Bilqi Forum  

Geri git   Bilqi Forum > >

Siz Sorun Biz Cevaplayalim(Maximum 5-10dk)

ÖDEVLERİNİZİ BULMAKTA ZORLANIYOMUSUNUZ!

SORUN ANINDA CEVAPLIYALIM.

TÜM SORULARINIZA ANINDA CEVAP VERİLECEKTİR !

Sitemize Üye Olmadan Konulara Cevap Yazabilir Ayrıca Soru Cevap Bölümüne Konu Açabilirsiniz !

Yeni Konu aç Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 10-22-2009, 08:59   #1
Yaso
Operator
 
Yaso - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jan 2008
Mesajlar: 32.967
Tecrübe Puanı: 1000
Yaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond repute
Standart soru geceyarısı güneşi Alacakaranlık serisi Geceyarısı Güneşi kitabının çevirisi

Alacakaranlık serisi Geceyarısı Güneşi kitabının çevirisi
4. Gelecek Görüşleri

Okula geri döndüm. Yapılması doğru olan şey buydu, en az göze çarpacak davranış.
Günün sonuna doğru, neredeyse diğer bütün öğrenciler de sınıflarına
dönmüşlerdi. Sadece Tyler, Bella ve – muhtemelen kazayı okulu asmak için bir
bahane olarak kullanan – birkaç kişi daha yoktu.
Doğru olanı yapmak benim için bu kadar zor olmamalıydı; ama bütün
öğleden sonra boyunca – gidip tekrar kızı bulmak için – okulu asma dürtüsüne karşı
dişlerimi gıcırdatmıştım.
Bir takipçi gibi. Saplantılı bir takipçi gibi. Saplantılı, vampir bir takipçi gibi.
Bugün okul – bir şekilde, inanılmaz halde – geçen haftakinden daha da sıkıcı
geliyordu. Koma gibi. Sanki tuğlalardan, ağaçlardan, gökyüzünden, etrafımdaki
yüzlerden renk çekilmiş gibiydi… Duvarlardaki çatlakları izledim.
Yapmam gereken başka bir doğru şey daha vardı… yapmadığım. Tabii ki,
aynı zamanda yanlış bir şeydi. Tamamen hangi bakış açısından bakıldığına bağlıydı.
Bir Cullen’ın – sadece bir vampir değil, bir Cullen’ın, bizim dünyamızda çok
ender bir durum olarak bir aileye ait olan birinin – perspektifinden doğru olan
bunun gibi bir şey yapmaktı:
“Seni sınıfta gördüğüme şaşırdım Edward. Bu sabahki feci kazaya karıştığını
duymuştum.”
“Evet Bay Banner; ama ben şanslı olandım.” Arkadaşça bir gülümseme. “Hiçbir zarar
görmedim… Keşke aynısını Tyler ve Bella için de söyleyebilsem.”
“Durumları nasıl?”
“Sanırım Tyler iyi… sadece araba camları yüzünden olan önemsiz çizikler. Bella’dan
emin değilim ama.” Endişeli bir bakış. “Sarsıntı geçirmiş olabilir. Bir süre oldukça tutarsız
olduğunu duydum – hatta bazı şeyler gördüğünü. Doktorların endişelendiğini biliyorum…”
Olması gereken buydu. Aileme borçlu olduğum buydu.
“Seni sınıfta gördüğüme şaşırdım Edward. Bu sabahki feci kazaya karıştığını
duymuştum.”
“Yaralanmadım.” Gülümseme yok.
Bay Banner rahatsız olarak ağırlığını diğer ayağına verdi.
“Tyler Crowley ve Bella Swan’ın nasıl olduğunu biliyor musun? Yaraları
olduğunu duydum…”
Omuz silktim. “Bilmiyorum.”
Bay Banner boğazını temizledi. “Ee, doğru…” dedi, soğuk bakışım sesinin
kulağa zoraki gelmesine neden oldu.
Hızla sınıfın önüne yürüdü ve derse başladı.
Bu yapılması yanlış olan şeydi. Eğer buna daha anlaşılmaz bir bakış açısından
bakılmazsa.
Sadece kıza arkasından iftira atmak çok… çok adice gelmişti, özellikle o bana
hayal edebileceğimden daha güvenilir biri olduğunu kanıtlarken. İyi bir sebebi
olmasına rağmen bana ihanet edecek hiçbir şey söylememişti. O sırrımı korumaktan
başka hiçbir şey yapmamışken ben ona ihanet edebilir miydim?
Neredeyse aynı diyalogu Bayan Goff’la da yaşadım – sadece İngilizce yerine
İspanyolca olarak – ve Emmett bana bir bakış attı.
Umarım bugün olanlar için iyi bir açıklaman vardır. Rose kavgaya hazır.
Ona bakmadan gözlerimi devirdim.
Aslında kulağa kusursuz gelen bir açıklama bulmuştum. Minibüsün kıza
çarpmasını engellemek için hiçbir şey yapmadığımı düşünerek… Bu düşünceden
irkildim; ama eğer araç ona çarpsaydı, eğer ezilseydi ve kanamaya başlasaydı,
kırmızı sıvı dökülseydi, asfalta doğru boşa aksaydı, taze kan kokusu havada
yayılsaydı…
Tekrar titredim ama sadece dehşetle değil. Bir parçam arzuyla titredi. Hayır,
onun kanamasını hepimizi çok daha şok edici ve göze batacak halde teşhir etmeden
izleyemezdim.
Bu kulağa kusursuz gelen bir mazeretti… ama kullanmayacaktım. Çok utanç
vericiydi.
Ve ne olursa olsun, olaydan uzun süre sonrasına kadar da aklıma gelmemişti.
Jasper’a dikkat et, diye devam etti Emmett, dalgınlığımın farkında olmadan. O
kadar sinirli değil… ama daha kararlı.
Neyi kastettiğini gördüm ve oda bir süre etrafımda döndü. Öfkem o kadar
yakıcıydı ki, kırmızı bir sis görüşümü bulutlandırdı. Boğulacağımı sandım.
TANRI AÃ�KINA EDWARD! SAKİN OL! diye bağırdı Emmett kafasının içinde.
Elini omuzlarımın üzerine koyup ayaklarımın üzerine zıplamadan önce beni orada
tuttu. Tüm gücünü çok ender kullanırdı – nadiren gerek olurdu, çünkü
karşılaştığımız bütün vampirlerden daha güçlüydü – ama şimdi kullanıyordu. Beni
aşağı itmek yerine kolumu kavradı. Eğer itiyor olsaydı, altımdaki sandalye çökerdi.
SAKİN! diye emretti.
Kendimi sakinleştirmeye çalıştım; ama zordu. Öfke kafamın içinde yanıyordu.
Jasper biz konuşana kadar hiçbir şey yapmayacak. Sadece yöneldiği yolu bilmen
gerektiğini düşündüm.
Rahatlamaya odaklandım ve Emmett’in elinin gevşediğini hissettim.
Daha fazla acayip davranmamaya çalış. Ã�u anki durumda başın yeterince belada.
Derin bir nefes aldım ve Emmett beni bıraktı.
Odayı rutin olarak taradım; ama tartışmamız o kadar kısa ve sessiz olmuştu ki
sadece Emmett’in arkasında oturan birkaç kişi fark etmişti. Hiçbiri ne anlam
çıkaracağını bilemedi ve boş verdiler. Cullen’lar ucubeydi – bunu herkes zaten
biliyordu.
