Bilqi Forum  

Geri git   Bilqi Forum > > >

ÖDEVLERİNİZİ BULMAKTA ZORLANIYOMUSUNUZ!

SORUN ANINDA CEVAPLIYALIM.

TÜM SORULARINIZA ANINDA CEVAP VERİLECEKTİR !

Sitemize Üye Olmadan Konulara Cevap Yazabilir Ayrıca Soru Cevap Bölümüne Konu Açabilirsiniz !

Yeni Konu aç Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 11-23-2008, 18:19   #1
Korax
Android Destek
 
Korax - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jan 2008
Yaş: 34
Mesajlar: 21.062
Tecrübe Puanı: 1000
Korax has a reputation beyond reputeKorax has a reputation beyond reputeKorax has a reputation beyond reputeKorax has a reputation beyond reputeKorax has a reputation beyond reputeKorax has a reputation beyond reputeKorax has a reputation beyond reputeKorax has a reputation beyond reputeKorax has a reputation beyond reputeKorax has a reputation beyond reputeKorax has a reputation beyond repute
Korax - MSN üzeri Mesaj gönder
Standart Mehmet Akif ERSOY KÖŞESİ

Mehmet Akif ERSOY KÖŞESİ

Türk şair. İstiklal Marşı'nı yazmış günlük konuşma dilinin şiirle kaynaşmasını sağlayarak halkçı bir nazmın doğuşuna ön ayak olmuştur. İstanbul'da doğdu 27 Aralık 1936'da aynı kentte öldü. Bir medrese hocası olan babası doğumuna ebced hesabıyla tarih düşerek ona "Rağıyf" adını vermiş ancak bu yapma kelime anlaşılmadığı için çevresi onu "Âkif" diye çağırmıştır. Babası Arnavutluk'un Şuşise köyündendir annesi ise aslen Buharalı'dır.

Mehmed Âkif ilköğrenimine Fatih'te Emir Buharî mahalle mektebinde başladı. Maarif Nezareti'ne bağlı iptidaîyi ve Fatih Merkez Rüştiyesi'ni bitirdi. Bunun yanı sıra Arapça ve İslami bilgiler alanında babası tarafından yetiştirildi. Rüştiye'de "hürriyetçi" öğretmenlerinden etkilendi. Fatih camii'nde İran edebiyatının klasik yapıtlarını okutan Esad Dede'nin derslerini izledi. Türkçe Arapça Farsça veFransızca bilgisiyle dikkati çekti. Mekteb-i Mülkiye'nin idadi (lise) bölümünde okurken şiirle uğraştı. Edebiyat hocası İsmail Safa'nın izinden giderek yazdığı mesnevileri şair Hersekli Arif Hikmet Bey övgüyle karşıladı. Babasının ölümü ve evlerinin yanması üzerine mezunlarına memuriyet verilen bir yüksek okul seçmek zorunda kaldı.

1889'da girdiği Mülkiye Baytar Mektebi'ni 1893'te birincilikle bitirdi. Ziraat Nezareti (Tarım Bakanlığı) emrinde geçen yirmi yıllık memuriyeti sırasında veteriner olarak dolaştığı Rumeli Anadolu ve Arabistan'da köylülerle yakın ilişkiler kurma olanağı buldu. İlk şiirlerini Resimli Gazete'de yayımladı. 1906'da Halkalı Ziraat Mektebi ve 1907'de Çiftçilik Makinist Mektebi'nde hocalık etti. 1908'de Dârülfünûn Edebiyat-ı Umûmiye müderrisliğine tayin edildi. İlk şiirlerinin yayımlanmasını izleyen on yıl boyunca hiçbir şey yayımlamadı.

1908'de II. Meşrutiyet'in ilanıyla birlikte Eşref Edip'in çıkardığı Sırat-ı Müstakim ve sonra Sebilürreşad dergilerinde sürekli yazılar yazmaya şiirler ve çağdaş Mısırlı İslam yazarlarından çeviriler yayımlamaya başladı. 1913'te Mısır'a iki aylık bir gezi yaptı. Dönüşte Medine'ye uğradı. Bu gezilerde İslam ülkelerinin maddi donatım ve düşünce düzeyi bakımından Batı karşısındaki zayıflıkları konusundaki görüşleri pekişti. Aynı yılın sonlarında Umur-u Baytariye müdür muavini iken memuriyetten istifa etti. Bununla birlikte Halkalı Ziraat Mektebi'nde kitabet ve Darülfununda edebiyat dersleri vermeye devam etti. İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne girdiyse de cemiyetin bütün emirlerine değil sadece olumlu bulduğu emirlerine uyacağına dair and içti. I. Dünya Savaşı sırasında İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin gizli örgütü olan Teşkilât-ı Mahsusa tarafından Berlin'e gönderildi. Burada Almanlar'ın eline esir düşmüş Müslümanlar için kurulan kampta incelemeler yaptı. Çanakkale Savaşı'nın akışını Berlin'e ulaşan haberlerden izledi. Batı uygarlığının gelişme düzeyi onu derinden etkiledi. Yine Teşkilât-ı Mahsusa'nın bir görevlisi olarak çöl yoluyla Necid'e ve savaşın son yılında profesör İsmail Hakkı İzmirli'yle birlikte Lübnan'a gitti. Dönüşünde yeni kurulan Dâr-ül -Hikmetül İslâmiye adlı kuruluşun başkâtipliğine getirildi. Savaş sonrasında Anadolu'da başlayan ulusal direniş hareketini desteklemek üzere Balıkesir'de etkili bir konuşma yaptı. Bunun üzerine 1920'de Dâr-ül Hikmet'deki görevinden alındı. İstanbul Hükümeti Anadolu'daki direnişçileri yasa dışı ilan edince Sebillürreşad dergisi Kastamonu'da yayımlanmaya başladı ve Mehmed Âkif bu vilayette halkın kurtuluş hareketine katkısını hızlandıran çalışmalarını sürdürdü. Nasrullah Camii'nde verdiği hutbelerden biri Diyarbakır'da çoğaltılarak bütün ülkeye dağıtıldı.

Burdur mebusu sıfatıyla TBMM'ye seçildi. Meclis'in bir İstiklâl Marşı güftesi için açtığı yarışmaya katılan 724 şiirin hiçbiri beklenilen başarıya ulaşamayınca maarif vekilinin isteği üzerine 17 Şubat 1921'de yazdığı İstiklal Marşı 12 Mart'ta birinci TBMM tarafından kabul edildi. Sakarya zaferinden sonra kışları Mısır'da geçiren Mehmed Âkif laik bir Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulması üzerine Mısır'da sürekli olarak yaşamaya karar verdi. 1926'dan başlayarak Camiü'l-Mısriyye'de Türk dili ve edebiyatı müderrisliği yaptı. Bu gönüllü sürgün yaşamı sırasında siroz hastalığına yakalandı ve hava değişimi için 1935'te Lübnan'a 1936'da Antakya'ya birer gezi yaptı. Yurdunda ölmek isteği ile Türkiye'ye döndü ve İstanbul'da öldü.

Mehmed Âkif'in 1911'de 38 yaşında iken yayımladığı ilk kitabı Safahat bağımsız bir edebi kişiliğin ürünüdür. Bununla birlikte kitabın Tevfik Fikret'ten izler taşıdığı görülür. Fransız romantiklerinden Lamartine'i Fuzuli kadar Alexandre Dumas fils'i Sâdi kadar sevdiğini belirten şair bütün bu sanatçıların uğraşı alanlarına giren "manzum hikâye" biçimini kendisi için en geçerli yazı olarak seçmiştir. Ancak sahip olduğu köklü edebiyat kaygusu onun yalınkat bir manzumeci değil bilinçle işlenmiş ve gelişmeye açık bir şiir türünün öncüsü olmasını sağlamıştır. Mehmed Âkif'in düşünsel gelişiminde en belirleyici öğe onun çağdaş bir İslamcı oluşudur. Çağdaş İslamcılık Batı burjuva uygarlığının temel değerlerinin İslam kaynaklarına uyarlı olarak yeniden gözden geçirilmesini Batı'nın toplumsal ve düşünsel oluşumuyla özde bağdaşık ama yerel özelliklerini koruyan güçlü bir toplum yapısına varmayı öngörür. Bu görüşe koşut olarak Mehmed Âkif'in şiir anlayışı Batılı hatta o dönemde Batı'da bile örneklerine az rastlanacak ölçüde gerçekçidir. Kafiyenin geleneksel Osmanlı şiirinde bir bela olduğunu savunan resim yapmanın yasak sayılmasının somut konumların betimlenmesini aksattığı ve bu yüzden şiirin olumsuz etkiler altında kaldığı görüşünü ileri süren Mehmed Âkif Fuzuli'nin Leylâ vü Mecnûn adlı yapıtının plansız olduğu için yeterince başarılı olamadığını dile getirecek ölçüde çağdaş yaklaşımlara eğilimlidir. Konuşma diline yaslandığı için kolayca yazılıvermiş izlenimi veren şiirleri biçime ilişkin titiz bir tutumun örnekleridir. Hem aruzdan doğan bağların üstesinden gelmiş hem de şiirin bütününü kapsayan bir iç musiki düzenini gözetmiştir. Dilde arılaşmadan yana olan tutumunu her şiirinde biraz daha yalın bir söyleyişi benimseyerek somutlukla ortaya koymuştur. Mehmed Âkif geleneksel edebiyatın olduğu kadar Batı kültürünün değerleriyle etkileşimi kabul eder ancak Doğu'ya ya da Batı'ya öykülenmeye şiddetle karşı çıkar. Çünkü her edebiyatın doğduğu toprağa bağlı olmakla canlılık kazanabileceği ve belli bir işlevi yerine getirmedikçe değer taşımayacağı görüşündedir. Gerçekle uyum içinde olmayı herşeyin üstünde tutar. Altı yüzyıllık seçkinler edebiyatının halktan uzak düştüğü için bayağılaştığına inanır. İçinde yaşanılan toplumun özellikleri göz önüne alınmadan Batılı yeniliklere öykünmenin doğrudan doğruya edebiyata zarar vereceği "edebsizliğin başladığı yerde edebiyatın biteceği" anlayışına bağlı kalarak "sanat sanat içindir" görüşüne karşı çıkmış "libas hizmetini gıda vazifesini" gören bir şiiri kurma çabasına girişmiştir. Bu yüzden toplumsal ve ideolojik konuları şiir ile ve şiir içinde tartışma ve sergileme yolunu seçmiştir. Bütün çıplaklığıyla gerçeği göstermekteki amacı okuyucusunu insanların sorunlarına yöneltmektir. Bu kaygıların sonucu olarak yoksul insanların gerçek çehreleriyle yer aldığı şiirler Türk edebiyatında ilk kez Mehmed Âkif tarafından yazılmıştır. Mehmed Âkif şiirinin yaşadığı dönemde ve sonrasında önemini sağlayan gerçekçi tutumudur. Bu şiirde düş gücünün parıltısı yerini gözle görülür elle tutulur bir yapıya bırakmıştır. Şairin nazım diline bu dilin özgül niteliğini bozmaksızın elverişli olduğu gelişmeyi kazandırması aruz veznini yumuşatmayı başarmasıyla mümkün olmuştur. Bu aynı zamanda Türkçe'nin şiir söylemedeki olanaklarının ne ölçüde geniş olduğunu göstermesi demektir. Söz konusu dönemde her şairin dili kişisel bir dil kurma adına dar bir vadiye sıkışmak zorunda kalmıştı. Mehmed Âkif dilin toplumsal kimliğini öne çıkarmış üslupta öz günlük ve kişiselliğe ulaşmıştır. Yenilikçi bir şair olarak yaşadığı dönemde görülen ölçüsüz yenilik eğiliminin bozucu etkilerine ölçüsü işleviyle bağlantılı bir şiir kurmak suretiyle sınır çekmeye çalışmıştır.


