırk civarına vardı.
Eylül 1999: Türkiye, Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığı Önleme Sözleşmesi'ni onaylarken koyduğu aile hukukunu ilgilendiren 15 ve 16. maddelerine ilişkin çekinceleri kaldırdı.
1999: Kadın erkek eşitliği açısından önemli değişiklikler içeren Medeni Kanun Tasarısı hazırlanarak Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne sunuldu.
8 Eylül 2000: Ek İhtiyari Protokol Türkiye tarafından imzalandı. Onay aşaması için Türkiye Büyük Millet Meclisi gündemine alındı. Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesinin daha etkin bir şekilde uygulanmasını sağlamak amacıyla Birleşmiş Milletler tarafından hazırlanan Ek İhtiyari Protokol ile Sözleşmenin taraf devletler tarafından ihlali durumunda kişilere ve kişilerden oluşan gruplara başvuru hakkı tanınmakta ayrıca uygulamaları denetlemek üzere Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi (CEDAW) Komitesine yapılacak şikayetleri kabul etme ve inceleme yetkisi tanınmaktadır.
24 Kasım 2000: Ülkemizde giderek artmakta olan töre cinayetlerine karşı kamuoyu oluşturmak üzere "25 Kasım Kadınlara Karşı Şiddete Hayır Günü" nedeniyle Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü ve Şanlıurfa Valiliği işbirliği ile "Kadına Yönelik Şiddet" konulu bir panel düzenlendi. Panel resmi düzeyde töre cinayetlerine karşı duruşun zeminini oluşturdu.
17 Şubat 2001: Türk Medeni Kanunu'nun yıldönümü nedeniyle TBMM Adalet Komisyonunda görüşülmekte olan Medeni Kanun Tasarısının eşitlikçi özünün korunarak yasalaşması için Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü ve kadın kuruluşları tarafından kamuoyu oluşturma faaliyetlerinde bulunuldu. Kadın dernekleri ve diğer sivil toplum kuruluşlarının katılımıyla "Medeni Yasa Tasarısı İçin Hep Birlikte" yürüyüşü gerçekleştirildi.
21 Haziran 2001: TBMM Adalet Komisyonunca kabul edilen Türk Medeni Kanunu Tasarısı Genel Kurula sevk edildi.
22 Kasım 2001: Yeni Türk Medeni Kanununun TBMM tarafından kabul edildi.
1 Ocak 2002: Yeni Türk Medeni Kanununun yürürlüğe girdi.
30 Temmuz 2002: CEDAW Ek İhtiyari Protokolünün onaylanması
7 Ocak 2008: Avrupa Konseyi bünyesinde oluşturulan Kadınlara Yönelik Şiddetle Mücadele Gücü tarafından yürütülecek "Aile İçi Şiddet Dahil, Kadınlara Yönelik Şiddetle Mücadele Kampanyası" çerçevesinde Avrupa Konseyi'nce nakdi hibe verilmesine ilişkin anlaşmanın yürülüğe girmesine dair karar 26749 sayılı Resmi Gazete'de yayınlanarak yürürlüğe girdi.
Türkiye'de kadın "ilk"ler [değiştir]


İlk Türk kadın romancı sayılan Fatma Aliye Hanım



"Dünyanın" ilk kadın savaş pilotu Sabiha Gökçen


1892: İlk Türk kadın romancı Fatma Aliye Hanım "Muhadarat" adlı ilk romanını kendi adıyla yayımladı.[7]
1909: İlk Türk kadın siyasetçi Emine Semiye Hanım Osmanlı Demokrat Fırkası yönetim kuruluna seçildi.
1913: İlk kadın devlet memuru Bedriye Osman Hanım Telefon İdaresinde göreve başladı.
1913: Belkıs Şevket Hanım uçağa binen ilk Türk kadın unvanını aldı.
1920: İlk Türk kadın avukat Süreyya Ağaoğlu (Ahmet Ağaoğlu'nun kızı)) İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ne kaydoldu.
1920: İlk Türk kadın tiyatro sanatçısı Afife Jale İstanbul'da sahneye çıktı.
1921: Dr. Safiye Ali Almanya’da tıp eğitimini tamamlayarak ilk Türk kadın hekim olarak tarihimizdeki yerini aldı.
1922: Yedi kız öğrenci Tıbbiye'ye kayıt yaptırarak eğitime başladı.
Haziran 1923: Nezihe Muhittin'in başkanlığında Kadınlar Halk Fırkası'nın kurulması girişiminde bulunuldu. Kadınlara oy hakkı tanımayan Seçim Kanunu gereğince valilikçe partinin kuruluşuna onay verilmediğinden dernekleşmeye gidildi.
1924: İlk kadın diş hekimi (Ferdane Bozdoğan Erberk) diplomasını aldı.
1925: Suat Hilmi Berk ilk kadın sulh hukuk hâkimi oldu.[8]
1930: İlk kadın yargıçlar atandı.
1933: Aydın (il)'inin bugün ilçe statüsü taşıyan Karpuzlu köyünde ilk kadın muhtar Gül Esin yaklaşık 500 oy alarak seçildi.
1933: Sabiha Güreyman Türkiye'nin ilk kadın inşaat mühendisi olarak Yüksek Mühendis Mektebi'nden mezun oldu. Güreyman ayrıca Fenerbahçe Spor Kulübü'nün ilk kadın voleybolcusudur.[9]
8 Şubat 1935: Türkiye Büyük Millet Meclisi 5. Dönem seçimleri sonucunda başta Hatı Çırpan olmak üzere 17 kadın milletvekili ilk kez meclise girdi, ara seçimlerde bu sayı 18'e ulaştı.
1935: İlk kadın doğum uzmanı Dr. Pakize İzzet Tarzi kadın hastalıkları ve doğum alanında uzmanlık eğitimini tamamladı. Tarzi, İstanbul Boğazı'nı yüzerek geçen ilk kadın unvanını da taşıyor.[10]
1936: Eskişehir Askeri Hava Okulu'ndan mezun olan Atatürk'ün manevi kızı Sabiha Gökçen dünyanın ilk kadın savaş pilotu oldu. Gökçen ertesi yıl Dersim'in havadan bombalanmasına katılarak, dünyada sivil halkı bombalayan ilk kadın pilot ünvanını da kazandı.[11]
1947: Türk basınının ilk kadın foto muhabiri Eleni Küreman, Associated Press Ajansı'nda gazeteciliğe başladı.[12]
1950: İlk kadın belediye başkanı (Müfide İlhan) Mersin'den seçildi.
1954: Prof. Dr. Nüzhet Toydemir Gökdoğan İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi dekanlığına seçilerek ilk kadın dekan oldu. Gökdoğan Fen Fakültesi'nin Astronomi Enstitüsü'ne tayin edilen ilk Türk doçenti olmuştu.[13]
1957: Türk ordusunun ilk kadın doktor subayı Dr. Sema Aran teğmen rütbesiyle göreve başladı.
1971: İlk kadın bakan Dr. Türkan Akyol atandı. Akyol aynı zamanda ilk kadın rektördü.[14]
1981: Türkiye' nin ilk kadın eksperi Diler Cesur.
1991: Başbakan Mesut Yılmaz'ın girişimleriyle ilk kadın vali Lale Aytaman Muğla (il)ine atandı.
1993: Alev Kılıçkeser Hottin, Eskişehir Anadolu Üniversitesi Sivil Havacılık Yüksek Okulu Pilotaj Bölümü’nden mezun olarak ticari havayollarındaki ilk Türk kadın pilot oldu.
25 Haziran 1993: Türkiye'nin ilk kadın başbakanı Tansu Çiller hükümeti kurdu.
1996: İlk kadın deniz subayları Deniz Harp Okulu'ndan mezun oldu.
2001: Denizli Belediye Başkanı Ali Aygören tarafından işe alınan Fatma Kasapoğlu Türkiye'nin ilk kadın belediye otobüsü şoförü oldu.
2002: İlk kadın Adalet Bakanı Prof. Aysel Çelikel göreve atandı.[15]
2003: Nükhet Hotar Merkez Yürütme Kurulu'na getirilen ilk kadın üye oldu.[16]
30 Ağustos 2004: Kıdemli üsteğmen Songül Yakut Türkiye'nin ilk kadın ilçe jandarma komutanı olarak görevine başladı.[17]
2005: Tülay Tuğcu Anayasa Mahkemesi'nin ilk kadın başkanı seçildi ve dolayısıyla Yüce Divan'ın da ilk kadın başkanı oldu.[18]
2006: Dünyanın en yüksek noktası Everest'te zirveye tırmanan ilk Türk kadın dağcı Eylem Elif Maviş oldu.[19]
2007: Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği'nin (TÜSİAD) ilk kadın başkanı Arzuhan Doğan Yalçındağ oldu.[20]
Korax isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 03-18-2010, 22:37   #5
Korax
Android Destek
 