Kahretsin çocuk, feci durumdasın. diye ekledi Emmett, tonunda anlayışla.
“Isır beni,” diye mırıldandım fısıltıyla ve alçak sesli kıkırdamasını duydum.
Emmett kin tutmazdı ve muhtemelen onun basit doğasına daha çok
minnettarlık duymalıydım; ama Jasper’ın planlarının Emmett’a mantıklı geldiğini,
bunun yapılacak en iyi şey olabileceğini düşündüğünü biliyordum.
Öfke patlamak üzereydi, zorlukla kontrol altında tutabiliyordum. Evet,
Emmett benden güçlüydü; ama beni bilek güreşinde yenememişti. Bunun hile
yaptığım için olduğunu öne sürmüştü; ama düşüncelerini duymak benim bir
parçamdı, müthiş gücü nasıl onun bir parçasıysa. Bir kavgada eşittik.
Bir kavga? Yöneldiğim yer bu muydu? Zar zor tanıdığım bir insan için ailemle
savaşacak mıydım?
Bir an düşündüm, kızın vücudunun kollarımdaki kırılgan hissiyle, Jasper,
Rose ve Emmett’i – olağanüstü derecede güçlü ve hızlı, doğal ölüm makineleri – yan
yana koydum…
Evet, onun için savaşırdım. Aileme karşı. Titredim.
Ama onu tehlikeye sokan benken, savunmasız bırakmak adil değildi.
Tek başıma kazanamazdım gerçi, üçüne karşı değil. Müttefiklerimin kimler
olacağını merak ettim.
Carlisle, kesinlikle. Kimseyle kavga etmezdi; ama Rose ile Jasper’ın planlarına
tamamen karşı olurdu. Bütün ihtiyacım olan bu olabilirdi. Görecektim…
Esme, şüpheli. Bana karşı olmazdı ve Carlisle’a katılmamaktan nefret ederdi;
ama ailesini tam tutacak her plana katılırdı. Eğer Carlisle ailemizin ruhuysa, Esme de
kalbiydi. Carlisle bize takip edilmeyi hak eden bir lider vermişti; Esme bu takibi bir
sevgi hareketi haline getirmişti. Hepimiz birbirimizi seviyorduk – şu anda Jasper ve
Rose’a hissettiğim öfke altında bile, kızı kurtarmak için onlarla kavga etmeyi
planlarken bile, onları sevdiğimi biliyordum.
Alice… Hiçbir fikrim yoktu. Muhtemelen neyin geldiğini gördüğüne göre
değişirdi. Kazanan tarafın yanında yer alırdı, diye hayal ettim.
O zaman bunu yardım olmadan yapmak zorunda kalacaktım. Tek başıma
onların eşi değildim; ama kızın benim yüzümden incinmesine izin vermeyecektim.
Bu kaçma anl***** gelebilirdi…
Öfkem, ani kara mizahla biraz söndü. Kızın onu kaçırmama nasıl tepki
verebileceğini hayal edebiliyordum. Tabii, tepkilerini çok ender doğru tahmin
ediyordum – ama dehşet dışında başka ne hissedebilirdi?
Bunu nasıl yapabileceğimden emin değildim gerçi – onu kaçırmayı. Yanında
uzun süre kalamazdım. Muhtemelen onu sadece annesine geri götürürdüm. Bu
kadarı bile tehlike doluydu. Onun için.
Ve aynı zamanda benim için de olduğunu anladım, aniden. Eğer onu kazayla
öldürürsem… bunun bana tam olarak ne kadar acı vereceğinden emin değildim; ama
yoğun ve şiddetli olacağını biliyordum.
Önümdeki karışıklıklar hakkında düşünürken zaman çabuk geçti. Evde beni
bekleyen tartışma, ailemle olan çatışma, daha sonra gitmek zorunda kalabileceğim
uzaklıklar…
Eh, artık bu okulun dışındaki hayatın monoton olduğundan şikayet
edemezdim. Kız bu kadarını değiştirmişti.
Emmett ve ben zil çaldığında sessizce arabaya yürüdük. Benim için
endişeleniyordu ve Rosalie için. Bir kavgada kimin yanında olmak zorunda
olduğunu biliyordu ve bu onu rahatsız ediyordu.
Diğerleri de bizi arabada sessiz bir şekilde bekliyordu. Çok sessiz bir gruptuk.
Sadece bağırışı duyabiliyordum.
Geri zekalı! ****! *****! Budala! Bencil, sorumsuz *****! Rosalie iç sesinin avazı
çıktığı kadar bağırarak durmaksızın hakaret etti. Bu diğerlerini duymayı
zorlaştırıyordu; ama onu mümkün olduğunca duymazdan geldim.
Emmett, Jasper konusunda haklıydı. Kararından emindi.
Alice sıkıntılıydı, Jasper için endişeleniyor, gelecekle ilgili görüntüleri gözden
geçiriyordu. Jasper kıza hangi yönden gelirse gelsin, Alice beni her zaman orada, onu
engellerken görüyordu. İlginç… Rosalie de, Emmett de o görüşlerde onunla değildi.
O zaman Jasper yalnız çalışmayı planlıyordu. Bu işleri eşitlerdi.
Jasper en iyiydi, kesinlikle aramızdaki en deneyimli savaşçıydı. Benim tek
avantajım hamlelerini onları yapmadan duyabiliyor olmamdı.
Emmett’la ya da Jasper’la hiçbir zaman şaka dışında kavga etmemiştim –
sadece vakit öldürmek için. Gerçekten Jasper’ı incitmeye çalışma fikri üzerine hasta
hissettim.
Hayır böyle olmayacaktı. Sadece onu engelleyecektim. O kadar.
Alice’e odaklanıp Jasper’ın değişik saldırı yollarını ezberlemeye başladım.
Bunu yaptığım sırada görüşleri değişti, Swan’ların evinden çok uzağa gitti.
Onu daha erken engelliyordum…
Kes şunu Edward! Böyle olamaz. İzin vermem.
Ona cevap vermedim, sadece izlemeye devam ettim.
Daha ilerisini araştırıyordu, sisli, kesin olmayan uzak ihtimalleri. Her şey
belirsiz ve anlaşılmazdı.
Eve gidiş yolu boyunca tartışmalı sessizlik kalkmadı. Evden uzakta olan
büyük garaja park ettik; Carlisle’ın Mercedes’i oradaydı, Emmett’in büyük cipi,
Rose’un M3’ü ve benim Vanquish’imin yanındaydı. Carlisle’ın evde olmasına
sevinmiştim – sessizlik patlamayla bitecekti ve bu gerçekleştiğinde onun orada
olmasını istiyordum.
Direkt olarak yemek odasına gittik.
Bu oda, tabii ki, hiçbir zaman tasarlandığı amaca hizmet etmezdi; ama
sandalyelerle çevrilmiş maun renkli uzun bir masayla döşenmişti – bütün sahne
malzemelerini doğru yerleştirmek konusunda titizdik. Carlisle burayı konferans
odası olarak kullanmayı seviyordu. Böyle güçlü ve bambaşka kişiliklerden oluşan bir
grupta, bazen işleri sakin, oturmuş davranışlarla tartışmak gerekiyordu.
İçimde yerin çok yardımcı olmayacağına dair bir his vardı.
Carlisle odanın doğu tarafındaki alışılmış yerinde oturdu. Esme de onun
yanına – masanın üzerine el ele tutuştular.