--------------------------------------------------------------------------
Âtiyi Karanlık Görerek Azmi Bırakmak...

Âtiyi karanlık görerek azmi bırakmak...
Alçak bir ölüm varsa emînim budur ancak.
Dünyâda inanmam hani görsem de gözümle.
İmânı olan kimse gebermez bu ölümle:
Ey dipdiri meyyit "İki el bir baş içindir."
Davransana... Eller de senin baş da senindir!
His yok hareket yok acı yok... Leş mi kesildin?
Hayret veriyorsun bana... Sen böyle değildin.
Kurtulmaya azmin neye bilmem ki süreksiz?
Kendin mi senin yoksa ümîdin mi yüreksiz?
Âtiyi karanlık görüvermekle apıştın?
Esbâbı elinden atarak ye'se yapıştın!
Karşında ziyâ yoksa sağından ya solundan
Tek bir ışık olsun buluver... Kalma yolundan.
Âlemde ziyâ kalmasa halk etmelisin halk!
Ey elleri böğründe yatan şaşkın adam kalk!
Herkes gibi dünyâda henüz hakk-i hayâtın
Varken hani herkes gibi azminde sebâtın?
Ye's öyle bataktır ki; düşersen boğulursun.
Ümîde sarıl sımsıkı seyret ne olursun!
Azmiyle ümidiyle yaşar hep yaşayanlar;
Me'yûs olanın rûhunu vicdânını bağlar
Lânetleme bir ukde-i hâtır ki: çözülmez...
En korkulu câni gibi ye'sin yüzü gülmez!
Mâdâm ki alçaklığı bir ye's ile sirkin;
Mâdâm ki ondan daha mel'un daha çirkin
Bir seyyie yoktur sana; ey unsur- îman
Nevmid olarak rahmet-i mev'ûd-u Hudâ'dan
Hüsrâna rıza verme... Çalış... Azmi bırakma;
Kendin yanacaksan bile evlâdını yakma!

Evler tünek olmuş ötüyor bir sürü baykuş...
Sesler de: "Vatan tehlikedeymiş... Batıyormuş!"
Lâkin hani milyonları örten şu yığından
Tek kol da demiyor bir tarafından!
Sâhipsiz olan memleketin batması haktır;
Sen sâhip olursan bu vatan batmayacaktır.
Feryâdı bırak kendine gel çünkü zaman dar...
Uğraş ki: telâfi edecek bunca zarar var.
Feryâd ile kurtulması me'mûl ise haykır!
Yok yok! Hele azmindeki zincirleri bir kır!
'İş bitti... Sebâtın sonu yoktur!' deme yılma.
Ey millet-i merhûme sakın ye'se kapılma
--------------------------------------------------------------------------
Bayram

Gelin de bayramı Fatih'te seyredin zira
Hayale hatıra sığmaz o herc ü merc-i safa
Kucakta gezdirilen bir karış çocuklardan
Tutun da ta dedemiz demlerinden arta kalan
Asırlar ölçüsü boy boy asali nesle kadar
Büyük küçük bütün efrad-i belde hepsi de var!
Adım başında kurulmuş beşik salıncaklar
İçinde darbuka teflerle zilli şakşaklar
Biraz gidin; Kocaman bir çadır... önünde bütün
Çoluk çocuk birer onluk verip de girmek için
Nöbetle bekleşiyorlar; acep içinde ne var?
"Caponya'dan gelen insan suratlı bir canavar!"
Geçin: sırayla çadırlar önünde her birinin.
Diyor: "Kuzum girecek varsa durmasın girsin."
Bağırmadan sesi bitmiş ayaklı bir ilan
"Alın gözüm buna derler..." sedası her yandan.
Alettirikçilerin keyfi pek yolunda hele:
Gelen yapışmada bir mutlaka o saplı tele
Terazilerden adam eksik olmuyor; birisi
İnince binmede artık onun da hemşerisi:
"Hak okka çünki bu kantar... Frenk icadı gıram
Değil! Diremleri dörtyüz hesapta şaşmaz adam."
"Muhallebim ne de kaymak!
"Şifalıdır macun!"
"Simit mi istedin ağa!" "Yokmuş onluğun dursun."
O başta: Kuşkunu kopmuş eğerli düldüller
Bu başta: Paldimi düşmüş semerli bülbüller
Baloncular hacıyatmazlar fırıldaklar
Horoz şekerleri civ civ öten oyuncaklar;
Sağında atlıkarınca solunda tahtırevan
Önünde bir sürü çekçek tepende çifte kolan
Öbek öbek yere çökmüş kömür çeken develer...
Ferag-ı bal ile birden geviş getirmedeler
Koşan gezen oturan maniler düzüp çağıran.
Davullu zurnalı "dans" eyliyen coşup bağıran
Bu kainat-i sürurun içinde gezdikçe
Çocukların tarafındaydı en çok eğlence
Güzelce süslenerek dest-i naz-ı maderle
Birer çiçek gibi nevvar olan bebeklerle
Gelirdi safha-i mevvac-i iyde başka hayat...
Bütün sürur u setaretti gördüğüm harekat
Onar parayla biraz sallandırdılar... derken
Dururdu "Yandı!" sadasıyle türküler birden
- Ayol demin daha yanmıştı a! Herif sen de
- Peki kızım azıcık fazla sallarım ben de.

"Deniz dalgasız olmaz
Gönül sevdasız olmaz
Yari güzel olanın
Başı belasız olmaz!
Haydindi mini mini maşallah
Kavuşuruz inşallah..."

Fakat bu levha-i handana karşı pek yaşlı
Bir ihtiyar kadının koltuğunda gür kaşlı
Uzunca saçlı güzel bir kız ağlayıp duruyor.
Gelen geçen "Bu niçin ağlıyor?" deyip soruyor.
- Yetim ayol... Bana evlat belasıdır bu acı
Çocuk değil mi 'salıncak' diyor...
- Salıncakçı!
Kuzum biraz da bu binsin... Ne var sevabına say...
Yetim sevindirenin ömrü çok olur...
- Hay hay!
Hemen o kız da salıncakçının mürüvvetine
Katıldı ağlamıyan kızların setaretine.

----------------------------------------------------------------------------
Bir Gece

Ondört asır evvel yine böyle bir geceydi
Kumdan ayın ondördü bir öksüz çıkıverdi!
Lakin o ne hüsrandı ki: Hissetmedi gözler
Kaç bin senedir halbuki bekleşmedelerdi!
Neden görecekler göremezlerdi tabii;
Bir kere zuhur ettiği çöl en sapa yerdi
Bir kerede mamure-I dünya o zamanlar
Buhranlar içindeydi bu günden de beterdi.
Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta;
Dişsiz mi bir insan onu kardeşleri yerdi!
Fevza bütün afakını sarmıştı zeminin.
Salgındı bugün şarkı yıkan tefrika derdi.
Derken büyümüş kırkına gelmişti ki öksüz
Başlarda gezen kanlı ayaklar suya erdi!
Bir nefhada insanlığı kurtardı o ma'sum
Bir hamlede kayserleri kisraları serdi!
Aczin ki ezilmekti bütün hakkı dirildi;
Zulmün ki zeval aklına gelmezdi geberdi!
Alemlere rahmetti evet şer-i mübini
Şehbalini adl isteyenin yurduna gerdi.
Dünya neye sahipse O'nun vergisidir hep;
Medyun ona cemiyyet-i medyun O'na ferdi.
Medyundur o masuma bütün bir beşeriyet
Ya Rab bizi mahşerde bu ikrar ile haşret.

----------------------------------------------------------------------------
Bülbül

Bütün dünyaya küskündüm dün akşam pek bunalmıştım:
Nihayet bir zaman kırlarda gezmiş köyde kalmıştım.

Şehirden çıkmak isterken sular zaten kararmıştı;
Pek ıssız bir karanlık sonradan vadiyi sarmıştı.

Işık yok yolcu yok ses yok bütün hilkat kesilmiş lâl...
Bu istiğrakı tek bir nefha olsun etmiyor ihlâl.

Muhitin hali "insaniyet"in timsalidir sandım;
Dönüp maziye tırmandım ne hicranlar neler andım!

Taşarken haşrolup beynimden artık bin müselsel yâd
Zalâmın sinesinden fışkıran memdûd bir feryad.

O müstağrak o durgun vecdi nâgâh öyle coşturdu:
Ki vadiden bütün yer yer eninler çağlayıp durdu.

Ne muhrik nağmeler ya Rab ne mevcamevc demlerdi:
Ağaçlar taşlar ürpermişti güya Sur-ı mahşerdi!

-Eşin var âşiyanın var baharın var ki beklerdin.
Kıyametler koparmak neydi ey bülbül nedir derdin?

O zümrüt tahta kondun bir semavi saltanat kurdun
Cihanın yurdu hep çiğnense çiğnenmez senin yurdun!

Bugün bir yemyeşil vâdi yarın bir kıpkızıl gülşen
Gezersin hânumânın şen için şen kâinatın şen!

Hazansız bir zemin isterse şayet ruh-ı serbâzın
Ufuklar bu'd-i mutlaklar bütün mahkûm-ı pervâzın.

Değil bir kayda sığmazsın kanatlandın mı eb'ada
Hayatın en muhayyel gayedir âhrara dünyada.

Neden öyleyse matemlerle eyyâmın perişandır
Niçin bir katrecik göğsünde bir umman huruşandır?

Hayır matem senin hakkın değil matem benim hakkım;
Asırlar var ki aydınlık nedir hiç bilmez afakım.

Teselliden nasibim yok hazan ağlar baharımda
Bugün bir hanumansız serseriyim öz diyarımda.

Ne hüsrandır ki: Şark'ın ben vefâsız kansız evlâdı
Serapa Garba çiğnettim de çıktım hâk-i ecdâdı!

Hayalimden geçerken şimdi fikrim herc ü merc oldu
Salahaddin-i Eyyubi'lerin Fatih'lerin yurdu.

Ne zillettir ki: nâkûs inlesin beyninde Osman'ın;
Ezan sussun fezâlardan silinsin yâdı Mevlâ'nın!

Ne hicrandır ki: en şevketli bir mâzi serâp olsun;
O kudretler o satvetler harâb olsun türâb olsun!

Çökük bir kubbe kalsın ma'bedinden Yıldırım Hân'ın;
Şenâatlerle çiğnensin muazzam Kabri Orhan'ın!

Ne heybettir ki: vahdet-gâhı dînin devrilip taş taş
Sürünsün şimdi milyonlarca me'vâsız kalan dindaş!

Yıkılmış hânmânlar yerde işkenceyle kıvransın;
Serilmiş gövdeler binlerce yüz binlerce doğransın!

Dolaşsın sonra İslâm'ın harem-gâhında nâ-mahrem...
Benim hakkım sus ey bülbül senin hakkın değil mâtem!
--------------------------------------------------------------------------
Çanakkale Şehidlerine

Şu Boğaz Harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi?
En kesif orduların yükleniyor dördü beşi

- Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya

Ne hayasızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!
Nerde-gösterdiği vahşetle “bu: bir Avrupalı”

Dedirir-yırtıcı his yoksulu sırtlan kümesi
Varsa gelmiş açılıp mahbesi yahut kafesi!