Korax - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jan 2008
Yaş: 34
Mesajlar: 21.062
Tecrübe Puanı: 1000
Korax has a reputation beyond reputeKorax has a reputation beyond reputeKorax has a reputation beyond reputeKorax has a reputation beyond reputeKorax has a reputation beyond reputeKorax has a reputation beyond reputeKorax has a reputation beyond reputeKorax has a reputation beyond reputeKorax has a reputation beyond reputeKorax has a reputation beyond reputeKorax has a reputation beyond repute
Korax - MSN üzeri Mesaj gönder
Standart

soru 4

Atatürk ve Kadın Hakları

Doç. Dr. Gülden Ertuğrul
ATATÜRK ARAŞTIRMA MERKEZİ DERGİSİ, Sayı 22, Cilt: VIII, Kasım 1991 Atatürk erkeğe olduğu gibi kadına da insancıl bir açıdan yaklaşarak, kadının da medenî, siyasî ve kültürel haklarda erkek ile eşit tutulmasını sağlayacak çağdaş atılımları gerçekleştirmiştir. Çağdaş bir toplum olabilmenin ve çağdaş bir hukuk devleti kurmanın ilk şartı kadının da bir vatandaş ve özgür bir insan olarak haklarını tanımak ve saygı göstermekti. Zira kadın ve erkek insan kavramını birlikte oluşturmakta ve bu kavrama birlikte bir anlam kazandırmaktaydı. Bu anlayışla hareket eden Atatürk devrimi Türk kadınına asırlardan beri ihmal edilen sosyal ve siyasal haklarını kazandırdı. Türk halkının var oluşunu tayin eden Kurtuluş Savaşı öncesi ve süresince, Türk kadınının özverili katkılarını çok iyi değerlendiren, büyük insan Atatürk, kadına kazanmayı hak ettiği haklarını vererek, onu özlemini duyduğu toplum içindeki saygın statüsüne getirmiştir. Atatürk siyasal ve sosyal hakların kadın tarafından kullanılmasının, insanlığa mutluluk ve saygınlık sağlayacağı için gerekli olduğuna inanmaktaydı. Türk kadınının dünya kadınlığına elini vererek barış ve güvenliği için çalışmasını istiyordu.

Türk kadınına verilen özgürlük ve haklar, onun bir anlamda ırkının gerçek ruhuna dönüşünden başka bir şey değildir.

Orta Asya Türklerinin bilinen tarihlerine ve göçlerine gidildiğinde, kadının daima güçlü mevkilerde olduğu görülmüştür. Yedinci yüzyıldan başlayarak, Orhon Kitabelerinde görülen, “devleti bilen Kraliçeler”, veya “Hakan ve Hatununun buyruğu ile” gibi sözler, eski Türk kadınlarının eşitlik statüsünü koruduğunu göstermektedir.

Ziya Gökalp’e göre, eski Türkler, pekçok bakımlardan hem demokrat, hem de feminist idiler1. Türklerin feminist olmalarının bir nedeni de eski Türklerde Şamanizmin kadındaki kutsal güce dayanmasıydı. Buna karşılık Toyonizm dini de erkeğin kutsal gücüne önem verirdi. Toyonizm ve Şamanizmin eşit olması, hukukça erkek ve kadının eşit tanınmasına neden olmuştu. Bu nedenle her işe ait toplantılarda kadın ve erkeğin birlikte olmaları koşulu vardı. Örneğin, kamu yetkisi Hakan ile Hatun’un her ikisinde ortak olarak toplandığı için, bir buyruk yazıldığı zaman, “Hakan buyuruyor ki” deyimi ile başlarsa ona boyun eğilmezdi. Bir buyruğun kabul edilebilmesi için “Hakan ve Hatun buyuruyor ki” sözleriyle başlaması gerekirdi. Elçiler ancak sağda Hakan ve solda Hatun oturdukları zamanda, ikisinin birden huzuruna çıkardı. Şölenlerde, Kurultaylarda, Tapınma ve Törenlerde, Savaş ve Barış Kurullarında Hatun da Hakan’la birlikte olurdu. Kadınlar örtünmek konusunda hiçbir şekilde zorlanmazlardı. Eski Türklerde monogami egemendi. Resmî eş yalnız bir tane olabilirdi. Bunun yanında kumaların bulunması, hukukî eşin yetki ve haklarını engelleyemezdi. Kuma çocukları kalıttan pay alamazdılar. Kuma oğulları babaları Hakan da olsa hiçbir zaman Hakan olamazdılar.

Ziya Gökalp Türkçülüğün Esasları adlı kitabında, Eski Türklerde ana soyu ile baba soyunun değerce birbirine eşit olduğunu öne sürmektedir2. Buna göre soyluluk sadece babadan gelmeyip, anadan da gelmektedir. Bir kişinin tam soylu sayılması için hem anadan hem de babadan soylu olması gerekmektedir. Evlenecek gençler kahramanlık sınavından geçtikten sonra İl Meclisi’nden ad alıp vatandaşlık hukukuna sahip olabiliyorlardı.

Ziya Gökalp’in belirtiğine göre eski Türklerde kadınlar genellikle amazon idiler. Binicilik, silâhşorluk, kahramanlık, Türk erkekleri kadar Türk kadınlarının da becerileri arasındaydı. Kadınlar doğrudan doğruya hükümdar, kale muhafızı, vali ve sefir olabilirlerdi3.