Esme’nin gözleri benim üzerimdeydi, altın rengi derinlikleri endişeyle
doluydu.
Kal. Tek düşüncesi buydu.
Benim için gerçekten bir anne olan kadına gülümseyebilmeyi dilerdim; ama
şu anda ona verebileceğim hiçbir güvence yoktu.
Carlisle’ın diğer yanına oturdum. Esme onun etrafından uzandı ve serbest
elini omzuma koydu. Neyin başlamak üzere olduğuna dair hiçbir fikri yoktu; sadece
benim için endişeleniyordu.
Carlisle’ın bununla ilgili daha iyi bir sezisi vardı. Dudakları sıkıca birbirine
bastırılmıştı ve alnı kırışmıştı. İfadesi genç yüzüne göre çok yaşlı görünüyordu.
Herkes otururken, çizgilerin çekildiğini görebiliyordum.
Rosalie uzun masanın diğer ucuna, Carlisle’ın karşısına oturdu. Gözlerini hiç
kaçırmadan bana öfkeyle baktı.
Emmett onun yanına oturdu, hem yüzü hem de düşünceleri endişeliydi.
Jasper durakladı ve sonra Rosalie’nin arkasındaki duvarın önünde durdu.
Kararlıydı, bu tartışmanın sonucuna aldırışsızdı. Dişlerim birbirine kenetlendi.
Alice içeri giren son kişiydi ve gözleri uzaktaki bir şeye odaklıydı – hala bir
anlam çıkarabilmesi için çok bulanık olan geleceğe. Hakkında düşünmüş gibi
görünmeden Esme’nin yanına oturdu. Sanki baş ağrısı çekiyormuş gibi alnını
ovuşturdu. Jasper zorla kıpırdandı ve ona katılmayı düşündü; ama yerinde kaldı.
Derin bir nefes aldım. Bunu ben başlatmıştım – ilk ben konuşmalıydım.
“Özür dilerim.” dedim önce Rose’a, ardından Jasper’a ve sonra Emmett’e
bakarak. “Hiçbirinizi riske atmak istememiştim. Bu düşüncesizdi ve acele
davranışımın sorumluluğunu tamamen üstleniyorum.”
Rosalie bana meşum bir şekilde öfkeyle baktı. “Ne demek istiyorsun
‘sorumluluğu tamamen üstleniyorum’ derken? Düzeltecek misin?”
“Senin kastettiğin şekilde değil.” dedim sesimi normal ve alçak tutmaya
çalışarak. “Eğer işleri daha iyi hale getirecekse şimdi gitmek istiyorum.” Eğer kızın
güvende olacağına, hiçbirinizin ona dokunmayacağına inanırsam, diye düzelttim kafamın
içinde.
“Hayır.” diye mırıldandı Esme. “Hayır Edward.”
Elini okşadım. “Sadece birkaç yıl.”
“Esme haklı ama.” dedi Emmett. “Ã�imdi hiçbir yere gidemezsin. Bu kesinlikle
yardımcı olmaz. İnsanların ne düşündüğünü her zamankinden fazla bilmemiz
gerekiyor.”
“Alice büyük herhangi bir şeyi yakalar.” diye karşı çıktım.
Carlisle kafasını salladı. “Sanırım Emmett haklı Edward. Eğer sen ortadan
kaybolursan kızın konuşma ihtimali artar. Ya hepimiz gitmeliyiz, ya da hiçbirimiz.”
“Hiçbir şey söylemeyecek.” diye ısrar ettim çabucak. Rosalie patlamak
üzereydi ve öncelikle bu gerçeğin ortada olmasını istedim.
“Onun zihnini bilmiyorsun.” dedi Carlisle.
“Bu kadarını biliyorum. Alice, bana arka çık.”
Alice bana bezgin bir ifadeyle baktı. “Bunu görmezden gelirsek ne olacağını
göremem.” Rose ile Jasper’a baktı.
Hayır, o geleceği göremiyordu – Rose ve Jasper bu olayı görmezden
gelmemeye bu kadar kararlıyken değil.
Rosalie’nin avucu masaya gürültüyle indi. “O insana bir şey söyleme şansı
veremeyiz. Carlisle bunu görmek zorundasın. Hepimiz kaybolmaya karar versek bile
arkamızda hikayeler bırakmak güvenli değil. Türümüzün kalanından çok farklı
yaşıyoruz – bizi suçlamaya bayılacak olanları biliyorsun. Herkesten daha dikkatli
olmalıyız.”
“Arkamızda daha önce de söylentiler bıraktık.” diye hatırlattım ona.
“Sadece söylentiler ve şüpheler Edward. Görgü tanıkları ve ****ller değil!”
“****l!” dedim küçümseyerek.
Ama Jasper başını sallıyordu, gözleri sertti.
“Rose–” diye başladı Carlisle.
“Bitirmeme izin ver Carlisle. Büyük bir şey olmasına gerek yok. Kız bugün
kafasını vurdu. O zaman, belki de o yaralanmanın göründüğünden daha ciddi
olduğu ortaya çıkar.” Rosalie omuz silkti. “Her ölümlü uyanmama ihtimaliyle yatar.
Diğerleri bizim arkamızı toplamamızı bekleyecektir. Teknik olarak bu Edward’ın işi;
ama belli ki bu onun ötesinde. Kontrol sahibi olduğumu biliyorsun. Arkamda hiç
kanıt bırakmam.”
“Evet Rosalie, hepimiz ne kadar usta bir katil olduğunu biliyoruz.” diye
söylendim.
Sinirle bana tısladı.
“Edward, lütfen.” dedi Carlisle. Sonra Rosalie’ye döndü. “Rosalie,
Rochester’daki olaya başka türlü baktım çünkü adaletini sağlamanın hakkın
olduğunu düşündüm. **dürdüğün adamlar sana canavarca davranmışlardı. Bu aynı
durum değil. Swan kızı masum.”
“Bu kişisel değil Carlisle.” dedi Rosalie dişlerinin arasından. “Bizi korumak
için”
Carlisle cevabını düşünürken kısa bir sessizlik oldu. Başını salladığında
Rosalie’nin gözleri aydınlandı. Daha iyi bilmeliydi. Düşüncelerini okuyabiliyor
olmasaydım bile, sonraki sözlerini beklerdim. Carlisle hiçbir zaman ödün vermezdi.
“İyiliğimizi düşündüğünü biliyorum Rosalie; ama… ailemizin korunmaya
değer olmasını tercih ederim. Ara sıra meydana gelen… kazalar ya da kontrol hataları
olduğumuz şeyin üzücü bir kısmı.” O hiçbir zaman hata yapmadığı halde kendini de
eklemişti. “Suçsuz bir çocuğu soğukkanlılıkla öldürmek tamamen başka bir şey.
Konuşsun ya da konuşmasın sunduğu riske inanıyorum; fakat bu, en büyük riskin
yanında hiçbir şey. Eğer kendimizi korumak için istisnalar yaparsak, çok daha
önemli bir şeyi tehlikeye atarız. Özümüzü kaybetme riskine gireriz.”
Yüz ifademi çok dikkatle kontrol ettim. Sırıtmamak ya da alkışlamamak için,
ki bunu yapabilmeyi dilerdim.
Rosalie suratını astı. “Bu sadece sorumlu olmak.”
“Bu duygusuz olmak.” diye düzeltti Carlisle nazikçe. “Her hayat değerlidir.”
Rosalie iç çekti ve alt dudağını büzdü. Emmett onun omzunu okşadı. “İyi
olacak Rosalie.” diye destekledi alçak bir sesle.
“Soru,” diye devam etti Carlisle “taşınmalı mıyız, taşınmamalı mıyız?”