Eski Dünya Yeni Dünya bütün akvam-ı beşer
Kaynıyor kum gibi tûfan gibi mahşer mahşer.

Yedi iklimi cihanın duruyor karşında
Osrtralya’yla beraber bakıyorsun ; Kanada!

Çehreler başka lisanlar deriler rengarenk.
Sade bir hadise var ortada : Vahşetler denk.

Kimi Hindu kimi Yamyam kimi bilmem ne bela...
Hani tauna da zuldür bu rezil istila...

Ah o yirminci asır yok mu o mahluk-i asil
Ne kadar gözdesi mevcut ise hakkiyle sefil

Kustu Mehmetçiğin aylarca durup karşısına;
Döktü karnındaki esrarı ! hayasızcasına

Maske yırtılmasa hala bize affetti o yüz...
Medeniyet denilen kahbe hakikat yüzsüz.

Sonra mel’undaki tahribe müvekkel esbab
Öyle müthiş ki: Eder her biri bir mülkü harab.

Öteden saikalar parçalıyor afakı;
Beriden zelzeleler kaldırıyor a’makı;

Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
Sönüyor göğsünün üstünde o aslan neferin.

Yerin altında cehennem gibi binlerce lağam
Atılan her lağımın yaktığı: Yüzlerce adam.

Ölüm indirmede gökler ölü püskürtme de yer
O ne müthiş tipidir: Savrulur enkaaz-ı beşer...

Kafa göz gövde bacak kol çene parmak el ayak
Boşanır sırtlara vadilere sağnak sağnak.

Saçıyor zırha bürünmüş de o namerd eller
Yıldırım yaylımı tufanlar alevden seller.

Veriyor yangını durmuş da açık sinelere
Sürü halinde gezerken sayısız tayyare.

Top tüfekten daha sık gülle yağan mermiler...
Kahraman o orduyu seyret ki bu tehdide güler!

Ne çelik tabyalar ister ne siner hasmından;
Alınır kal’a mı göğsündeki kat kat iman?

Hangi kuvvet onu haşa edecek kahrına ram?
Çünkü te’sis-i ilahi o metin istihkam.

Sarılır indirilir mevki’-i müstahkemler
Beşerin azmini tevkif edemez sun’-i beşer;

Bu göğüslerse Huda’nın edebi serhaddi;
“O benim sun’-i bediim onu çiğnetme” dedi.

Asım’ın nesli... diyordum ya... nesilmiş gerçek:
İşte çiğnetmedi namusunu çiğnetmeyecek.

Şuheda gövdesi bir baksana dağlar taşlar...
O rukü olmasa dünyaya eğilmez başlar

Vurulup tertemiz alnından uzanmış yatıyor
Bir hilal uğruna ya Rab ne güneşler batıyor!

Ey bu topraklar için toprağa düşmüş asker!
Gökten ecdad inerek öpse o pak alnı değer.

Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhid’i...
Bedr’in aslanları ancak bu kadar şanlı idi.

Sana dar gelmeyecek makber’i kimler kazsın?
“Gömelim gel seni tarihe” desem sığmazsın.

Herc ü merc ettiğin edvara da yetmez o kitab...
Seni ancak ebediyetler eder istiab.

“Bu taşındır” diyerek Ka’be’yi diksem başına;
Ruhumun vayhini duysam da geçirsem taşına;

Sonra gök kubbeyi alsam da rida namıyle;
Kanayan lahdine çeksem bütün ecramıyle;

Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan;
Yedi kandilli Süreyya’yı uzatsan oradan;

Sen bu avizenin altında bürünmüş kanına;
Uzanırken gece mehtabı getirsem yanına

Türbedarın gibi ta fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile avizeni lebriz etsem;

Tüllenen mağribi akşamları sarsam yarana...
Yine bir şey yapabildim diyemem hatırına.

Sen ki son ehl-i salibin kırarak savletini
Şarkın en sevgili sultanını Salahaddin’i

Kılıç Arslan gibi iclaline ettin hayran...
Sen ki İslam’ı kuşatmış boğuyorken hüsran

O demir çemberi göğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki ruhunla beraber gezer ecramı adın;

Sen ki a’sara gömülsen taşacaksın... Heyhat
Sana gelmez bu ufuklar seni almaz bu cihat...

Ey şehid oğlu şehid isteme benden makber
Sana ağuşunu açmış duruyor Peygamber.


--------------------------------------------------------------------------
Ey Yolcu

Gitme ey yolcu beraber oturup ağlaşalım:
Elemim bir yüreğin kârı değil paylaşalım:
Ne yapıp ye'simi kahreyleyeyim bilmem ki?
Öyle dehşetli muhitimde dönen matem ki!..
Ah! Karşımda vatan namına bir kabristan
Yatıyor şimdi...Nasıl yerlere geçmez insan?
Şu mezarlar ki uzanmış gidiyor ey yolcu
Nereden başladı yükselmeye bak nerde ucu!


-------------------------------------------------------------------------
Fatih Kürsüsü’nden

Birinci zümreyi teşkil eden zavalli avam
Biraksalar devam edecek tatli uykusuna devam.
Bugün nasibini yerleştirince kursagina;
'Yarin' nedir? Onu bilmez yatar dönüp sagina.
Yikilsa arş-i hükümet tikilsa kabre vatan
Vazifesi degil; çünkü 'hepsi Allah'tan!'
Ne hükmü var ki esasen yalanci dünyanin?
Ölürse yan gelip yatacak cennetinde Mevla'nin.
Fena kuruntu degil! Ben derim sorulsa bana:
'Kabul ederse cehennem ne mutlu amca sana!'

Ikinci zümreyi teşkil eden cemaat ise
Hayata küskün olandir ki: saplanip ye'se
'Selametin yolu yoktur... Ne yapsalar boşuna!'
Demiş de hirkayi çekmiş bütün bütün başina.
Bu türlü bir hareket mahz-i küfr olur zira:
Talepte amir olurken bir ayetinde Huda;
Buyurdu: 'Kesmeyiniz ruh-u rahmetimden ümid;
Ki müşrikin olur ancak o nefhadan nevmid.'
Bu bir; ikincisi: ye'sin ne olsa esbabi
Onun atalet-i külliyedir ki icabi
Teressübâtini etmiştik önceden tahlil.

Üçüncü zümreyi kimlerdir eyleyen teşkil?
Evet şebâb-I münevver denen şu nesl-i sefih.
- Fakat nezihini borcumdur eylemek tenzih-
Bu züppeler acaba hangi cinsin efradi?
Kadin desen geliyor arkasindan erkek adi;
Hayir kadin degil; erkek desen nedir o kilik?
Demet demetken o saçlar ne muhtasar o biyik?
Sadasi baykuşa benzer hirami saksagana;
Hülasa züppe demiştim ya artik anlasana!...
Fakat bu kukla herif bir büyük seciyye taşir
Ki haddim olmiyarak 'Aferin!' desem yaraşir.
Nedir mi? Anlatayim: öyle bir metaneti var
Ki en savilmiyacak ye'si tek birayla savar.
Sinirlerinde teessür denen fenalik yok
Tabiatinda utanmakla aşinalik yok.
Bilirsiniz hani insanda bir damar varmiş
Ki yüzsüz olmak için mutlaka o çatlarmiş
Nasilsa 'Rabbim utandirmasin!' duasi alan
Bu arsizin o damar zaten eksik alnindan!
Cebinde gördü mü üç tane çil kuruş nazlim
Tokatliyan'da satar mutlaka gider de çalim.
Eger dolandirabilmişse istenen parayi;
Görür mahalleli ta karnavaldan maskarayi!
Beyoglu'nun o mülevves muhit-i fahişine
Dalar gider takilip bir sefilin peşine.
'Haya edeb gibi sözler rüsum-u fasidedir;
Vatanla aile hatta kuyud-u zaidedir.'
Diyor da hepsine birden kuduzca saldiriyor...
'Ayip degil mi?' demişsin... Acep kim aldiriyor!
Namaz oruç gibi şeylerle yok aliş verişi;
Mukaddesat ile eglenmek en birinci işi.
Duyarsaniz 'kara kuvvet' bilin ki: imandir.
'Kitab-i köhne' de -haşa- Kitab'i Yezdan'dir.
Üşenmeden ona Kur'ani anlatirsan eger
Şu ezberindeki esmayi muttasil geveler:
'Kurun-u maziyeden kalma cansiz evradi
Çekerse dogru mu yirminci asrin evladi?'
Nedir alakasi yirminci asr-i irfanla
Bu şaklaban herifin? Anlamam ayip degil a!
Meta'-i fazli mi varmiş elinde gösterecek?
Nedir meziyeti görsek de bari ögrensek.
Hayir! Mehasin-i Garb'in birinde yok hevesi;
Rezail oldu mu lakin şiaridir hepsi!
Bütün kebaire tiryaki bir kopuk tanirim.
-Ne oldu bilmiyorum şimdi sag degil sanirim-
Kumar senaatin akşami irtikap içki...
Hulasa defter-i a'mali öyle kapkara ki:
Yaninda leyl-i cehennem sabah-i cennettir!
'Utanmiyor musun. Ettiklerin rezalettir!'
Denirse kendine milletlerin ekabirini
Sayardi göstererek hepsinin kebairini:
'Filan içerdi... Filan fuhşa münhemikti...' diye
Mülevvesatini bir bir rical-i maziye
Izafe etmeye başlardi paye vermek için.
'Peki! Fezaili yok muydu söylediklerinin?'
Diyen çikarsa 'müverrihlik etmedim!' derdi.
Şu züppeler de bugün ayni ruhu gösterdi.
Fransiz'in nesi var? Fuhşu bir de ilhadi;
Kapişti bunlari 'yirminci asrin evladi!'
Ya Alman'in nesi var zevki okşayan? Birasi;
Unuttu ayrani ma'tuda döndü kahrolasi!
Heriflerin hani dünya kadar bedayii var:
Ulumu var edebiyyati var sanayii var.
Giden birer avuç olsun getirse memlekete;
Döner muhitimiz elbet muhit-i ma'rifete.
Kucak kucak taşiyor olmadik mesaviyi;
Begenmesek 'medeniyyet!' diyor; inandik iyi!
'Ne var biraz da maarif getirmiş olsa...' desek
Emin olun size 'hammallik etmedim?' diyecek.


-----------------------------------------------------------------------
Hasta

"Vak’a Halkalı Zirâ’at Mektebi’nde geçmişti"

- Bence Doktor onu siz soyarak dinleyiniz;
Hastalik çünkü degil öyle ehemmiyetsiz.
Sade bir nezle-i sadriyyemi illet? Nerede?
Çocugun hali fenalaşti son günlerde
Ameliyata çikarken sinif on gün evvel
Bu da gelmez mi? Dedim " Kim dedi oglum sana gel?
Nöbet üstünde adam kaçmali yorgunluktan;
Hadi yavrum hadi söz dinle de bir parça uzan."
O zamandan beridir za'fi terakki ediyor;
Görünen: bir daha kalkinmasi artik pek zor;
Uyku yokmuş; gece hep öksürüyormuş; ateşin
Oluyormuş biraz dindigi
- Ben zaten işin
Bir ay evvel biliyordum ne vahim oldugunu
Bana ihtara ne hacet a beyim. Şimdi bunu?
Maamafih yeniden bakalim dikkatle:
Hükmü kat'i verelim etmeye gelmez acele.
- Çagirin hastayi gelsin.
- Kapinin perdesini
Açarak girdi o esnada düzeltip fesini
Bir uzun boylu çocuk... Lakin o bir levha idi..!
Öyle bir levha-i rikkat ki unutmam ebedi
Rengi uçmuş yüzünün gözleri çökmüş içeri.
Elmaciklar iki baştan çikivermiş ileri.
O şakaklar göçerek cepheyi yandan sikmiş;
Firlamiş alni damarlarla beraber çikmiş
Betbeniz kül gibi olmuş uçarak nur-i sebab;
O yanaklar iki solgun güle dönmüş bitab!
O dudaklar morarip kavlamiş artik derisi;
Uzamiş saç gibi kirpiklerinin her birisi!
Kafa yük gibi kesilip boynuna çökmüş bagri;
Iki degnek gibi yükselmiş omuzlar yukari.