Sekizinci yüzyıldan itibaren Müslüman Oğuzlar arasında söylene gelen Dede Korkut Hikâyelerinden “Bamsi Beyrek” öyküsünde görüldüğü gibi evlenecek bir gencin eşinde binicilik ve silâhşorluk becerileri araması ilginçtir. Bamsi Beyrek bir gün babasına kendisi için alacağı kızı şöyle tarif eder:

“Baba, bana öyle bir kız
alıver ki, ben yerimden
kalkmadan o kalksın,
ben kara koç atıma binmeden
o binsin; ben düşmana varmadan
o bana baş getirsin.
Böyle birini alıver, dedi.

Babası Bay Büre Han söyledi;

Oğul, meğer sen kız istemiyor
kendine bir yoldaş istiyormuşsun. “4

diyerek cevap verir. Bu satırlarda görüldüğü gibi bir bey oğlu ile evlenecek olan kızın ok atan, kılıç kuşanan, ata binen ve düşmanla savaşıp başını kesip getirebilen bir savaşçı olması beklenmektedir.

Banu Çiçek bu konularda Bamsi Beyrek ile yarışabilen bir geçen kızdır. Banu Çiçek av sırasında, at binmede, ok atmada ve güreşte Bamsi Beyreği sınava tâbi tutar ve yeterince güçlü olduğunu anladıktan sonra onunla evlenmeye karar verir. Bu olay genç kızların da evlenecekleri bir erkekte ne gibi özellikler aradıklarını göstermekte ve seçimlerini de özgürce yaptıklarını kanıtlamaktadır.

Türk kadınının Müslümanlığın kabulünden sonra da bu mert ve savaşçı özelliğinin sürmesini bir başka Dede Korkut Hikâyesinde de görmekteyiz. “Kazan Beyin Oğlu Uruz Beyin Tutsak Olması” isimli hikâyede kadının kahramanlığı belirgin bir şekilde gözlenir. Eşi Kazan Bey’in ve oğlu Uruz’un düşmanlar tarafından tutsak edildiğini öğrenen ünlü Boyu Uzun Burla Hatun kırk ince belli kızı alıp kara aygırını çektirir, kara kılıcını kuşanır, Oğuz beylerini de yanma alıp düşmanın üzerine gider, Oğlu Uruz’u ve Kazan’ı kurtarır. Cenge gitmeden önce iki rekât namaz kılınıp Hz. Muhammed’e salavat getirilmesi5 bu olayın Müslümanlığın kabulünden sonra oluğunu ve kadının eski cengaver ve dışa dönük yaşamının da halen sürmekte olduğunu gösterir.

Eski Türk kadınının savaşçı olması özelliğinin yanında ve en başta, doğanın kadına bahşetmiş olduğu doğurganlık ve analık vasıflarının aile yaşamında çok önemli bir yeri olduğunu görmekteyiz. Yine Dede Korkut Hikâyelerinden “Dirse Han Oğlu Boğaç Han” Hikâyesinde görüleceği gibi, kadın ve erkek, bir ailede ancak çocukları olduğu zaman toplum içinde bir saygınlık kazanabilmekteydiler. Boğaç Han hiç evladı olmadığı için beylerin hakaretine maruz kalıp kara çadıra oturtulunca bir hışımla evine gelip çok değer verip “başımın bahtı evimin tahtı” diyerek sevdiği karısına hesap sorar:

“Han kızı!yerimden kalkayım mı?
yakanla boğazını tutayım mı?

Kaba ökçem altına alayım mı?
Öz gövdenden başını keseyim mi?”6

Bunun gibi sert sözlerle güzel karısını azarlayan Boğaç Han’ın sonunda bir oğlu olur. Fakat oğlu büyüyünce onun kıymetini bilmeyen Boğaç Han gaflet içinde onu oklayıp öldürmek ister. Kırk ince belli kızı alıp at üstünde oğlunu kurtarmaya giden yine anasıdır. Bu nedenle anaların yaşamsal önemini vurgulayan “ana hakkı tanrı hakkıdır” sözüne Dede Korkut Hikâyelerinde sıkça rastlanır.

Dede Korkut Hikâyelerinde görüldüğü gibi Türk kadını dışa dönük bir hayat yaşamakta ve her türlü etkinlikte eşinin yanında yerini almaktaydı. Eşler birbirlerini görüp yeteneklerini sınayarak seçmekteydi. Kadın ana olduktan sonra daha bir değer kazanmakta ve ana olarak daha fazla saygı görmekteydi. Kadının özgür yaşamı İslâmiyetin kabulünden sonra da bir süre devam etmiştir. Ünlü seyyah İbn Battuta’nın 14. yüzyıldan Anadolu’da gezip gördüklerinden anlattıkları, örneğin kadınların yüzlerini örtmediklerini ve evlenmeden önce eşlerini tanımaları gibi özellikler7, Dede Korkut Hikâyelerini doğrulamaktadır.

Oğuz Türklerinin üstünde yoğunlaşan Arap ve Bizans kültürünün etkisi Türk kadını üzerinde olumsuz olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu devrinde Kur’an ve İslâm felsefesinin yorumu o tarzda gelişmiştir ki, kadının durumu anlaşılamayacak ölçüde gerilemiştir. Kadınlar eve dönük bir hayat sürmeye mecbur edilerek, dışarı işlerinden tümüyle ellerini ayaklarını çekmişlerdi, peçe ile sıkı sıkıya örtünmeleri mecburi olan dönemlerde eğitimleri de kısıtlanmıştır. Sokağı ancak kafes arkasından görebilen kadınların IV. Mustafa (Hicri 12. asır) devrinde hiçbir gün sokağa çıkamayacakları emri verilmişti8.

Aile hukukunda, Kur’an’ın Nisa süresinde belirtilen ve erkeklerin evlenmesi ile ilgili “şayet aralarında adaletsizlik yapmaktan korkarsanız bir tane almalısınız”9 sözü uygulanmamış, fakat Kur’an’ın sınırlamış olduğu dört kadınla evlilik ve dalık alma hakkı Osmanlılar arasında gelenekselleştirilmiştir. Böylece M.Ö. 3000’den itibaren Anadolu’da yaşamış olan Asurlular, Hititler ve Sümerler gibi çeşitli toplumlarda görülen ve prensip olarak eski Türklerde de benimsenen monogaminin yerini Osmanlılar devrinde yasal poligami almıştır. Sonuçta kadınlar aile hayatında daha önce sahip oldukları hukukî haklarını ve saygınlıklarını kaybederek özgürlüklerini yitirdiler. Kaşgarlı Mahmud’un dediği gibi “Türkler kendi geçmişlerini unuttular”10.

Avrupa’da 1789 Fransız İhtilâli’nden sonra başlayan özgürlük hareketleri Fransız, İngiliz ve Amerikan kadınlarını kendi haklarını da ele geçirmek için harekete geçirdi. Osmanlıların çöküş döneminde Avrupa’daki özgürlük hareketleri etkili olmuş ve Namık Kemal, Tevfık Fikret gibi değerli düşünürler, kadının köleliği ve aile hayatındaki gerilemiş durumunu kınayarak, kadınların da Avrupalı hemcinsleri gibi eğitim görmeleri gerektiğini vurgulayan çeşitli yazılar yazmışlardır.