“Hayır.” diye inledi Rosalie. “Daha yeni yerleştik. Liseye tekrar baştan
başlamak istemiyorum!”
“Ã�u anki yaşını koruyabilirsin.” dedi Carlisle.
“Ve sonra çok daha erken taşınmak zorunda mı kalalım?”
Carlisle omuz silkti.
“Burayı seviyorum. Çok az güneş var, neredeyse normal olabiliyoruz.”
“Pekala, buna kesin olarak şimdi karar vermemiz gerekmiyor. Bekleyebilir ve
gerekli olup olmadığını görebiliriz. Edward Swan kızının sessizliğinden emin
görünüyor.”
Rosalie homurdandı.
Ama artık Rose hakkında endişeli değildim. Bana ne kadar sinirli olursa olsun
Carlisle’ın kararına uyacağını biliyordum. Konuşmaları önemsiz detaylara geçmişti.
Jasper hareketsiz kaldı.
Sebebini anlıyordum. Alice ve o tanışmadan önce, bir çarpışma alanında
yaşamıştı, insafsız bir savaş alanında. Kuralları küçümsemenin sonuçlarını biliyordu
– korkunç akıbeti kendi gözleriyle görmüştü.
Rosalie’yi ekstra yetenekleriyle sakinleştirmeye çalışmamıştı ya da şimdi onu
coşturmayı denemiyordu. Kendini bu tartışmanın dışında tutuyordu.
“Jasper,” dedim.
Bakışlarını bana çevirdi, yüzü ifadesizdi.
“Benim hatamı o ödemeyecek. Buna izin vermeyeceğim.”
“Bundan kar mı sağlayacak o zaman? Bugün ölmeliydi Edward. Ben sadece
işleri doğru hale sokacağım.”
Her kelimeyi vurgulayarak tekrarlardım. “Buna izin vermeyeceğim.”
Kaşları kalktı. Bunu beklemiyordu – onu durdurmaya çalışacağımı hiç
düşünmemişti.
Kafasını salladı. “Alice’in tehlike içinde yaşamasına izin vermem, en ufak bir
tehlike içinde bile. Ona hissettiğim şeyleri kimseye hissetmedin Edward ve
anılarımda görsen de yaşadıklarımı yaşamadın. Anlamıyorsun.”
“Bunu tartışmıyorum Jasper; ama sana şimdi söylüyorum, Isabella Swan’ı
incitmene izin vermeyeceğim.”
Birbirimize baktık – öfkeyle değil; ama karşıtlığı tartarak. Kararlığımı test
etmek için ruh halimi ölçtüğünü hissettim.
“Jazz,” dedi Alice bizi bölerek.
Bana bir an daha baktı ve sonra ona döndü. “Kendini koruyabileceğini
söylemeye zahmet etme Alice. Bunu zaten biliyorum. Yine de–”
“Söyleyeceğim şey bu değil.” diyerek lafını kesti Alice. “Senden bir iyilik
isteyecektim.”
Aklında ne olduğunu gördüm ve ağzım duyulabilir bir solukla açıldı. Ã�ok
içinde ona baktım, Alice ve Jasper dışında herkesin ihtiyatla bana baktığının hayal
meyal farkındaydım.
“Beni sevdiğini biliyorum. Teşekkürler; ama eğer Bella’yı öldürmeyi
denemezsen sana gerçekten minnettar kalacağım. İlk olarak, Edward ciddi ve
ikinizin kavga etmesini istemiyorum. İkincisi, o benim arkadaşım. En azından,
olacak.”
Bu kafasında cam gibi netti: Alice, buz gibi ve beyaz kolunu kızın sıcak, narin
omuzlarına atmış, gülümsüyor ve Bella da kolunu Alice’in beline dolamış,
gülümsüyordu.
Görüntü somuttu; sadece zaman kesin değildi.
“Ama… Alice…” dedi Jasper zorlukla nefes alarak. İfadesini görmek için
kafamı çeviremedim. Alice’in kafasındaki görüntüden kendimi alamıyordum.
“Onu bir gün seveceğim Jazz. Eğer arkadaşım olmasına izin vermezsen sana
gerçekten çok sinirlenirim.”
Hala Alice’in düşüncelerine kilitliydim. Jasper’ın çözümü onun beklenmedik
isteğiyle bocaladığında geleceğin yumuşak bir şekilde titrediğini gördüm.
“Ah,” dedi iç çekerek – Jasper’ın kararsızlığı yeni geleceği netleştirmişti.
“Gördünüz mü? Bella hiçbir şey söylemeyecek. Endişelenecek bir şey yok.”
Kızın ismini söyleyişi… sanki şimdiden sırdaşlarmış gibi…
“Alice,” dedim tıkanarak. “Bunu… ne yapıyor…?”
“Bir değişikliğin geliyor olduğunu söylemiştim. Bilmiyorum Edward.” ama
çenesini kilitledi ve daha çok şey olduğunu anladım. Hakkında düşünmemeye
çalışıyordu; Jasper karar vermek için çok şaşırmış olmasına rağmen, aniden ona
odaklanmıştı.
Bunu bazen benden bir şey saklamaya çalıştığında yapardı.
“Ne Alice? Ne saklıyorsun?”
Emmett’in homurdandığını duydum. Alice ve ben bu çeşit diyaloglara
girdiğimizde rahatsız olurdu.
Beni içeri almamaya çalışarak kafasını salladı.
“Kızla mı ilgili?” diye sordum. “Bella’yla mı ilgili?”
Konsantrasyon içinde dişlerini birbirine kenetlemişti; ama Bella’nın adını
söylediğimde hata yaptı. Bu, bir saniyenin en ufak parçası kadar sürdü; ama
yeterince uzundu.
“HAYIR!” diye bağırdım. Sandalyemin yere düşme sesini duydum ve ancak o
zaman ayaklarımın üzerinde olduğumu anladım.
“Edward!” Carlisle de ayaktaydı, eli omzumdaydı. Onun varlığının hayal
meyal farkındaydım.
“Somutlaşıyor,” diye fısıldadı Alice. “Daha kararlı olduğun her dakika. Onun
için gerçekten sadece iki yol kaldı. Birinden biri Edward.”
Gördüğünü görebiliyordum… ama bunu kabul edemezdim.
“Hayır,” dedim tekrar, sesimin kuvveti yoktu. Ayaklarım boş hissediyordu ve
masadan destek almak zorunda kaldım.
“Biri lütfen kalanımızı da bilgilendirebilir mi?” diye şikayet etti Emmett.
Onu duymazdan gelerek “Gitmek zorundayım,” diye fısıldadım Alice’e.
“Hiçbir yere gittiğini görmüyorum Edward,” dedi Alice. “Artık
gidebileceğinden emin değilim.” Düşün, dedi içinden. Gitmeyi düşün.
Ne kastettiğini anlamıştım. Evet, kızı bir daha hiç görmeme fikri… acı
vericiydi; ama aynı zamanda gerekliydi. Onu mahkum ettiğim iki geleceği de kabul
edemezdim.
Jasper’dan tam olarak emin değilim Edward, diye devam etti. Eğer gidersen, eğer
onun bizim için bir tehlike olduğunu düşünürse…
“Bunu duymadım,” diyerek inkar ettim, hala dinleyicilerimizin yarı
farkındaydım. Jasper tereddüt ediyordu. Alice’i incitecek bir şey yapmazdı.
Tam olarak şu anda değil. Onun hayatını riske atar, korunmasız bırakır mısın?
“Bana bunu niye yapıyorsun?” diye inledim. Başım ellerime düştü.