- Otur oglum seni dikkatlice bir dinleyelim...
Soyun evvelce fakat...
- Siz soyunuz yok halim!
Soydu bi çareyi üçbeş kişi birden o zaman
Aldi bir heykeli urya-i sefalet meydan
Yok bu kemik külçesinin dinlenecek bir ciheti:
"Bakmasak hastayi nevmid ederiz belki" diye;
Çocugun gögsüne yaklaştim biraz dinlemeye:
Öksür Oglum... Nefes al... Oldu giyin;
Bakayim nabzina... A'la... Sana yavrum kodein
Yazayim öksürüyorsun O keser pek iyidir...
Arsenik haplari al söylerim eczaci verir.
Hadi git kendine iyi bak...

- Nasil ettin doktor?
- Edecek yok çocuk artik yola girmiş gidiyor!
Sol taraftan rienin zirvesi tekmil çürümüş;
Hastalik seyr-i tabiisini almiş yürümüş.
Devri salisteki asari o mel'un marazin
Var tamamiyle degil hiçbir eksik arazin.
Bütün a'raz şehikiyle zefiriyle...
- Yeter !
Hastanin çehresi meydan da! Insanda meger
Olmasin his denilen şey... O degil lakin biz
Bunu "Tebdil-i hava" derde nasil göndeririz?
Şurda üçbeş günü var... Gönderelim Yolda ölür....
"Git!" demek hem düşünürsek ne büyük bir zuldür!
Hadi göndermeyelim... Var mi fakat imkani?
Kime derd anlatiriz? Bulsan a derde anlayani!
- Sözünüz dogru Müdür bey; ne yapi yapmali; tek
Bu çocuk gitmelidir. Çünkü eminim pek pek
Daha bir hafta yaşar sonra sirayet de olur;
Böyle bir hastayi gönderse de mektep ma'zur.
- Bir mubassir çagirin.

- Buyrun efendim.
- Bana bak :
Hastanin gitmesi herhalde muvafik olacak.
"Sana tebdil-i hava tavsiye etmiş doktor.
Gezmiş olsan açilirsin..." diye bir fikrini sor.
"Istemem!" de o fakat dinleme iknaa çaliş;
Kim bilir belki de biçare çocuk anlamamiş?
***
- Şimdi tebdil-i hava var mi benim istedigim?
Birakin halime artik beni rahat öleyim!
Üç buçuk yil bana katlandi bu mektep üç gün
Daha katlansa kiyamet mi kopar? Hem ne içün
Beni yillarca barindirmiş olan bir yerden.
"Öleceksin!" diye kogmak? Bu kogulmaktir. Ben
Kimsesiz bir çocugum nerde gider yer bulurum?
Etmeyin sokaklarda perişan olurum!
Anam ölmüş babamin bilmiyorum hiç yüzünü;
Sanki atideki mevhum refahim giderek
Onu çalkandigi hüsranlar içinden çekecek!
Kardeşim kurdugun amali devirmekte ölüm;
Beni göm hurfe-i nisyana ben artik öldüm!
Hangi bir derdim için agliyayim bilmiyorum.
Döktügüm yaşlari çok görmeyiniz; magdurum!
O kadar sa'y-i beligin bu sefalet mi sonu?
Biri evvelce eger söylemiş olsaydi bunu
Çalişip ömrümü çilginca heba etmezdim
Ben bu müstakbele mazimi feda etmezdim!
Merhamet bilmeyen insanlara bak Yarabbi
Koguyorlar beni bir sail-i avere gibi!
- Seni bir kerre kogan yok bu sözün pek haksiz.
"Istemem yollamayin" dersen eger kal yalniz...
Hastasin...
- Hem Verem'im! Söyle ne var saklayacak!
- Yok canim öyle degil...
- Öyle ya herkes ahmak
Birakirlar mi eger gitmemiş olsam acaba?
Dogrudur gitmeliyim... Koşturunuz bir araba.

Son siniftan iki vicdanli refikin koluna
Dayanip çikti o biçare sefalet yoluna.
Atarak arkaya bir lemba-i lebriz-i elem
Onu teb'id edecek paytona yaklaşti "Verem"!
Tuttu bindirdi çocuklar sararak her yerini
Öptüler girye-i matem dökerek gözlerini;
- Çekiver dogruca istasyona...
- Yok yok beni ta
Götür Istanbula bir yerde birak ki; guraba

- Kimsenin onlara aldirmadigi bir sirada -
Uzanip ölmeye bir şilte bulurlar orada!

--------------------------------------------------------------------------
Hürriyet

"Hürriyeti aldık!" dediler gaybe inandık;
"Eyvah bu bazicede bizler yine yandık!"
Cem'iyyete bir fırka dedik tefrika çıktı:
Sapsağlam iken milletin erkanını yıktı.
"Turan ili" namiyle bir efsane edindik;
"Efsane fakat gaye!" deyip az mı didindik?
Kaç yurda veda etmedik artık bu uğurda?
Elverdi gidenler acıyın eldeki yurda!



--------------------------------------------------------------------------
Hüsran

Ben böyle bakıp durmayacaktım dili bağlı
İslam'ı uyandırmak için haykıracaktım.
Gür hisli gür imanlı beyinler coşar ancak
Ben zaten uzun boylu düşünmekten uzaktım!
Haykır! 'Kime lakin? Hani sahibleri yurdun?
Ellerdi yatanlar sağa baktım sola baktım;
Feryatımı artık boğarak naş'ımı tuttum
Bin parça edip şi'rime gömdüm de bıraktım.
Seller gibi vadiyi eninim saracakken
Hiç çağlamadan gizli inen yaş gibi aktım.
Yoktur elemimden şu sağır kubbede bir iz;
İnler 'Safahat'ımdaki Hüsran bile sessiz!


------------------------------------------------------------------------
Istigrâk

Tasavvur et ki muzlim bir şeb-i ecrâm-nâpeydâ:
Yatar heybetli âgûşunda dûrâdûr bir feyfâ;
Düşen gümrâh için yol bulma yok emvâc-i zulmetten;
Gidilmez... Her adim attikça bir girdâb olur rehzen;
O rîkistâna batmiş çalkanan seyyâh-i âvâre
Nasil müştâk ise bir nûra bir necm-i rehâkâre;
Sana ey lem'a-i ümmîd ben de öyle müştâkim;
Görün bir kerre zîrâ pek karanlik oldu âfâkim!

Geçir pîş-i hayâlinden ki cûşâcûş bir umman:
Nişandir yükselen her mevc-i tûfan-hîzi bir dağdan;
Ölüm var kurtuluş yok sâhil-i imdâd uzaklarda;
Demâdem rûh titrer korkudan donmuş dudaklarda.
O coşkun unsurun savletleriyle uğraşan kimse
Nasıl eyler tehâlük bir kenâr-ı tesliyet görse
Muhât-ı lücce-i ye's olduğum bir böyle hâlimde
Senin tayfın da aynıyle o sâhildir hayâlimde.

Düşün âvâre bir mâder ki: Evlâdından olsun dûr;
Tahayyül eyle yâhud bir yetîm-i hânüman-mehcûr;
O bedbahtın nasıl evlâdı hiç gitmezse yâdından;
Nasıl çıkmazsa mâder öksüzün bir dem fuâdından;
Benim yâdım da ey ârâm-ı can yâd-ı güzînindir.
Ne yapsam çünkü manzûrum senin feyz -i mübînindir:

Çemen emvâc-ı nûrundur fidanlar yâl ü bâlindir:
Sulardan akseden sûret cemâl-i lâyezâlindir.
Hırâm-ı nâzenînindir o raksan mevceler cûda;
Mutarrâ nükhetindir gizlenen ezhâr-ı hoş-bûda.
Leyâlin sînesinde hâbe dalmış nâzenîn eshâr
Eder gîsûna yaslanmış cebîn-i pâkini ihtâr.
Nigâhından saçılmış lem'alardır pîş-i hayrette
Yüzen ecrâm-ı nûrânûr bahr-i sermediyyette.
Zemin lebrîz-i âsârın; semâ pâmâl-i envârın:
Avâlim hep merâyâ-yı nazar pîrâ-yı dîdârın.
***
Çekilmek istemiş de subh-dem bir cây-ı tenhâya
Oturmuş sâhil-i deryâya dalmıştım temâşâya.
Henüz âfâk açılmıştı: Semâ mahmûr idi hâttâ
Nümâyân olmamıştı hâb-gâhından güneş hâlâ.
Derin bir samte müstağrak leb-i deryâda hiç ses yok...
Sabâ durgun sular durgun bütün eşyâda durgunluk!
O ferş-i nîlgûn üstünde tıfl-ı nâzenin-vâri
Uyurken dâye-i bîdar-ı subhun tıfl-ı envârı;
Güneş pîşinde dağlar perde-dâr olmuş harîmindan
Göıünmüş sonra şehrâhında yükselmişti tedrîcen.
Teâlî eyleyince birzaman bâlâ-yı kudrette
Ziyâlar mevc mevc oldu o pehnâ-yı rükûdette.
Bu cûşişler o dagın havz-ı simîni uyandırdı;
Sabâ enfâs-ı sevdâ perveriyle dalgalandırdı.
Açıklardan gelen emvâc-ı peyderpeyle sâhilden
Demâdem oldu vecd-efzâ hazin bir nağme birşîven.
Kulak verdim o âhenge: Meğer âheng-i şi'rinmiş!
O cûşiş-zâr olan kulzüm senin ummân-ı fikrinmiş
Güneş: Rûhun imiş; bir huzme şeklinde inen nûru:
O menba'dan hurûşan sânihanmış doğrudan doğru.
Tecellî etti artık anladım: Sensin bütün dünyâ..
Bu senlikte fakat ey yâr-ı gaib ben neyim âyâ?

--------------------------------------------------------------------------
Kocakarı ile Ömer

Üstad-ı necibim Ali Ekrem Bey'e

Yok ya Abbas'ı bilmeyen kimdi?..
O sahabiyi dinleyin şimdi:

"Bir karanlık geceydi pek de ayaz..
İbni Hattâb'ı görmek üzre biraz
Çıktım evden ki yollar ıpıssız.
Yolcu bir benmişim meğer yalnız!
Aradan geçmemişti çok da zaman
Az ilerden yavaşça oldu iyan
Zulmetin sînesinde ukde gibi
Ansızın bir müheykel a'râbî!
Bembeyaz bir ridâ içinde garîb
Geliyor muttasıl mehîb mehîb.
Ben sokuldum o geldi yaklaştık;
Durmadan karşıdan selâmlaştık.
Düşünürken selâm alan sesini
O heyûlâ uzandı tuttu beni:
Bir de baktım Ömer değil mi imiş?
- Yâ Ömer! Böyle geç zaman bu ne iş?
- Şu mahallâtı devre çıkmıştım...
Gel beraber benimle üç beş adım.
***
Ne sadâ var ne bir yürür bîdâr;
Uhrevî bir sükûn içinde civâr.
Ömer olmuş gezer sıyânet-i Hak...
Şu yatan beldenin huzûruna bak!
O semâlar kadar yücelmiş alın
Çakarak sînesinden âfâkın
Bir zaman sönmeyen nigâhıyle
Necm-i sâhirde sanki bir hâle!
Duruyor her evin önünde Ömer
Dinliyor bî-haber içerdekiler
Geçmedik en harâb bir yapıyı
Yokladık sağlı sollu her kapıyı.
Geldik artık Medîne hâricine;
Bir çadır gördü durdu kaldı yine.