Tanzimat devri 1839 Gülhane Hatt-ı Hümayunu ile bir dizi reform getirerek kadının kurtuluş hareketinin başlangıcını simgeler. 1876’da Osmanlı devleti meşruti idareye geçtikten sonra başlayan Pan-İslâmizm hareketine karşın, kadın okur yazar sayısı önemli ölçüde artış göstermiş ve kadın basını kültür hareketlerini hızlandırmıştır. II. Meşrutiyet devrinde de kadın aydınların artışını görmekteyiz. Kadın öğretmenler, iş hayatına atılmışlar, kız meslek okulları ve ebelik okulları açılmıştır. Nihayet 1922-23 yılında kız öğrenciler tıp fakültelerine girebildiler.

Bu devirdeki İslamcılık, Batıcılık ve Ziya Gökalp’in önderliğindeki Türkçülük akımlarından sonuncusu, 1917 Aile Kararnamesi’nin çıkmasında etkili olduğu gibi, daha sonra Atatürk devrimini de büyük ölçüde etkilemiştir. O dönemin aydın kadınlarından ünlü Halide Edip Adıvar, yapıtlarında Türk kadınını tutsaklıktan ve çarşaftan kurtulmuş konak duvarları arasından çıkarak eşi ile birlikte çalışıp yurt kalkınmasına yararlı olacak kişiler olarak tanımlamıştır. Halide Edip, zamanında kadın sorununu ele alarak kadın erkek eşitliğini savunduğu için çevrenin tutucu ve ağır eleştirilerine hedef olmuştur.

Türk kadınının yazgısı daha önceki savaşlarda ve Kurtuluş Savaşı’nda göstermiş olduğu çabalar ve direnç sayesinde büyük ölçüde değişmiştir. Türk kadınları düşman işgaline direnmişler, dernekler kurup mitingler tertip etmişlerdi. Birinci Dünya Harbi’nde harbe giden erkeklerin yerine tarımda olduğu gibi her alanda görev almışlar, memuriyete geçmiş ve Kızılay örgütlerinde çalışmışlardır. İç savaşlarda, kurtuluş hareketine girişen Anadolu’da, kadınların da vatan savunmasına katıldıkları bilinmekte ve kızların belirli bir eğitimden geçerek çeşitli mesleklerde yetişme gayretleri takdirle karşılanmıştır.

Türk kadınının atalarından ve ırkından devraldığı kahramanlık özelliğini örnekleyebiliriz. 1877 Türk - Rus Savaşı’nda Erzurum’un kurtuluşunda kahramanlığı ve gözü pekliği ile ün salmış Kara Fatma veya Nene Hatun bilinen en ünlü kadın kahramanlarımızdan birisidir11.

Daha sonra Kurtuluş Savaşı sırasında bizzat orduda görev alarak hizmet vermiş Türk kadınları için Bolu’da yayınlanan “Türk Oğlu” gazetesinin 30 Ekim 1921 tarihli sayısında duyurulan şu habere dikkat etmek gerekir:

“Eskişehir savasında başından sonuna kadar ve kendi araçları ile görev yapan 12 Türk kadınına madalya verilmiştir. “12

Bunların arasında erzak kolunu yöneten Fatma onbaşının rütbesi çavuşluğa yükseltilmiş ve bu oniki kadının isimleri verilmiştir. Türk kadınının hizmet ve basanlarına daha pekçok örnekler verilebilir.

Büyük insan Atatürk 21.3.1923’de Konya’da yaptığı bir gezisinde verdiği söylevde Türk kadınının Kurtuluş Savaşı sırasında gösterdiği çalışma ve özveriyi takdirle belirtir ve şöyle der:

“Bu son senelerin inkılâp hayatında, ateşli özverilerle dolu mücadele hayatında, milleti ölümden kurtararak kurtuluşa ve bağımsızlığa götüren karar ve faaliyet hayatında milletin her ferdinin çalışması, çabası, emeği, özverisi ortaya çıkmıştır. Bu arada en çok yüceltilerek anılması ve daima şükran ile tekrar edilmesi gereken bir emek vardır ki, o da Anadolu kadınının göstermiş olduğu çok ulvi çok yüksek, çok kıymetli özveridir. Dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir milletinde, Anadolu köylü kadınının üstünde kadın çalışmasını söylemek mümkün değildir ve dünyada hiçbir milletin kadını ‘Ben Anadolu kadınından daha fazla çalıştım, milletimi kurtuluşa ve zafere götürmekte Anadolu kadını kadar emek gösterdim’ diyemez.

Kadınlarımız aslında toplum hayatında erkeklerimizle her zaman yan yana yaşadılar. Bugün değil, eskiden beri, uzun zamandan beri, kadınlarımız erkeklerle baş başa, savaş hayatında, ziraat hayatında, geçim hayatında, erkeklerimizden yarım adım geri kalmayarak yürüdüler. Belki erkeklerimiz ülkeyi zorla ele geçiren düşmana karşı süngüleriyle, düşmanın süngülerine göğüslerini germekle düşman karşısında varlıklarını ispat ettiler. Fakat erkeklerimizin oluşturduğu ordunun hayat kaynaklarını kadınlarımız işletmiştir. Ülkenin varlık nedenini hazırlayan kadınlarımız olmuş ve kadınlarımız olmaktadır. Kimse inkâr edemez ki, bu savaşta ve ordan evvelki savaşlarda milletin yaşama yeteneğini tutan hep kadınlarımızdır. Çift süren, tarlayı eken, ormandan odunu, keresteyi getiren, ürünleri pazara götürerek paraya çeviren aile ocaklarının dumanını tüttüren, bütün bunlarla beraber, sırlıyla, kağnısıyla, kucağındaki yavrusuyla, yağmur demeyip, kış demeyip, sıcak demeyip cephenin savaş malzemesini taşıyan hep onlar, hep o ulvi, o özverili, o ilahî Anadolu kadınları olmuştur. Bundan dolayı, hepimiz bu büyük ruhlu ve büyük duygulu kadınlarımızı şükran ve minnetle sonsuza dek kutlayalım ve büyük saygı gösterelim. "13

Hizmetlerini, şükran, minnet ve büyük saygı ile andığı Türk kadınının, büyük bir potansiyel olduğu, Atatürk’ün bu sözlerinden anlaşılmaktadır. Böylesine önemli bir kuvvet kaynağını gerekli doğrultuda yönlendirmek için kadının eğitimine önem vermek gerektiği ortadadır. Eğitimdeki düzensizlikler, lâik ilkeler doğrultusunda düzenlenerek 3 Mart 1924’te Tevhit-i Tedrisat Kanunu (Öğrenimi Birleştirme Yasası) kabul edildi. Bu yasaya göre eğitim devlet denetimi altına alınarak kadın ve erkek bütün toplum içinde çağdaşlaştırılmış oldu. Kadınların da erkeklerin geçtiği bütün kademelerden geçerek eşit eğitim haklarından yararlandırılması kabul edildi. Atatürk kadının en büyük görevinin analık ve topluma değerli evlâtlar yetiştirmek olduğunu belirterek, uygarlığın dev adımlarla yürüdüğü bir çağda, yüzyılın gereklerine uygun evlât yetiştirmenin zorluklarını da bilerek hareket etmektedir. İzmir de 31.1.1923’de verdiği söylevde kadınların eğitim gereğini şöyle belirtmektedir:

“Kadının en büyük görevi analıktır. İlk eğitim verilen yerin ana kucağı olduğu düşünülürse bu görevin önemi yeterince anlaşılır. Milletimiz güçlü bir millet olmaya kesin karar vermiştir. Bugünün gerekli olan şeylerinden biri de kadınlarımızın her hususta yükselmelerini sağlamaktır. Bundan ötürü kadınlarımız da ilim ve fen adamı olacak ve erkeklerin geçtikleri bütün eğitim kademelerinden geçeceklerdir. Sonra kadınlar toplumsal hayatta erkeklerle beraber yürüyerek birbirinin yardımcısı ve koruyucusu olacaklardır. “14

Kadınların üzerlerine düşen diğer görevlerin yanı sıra en faziletli ve yararlı görevinin analık ve faal evlâtlar yetiştirmek olduğunu ve bu nedenle anaların yüksek niteliklere sahip olmaları gerektiğini belirten Atatürk, 21.3.1923’de Konya kadınları ile yaptığı konuşmada, “kadınların erkeklerden daha aydın, daha kültürlü ve daha fazla bilgili olmaları zorunludur” der ve “eğer gerçekten milletin anası olmak istiyorlarsa böyle olmalıdırlar” diyerek tamamlar. Atatürk’ün belirttiğine göre batılılar Türk kadınını boş, cahil, uygar olmayan ve toplumsal hayata karşı ilgisiz ve hayattan, dünyadan, insanlıktan, iş ve güçten uzak tutulan varlıklar olarak görmektedirler. Anadolu Türk kadını böyle değildir. Kadınların dış görünüşleri bu gerçek dışı yargılara sebep olmaktadır. Atatürk Türk halkının dış görünüş itibariyle de çağdaş bir görünüm olarak, kıyafet devrimi yapılmasını gerekli görmektedir. Atatürk 28.8.1925’de İnebolu gezisinde halka şöyle hitap etmektedir:

“Gezilerim sırasında, köylerde değil, özellikle kasaba ve şehirlerde kadın arkadaşlarımızın yüzlerini ve gözlerini çok sıkı özenle kapatmakta olduklarını gördüm. Özellikle bu sıcak mevsimde bu durumun kendileri için işkence ve ızdırap nedeni olduğunu tahmin ediyorum. Erkek arkadaşlar bu biraz bizim benciliğimizin eseridir. Çok dikkatli ve namuslu olduğumuz gereğidir. Fakat saygıdeğer arkadaşlar, kadınlarımız da bizim gibi anlayışlı ve düşünceli insanlardır. Onlara ahlâkla ilgili kutsal kavramları aşılamak, milli ahlâkımızı anlatmak ve onların beynini ışıkla, temizlikle donatmak esası üzerinde bulunduktan sonra fazla bencilliğe gerek kalmaz- Onlar dünyaya göstersinler ve gözleriyle dünyayı dikkatle görebilsinler. Bunda korkulacak bir şey yoktur”15.

Atatürk kılık kıyafetimizi çağdaşlaştırmak istiyordu. Bu nedenle 25 Ekim 1925’de çıkanları yasa ile fes, çarık, takke, külah gibi geri kalmışlığı simgeleyen ve bizim olmayan bütün giyecekler yasaklandı. Çağdaş kıyafet ve şapka devrimi gerçekleşti. Kılık kıyafet devrimi sadece erkeklerin değil kadınların da kıyafet biçimini kapsamaktadır. Atatürk gezilerinde gördüğü, yüzü gözü kapalı kadınların, yanlarından geçen erkeklere karşı arkalarını çevirip yumulmalarını garip ve gülünç bulmaktadır ve bu durumun derhal düzeltilmesini ister. Bunun Türk kadını ile ilgili yanlış yorumlara sebep olduğunu açıklar. Nitekim yabancılar Türk halkının uygar olamayacağını çünkü Türkiye halkının iki parçadan oluştuğunu, yani kadın ve erkek olarak iki kısma ayrıldığını ileri sürerler. Oysa Atatürk’e göre bir toplum aynı amaca bütün kadınları ve erkekleri ile beraber yürümezse uygarlaşmak hiçbir şekilde mümkün olamaz. Geri kalmanın nedeni zihinlerdeki bu kopukluktan kaynaklanmaktadır. Atatürk bu konuyu şöyle dile getirir:

“Bir toplum, bir millet erkek ve kadın denilen iki cins insandan oluşmaktadır. Mümkün müdür ki, bir kitlenin bir parçasını ilerletelim, diğerine aldırış etmeyelim de kitlenin tümü ilerleme onuruna erişebilsin. Mümkün müdür ki, bir topluluğun yansı topraklara zincirle bağlı kaldıkça diğer kısmı göklere yükselebilsin? Kuşku yok, ilerleme adımları, dediğim gibi iki cins tarafından beraber, arkadaşça atılmak ve ilerleme ve yenilik alanında birlikte yol almak gereklidir. Böyle olursa inkılâp başarılı olur. “16

Atatürk’ün 30.8.1925’de Kastamonu’da yaptığı bu konuşmada, onun Türk toplumunu ilerletmek, yenilemek, tutsaklıktan kurtarmak ve çağdaşlaştırmak yolunda ne derece kararlı olduğunu açık bir şekilde görmekteyiz. Bunun için Türk kadınını esaretten kurtarmak şarttır.

İzmir Kız Öğretmen Okulu’nda 14.10.1925 yaptığı bir konuşmada “Türk kadını nasıl olması gerekir” sorusunu şöyle yanıtlamaktadır:

“Türk kadını dünyanın en aydın, en faziletli ve en ağır kadım olmalıdır. Ağır sıklette değil; ahlâkta, fazilette ağır ağırbaşlı bir kadın olmalıdır. Türk kadınının görevi, Türk’ü zihniyetiyle, kol gücüyle, kesin kararlılığıyla koruyabilecek ve savunabilecek nesiller yetiştirmektir. Milletin kaynağı, toplumsal hayatın esası olan kadın, ancak faziletli olursa görevini yapabilir. Herhalde kadın çok yüksek olmalıdır. Burada rahmetli Fikret’in herkesçe bilinen bir sözünü hatırlatırım: Elbet sefil olursa kadın alçalır beşer. “17

Burada Atatürk’e göre ideal Türk kadını tipinin nasıl olması gerektiğini görüyoruz. Atatürk kadının zihinsel ağırbaşlılığını ve faziletini, dış görünüşünün, yani kıyafetinin de ağırbaşlılığı ile tamamlanmasını ister. “Bizim dinimiz kadını o tefritten de bu ifrattan da uzak tutar” derken18 ne çok serbest ve açık saçık bir giyimi onaylar, ne de pratik hayatta çok elverişsiz bir giyim olan kapanmayı kabul eder. Dinimizin önerdiği örtünme hem hayata hem de fazilete uygundur demektedir.