Ben Bella’nın koruyucusu değildim. Olamazdım. Alice’in bölünmüş geleceği bunu
kanıtlamak için yeterli değil miydi?
Onu ben de seviyorum. Ya da seveceğim. Aynı şekilde değil; ama bunun için onun
yanında olmak isteyeceğim.
“Sen de mi seviyorsun?” diye fısıldadım kuşkuyla.
İç çekti. Çok körsün Edward. Nereye yöneldiğini göremiyor musun? Ã�imdiden nerede
olduğunu göremiyor musun? Bu güneşin doğudan doğmasından daha kaçınılmaz. Ne
gördüğüme bak…
Dehşetle kafamı salladım. “Hayır.” Bana gösterdiği görüntüleri kapamaya
çalıştım. “Bu gidişatı takip etmek zorunda değilim. Gideceğim. Geleceği
değiştireceğim.”
“Deneyebilirsin,” dedi, sesi şüpheliydi.
“Ah, hadi ama!” diye bağırdı Emmett.
“Dikkat et,” diye tısladı Rose ona alayla. “Alice onun bir insana aşık olacağını
görüyor. Ne kadar klasik Edward!” Öğürme sesi çıkardı.
Onu zorlukla duyabildim.
“Ne?” dedi Emmett şaşırarak. Sonra gümbürdeyen kahkahası odada
yankılandı. “Olan bu muydu?” Tekrar güldü. “Geçmiş olsun Edward.”
Elini omzumda hissettim ama anında sallayıp ittim. Ona dikkatimi
veremezdim.
“Bir insana aşık mı olacak?” diye tekrarladı Esme hayrete düşmüş bir sesle.
“Bugün kurtardığı kıza? Ona aşık mı olacak?”
“Ne görüyorsun Alice? Tam olarak.” diye sordu Jasper.
Ona döndü ve ben yüzünün yanına uyuşmuş şekilde bakmaya devam ettim.
“Yeterince güçlü olup olmadığına bağlı. Ya onu kendi öldürecek” – öfkeyle
tekrar bana baktı – “ki bu beni gerçekten sinirlendirir, sana ne yapacağından
bahsetmeye gerek yok–” tekrar Jasper’a döndü, “ya da bir gün bizden biri olacak.”
“Bu gerçekleşmeyecek!” Yine bağırıyordum. “İkisi de!”
Alice beni duymuş gibi gözükmüyordu. “Hepsi bağlı,” diye tekrarladı. “Onu
öldürmeyecek kadar güçlü olabilir – ama yakın olacak. İnanılmaz büyüklükte bir
kontrol gerektirecek. Carlisle’ın sahip olduğundan da fazla. Yalnızca yeterince güçlü
olabilir… Yapmak için yeterince güçlü olamayacağı tek şey ondan uzak durmak. Bu
kaybedilmiş bir dava.”
Sesimi bulamıyordum. Herkes benimle aynı durumda gibi görünüyordu. Oda
hareketsizdi.
Alice’e baktım ve diğer herkes bana baktı. Dehşete düşmüş ifademi beş farklı
bakış açısından görebiliyordum.
Uzun süre sonra, Carlisle iç çekti.
“Pekala, bu… işleri karmaşıklaştırır.”
Emmett katıldı. Sesi hala kahkahaya yakındı. Hayatımın yıkımında şaka
bulması için Emmett’e güvenilebilirdi.
“Sanırım planlar aynen kalıyor,” dedi Carlisle düşünceli bir halde. “Kalacağız
ve izleyececeğiz. Kimse… kızı incitmeyecek.”
Katılaştım.
“Hayır,” dedi Jasper sessizce. “Bunu kabul edebilirim. Eğer Alice sadece iki
yol görüyorsa–”
“Hayır!” Sesim bir bağırış ya da homurdanma ya da çaresizlik haykırışı
değildi; ama üçünün bir karışımıydı. “Hayır!”
Gitmek zorundaydım, düşüncelerinden uzaklaşmak zorundaydım –
Rosalie’nin iğrenişi, Emmett’ın mizahı, Carlisle’ın hiç bitmeyen sabrı…
Daha kötüsü: Alice’in güveni. Jasper’ın onun güvenine olan güveni.
En kötüsü: Esme’nin… mutluluğu.
Odadan dışarı çıktım. Esme ben geçerken koluma dokundu; ama hareketine
karşılık vermedim.
Evden çıkmadan önce koşuyordum. Nehri bir seferde geçtim ve ormana
doğru yarıştım. Yağmur tekrar yağıyordu, o kadar yoğundu ki kısa süre içinde
sırılsıklam olmuştum. Kalın su tabakasından hoşlanmıştım – benimle dünyanın geri
kalanı arasında bir duvar örüyordu. Yalnız kalmamı sağlıyordu.
Doğruca doğuya koştum, Seattle’ın ışıklarını görene kadar dağları rotamı
değiştirmeden geçtim. İnsan yerleşkesinin yakınına yanaşmadan durdum.
Yağmurla kapanmış, tamamen yalnız halde, sonunda yaptığım şeye baktım –
geleceği nasıl böldüğüme.
İlki, Alice ve kızın kol kola olduğu görüştü – güven ve arkadaşlık o kadar
açıktı ki görüntüden bağırıyordu. Bella’nın büyük çikolata renkli gözleri sersemlemiş
değildi; ama hala sırlarla doluydu – o anda, mutlu sırlar gibi görünüyorlardı. Alice’in
soğuk kolundan çekinmiyordu.
Bu ne demekti? Ne kadar biliyordu? Gelecekten hala canlı olan bu anda, benim
hakkımda ne düşünüyordu?
Diğer görüntü, çok benzerdi; ama şimdi dehşetle boyanmıştı. Alice ve Bella
hala güvenilir arkadaşlıkla kol kolalardı; ama şimdi bu kolların arasında farklılık
yoktu – ikisi de beyaz, mermer kadar düz, çelik kadar sertti. Bella’nın gözleri artık
çikolata rengi değildi. İrisleri parlak, canlı bir kırmızıydı. İçlerindeki sırlar
anlaşılmazdı – kabul ediş ya da perişanlık? Söylemek imkansızdı. Yüzü soğuk ve
ölümsüzdü.
Titredim. Benzer; ama farklı soruları bastıramadım: Bu ne demekti – nasıl
ortaya çıkmıştı? Ve şimdi benim hakkımda ne düşünüyordu?
Sonuncusuna cevap verebilirdim. Eğer onu zayıflığım ve bencilliğimle bu boş
yarı-hayata sürüklersem, şüphesiz benden nefret ederdi.
Ama dehşet verici bir görüntü daha vardı – kafamın içinde tuttuğum her
görüntüden daha kötü bir tane.
Benim kendi gözlerim, insan kanıyla koyu kırmızı, bir canavarın gözleri.
Kollarımda Bella’nın zarar görmüş bedeni, kül beyazı, kuru, cansız. Bu çok somuttu,
çok net.
Bunu görmeye dayanamıyordum. Katlanamıyordum. Aklımdan silmeye
çalıştım, başka bir şey görmeye çabaladım, herhangi bir şey. Varlığımın son
bölümünde görüşümü engellemiş olan, yaşayan ifadesini tekrar görmeye çalıştım.
Alice’in soğuk görüşü zihnimi doldurdu ve sebep olduğu acıyla kıvrandım.
Aynı zamanda, içimdeki canavar keyifle, başarısının olasılığına sevinerek uçuyordu.
Bu beni hasta etti.
İzin veremezdim. Geleceği alt etmenin bir yolu olmalıydı. Alice’in
görüşlerinin beni yönlendirmesine izin vermeyecektim. Başka bir yol seçecektim. Her
zaman bir seçenek vardı.
Olmak zorundaydı.