***
Ocak başında oturmuş bir ihtiyarca kadın.
"Açız! Açız!" diye feryâd eden çocuklarının
Karıştırıp duruyorken pişen nevâlesini;
Çıkardı yuttuğu yaşlarda çırpınan sesini:
-Durunda yavrularım işte şimdicek pişecek...
Fakat ne hâl ise bir türlü pişmiyordu yemek!
Çocukların yeniden başlamıştı nâleleri...
Selamı verdi Ömer daldı âkıbet içeri.
Selamı aldı kadın pek beşuş bir yüzle.
-Bu yavrular niçin ey teyze ağlıyor söyle?
-Bu gün ikinci gün aç kaldılar...
-O halde neden
Biraz yemek komuyorsun?
-Yemek mi? Çömleği sen
Tirit mi zannediyorsun? İçinde sâde su var
Çakıl taşıyla beraber bütün zaman kaynar!
Ne çare! Belki susarlar dedim. Ayıplamayın.
-Peki senin kocan oğlun ya kardeşin ya dayın...
Tek erkeğin de mi yok?
-Hepsi öldü... Kimsem yok.
-Senin midir bu küçükler?
-Torunlarım.
-Ne de çok!
Adam emîre gidip söylemez mi hâlini?
Ah!
Emîre öyle mi? Kahretsin an-karîb Allah!
Yakında râyet-i ikbâli ser-nigûn olsun...
Ömer belâsını dünyâda isterim bulsun!
-Ne yaptı teyze Ömer böyle inkisâr edecek?
-Ya ben yetim avuturken emîr uyur mu gerek?
Raiyyetiz ona bizler vedîatu'llâhız;
Gelip de bir aramak yok mu?
-Haklısın yalnız
Zavallının işi pek çok zaman bulup gelemez;
Gidip de söylememişsen ne haldesin bilemez.
-Niçin hilâfeti vaktiyle eylemişti kabûl?
Sonunda böyle çürük özrü kim sayar makbûl?
Zavallının işi çokmuş!... Nedir muhârebe mi?
İşitme sen de civârında inleyen elemi
Medâne halkını üryan bırak Mısır'da dolaş...
Gaza! Gaza! diye git soy cihânı gel paylaş!

Çocukların bu sefer yükselince feryâdı
Kadın tehevvürü artık cünûna vardırdı;
- Şu nevhalar ki çıkar tâ bulutların içine
Ömer! Savâik-i tel'in olur iner tepene!
Yetîmin âhını yağmur duâsı zannetme:
O sayha ra'd-ı kazâdır ki gönderir ademe!
"Açız! Açız! Bize bir lokma olsun ekmek ver... "
"Susundu yavrularım işte oldu şimdi pişer!"
Gidip de söyliyeyim hâ?.. Dilencilik yapamam!
Ömer de kim? Benim ondan kerîm adamdı babam
Ölür de yüz suyu dökmem sizin Halîfenize!..
Ömer vuruldu bu son sözle...
- Haklısın teyze!
Avut çocukları ben şimdicek gider gelirim.
***
Halîfe önde bitik suçlu münfa'il nâdim;
Ben arkasında perîşan çadırdan ayrıldık.
Sabâha karşı biraz başlamıştı aydınlık.
Köyün köpekleri ejder misâli saldırıyor
Bırakmıyor bizi yoldan fakat kim aldırıyor!
Medîne'nin dalarak münhanî sokaklarına;
Dönüp dönüp hele geldik zahîre anbarına.
Halîfe girdi açıp ben de girdim emriyle.
Arandı her yeri bir mum yakıp ale'l-acele.
- Şu tek Çuval unu gördün ya! Haydi yükle bana;
Bu testi yağ doludur elverir o yük de sana.
Çuval Halîfe'de yağ bende çıktık anbardan;
Kilitleyip geri döndük deminki yollardan.
Mesâfe baktım uzun; yük yaman; Ömer yaralı;
Dedim ki:
- Ben götüreydim... Verir misin çuvalı?
- Hayır yorulsa değil ölse yardım etme sakın:
Vebâli kendine âiddir İbni Hattâb'ın.
Kadın ne söyledi Abbas işitmedin mi demin?
Yarın huzûr-i İlâhide kimseler Ömer'in
Şerîk-i haybeti olmaz bugünlük olsa bile;
Evet hilâfeti yüklenmiyeydi vaktiyle.
Kenâr-ı Dicle'de bir kurt aşırsa bir koyunu
Gelir de adl-i İlâhî sorar Ömer'den onu!
Bir ihtiyar kan bî-kes kalır Ömer mes'ûl!
Yetîmin girye-i hüsrân alır Ömer mes'ûl!
Bir âşiyân-ı sefâlet bakılmayıp göçse:
Ömer kalır yine altında hiç değil kimse!
Zemîne gadr ile bir damla kan dökünce biri:
O damla bir koca girdâb olur boğar Ömer'i!
Ömer duyulmada her kalbin inkisârından;
Ömer koğulmada her mâtemin civârından!
Ömer halife iken başka kim çıkar mes'ûl?
Ömer ne yapsın İlâhî beşer zalûm ü cehûl!
Ömer'den isteniyor beklenen Muhammed'den...
Ömer! Ömer! Nasıl aldın bu bârı sırtına sen?

- Sen almasan acaba kim gelip de senden iyi
İdâre eyliyecek düştüğün bu ma'rekeyi?
Evet adâleti "mutlak" hayâl edersen eğer
Ömer değil ya ne olsan bırak ki hepsi heder!
Beşer adâleti "mutlak" tahayyül eylerse
Görür ümîdini mahkûm her zaman ye'se.
Sen ey Ömer ne meleksin ne bir emîr-i zalûm...
Fakat elinde ne var? Fıtraten beşer mazlûm!
Görür bürûc-i semânın bütün sitâreleri
Zalâm içinde yük altında inleyen Ömer'i!
Huzûr-i Hakk'a çıkarken bu unlu cebhenle
Değil zemîni getir şâhid âsümânı bile!
- Uzak mı yol? Daha çok var mı?
- Ancak üç beş adım.
Mecâli kalmamış artık zavallının... Baktım:
Olanca azmini cebr eyleyip nefes nefese;
Yavaş yavaş yürüyor. Geldi bin belâ ne ise!
Sokuldu haymeye indirdi arkasından unu:
- Bırak da testiyi yerleştirin kenâra şunu.
Hemen çakılları çömlekten indirip attı
Uzandı testiye yağ koydıı sonra un kattı.
Oturmak istedi lâkin belâya bak ki: Ocak
Hemen sönüp gidecek...
- Teyze yok mu hiç yakacak?
Kadın getirdi beş on parça yaş diken Ömer'e;
Ömer de yakmak için büsbütün serildi yere.
Ocak tüter Ömer üfler zefir-i hârıyle;
Zemîni lihye-i beyzâ yı târumârıyle
Sücûd tavr-ı huşû'unda muttasıl süpürür;
İçinde rûhu yanar cebhesinde ter köpürür!
Döner muhît-i nigâhında tûde tûde duman;
Bulut geçer gibi necmin hıyat-ı nurundan!

Ocak tutuştu yemek pişti;
- Var mı teyze kabın?
Getir de indirelim...
- Var büyükçe bir kap alın.
Yemek sıcaktı fakat kim durup da bekliyecek!
Ömer çocuklara bir bir yedirdi üfliyerekl
Kesildi haymede mâtem uyandı rûh-i süıûr;
Çocuklar oynaşıyorlar kadın ferîh ü fahûr.
Ömer bu âlemi gördükçe gaşy içindeydi...
Dedim:
- Sabâh oluyor kalkalım...
- Evet haydi!
Yarın Emâret'e gel teyze öğleyin beni bul;
Emîr'e söyleriz elbette hayr olur me'mul.
***
Yüzü gülmüştü teyzenin baktık
Biz de çıktık vedâ edip artık
Hiç görünmeksizin gelip geçene
Doğru indik Halife'nin evine.
"Şimdi nerdeysegün doğar kalıver."
Diye koyvermiyordu çünki Ömer.
Etti az sonra subh-i velveledar
Uyuyan şehri kamilen bidar
Öğle geçmişti çıktı geldi kadın.
-Galiba teyze uykusuz kaldın!
İşte bağlanmak üzredir nafakan
Alacaksın her ay gelip buradan.
Şimdi affeyledin değil mi beni?
-Böyle göster fakat adaletini.

-----------------------------------------------------------------------
Korkma!

Cehennem olsa gelen göğsümüzde söndürürüz;
Bu yol ki hak yoludur dönme bilmeyiz yürürüz!
Düşermi tek teşı sandın harim-I namusun?
Meğer ki harbe giren son nefer şehit olsun.
Şu karşımızdaki mahşer kudursa çıldırsa;
Denizler ordu bulutlar donanma yağdırsa;
Bu altımızdaki yerden bütün yanardağlar
Taşıpda kaplasa afakı bir kızıl sarsar;
Değil mi cephemizin sinesinde iman bir;
Sevinme bir acı bir gaye aynı vicdan bir;
Değil mi sinede birdir vuran yürek… yılmaz.!
Cihan yıkılsa emin ol bu cephe sarsılmaz

-----------------------------------------------------------------
Mahalle Kahvesi

Kardeşim Hüseyin Avni'ye

"Mahalle kahvesi!" Osmanlılar bilir ne demek?
Tasavvur etme sakın "Görmedim nedir?" diyecek.
Dilenci şekline girmiş bu "sinsi cânîler
Bu gündüzün bile yol vermeyen harâmîler
Adımda bir dikilir azminin gelir önüne...
Zavallı yolcunun artık kıyar bütün gününe!
Evet dilenci sanır seyr eden kıyâfetini;
Fakat bir onluğa âgûş açan sefâletini
Görüp de rikkate şâyân biraz sokulsa hemen
Vurur şikânnı tâ kalbinin samîminden.
Mahalle kahvesi hâlâ niçin kapanmamalı?
Kapansın elverir artık bu perde pek kanlı!
Hayır bu perde bu Şark'ın bakılmıyan yarası;
Bu çehresindeki levsiyle yurda yüz karası
Hayâtımızda gediktir "gedikli" nâmıyle
Açık durur koca bir kavmin ihtimâmıyle!
Sakın firengiye benzetmeyin fecâ'atini:
Bu karha milletin emmekte rûh-i gayretini.
Mahalle kahvesi Şark'ın harîm-i kâtilidir
Tamam o eski batakhâneler mukâbilidir:
Zavallı ümmet-i merhûme ölmeden gömülür;
Söner bu hufrede idrâki sonra kendi ölür:..
Muhît-i levsine dolmuş ki öyle manzaralar:
Girince nûr-i nazar simsiyâh olur da çıkar!
Yatarzemîn-i sefilinde en kesîf eşbâh
Yüzer havâ-yı sakîlinde en habîs ervâh.
Dehân-ı lâ'nete benzer yarıklarıyle tavan
Kusar içinde neler varsa hâtırâtından!
0 hâtırâtı sakın sanmayın: Meâlîdir;
Bütün rezâil-i târîhimizle mâlîdir.
Neden mefâhir-i eslâfa kahr edip yalnız
Mülevvesâtına mâzîmizin sarılmadayız?
Kış uykusunda mı geçmişti ömrü ecdâdın?
Hayır o nesl-i necîbin o şanlı evlâdın
Damarlarında şehâmet yüzerdi kan yerine;
Yüreklerinde ölüm şevki vardı can yerine.
Fakat biz onlara âid ne varsa elde yazık
Birer birer yıkarak kahvehâneler yaptık!
Bütün heyâkil-i san'at yetiştiren Şark'ın
Zemîn-i feyzi nasıl şûre-zâra döndü bakın!
Ne hastahânesi kalmış zavallı eslâfin
Ne bir imâreti bitmiş elinde ahlâfin.
Kanallann izi yok köprüler harâb olmuş;
Sebillerin başı boş çeşmeler serâb olmuş!
O kahraman babalardan doğan bu nesl-i cebîn
Ne gîrûdâr-ı maîşet bilir ne kedd-i yemîn.
Azâb içinde kalır sa'yi görse rü'yâda.
Niçin yorulmalı zâten "ölümlü dünyâ "da?
Vücud emânet-i Hak doğru hem de cennetlik.
Bu kahveler gibi Cennet de müslimîne gedik!