Atatürk aile kavramına büyük önem vermiştir. “Sosyal hayatın kaynağı aile hayatıdır” sözü Atatürk’ündür19. Bunun içindir ki toplumun sağlam ve sağlıklı oluşunu, aile kurumunun temelde sağlıklı oluşunda görmüş ve belki de en büyük devrimi aile hukukunu değiştirerek yapmıştır. Atatürk’ün hizmetlerini şükran ve saygı ile andığı Türk kadınına en büyük hediyesi, 4 Ekim 1926’da Türk Medeni Kanunu’nun yasallaşmasıyla, hukuk alanında yapmış olduğu devrimdir. Aile hukukunun temeli olan Medeni Kanun’un kabulü ile, kadın erkek arasında eşitlik ilkesi getirilerek poligami kaldırılmış ve resmî nikâh ile evlenme işi koruma altına alınmıştır. Kadını mal olarak kabul eden köhne zihniyet tarihe karışmıştır. Birbirini görmeksizin vekiller vasıtası ile evlenme Cumhuriyet Türkiyesi’nde uygulamadan kalkmış, birbirini tanıyan, anlayan çiftlerin aile kurumunu meydana getirmelerine olanak sağlanmıştır. Aile hukukumuzda çağdaş zihniyetin yerleşmesi ile, Türk kadını gereken teminatı kazanmış ve aile statüsünde daha onurlu bir yere yükselmiştir. Bundan sonra kadınlar sırasıyla, 1930 da Belediye, 1934’de Milletvekili seçme ve seçilme haklarına kavuşarak, Dünya kadınlarının çağdaş konumuna gelmiştir. Hatta o tarihlerde birçok batı ülkesinden daha ileri haklar elde etmiştir. Bugün Türk kadını İmparatorluk devrinde olduğundan daha ileri bir statüye ulaşmıştır. Kendisine verilen hakları koruyabilmek ve çağdaş yaşam düzeyine ve şartlarına ayak uydurma mücadelesi devam etmektedir.

Halen bazı akımlarla tekrar çağdışına döndürülmek istenen Türk Kadını Yüce Atatürk’ün yolunda emin ve kararlı adımlarla bilinçli bir mücadele ile haklarının savunucusu olmak zorundadır. Aksi halde telafisi çok zor olan bir açmazın içine düşebilir ve bu açmazdan kurtulmak yine uzun zamana mal olan çabaları gerektirir.
Korax isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 03-18-2010, 22:38   #6
Korax
Android Destek
 
Korax - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jan 2008
Yaş: 34
Mesajlar: 21.062
Tecrübe Puanı: 1000
Korax has a reputation beyond reputeKorax has a reputation beyond reputeKorax has a reputation beyond reputeKorax has a reputation beyond reputeKorax has a reputation beyond reputeKorax has a reputation beyond reputeKorax has a reputation beyond reputeKorax has a reputation beyond reputeKorax has a reputation beyond reputeKorax has a reputation beyond reputeKorax has a reputation beyond repute
Korax - MSN üzeri Mesaj gönder
Standart