4.bölüm de bitti...
__________________



Tüm bölümlerimize yetkili alımları başlamıştır başvurmak için aşağıdaki linke tıklayınız


Yaso isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 10-23-2009, 19:35   #2
pegasus
 
Üyelik tarihi: Oct 2009
Mesajlar: 1
Tecrübe Puanı: 0
pegasus has much to be proud ofpegasus has much to be proud ofpegasus has much to be proud ofpegasus has much to be proud ofpegasus has much to be proud ofpegasus has much to be proud ofpegasus has much to be proud ofpegasus has much to be proud of
Standart

arkadaşlar diğer bölümler yokmu((((((((
pegasus isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 10-23-2009, 20:04   #3
Yaso
Operator
 
Yaso - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jan 2008
Mesajlar: 32.967
Tecrübe Puanı: 1000
Yaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond repute
Standart

Alacakaranlık serisi Geceyarısı Güneşi kitabının çevirisi

3. Olağanüstü Olay

Aslında susamamıştım; ama o gece tekrar avlanmaya karar verdim. Küçük bir
önlem, yetersiz olacağını bilmeme rağmen.
Carlisle benimle geldi; Denali’den döndüğümden beri hiç yalnız kalmamıştık.
Kara ormanda beraber koşarken, onun geçen haftaki acele vedayı düşündüğünü
duydum.
Anısında, yüz hatlarımın çaresizlikle kıvrandığını gördüm. Ã�aşkınlığını ve ani
endişesini hissettim.
“Edward?”
“Gitmeliyim Carlise. Gitmek zorundayım, şimdi.”
“Ne oldu?”
“Hiçbir şey. Henüz. Ama olacak, eğer kalırsam.”
Koluma uzanmıştı. Elinden çekindiğimde onu nasıl incittiğimi hissettim.
“Anlamıyorum.”
“Sen hiç… hiçbir zaman…”
Kendimi derin bir nefes alırken izledim, derin endişesinden doğru
gözlerimdeki vahşi ışığı gördüm.
“Hiç sana diğerlerinden daha güzel kokan biri oldu mu? Çok daha güzel?
“Ah.”
Anladığını gördüğümde, yüzüm utançla düşmüştü. Bana dokunmak için
uzanmış, tekrar geri çekilmemi görmezden gelerek sol elini omzuma koymuştu.
“Direnmek için yapman gerekeni yap oğlum. Seni özleyeceğim. İşte, benim arabamı al.
O daha hızlı.”
Ã�imdi, o zaman beni göndererek doğru şeyi yapıp yapmadığını merak
ediyordu. Güvensizliğiyle beni incitip incitmediğini.
“Hayır.” diye fısıldadım koşarken. “İhtiyacım olan şey oydu. Eğer kalmamı
söyleseydin, güvenine kolaylıkla ihanet edebilirdim.”
“Acı çektiğin için üzgünüm Edward; ama Swan kızını hayatta tutabilmek için
yapman gerekeni yapmalısın. Tekrar gitmemiz gerekse bile.”
“Biliyorum, biliyorum.”
“Niye geri geldin? Burada olmandan mutlu olduğumu biliyorsun; ama eğer
çok zorsa…”
“Ödlek gibi hissetmeyi sevmiyorum.” diye itiraf ettim.
Yavaşladık – şimdi karanlığın içinde tempolu koşuyorduk.
“Onu tehlikeye atmaktan daha iyidir. Bir ya da iki sene sonra gitmiş olacak.”
“Haklısın, bunu biliyorum.” Aksine, kelimeleri beni sadece kalmaya daha
istekli hale getirdi. Kız bir ya da iki sene içinde gidecekti…
Carlisle koşmayı bıraktı ve ben de onunla birlikte durdum; ifademi incelemek
için döndü.
Ama kaçmayacaksın değil mi?
Başımı eğdim.
Gurur mu Edward? Bunda utanılacak hiçbir şey–
“Hayır, beni burada tutan gurur değil. Ã�imdi değil.”
Gidecek yerin olmaması mı?
Kısaca güldüm. “Hayır. Bu beni durdurmazdı, eğer kendimi
gönderebilseydim.”
“Seninle geliriz tabii ki, eğer ihtiyacın olan buysa. Sadece sorman gerekli. Sen
kalanı için şikayet etmeden taşındın. Sana bunu çok görmezler.”
Kaşımı kaldırdım.
Güldü. “Evet, Rosalie görebilir; ama sana borcu var. Zaten şimdi ayrılmamız
bir hayat sonlandıktan sonra gitmemizden daha iyi, hiç hasar vermeden.” Sona
doğru bütün mizah silinmişt.
Kelimelerinden irkildim.
“Evet.” diye katıldım. Sesim boğuk çıktı.
Ama gitmiyorsun?
İç çektim. “Gitmeliyim.”
“Seni burada tutan ne Edward? Anlayamıyorum…”
“Açıklayıp açıklayamayacağımı bilmiyorum.” Kendime bile. Hiçbir mana
çıkartamıyordum.
Uzun bir süre yüz ifademi ölçtü.
Hayır, anlayamıyorum; ama eğer istersen mahremiyetine saygı duyarım.
“Teşekkürler. Bu çok cömertçe, benim kimseye mahremiyet vermediğimi
düşünürsek.” Bir istisna dışında… ve onu bu özellikten mahrum bırakabilmek için
elimden geleni yapıyordum değil mi?
Hepimizin acayiplikleri var. Tekrar güldü. Başlayalım mı?
Küçük bir geyik sürüsünün kokusunu yakalamıştı. Çok fazla istek duymak
zordu, en iyi şartlar altında bile, ağız sulandırıcı bir aroma değildi. Ã�u anda, kızın
kanının anısı zihnimdeyken, koku aslında midemi bulandırıyordu.
İç çektim. “Başlayalım.” deyip kabul ettim, boğazımdan daha fazla kan
geçmesinin çok az yardım edeceğini bilmeme rağmen.
İkimiz de avlanmak üzere çömeldik ve çekici olmayan kokunun bizi sessizce
ileri götürmesine izin verdik.
Eve döndüğümüzde daha soğuktu. Eriyen kar donmuştu; sanki ince bir
tabaka cam her şeyi kaplamış gibiydi – her çam iğnesini, her eğreltiotu yaprağını, her
çimi buz tutmuştu.
Carlisle hastanedeki erken mesaisi için giyinmeye gittiğinde, nehrin kıyısında
kalıp güneşin doğmasını bekledim. Tükettiğim kan miktarı nedeniyle neredeyse
şişmiş hissediyordum; ama kızın yanına tekrar oturduğumda bunun çok az şey ifade
edeceğini biliyordum.
Üzerine oturduğum taş kadar soğuk ve hareketsiz halde buzlu kıyının
yanında akan karanlık suyu izledim.
Carlisle haklıydı. Forks’tan ayrılmalıydım. Yokluğumu açıklamak için bir
öykü yayabilirlerdi. Avrupa’da yatılı okul. Uzak akrabaları ziyaret. Ergen kaçak.
Hikayenin bir önemi yoktu. Kimse çok derin sorgulamazdı.
Sadece bir ya da iki yıl, ve sonra kız kaybolacaktı. Hayatına devam edecekti –
devam edeceği bir hayatı olacaktı. Bir yerlerde üniversiteye gidecek, yaşlanacak, bir