"Hayât-ı âile" isminde bir ma'îşet var;
Sa'âdet ancak odur... Dense hangimiz anlar ?
Hayât-ı âile dünyâda en safâlı hayat
Fakat o âlemi bizler tanır mıyız? Heyhat!
Sabahleyin dolaşıp bir kazanca hizmetle;
Evinde akşam otursan kemâl-i izzetle;
Karın çocuklann annen baban kimin varsa
Dolaşsalar; seni kat kat bu hâleler sarsa
Sarây-ı cenneti yurdunda görsen olmaz mı?
İçinde his taşıyan kalb için bu zevk az mı?
Karın nedîme-i rûhun; çocukların rûhun
Anan baban birer âgûş-i ilticâ-yı masûn.
Sıkıldın öyle mi! Lâkin biraz alışsan eğer
Fezâ kadar sana vâsi' gelir bu dar çember.
Ne var şu kahvede bilmem ki sığmıyorsun eve?
Gelin de bir bakalım... Buyrun işte bir kahve:
***
Çamurlu bir kapı üstünde bir değirmi delik;
Önünde tahta mı toprak mı? Sonna pis bir eşik.
Şu gördüğüm yer için her söylesem câiz;
Ahırla farkı: O yemliklidir bu yemliksiz!.
Zemîni yüz sene evvel döşenme malta imiş..
"İmiş "le söylüyorum. Çünkü anlamak uzun iş
O bir karış kirin altında hângi mâden var?
Tavan açık kuka renginde; sağlı sollu duvar
Maun cilâsına batmış tütünle nargileden;
Duman ocak gibi çıkmakta çünkü her lüleden.
Dikilmiş ortaya boynundan üstü az koyu al
Vücûdu kapkara leylek bacaklı bir mangal.
Şu var ki bilmeyen insan görürse birden eğer
"Balıkçılın kara saçtan yapılma heykeli!" der:
Kenarda peykelerin alt başında bir kirli
Tomar sürükleniyor bir yatak ki besbelli:
Çekilmiş üstüne yağmurluğumsu bir pırtı
Zavallının güveden lîme lîme hep sırtı.
Kurur bu örtünün üstünde yağlı bir mendil;
Ki "bir tependen inersem!" diyen hasır zenbil;
Onun hizâsına gelmez mi bir döner çöyle
Sicimle kulpuna ilmikli çifte mestiyle!
Duvarda eski ocaklar kadar geniş bir oyuk
İçinde camlı dolap var ya raflarında ne yok!
Birinci katta sülük beslenen büyük kavanoz;
Onun yanında kan almak için beş on boynuz.
İkinci katta bütün kerpetenler usturalar...
Demek ki kahveci hem diş tabîbi hem perukâr!
İnanmadınsa değildir tereddüdün sırası;
Uzun lâkırdıya hâcet ne? İşte mosturası;
Çekerken etli kemiklerle aynlıp çeneden
Sonunda bir ipe boy boy onar onar dizilen
Şu kazma dişleri sen mahya belledinse değil;
Birer mezâra işâret düşün ki her kandil!
Üçüncü katta durur sâde havlu bohçaları.
Sağında cam dolabın hücre hücre bitpazarı.
Duvarda türlü resimler: Alındı Çamlıbeli
Kaçırmış Ayvaz'ı ağlar Köroğlu rahmetli!
Arab Üzengi ye çalmış Şah İsmail gürzü;
Ağaçta bağlı duran kızda işte şimdi gözü.
Firaklıdır Kerem'in "Of?" der demez yanışı
Fakat şu "Ah mine'l-aşk"a kim durur karşı?
Gelince Ezrakabânû denen acûze kadın
Külüngü düşmüş elinden zavallı Ferhâd'ın!
Görür de böyle Rüfâî'yi: Elde kamçı yılan
Beyaz bir arslana binmiş; durur mu hiç dede can?
Bakındı bak Hacı Bektâş'a: Deh demiş duvara!
Resim bitince gelir şüphesiz ki beyte sıra.
Birer birer oku mümkünse sonra ma'nâ ver...
Hayır hülâsası kâfi yekûnu ömre sürer:
Bedâhaten kusulan herze pâreler ki düşün
Epey zaman daha lâzımdı herze olmak için!

Oturmadan içi yağ bağlamış bodur masanın
Yayılmış üstüne birçok kâğıt ki oynayanın
Elinde yağlı meşin zannedergörünce adam.
Ya tavlanın kiri? Kâbil değildir anlatamam.
Harîta-vâri açılmış en orta yerde dama;
Beyaz mı taşları yâhud siyah mı hiç sonna!
Hutûtu: Gâyr-i muayyen hudûdu memleketin:
Nazarda haylice idman gerek ki fark etsin ;
Deliklerindeki pislik lebâleb olsa yine
Bakınca bunlara gâyet temiz kalır domine.
Delikli çekmece var ha! Demirbaş eşyadan;
Yanında bir de kulaksız tekir.. Unutma aman!

Asıldı bey koza!
-Besbelli bak sırıttı aval;
- Bacak elinde mi?
- Kır Hamdi sen de dağlıyı al.
-Ulan! Kapakta imiş dağlı... Hay köpek oğlu köpek!
-Köpek oğlu kendine benzer uzun kulaklı eşek!
-Sekizli onlu ne çektinse ver de oryayı tut.
-Halim ne uğraşıyorsun bu çıkmaz işte: Kaput!

- Cihâr ü yek mi o taş?
-Hiç sıkılma öldü dü-şeş!
-Elimde yok mu diyor? Çek babam!
Aman şeş-beş!
- Hemen de buldu be? Gelsin hesaplayıp durma!
- Bi parti yendi ya akşam dikiz gelin kuruma!
- Dü-beşle bağlıyorum.
-Yağma yok!
-Elindeki ne?
-Se-yek.
Aman durun öyleyse: Penc ü yek domine!

-Mızıkçı dendi mi sensin diyor bakın ağalar:
Kırık mı söyleyin Allâh için Şu cânım zar?
-Kırık!
-Değil!
Alimallah kırık!
-Değil billâh
-Yeminsiz oynıyamazlar ki ah çocuklar ah!
-Karışmasan için olmaz değil mi? Sen de bunak!
-Gelirsem öğretirim şimdi...
Ay şu pampine bak!
Gelip de öğretecekmiş... Mezarcı Mahmud'a git!
Bir üflesen gidecek ha... Tirit mi sâde tirit!
-Zemâne piçleri! Gördün ya hepsi besmelesiz...
Ne saygı var ne hayâ var. Eğer bizim işimiz
Bu kaltabanlara kalmışsa vay benim başıma!
-Herif belâya sokarsın dırıldanıp durma!
-Mezarcı Mahmud'a git ha? Bakın it oğluna bir!
Küfürbaz alçak edepsiz Bu söylenir mi Bekir?
-Yolunca terbiye verdin ya âferin Hasan Ağa?.
-Bıraksalar beni çoktan marizlemiştim ya!
Mezarcı Mahmud'a ha? Vay babasının canına.
Bunun yaşında iken biz büyüklerin yanına
Okur da öyle girer hem ayakta beklerdik;
Otur demezseler elpençe sâde dinlerdik;
Hayır bu böyle değildir demek ne haddimize!
Evet desek bile derlerdi: Sus behey geveze
-Otuz yaşında idim belki; annesiz dışarı
Kolay kolay çıkamazdım: Döverdi çünkü karı!
Bugün onaltıyı doldurmamış yumurcaklar
Odun yemez iyi bil ha! Geberse karşı koyar.
Geçende dövmek için yoklayım dedim Kerim'i...
Bırak! Eşek değilim ben deyip dikilmez mi?
Dayak eşekler içinmiş adam dövülmezmiş..
Ya biz sözüm ona merkeb miyiz Bekir bu ne iş?
Döverdiler bizi hergün de karşı koymazdık...
Ben öyle terbiye oldum... Kolay mı insanlık?
-Dokundurur mu ne mümkün eloğlu hiç adama?
O müslümanları sen şimdi hey kuzum arama!

Gürültüsüz oyun isterseniz gelin damaya:
Zavallı açmaza düşmüş... Bakın hesaplamaya!
Oyuncunun biri dalgın elinde taş duruyor;
Rakîbi halbuki lâ yenkâtı' bıyık buruyor.
Seyirciler mütefekkir güzîde bir tabaka;
Düşrünmelerdeki şîveyse büsbütün başka:
Kiminde el filân aslâ karışmıyorken işe
Kiminde durmadan işler benân-ı endîşe.
Al işte: "Beyne burundan gerek demiş de hulûl"
Taharriyât-ı amîkayla muttasıl meşgûl!
Mühendis olmalı mutlak şu ak sakallı adam:
Zemîne dâire şeklindeki yaydı bir balgam;
Abanmış olduğu bir yamrı yumru değnekle
Mümâslar çekerek soktu belki yüzşekle!

Ayak teriyle cilâlanma tahta peykelere
Külâhlı fesli dizilmiş yığın yığın çehre:
Nasîb-i fikr ü zekâdan birinde yok gölge;
Duyulmamış bu beyinlerde his denen meleke!
Aman canım şu bizim komşu amma uğraşıcı!
-Ne belledin ya efendim? Onun bir ismi Hacı!
-Çocuğu ha mektebe verdim ha vermedimdi diye
Sokak sokak geziyor...
-Koymuyor mu medreseye?
-Koyar mı hiç?Arabî şimdi kim okur artık?
-Evet gâvurcaya düştük de sanki iş yaptık!
-Binâ'ya üç sene gittimdi hey zamanlar hey
İlim de kalmadı...
-Zâten ne kaldı? Hiçbirşey.
- Mahalle mektebi lâzımdır eski yolda bize;
Sülüs nesih bitiyor yoksa hepsi. Keyfinize!
-On üç yaşında idim aldığım zaman ketebe.
Geçende sen ne bilirsin? demez mi bir zübbe?
Dedim oğlan seni gel ben bir imtihân edeyim
Otur da yap bakalım şöyle bir kıyak temmim.
-Nasıl becerdi mi?
-Kâbil mi! Rabbi yessir'i ben
Tamam beş ayda değiştimdi kalfamız sağ iken.
-Nedir elindeki yâhuu?
-Ceride.
-At şu pisi.
-Neden?
-Yalan yazıyor oğlum onların hepisi.
-Ya doğru yazsa asarlar... Ne oldu Volkan'cı
Unuttunuz mu?
-Bırak boşboğazlık etme Hacı?
Şu karşıdan gözeten fesli zannım ağzıkara...
-Hayır demem o değil...
-Durma sen belânı ara!
-Canım lâtife yapar bilmiyor musun Ömer'i?
-Biraz rahatsızım Ahmed yakın benim feneri!