soru 5 hasta hakları


HASTA HAKLARI NELERDİR? "Sağlık hakkı, kişinin toplumdan, devletten, sağlığının korunmasını, gerektiğinde tedavi edilmesini, iyileştirilmesini isteyebilmesi ve sağlığını sürekli geliştirebilmesi için toplumun sağladığı olanaklardan yararlanabilmesidir."
"Yaşama Hakkı"nın en önemli bileşenlerinden birisi olan sağlık ve sağlıklı yaşama hakkı, pozitif statü hakları arasında yer almaktadır.
Sağlıklı olma, sağlıklı olma halini sürdürme ve sağlığını geliştirme hakkı Koruyucu sağlık hizmetlerini alabilme ve yararlanabilme
Sağlıklı bir ortam, çevre ve barınma koşulları
Yeterli ve dengeli beslenme
Sağlığını geliştirebilme
Çalışma ve iş hürriyeti, üretebilme hakkı,
Demokratik bir ortam ve eşit insan ilişkileri,
Düşünce, inanç ve bunları ifade edebilme özgürlüğü,
biçiminde ifade edilebilecek koşul ve ortamın varlığına bağlı haklardır. Bunlar kaynağını insan haklarıyla ilgili temel kurallar ve normlardan alır. Gerek uluslar arası ve uluslar üstü, gerekse ülke içinde geçerli olan ve kabul görmüş, kodlarla ve kurallarla düzenlenir, Salt insan olma niteliği bu haklara sahip olabilmek için yeterlidir. Sağlıklı olmak, sağlığını geliştirmek ve sağlığına yönelik olumsuzluklardan korunarak yaşamını sağlıklı bir şekilde sürdürmek doğal bir insan hakkıdır. Ancak herkesin bilerek ya da bilmeyerek yaptığı bazı davranışlar da dahil bir çok değişik etken nedeniyle sağlığını ve sağlıklılık halini yitirebilir yani hastalanabileceğini de kabul etmek gerekir. İşte sağlıklı yaşama hakkının bütünleyeni olan gereksinilen sağlık hizmetinin alınması sırasında insanların yararlandığı haklara hasta hakları denilmektedir.
İnsanların yitirdikleri sağlıklarına yeniden kavuşmak üzere onlara yardımcı olan ve sağlık hizmeti veren kişilerle olan ilişkilerinde bir “insan” olarak sahip oldukları hakların bütünüdür.
Hasta hakları, en genel anlamıyla;
hasta olmadan önce hastalandıkları zaman yararlanacakları ulaşılabilir yeterli ve etkin sağlık hizmetinin önceden hazır olarak bulunuyor olmasını,
hastalanıldığında ya da sağlıklılık hali yitirildiğinde bir sağlık kurumunda yetkin ve standart bir sağlık hizmeti almayı,
hastalıkların insanlarda bıraktığı kalıcı olumsuzluklarla birlikte yaşayabilmek için gerekli olan hizmetlerden yararlanmayı
kapsayacak kadar geniş bir içeriğe sahiptir. Ayrıca ortaya çıkan somut durumlara göre gelişme ve genişleme halindedir. Tüm bu hakları insanlar kendileri talep edemeyecek durumda oldukları zaman yakınları tarafından talep edilip kullanıldığı için ya da hastalık sürecinin olumsuz sonuçlarından hasta yakınları da doğal olarak etkileneceği için “hasta yakını haklarıyla” birlikte ele alınır.
Bu haklar kaynağını nereden alır?
Hasta haklarının; İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi gibi kapsamı ve temelleri insan haklarıyla ilgili uluslararası sözleşme ve bildirgelerde de belirlenmiştir. Daha sonra bu konuya ilişkin kuralları düzenleyen özel belgeler oluşmuştur. Bunların başında Dünya Tabipler Birliği'nin 1981 yılında kabul ettiği “Lizbon Hasta Hakları Bildirgesi”gelir. 1994 yılında Amsterdam’da kabul edilen “Avrupa’da hasta haklarının geliştirilmesi bildirgesi” ise bu hakları daha da ayrıntılı hale getirmiştir. 1998'de yayınlanan Avrupa Bioetik Konvansiyonu ise tıbbi uygulamalara ilişkin uyulması gereken yasal statüyü belirleyecek normları ortaya koymuştur.
Ülkemizdeki yasal düzenlemeler hasta hakları konusunda yeterli mi?
Mevzuatımızda, hasta hakları açısından herkes tarafından bilinen, uygulanan veya talep edilen ayrıntılı ve net kurallar yoktur. Birçoğu genel hukuksal düzenlemelerle belirlenir. Hasta haklarının özel olarak ele alındığı bazı kurallar, 1928'de çıkarılmış tıp mesleğinin uygulanmasına ilişkin bir yasada ve 1999'da değiştirilerek adı “Tıp Meslek Ahlak İlkeleri” olan, daha önce 1961'de çıkarılmış bulunan, “Tıbbi Deontoloji Nizamnamesi”nde yer almaktadır. Son olarak ülkemizde yayınlanan hasta hakları ile ilgili bir TSE Standardı yapılmıştır. Sağlık Bakanlığı tarafından hazırlanan “Hasta Hakları Yönetmeliği” 1 Ağustos 1998'de Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Bu konuda yapılan düzenlemeler bunlardan ibarettir..
Hasta hakları neleri içerir?
Hasta hakları temel olarak Lizbon Bildirgesinde ortaya konulmuştur. Bu bildirge ana hatları ile hekim-hasta ilişkisiyle ilgilidir. Bildirgede tanımlanan temel haklar şunlardır:
1. Hasta, hekimini özgürce seçme hakkına sahiptir.
2. Hasta, hiçbir dış etki altında kalmadan özgürce klinik ve etik kararlar verebilen hekim tarafından bakılabilme hakkına sahiptir.
3. Hasta yeterli ölçüde bilgilendirildikten sonra önerilen tedaviyi kabul ve reddetme hakkına sahiptir.
4. Hasta, hekimden tüm tıbbi bilgi ve özel hayatına ilişkin bilgilerin gizliliğine saygı duyulmasını bekleme hakkına sahiptir.
5. Her hastanın onurlu bir şekilde ölmeye hakkı vardır.
6. Hasta uygun bir dini temsilcinin yardımını içeren ruhi teselliyi kabul veya reddetme hakkına sahiptir.
Ancak hastalanmadan önceye ilişkin sağlık hizmetine ulaşabilme ve yararlanma hakkı ile hastalıkların sekelleri ve oluşturduğu sakatlıklarla birlikte toplumun normal bir bireyine sunulan her türlü hak ve olanaktan yararlanma hakkını da bunların ardına eklemek gerekir.
1 Ağustos 1998 tarihinde Sağlık Bakanlığı'nca yayınlanan “Hasta Hakları Yönetmeliği”nde ifade edilen hasta hakları yine aynı bakanlığın sağlık kurumlarına gönderdiği ve birçok kurumda duvarlarda çerçevelenmiş bir şekilde asılı bulunmaktadır. Bir tür yazılı emir niteliğinde olduğu için bu metni aynen aktarıyoruz:
“Bu sağlık kuruluşuna, sağlık hizmeti almak için başvuran herkesin;
Hizmetten genel olarak faydalanma: Adalet ve hakkaniyet ilkeleri çerçevesinde sağlıklı yaşamanın teşvik edilmesine yönelik faaliyetler ve koruyucu sağlık hizmetlerinden faydalanmaya,
Eşitlik içinde hizmete ulaşma: Irk, dil, din ve mezhep, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, ekonomik ve sosyal durumları dikkate alınmadan hizmet almaya,
Bilgilendirme: Her türlü hizmet ve imkanın neler olduğunu öğrenmeye,
Kuruluşu seçme ve değiştirme: Sağlık kuruluşunu seçme ve değiştirmeye ve seçtiği sağlık kuruluşunda verilen sağlık hizmetlerinden faydalanmaya,
Personeli tanıma, seçme ve değiştirme: Sağlık hizmeti verecek ve vermekte olan tabiplerin ve diğer personelin kimliklerini, görev ve unvanlarını öğrenmeye, seçme ve değiştirmeye,
Bilgi isteme: Sağlık durumu ile ilgili her türlü bilgiyi sözlü ve yazılı olarak istemeye,
Mahremiyet: Gizliliğe uygun bir ortamda her türlü sağlık hizmetini almaya,
Rıza ve izin: Tıbbi müdahalelerde rızanın alınmasına ve rıza çerçevesinde hizmetten faydalanmaya,
Reddetme ve durdurma: Tedaviyi reddetmeye veya durdurulmasını istemeye,
Güvenlik: Sağlık hizmetini güvenli bir ortamda almaya,
Dini vecibelerini yerine getirebilme: Kuruluşun imkanları ölçüsünde ve idarece alınan tedbirler çerçevesinde, dini vecibelerini yerine getirmeye,
Saygınlık görme: Saygı, itina ve ihtimam gösterilerek, güler yüzlü, nazik, şefkatli bir yaklaşımla sağlık hizmeti almaya,
Rahatlık: Her türlü hijyenik şartlar sağlanmış, gürültü ve rahatsız edici bütün etkenler bertaraf edilmiş bir ortamda sağlık hizmeti almaya,
Ziyaret: Kurum ve kuruluşlarca belirlenen usül ve esaslara uygun olarak ziyaretçi kabul etmeye,
Refakatçi bulundurma: Mevzuatın, sağlık kurum ve kuruluşlarının imkanları ölçüsünde ve tabibin uygun görmesi durumunda refakatçi bulundurmayı istemeye,
Müracaat, şikayet ve dava hakkı: Haklarının ihlali halinde, mevzuat çerçevesinde her türlü müracaat, şikayet ve dava hakkını kullanmaya,
Sürekli hizmet: Gerektiği sürece, sağlık hizmetlerinden yararlanmaya,
Düşünce belirtme: Verilen hizmetler konusunda düşüncelerini ifade etmeye, hakkı vardır.” Burada yer verilen haklar dışında ülkemizin de "Aday Ülke" olduğu Avrupa Birliği''nin kabul ettiği Hasta Hakları Ana Statüsü'nde tanımlanan "14 Hasta Hakkı" arasında tanımlanmış bazı yeni haklar da bulunmaktadır. Bunları da başlıklarıyla şöylece sıralayabiliriz:
Koruyucu Tedbirlerin Alınması Hakkı (1. Madde)
Her bir birey hastalıktan korunmak için uygun hizmet (tedavi) alma (görme) hakkına sahiptir.
Bu amaca ulaşmak için sağlık hizmetlerinin görevi, risk taşıyan çeşitli grupların düzenli aralıklarla ücretsiz olarak sağlık hizmetlerinden ve bilimsel araştırma sonuçları ile teknolojik yeniliklerden herkesin yararlanmasını sağlamaktır.
Özgür Seçim Hakkı (5. Madde)
Yeterli bilgiye sahip her birey farklı tedavi prosedürleri (yöntemleri) ve tedaviyi verecek kişiler arasında seçim yapma hakkına sahiptir.
Hasta, hangi teşhis ve tedavi yöntemin kullanılacağı ve doktor , uzman veya hastane seçimi konularında karar verme hakkına sahiptir. Sağlık hizmetleri, bu tedaviyi uygulayacak çeşitli merkezler (sağlık kurumları) ve doktorlar ile alınan sonuçlar hakkında bilgi vererek bu hakkın kullanılabileceğini temin etmelidirler. Bu hakkın kullanımını kısıtlayan tüm engeller kaldırılmalıdır.
Doktoruna güvenmeyen bir kişi başka bir doktor talep edebilir(seçebilir).
Hastaların Vaktine Saygı (7. Madde)
Her birey hızlı ve önceden belirtilen süre içerisinde gerekli tedaviyi alma hakkına sahiptir. Bu hak tedavinin her aşaması için geçerlidir.
Durumun aciliyeti ve spesifik standartlar bazında belli bir süre içinde verilmesi gereken hizmetler dikkate alınarak bekleme sürelerinin belirlenmesi sağlık hizmetlerinin görevidir. Her bireye hizmetten yararlanma konusunda garanti verilmeli ve bekleme listesi söz konusu olduğunda hemen imzalamaları temin edilmelidir.
Her bir birey istediği takdirde gizlilik hakkına saygı göstermek kaydıyla bekleme listelerine bakabilir.
Önceden belirlenen süre içerisinde sağlık hizmeti verilemezse aynı kalitede alternatif hizmetler kullanım ihtimali garanti edilmeli ve bundan kaynaklanan harcamalar makul bir süre içerisinde hastalara geri ödenmelidir.
Doktorlar hastalarına bilgi verme süresi dahil olmak üzere yeterli zaman ayırmalıdır.
Kalite Standartları Hakkı (8. Madde)
Kesin standartların uyumu ve özellikleri kapsamında her birey yüksek kalitede sağlık hizmetinden yararlanma hakkına sahiptir
Kaliteli sağlık hizmeti hakkı , sağlık kurumları ve sağlık personelinin teknik performans, konfor ve insan ilişkileri açısından tatmin edici seviyelerde sunum yapmasını gerektirir. Kesin kalite standartları genel ve istişari prosedürlerle sabitlenen ve düzenli(periyodik) olarak kontrol edilip değerlendirilen kesin kalite standartlarının uyum ve özellikleri anlamına gelmektedir.
Yenilik Hakkı (10.Madde)
Ekonomik veya mali durumlardan bağımsız olarak(gerekçeler dikkate alınmadan) her birey uluslararası standartlara göre, yeniliklerden -teşhis prosedürleri dahil olmak üzere- yararlanma hakkına sahiptir.
Sağlık Hizmetlerinin görevi, özellikle az rastlanan hastalıkları dikkate alarak biotıp alanında araştırmalar yapmak ve onları desteklemektir. Araştırma sonuçları uygun bir şekilde yayınlanmalıdır (duyurulmalıdır).
Gereksiz ağrı/acı ve Sıkıntıdan Sakınma Hakkı (11.Madde)
Her birey hastalığının her evresinde (aşamasında), mümkün olduğu ölçüde acı ve sıkıntıdan korunma hakkına sahiptir.
Sağlık Hizmetleri, bu bağlamda(bu amaçla) hastanın tedavisinin kolay ve rahat geçmesi için gerekli tedbirleri almalıdır.
Kişisel Tedavi Hakkı (12.Madde)
Her birey kendi kişisel ihtiyaçlarına göre teşhis ve tedavi programlarını yönlendirme hakkına sahiptir.
Sağlık Hizmetleri, bu amaçla bireye endeksli ve ekonomik durum ön plana çıkartılmadan yani tedavi hakkını her zaman ilk sırada tutan esnek programlar temin etmelidir.
Tazminat Hakkı (14.Madde)
Sağlık tedavisi sırasında fiziksel veya manevi ve polojik zarar gören bireyin kısa bir sürede tazminat alma hakkı vardır.
Sağlık Hizmetleri , sorumluluğun gerçekte kimde olduğu tespit edilemese bile , zararın nedeni ve önemi (ciddiyeti) ne olursa olsun tazminat hakkının her zaman var olduğunu temin etmelidir.
Bu haklar nasıl elde edilir, nasıl kullanılır?
Herkes ilkönce haklarının neler olduğunu doğru olarak bilmelidir. Hiç bir hak onun gerektirdiği ödev ve yükümlülükleri yerine getirmeden elde edilemez. Dolayısıyla “haklarını bilmek” ve onun için “bir şeyler yapmak” ve hemen ardından o hakları “istemek ve kullanmak” için çaba göstermek gerekir. Herkes sağlık hizmeti sunan kişi ve kurumlara karşı bu haklarının bilincinde olduğunu belirtmeli ve haklarını kullanmak istediğini ifade etmelidir.