kariyere başlayacak, belki de biriyle evlenecekti. Bunu resmedebiliyordum – kızı,
beyazlar içinde, kolu babasınınkinde, ölçülü adımlarla yürürken görebiliyordum.
Garipti, bu görüntünün bana verdiği acı. Anlayamadım. Benim asla sahip
olamayacağım bir geleceği olduğu için onu kıskanıyor muydum? Bu mantıklı
gelmiyordu. Etrafımdaki insanların her birinin önünde aynı potansiyel vardı – bir
hayat – ve ben onlara imrenmeyi nadiren bırakıyordum.
Onu geleceğine bırakmalıydım, hayatını riske atmayı kesmeliydim. Doğru
olan buydu. Carlisle her zaman doğru yolu seçerdi. Ã�imdi onu dinlemeliydim.
Güneş bulutların arkasında doğdu ve zayıf ışık, donmuş bütün camı
parıldattı.
Bir gün daha, diye karar verdim. Onu bir kere daha görecektim. Bunun
üstesinden gelebilirdim. Belki kararlaştırılmış gidişimden bahseder, hikayeyi
yaratırdım.
Bu zor olacaktı; şimdiden bana kalmak için mazeretler düşündüren kuvvetli
isteksizliği hissedebiliyordum – mühleti uzatmak için, iki gün, üç, dört… ama doğru
olanı yapacaktım. Carlisle’ın öğüdüne güvenebileceğimi biliyordum, kendi başıma
doğru kararı verebilmek için fazla çekişme içinde olduğumu da.
Çok fazla çekişme içinde. Bu isteksizliğin ne kadarı saplantı haline gelmiş
merakımdan, ne kadarı tatmin olmamış susuzluğumdan geliyordu?
Okula gitmeden üzerimi değiştirmek için eve girdim.
Alice üçüncü katın kenarında, en üst basamakta oturmuş beni bekliyordu.
Yine gidiyorsun, diye suçladı.
İç çektim ve başımı salladım.
Bu sefer nereye gittiğini göremiyorum.
“Henüz nereye gideceğimi bilmiyorum.” dedim fısıldayarak.
Kalmanı istiyorum.
Kafamı iki yana salladım.
Belki Jazz ile ben seninle geliriz?
“Eğer onları gözetmek için burada olmazsam sana daha çok ihtiyaçları olacak.
Ayrıca Esme’yi düşün, ailesinin yarısını ondan bir hamlede alabilir misin?”
Onu çok üzeceksin.
“Biliyorum. İşte bu yüzden sizin kalmanız gerekli.”
Senin burada olmanla aynı değil, bunu biliyorsun.
“Evet; ama doğru olanı yapmak zorundayım.”
Pek çok doğru ve pek çok yanlış yol var gerçi, değil mi?
Kısa bir anlığına garip görüşlerinden birine sürüklenmişti; belirsiz görüntüler
gelip geçer ve dönerken onunla birlikte izledim. Kendimi anlam veremediğim garip
gölgelerin arasında gördüm – sisli, kesin olmayan şekiller. Sonra, aniden tenim
küçük, açık bir çayırlıkta, parlak gün ışığında parıldıyordu. Burası bildiğim bir
yerdi.Çayırlıkta benimle birlikte bir figür vardı; ama yine, belirsizdi, tanınacak kadar
orada değildi. Görüntüler, milyonlarca küçük seçim geleceği tekrar düzenlerken
titredi ve kayboldu.
“Pek bir şey yakalayamadım.” dedim Alice’e, görüşleri karardığında.
Ben de. Geleceğin o kadar çok değişiyor ki, hiçbirine yetişemiyorum; ama sanırım…
Durakladı ve benimle ilgili yakın zamanlı başka görüşlerini kafasından
geçirdi. Hepsi aynıydı – bulanık ve belirsiz.
“Sanırım bir şey değişiyor gerçi” dedi sesli olarak. “Hayatın bir dönüm
noktasında gibi görünüyor.”
Vahşice güldüm. “Karnavallardaki sahte çingeneler gibi konuştuğunun
farkındasın değil mi?”
Bana dil çıkardı.
“Bugün sorun yok ama, değil mi?” dedim, sesim aniden kaygılı hale gelmişti.
“Kimseyi öldürdüğünü görmüyorum.” diye temin etti beni.
“Teşekkürler Alice.”
“Git giyin. Ben hiçbir şey söylemeyeceğim – sen hazır olduğun zaman
diğerlerine söylersin.”
Ayağa kalktı ve merdivenlerden aşağı ok gibi fırladı, omuzları biraz
kamburlaşmıştı. Seni özleyeceğim. Gerçekten.
Evet, ben de onu gerçekten özleyecektim.
Okula sessizlik içinde gittik. Jasper, Alice’in bir şeye üzüldüğünü
söyleyebilirdi; ama eğer konuşmak isteseydi çoktan anlatmış olacağını biliyordu.
Emmett ile Rosalie hiçbir şeyin farkında değillerdi, anlarından birini yaşıyor,
birbirlerinin gözlerine hayranlıkla bakıyorlardı – dışarıdan izlendiğinde oldukça
tiksinçti. Hepimiz birbirlerine nasıl çılgınca aşık olduklarının farkındaydık. Ya da
belki de sadece ben, yalnız olan tek kişi olduğum için durumu acı karşılıyordum.
Bazı günler, üç çift kusursuz eşleşmiş aşıkla yaşamak diğerlerinden daha zordu.
Bugün, onlardan biriydi.
Belki de, ben şimdiye kadar olmam gereken yaşlı adam gibi ters, sinirli ve
kavgacı halde ortalarda dolanmayınca daha mutlu olurlardı.
Tabii ki, okula ulaşır ulaşmaz yaptığım ilk şey kızı aramak oldu, sadece
kendimi tekrar hazırlamak.
Doğru.
Dünyamın aniden onun dışında bomboş gözükmesi utandırıcıydı – bütün
varlığımın merkezi artık kendim yerine o kızdı.
Bunu anlamak kolaydı gerçi, gerçekten; seksen yıl her gün ve gece aynı şeyleri
yaşadıktan sonra herhangi bir değişiklik soğurma noktası haline geliyordu.
Daha okula varmamıştı; ama uzaktaki kamyonetinin motorunun gök
gürültüsüne benzeyen sesini duyabiliyordum. Beklemek için arabaya yaslandım.
Diğerleri direkt sınıflarına giderken Alice benimle kaldı. Aşırı düşkünlüğümden
sıkılmışlardı – bir insanın, ne kadar nefis kokuyor olursa olsun, ilgimi bu kadar uzun
süre çekiyor olması onlara anlaşılmaz geliyordu.
Kız yavaşça görüşüme girdi, gözleri dikkatle yoldaydı, elleri direksiyonu
sımsıkı kavramıştı. Bir şeyden dolayı gergin görünüyordu. Bunun ne olduğunu
anlamam, her insanın ifadesinin benzer olduğunu fark etmem bir saniyemi aldı. Ah,
yol buz yüzünden kaygandı ve hepsi daha dikkatli sürmeye çalışıyordu. Riski
ciddiye aldığını görebiliyordum.
Bu, karakteriyle ilgili öğrendiklerimle uyuşuyordu. Küçük listeme ekledim:
Ciddi biriydi, sorumluluk sahibi biri.
Benden çok uzağa park etmedi; ama burada durup ona baktığımı henüz fark