Duyuldu bir iri ses arkasından istiğfâr...
Meğer geğirti imiş.
-Pek şifâlı şey şu hıyar.
Cacık yedin mi ne hikmet hazır hemen teftîh...
-Evet şifâlı yemiştir...
-Yemiş mi? Lâ-teşbîh.
-Günâha girme. Tefâsîrde öyle yazmışlar...
Dayım demişti ki: Gördüm hıyar hadiste de var:
-Hasan bizim yeni dâmad ne oldu anlamadık
Görünmüyor?
-Karı koyvermiyor. Herif kılıbık.
-Evinde çan çan eden erkeğin de aklına şaş...
Laf anlamaz dişi mahluku durma sen uğraş.
-Kim uğraşır a babam bunca yıllık ehlim iken
Adem hesabına koymam bizim köroğlunu ben.
........................
........................
Tavanın pervazı altındaki toprak yuvadan
Bakıyor bunlara yan yan iki çifte ince nazar:
"Ya sizin bir yuvanız yok mu?" diyor anlaşılan
Dişi erkek çalışan yavrulu kırlangıçlar

-----------------------------------------------------
Meyhane

Canım sıkıldı dün akşam sokak sokak gezdim;
Sonunda bir yere saptım ki önce bilmezdim.

Bitince bir sıra ev sonra bir de virane
Dikildi karşıma bir han kılıklı meyhane:

Basık tavanlı karanlık sefil bir dükkan;
İçinde bir masa yahut civar tabutluktan

Atılma çok ölü görmüş acıklı bir teneşir!
Yanında hurdası çıkmış bir eski püskü sedir.

Sakat bacaksız on on beş hasırlı iskemle
Kırık dökük şişeler bir de çinko tepsiyle

Beş on kadeh iki üç testi... Sonra tezgahlık
Eden yan üstüne devrilme kirli bir sandık.

Sönük sönük yanıyor rafta isli bir lamba...
Önünde bir küme: fes takke hırka şalta aba

Kımıldanıp duruyorken sefil bir sohbet
Bu isli zulmete vermekte büsbütün vahşet:

- Kuzum Dimitri bu akşam biraz ziyadece ver...
- Ziyade anladık amma ya içtiğin şişeler?

- Çizersin..
- Öyle mi? Lakin silinmiyor çetele!
Bakın tavan tebeşirden görünmez oldu...
-Hele!

- Bizim peşin paramız... Anladın mı dün kurusu?
- Ayol tükendi mezem... Bari koy biraz turşu.

Arattı kendini ustan... Dinince dinlersin!
- Hasan be sende nasıl nazlı nazlı söylersin!

Nedir o türkü... Aman başka yok mu?... Hah şöyle!
- Ömer ne nazlanıyorsun? Biraz da sen söyle.

- Nevazil olmuşum Ahmed bırak sesim yok hiç...
- Sesin mi yok? Açılır şimdi: bir imam suyu iç!

- Yarın ne iştesin Osman?
- Ne işteyim... Burada!
- Dimitri çorbacı doldur! Ne durmuşun orada?

- O kim gelen?
- Baba Arif.
- Sakallı gel bakalım...
Yanaş.
- Selamunaleyküm.
- Otur biraz çakalım...

- Dimitri hey parasız geldi sanma işte para!
- Ey anladık a kuzum...
- Sar be yoldaşım cigara...

- Aman bizim Baba Arif susuz musuz içiyor!
- Onun bi dalgası olmak gerek: Tünel geçiyor.

- Moruk kaçıncı kadeh? Şimdicik sızarsın ha!
- Sızarsa mis gibi yer yetmemiş adam değil a.

Yavaş yavaş kafalar kelleler kızışmıştı
Ağız burun hele sesler bütün karışmıştı;

Dikildi ağzına baktım açık duran kapının
Fener elinde bir erkek yanında bir de kadın.

Beş on dakika süren bir düşünceden sonra
Kadın girdi o zulmet-sera-yı menfura. (Nefret edilen karanlık yer)

Gözünde ebr-i teessür yüzünde hun-i hicab(üzüntü gözyaşlari)
Vücudu ra'se-i na-çar-i ye's içinde harab(çaresizlik üzüntüsü)

Teveccüh eyleyerek sonradan gelen Babaya:
- Demek taşınmalı artık çoluk çocuk buraya!

Ayol nedir bu senin yaptığın? Utan azıcık...
Anan da ben de yumurcakların da aç kaldık!

Ne iş ne güç gece gündüz içip zıbar sade;
Sakın düşünme çocuklar acep ne yer evde?

Evet sen el kapısında sürün işin yoksa!
Getir bu sarhoşa yutsun getir paran çoksa!

Zavallı ben... Çamaşır tahta her gün uğraş da
Sonunda bir paralar yok el elde baş başta!

O tahtalar çamaşırlar da geçti yok halim...
Ayakta sallanışım zorlanır Hüda alim!

Çalışmadın beni hep bunca yıl çalıştırdın;
O yavrucakları çıplak sefil alıştırdın;

Bilir mahalleli kim aldığın zamanda beni
Çehiz çimenle donatmıştı beybabam evini.

Ne oldu şimdi o eşya? Satıp kumarda yedin!
Evet kumarda yedin hem de karşılarda yedin!
.....
.....
Herif! Şu halime bak merhametli ol azıcık...
Bırak o zıkkımı içtiklerin yeter artık.

Efendiler ağalar siz de bir nasihat edin
Sizin belki var evladınız...
- Hasan ne dedin?

- Bırak köpoğlu kadın amma çalçeneymiş ha!
- Benimki çok daha fazlaydı.
- Etme!
- Elbet ya!

Onun için boşadım. Sen işitmedin mi Halim?
- Kadın lakırdısı girmez kulağıma zati benim.

Senin kadın dediğin adeta pabuç gibidir:
Biraz vakti taşınır sonradan değiştirilir.

Kadın bu sözleri duymaz tazallüm eylerdi;
Herif mezar taşı tavriyle sade dinlerdi;

Açılıp ağzı nihayet açılmaz olsa idi!
Taşıp döküldü içinden şu la'net-i ebedi:

- Cehennem ol seni hınzır orospu git Boşsun!
- Ben anladım işi sen komşu iyice sarhoşsun;

Ayıltınız şunu yahut!
-ilişmeyin!
-Bırakın!
Herif ayıldı mı bilmem düşüp bayıldı kadın!
------------------------------------------------------------------------------------
Necid Çöllerinde

Ya Nebi! Şu halime bak!
Nasıl ki bağrı yanar gün kızınca sahranın
Benim de ruhumu yaktıkça yaktı hicranın!
Harim-i pakine can atmak istedim durdum
Gerildi karşıma yıllarca ailem yurdum
"Tahammül et" dediler…Hangi bir zamana kadar?
Ne bitmez olsa tahammül onun da bir sonu var.
Gözümde tüttü bu andıkça yandığım toprak
Önümde durmadı artık ne hanuman ne ocak
Yıkıldı hepsi.. Ben aştım diyar-ı Sudan'ı
Üç ay "Tihame!" deyip çiğnedim beyabanı
Kemiklerim bile yanmıştı belki sahrada
Yetişmeyeydin eğer ya Muhammed imdada
Eserdi kumda yüzerken serin serin nefesin
Akarsular gibi çağlardı her tarafta sesin
İradem olduğu gündür senin iradene ram
Bir an için bana yollarda durmak haram
Bütün heyakili hilkatle hasbihal ettim
Leyale derdimi döktüm cibali söylettim
Yanıp tutuşmadan aylarca yummadım gözümü
Nucuma sor ki bu kirpikler uyku görmüş mü?
Azabı hecrine katlandım elli üç senedir
Sonunda alnıma çarpan bu zalim örtü nedir?
Beş-altı sineyi hicran içinde inleterek
Çıkan yüreklere hüsran mı merhamet mi gerek?
Demir nikaabını kaldır mezar-ı pakinden!
Bu hasta ruhumu artık kayırma hakinden!
Nedir o meşale? Nurun mu? Ya Resulallah!

-----------------------------------------------------------------
Oğlum Bu Temenni Neye Benzer Bana Bak:

Oğlum bu temenni neye benzer bana bak:
Eşeklerin canı yükten yanar aman derler
Nedir bu çektiğimiz derd çifte çifte semer!
Biriyle uğraşırken gelip çatar öbürü;
Gelir ki taş gibi hain hem eskisinden iri.
Semerci usta geberseydi... değmeyin keyfe!
Evet gebermelidir inkisar edin herife.
Zavallı usta göçer bir gün akibet ancak
Makamı öyle uzun boylu nerede boş kalacak?
Çırak mı kalfa mı kim varsa yaslanır köşeye;
Takım biçer durur artık gelen giden eşeğe.
Adam meğer acemiymiş semerse hayli hüner;
Sırayla baytarı boylar zavallı merkepler.
Bütün o beller omuzlar çürür çürür oyulur;
Sonunda her birinin sırtı yemyeşil et olur.
'Giden semerciyi derler bulur muyuz şimdi?
Ya böyle kalfa değil basbayağı muallimdi.
Nasıl da kadrini vaktıyla bilemedik tuhaf iş:
Semer değilmiş o rahmetlininki devletmiş!'
Nasihatım sana:'herzeyle iştigali bırak!
Adamlığın yolu neredeyse bul da girmeye bak!
Adam mısın: ebediyyen cihanda hürsün gez;
Yular takıp seni bir kimsecik sürükleyemez.
Adam değil misin oğlum gönüllüsün semere
Küfür savurma boyun kestiğin semercilere.

------------------------------------------------------------
Pek Hazin Bir Mevlid Gecesi

Yıllar geçiyor ki yâ Muhammed
Aylar bize hep muharrem oldu!
Akşam ne güneşli bir geceydi...
Eyvah o da leyl-i mâtem oldu!.
Âlem bugün üç yüz elli milyon
Mazlûma yaman bir âlem oldu!
Çiğnendi harîm-i pâki ser'in;
Nâmûsa yabancı mahrem oldu!
Beyninde öten çanın sesinden
Binlerce minâre ebkem oldu.
Allah için ey Nebiyy-i ma’sûm
İslâm'ı bırakma böyle bîkes
İslâm'ı bırakma böyle mazlûm.
--------------------------------------------------------------
1.Resmim İçin

Dış yüzüm böyle ağardıkça ağarmakta fakat
Sormayın iç yüzümün rengini! Yüzler karası!
Beni kendimde utandırdı hakikat şimdi
Bana hiç benzemeyen suretimin manzarası!


2.Resmim İçin

Toprakta gezen gölgeme toprak çekilince heyhat
Günler şu heyulayı da er geç silecektir.
Rahmetle anılmak ebediyet budur amma
Sessiz yaşadım kim beni nerden bilecektir?