yardımcı olabildiysem ne mutlu
Korax isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Bookmarks


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Sizin Yeni Konu Acma Yetkiniz var yok
Sizin Konu Yanıtlama Yetkiniz var
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz

Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
96 çok acil selma irem Ödevler 4 03-14-2010 20:33
Acil acil acil !! =) xxLaraxx Siz Sorun Biz Cevaplayalim(Maximum 5-10dk) 2 01-11-2010 16:53
Acil 2 =)!! xxLaraxx Siz Sorun Biz Cevaplayalim(Maximum 5-10dk) 2 01-11-2010 16:46
acil cvp bekliorum xxLaraxx Siz Sorun Biz Cevaplayalim(Maximum 5-10dk) 3 01-10-2010 19:01
Help...acil... Yaso ICQ - MSN - AIM messenger Programları 0 07-24-2008 22:56


Şu Anki Saat: 23:54


İçerik sağlayıcı paylaşım sitelerinden biri olan Bilqi.com Forum Adresimizde T.C.K 20.ci Madde ve 5651 Sayılı Kanun'un 4.cü maddesinin (2).ci fıkrasına göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur. bilqi.com hakkında yapılacak tüm hukuksal Şikayetler doganinternet@hotmail.com ve streetken27@gmail.com dan iletişime geçilmesi halinde ilgili kanunlar ve yönetmelikler çerçevesinde en geç 1 (Bir) Hafta içerisinde bilqi.com yönetimi olarak tarafımızdan gereken işlemler yapılacak ve size dönüş yapacaktır.
Powered by vBulletin® Version 3.8.4
Copyright ©2000 - 2017, Jelsoft Enterprises Ltd.
Search Engine Optimisation provided by DragonByte SEO v2.0.36 (Lite) - vBulletin Mods & Addons Copyright © 2017 DragonByte Technologies Ltd.

Android Rom

Android Oyunlar

Android samsung htc

Samsung Htc

Nokia Windows