3.Resmim İçin

Bir canlı izin varsa şu toprakta silinmez;
Ölsen seni sırtında taşır toprağın altı.
Ey gölgeden ümmid-i vefa eyleyen insan;
Kaç gün seni hatırlayacaktır şu karaltı.
----------------------------------------------------------
1.Tebrik

Velinimetim Emir Abbas Halim Paşa'ya

Gökten ay parçası halinde rahmet güneşi
İndi afaka bu akşam bu mübarek akşam.
Ebedi kandili yandıkça Hüda'dan dilerim
Parlasın dursun o iman senin alnında Paşam.


2.Tebrik

Dört taraftan akın etmiş de nasıl çepçevre
Saracaklarsa yarın Kabe'yi Hücca-ı kiram;
Öyle sarsın Paşa'mın ömrünü Hak'tan dilerim
Tutunup el ele yüzlerce mübarek bayram.








--------------------------------------------------------------------------------


Tek Hakikat

Tek hakikat var evet bellediğim dünyada
Elli altmış sene gezdimse de şaşkın şaşkın;
Hepimiz kendimizin bağrı yanık aşıkıyız
Sade ilanı çekilmez bu acayip aşkın!






--------------------------------------------------------------------------------


Uyan

Baksana kim boynu bükük ağlayan.
Hakkı hayatındır senin ey müslüman
Kurtar artık o biçareyi Allah için.
Artık ölüm uykularından uyan.

Bunca zamandır uyudun kanmadın
Çekmediğin çile kalmadı uslanmadın.
Çiğnediler yurdunu baştan başa.
Sen yine bir kere kımıldanmadın.

Ninni değil dinlediğin velvele
Kükreyerek akmada müstakbele.
Bir ebedi sel ki zamandır adı
Haydi katıl sen de o coşkun sele.

Karşı durulmaz cereyan sine-çak...
Varsa duranlar olur elbet helak.
Dalgaların anmadan seyrini
Göz göre girdâba nedir inhimak?

Dehşeti maziyi getir yadına;
Kimse yetişmez yarın imdadına.
Merhametin yok diyelim nefsine;
Merhamet etmez misin evladına?

Ben onu dünyaya getirdim diye
Kalkışacaksın demek öldürmeye!
Sevk ediyormuş meğer insanları
Hakkı-i übüvvet de bu caniliğe!

Doğru mudur ye's ile olmak tebah?
Yok mu gelip gayrete bir intibah?
Beklediğin subh-i kıyamet midir?
Gün batıyor sen arıyorsun tebah.!

Gözleri maziye bakan milletin
Ömrü temadisi olur nakbetin.
Karşına müstakbeli dikmiş Hüdâ
Görmeye lakin daha yok niyyetin.

Ey koca şark! Ey ebedi meskenet!
Sen de kımıldanmaya bir niyet et.
Korkuyorum Garbın elinden yarın
Kalmayacak çekmediğin mel'anet.

Hakk-ı hayatın daha çiğnenmeden
Kan dökerek almalısın merd isen.
Çünkü bugün ortada hak sahibi
Bir kişidir: "Hakkımı vermem" diyen.


---------------------------------------------------------------------
Ya Rab Bu Uğursuz Gecenin Yok Mu Sabahı?

"İçimizdeki beyinsizlerin işledikleri yüzünden bizi helâk eder misin Allah’ım?"
(A’râf Suresi 155. Ayetin bir kısmı)

Yâ Râb bu uğursuz gecenin yok mu sabâhı?
Mahşerde mi bîçârelerin yoksa felâhı!
Nûr istiyoruz... Sen bize yangın veriyorsun!
diyoruz... Boğmaya kan gönderiyorsun!
Esmezse eğer bir ezelî nefha yakında
Yâ Rab o cehennemle bu tûfan arasında
Toprak kesilip kum kesilip Âlem-i İslâm;
Hep fışkıracak yerlerin altındaki esnâm!
Bîzâr edecek korkuyorum Cedd-i Hüseyn'i
En sonra salîb ormanı görmek Harameyn'i!...
Bin üç yüz otuz beş senedir arz-ı Hicaz'ın
Âteşli muhitindeki sûzişli niyâzın
Emvâci hurûş-âver olurken melekûta?
Sönsün de İlâhi şu yanan meş'al-i vahdet
Teslis ile çöksün mü bütün âleme zulmet?
Üç yüz bu kadar milyonu canlandıran îman
Olsun mu beş on sersemin ilhâdına kurban?
Enfâs-ı habisiyle beş on rûh-u leimin
Solsun mu o parlak yüzü Kur'an-ı Hakim'in?
İslâm ayak altında sürünsün mü nihâyet?
Yâ Rab bu ne hüsrandır İlâhi bu ne zillet?
Mazlûmu nedir ezmede ezdirmede mânâ?
Zâlimleri adlin hani öldürmedi hâlâ!
Câni geziyor dipdiri... Can vermede mâsûm!
Suç başkasınındır da niçin başkası muhkûm?
Lâ yüs'ele binlerce sual olmasa du kurbân;
İnsan bu muammalara dehşetle nigeh-bân!

Eyvâh! Beş on kâfirin îmanına kandık;
Bir uykuya daldık ki: cehennemde uyandık!
Mâdâm ki ey adl-i İlâhi yakacaktın...
Yaksaydın a mel'unları... Tuttun bizi yaktın!
Küfrün o sefil elleri âyâtını sildi:
Binlerce cevâmi' yıkılıp hâke serildi!
Kalmışsa eğer bir iki mâbed o da mürted:
Göğsündeki haç küfrüne fetvâ-yı müeyyed!
Dul kaldı kadınlar babasız kaldı çocuklar
Bir giryede bin ailenin mâtemi çağlar!
En kanlı senâatle kovulmuş vatanından
Milyonla hayâtın yüreğinden gidiyor kan!
İslâm'ı elinden tutacak kaldıracak yok...
Nâ-hak yere feryâd ediyor: âcize hak yok!
Yetmez mi musâb olduğumuz bunca devâhi?
Ağzım kurusun... Yok musun ey adl-i İlâhî!






--------------------------------------------------------------------------------


Zulmü Alkışlayamam

Zulmü alkışlayamam zâlimi asla sevemem;
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.
Biri ecdâdıma saldırdı mı hattâ boğarım!..
- Boğamazsın ki!
- Hiç olmazsa yanımdan koğarım.
Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam;
Hele hak nâmına haksızlığa ölsem tapamam.
Doğduğumdan beridir âşıkım istiklâle
Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle!
Yumuşak başlı isem kim dedi uysal koyunum?
Kesilir belki fakat çekmeye gelmez boyunum!
Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim
Onu dindirmek için kamçı yerim çifte yerim!
Adam aldırma da geç git diyemem aldırırım.
Çiğnerim çiğnenirim hakkı tutar kaldırırım!
Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu...
İrticâın şu sizin lehçede ma'nâsı bu mu?


--------------------------------------------------------------------------------


Şehitler Abidesi İçin

Gökkubbenin altında yatar al kan içinde
Ey yolcu şu toprak için can veren erler.
Hakk'ın bu veli kulları taş türbeye girmez
Gufrana bürünmüş yalınız Fatiha bekler




--------------------------------------------------------------------------------


İstiklâl Marşı

- Kahraman Ordumuza -

Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır parlayacak;
O benimdir o benim milletimindir ancak.

Çatma kurban olayım çehreni ey nazlı hilâl!
Kahraman ırkıma bir gül! Ne bu şiddet bu celâl?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helâl
Hakkıdır Hakk'a tapan milletimin istiklâl!

Ben ezelden beridir hür yaşadım hür yaşarım.
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim bendimi çiğner aşarım.
Yırtarım dağları enginlere sığmam taşarım.

Garbın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar
Benim îman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
Ulusun korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar
"Medeniyyet!" dediğin tek dişi kalmış canavar?

Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma sakın.
Siper et gövdeni dursun bu hayâsızca akın.
Doğacaktır sana va'dettiği günler Hakk'ın
Kim bilir belki yarın belki yarından da yakın.

Bastığın yerleri "toprak!" diyerek geçme tanı:
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehit oğlusun incitme yazıktır atanı:
Verme dünyaları alsan da bu cennet vatanı.

Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki fedâ?
Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan şühedâ!
Cânı cânânı bütün varımı alsın da Hüdâ
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüdâ.

Ruhumun senden İlâhi şudur ancak emeli:
Değmesin mabedimin göğsüne nâmahrem eli.
Bu ezanlar - ki şahâdetleri dinin temeli -
Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli.

O zaman vecd ile bin secde eder - varsa - taşım
Her cerîhamdan İlâhi boşanıp kanlı yaşım
Fışkırır ruh-i mücerred gibi yerden na'şım;
O zaman yükselerek arşa değer belki başım.

Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl.
Ebediyyen sana yok ırkıma yok izmihlâl:
Hakkıdır hür yaşamış bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır Hakk'a tapan milletimin istiklâl!


----------------------------------------------------------
Konu içeriğindeki şiirler:

Atiyi Karanlık Görerek Azmi Bırkmak
Bayram
Bir Gece
Bülbül
Çanakkale Şehidlerine
Ey Yolcu
Fatih Kürsüsü'den
Hasta
Hürriyet
Istigrak
Kacakarı ile Ömer
Korkma!
Kısada Hisse
Mahalle Kahvesi
Meyhane
Necid Çöllerinde
Oğlum Bu Temennini Neye Nezer Bana Bak:
Pek Hazin Bir mevlid Gecesi
Resim İçin
Resmim İçin (1 2 3)
Tebrik (1 2)
Tek Hakikat
Uyan
Ya Rab Bu Uğursuz Gecenin Yok Mu Sabahı?
Zulmü Alkışlayamam
Şehitler Abidesi İçin
İstiklal Marşı
Korax isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Bookmarks


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Sizin Yeni Konu Acma Yetkiniz var yok
Sizin Konu Yanıtlama Yetkiniz var
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz

Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Mehmet Akif Ersoy-Safahat (100 Temel Eser) уυѕυƒ Kitap Özetleri 0 09-04-2008 01:00
Mehmet Akif Ersoy olacak Yaso Magazin & Dedikodu 0 07-19-2008 01:16
Mehmet Akif Ersoy(1873-1936) LeGoLaS Sanatçılar & Ünlüler 0 03-30-2008 20:31
Mehmet Akif Ersoy LeGoLaS Şairler - Yazarlar 0 03-27-2008 19:40
Mehmet Âkif Ersoy Hayatı Yaso Türk Dili ve Edebiyat 0 02-14-2008 18:30


Şu Anki Saat: 02:16


İçerik sağlayıcı paylaşım sitelerinden biri olan Bilqi.com Forum Adresimizde T.C.K 20.ci Madde ve 5651 Sayılı Kanun'un 4.cü maddesinin (2).ci fıkrasına göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur. bilqi.com hakkında yapılacak tüm hukuksal Şikayetler doganinternet@hotmail.com ve streetken27@gmail.com dan iletişime geçilmesi halinde ilgili kanunlar ve yönetmelikler çerçevesinde en geç 1 (Bir) Hafta içerisinde bilqi.com yönetimi olarak tarafımızdan gereken işlemler yapılacak ve size dönüş yapacaktır.
Powered by vBulletin® Version 3.8.4
Copyright ©2000 - 2017, Jelsoft Enterprises Ltd.
Search Engine Optimisation provided by DragonByte SEO v2.0.36 (Lite) - vBulletin Mods & Addons Copyright © 2017 DragonByte Technologies Ltd.

Android Rom

Android Oyunlar

Android samsung htc

Samsung Htc

Nokia Windows