etmemişti. Ettiğinde ne yapacağını merak ettim. Kızarıp uzaklaşır mıydı? Bu ilk
tahminimdi; ama belki bakmaya devam ederdi. Belki gelip benimle konuşurdu.
Derin bir nefes alarak umutla ciğerlerimi doldurdum, her ihtimale karşı.
Kamyonetinden dikkatle çıkıp, ağırlığını vermeden önce kaygan zemini
kontrol etti. Yukarı bakmadı. Bu beni rahatsız etti. Belki ben gidip onunla
konuşurdum…
Hayır, bu yanlış olurdu.
Okula doğru dönmek yerine adımlarına güvenemeyerek kamyonetinin yanına
yapışıp aracın arkasına yöneldi. Bu beni gülümsetti ve Alice’in gözlerini yüzümde
hissettim. Düşündüğü her neyse onu dinlemedim – kızın kar zincirlerini kontrol
edişini izlerken çok eğleniyordum. Ayağının yerde kayış şekline bakılırsa gerçekten
düşme tehlikesi var gibi görünüyordu. Başka kimse sorun yaşamıyordu – en kaygan
yere mi park etmişti?
Yüzünde garip bir ifadeyle orada durakladı. Bu… hassas mıydı? Sanki
tekerleklerle ilgili bir şey onu… duygulandırmış gibi?
Merak yine susuzluk gibi acıttı. Sanki onun ne düşündüğünü bilmek
zorundaymışım gibiydi – sanki başka hiçbir şeyin önemi yokmuş gibi.
Gidip onunla konuşacaktım. Zaten bir ele ihtiyacı varmış gibi görünüyordu,
en azından kaygan asfalttan kurtulana kadar. Tabii, ona bunu teklif edemezdim değil
mi? Kararsız kalarak durakladım. Kara karşı olan düşüncelerine bakılırsa, soğuk,
beyaz elimin dokunuşunu hoş karşılamazdı. Eldiven giymeliydim–
“HAYIR!” diye soludu Alice.
Anında, zayıf bir seçim yaptığımı ve beni affedilmez bir şey yaparken
gördüğünü tahmin ederek düşüncelerini taradım; ama bunun benimle hiçbir ilgisi
yoktu.
Tyler Crowley, park yerine tedbirsiz bir hızla girmeyi seçmişti. Bu seçim onun
buz üzerinde savrulmasına yol açacaktı.
Görüş, gerçeklikten sadece yarım saniye önce gelmişti. Tyler’ın minibüsü
köşeyi dönerken ben hala Alice’in dudaklarından o dehşet dolu soluğu çıkaran
sonucu izliyordum.
Hayır, bu görüşün benimle hiç ilgisi yoktu; ama yine de beni tamamen
ilgilendiriyordu, çünkü Tyler’ın minibüsü – tekerlekler şu anda buza olabilecek en
kötü açıyla çarpıyordu – park yeri boyunca dönecek ve dünyamın davetsiz odak
noktası olan kıza çarpacaktı.
Alice’in gelecek görüşü olmadan bile, Tyler’ın kontrolünden çıkan aracın
yörüngesini görmek yeterince kolay olurdu.
Kamyonetinin en yanlış yerinde duran kız, kayan tekerleklerin sesinin
şaşkınlığıyla başını kaldırdı. Direkt olarak dehşet dolu gözlerime baktı ve sonra
yaklaşan ölümünü izlemek üzere döndü.
O olmaz! Kelimeler kafamın içine başkasına aitlermiş gibi çınladı.
Hala Alice’in düşüncelerine kilitli halde, geleceğin aniden değiştiğini gördüm;
ama sonucun ne olacağını görecek vaktim yoktu.
Kendimi kayan minibüs ile kızın arasına attım. O kadar hızlı hareket
ediyordum ki, odak noktam dışında her şey hızla geçen bir bulanıklıktan ibaretti.
Beni görmedi – hiçbir insan gözü uçuşumu takip edemezdi – hala vücudunu
kamyonetinin metal çerçevesine yapıştırıp ezecek kocaman şekli izliyordu.
Olmama ihtiyacı olacağı kadar yumuşak davranmak için çok fazla acele
içinde, onu belinden yakaladım. İnce şeklini yoldan çektiğim, saniyenin yüzde biri
sürede ve kollarımda onunla yere çarptığım anda, narin, kırılgan vücudunun canlı
şekilde farkındaydım.
Başının buza çarptığını duyduğumda, ben de buz kesmişim gibi hissettim.
Ama durumuna bakmak için tam bir saniyem olmadı. Arkamızda, minibüsün
kızın kamyonetinin demir gövdesinin etrafında bükülürken gıcırdadığını duydum.
Rotasını değiştiriyordu, kavis çizerek tekrar onun için geliyordu – sanki kız onu bize
doğru çeken bir mıknatısmış gibi.
Bayanların yanında asla söylemediğim bir kelime kenetlenmiş dişlerimin
arasından kaydı.
Şimdiden sınırı geçmiştim. Onu yoldan çekmek için havada neredeyse
uçarken, yapmakta olduğum hatanın tamamen farkındaydım. Beni durdurmayacak
bir hata olduğunu biliyordum; ama aldığım riskten – sadece kendim için değil, ailem
için de aldığım riskten – habersiz değildim.
Teşhir.
Ve bu kesinlikle yardımcı olmayacaktı; ama minibüsün, kızın hayatını almak
için yaptığı ikinci denemede başarılı olmasına izin vermemin imkanı yoktu.
Onu bıraktım ve aracı kıza dokunmadan yakaladım. Kuvveti beni kamyonetin
yanında park eden arabaya itti ve çerçevesinin omuzlarımın arkasında büküldüğünü
hissettim. Minibüs teslim olmayan ellerimin engeline karşı titredi ve iki tekerleğin
üzerinde dengesizce durdu.
Eğer ellerimi hareket ettirirsem, minibüsün arka tekerlekleri onun
bacaklarının üzerine düşecekti.
Ah, kutsal olan her şeyin aşkına, felaketler hiç bitmez miydi? Kötü gidebilecek
başka bir şey var mıydı? Burada minibüsü havada tutarak, oturup kurtarılmayı
bekleyemezdim. Aracı atamazdım da, söz konusu bir sürücü vardı, düşünceleri
panik yüzünden tutarsızdı.
İçimden inleyerek minibüsü ittim, bu sayede bir anlığına bizden uzağa doğru
sallandı. Tekrar bana doğru düşerken sağ elimle altından yakaladım ve sol kolumu
tekrar kızın beline dolayarak onu aracın altından çektim. Bacaklarının açıkta
kalmaması için onu çekerken vücudu gevşekçe hareket etti – bilinci yerinde miydi?
Hazırlıksız kurtarma girişimimde ona ne kadar zarar vermiştim?
Şimdi onu incitemeyeceği için minibüsü bıraktım. Asfalta çarptı, bütün camlar
titredi.
Bir krizin ortasında olduğumu biliyordum. Ne kadarını görmüştü? Kızın
yanında aniden belirdiğimi ve sonra onu ezmesini engellemeye çalışırken minibüsü
havada tuttuğumu gören olmuş muydu? En büyük endişem bu sorular olmalıydı.
Ama teşhir tehdidine gerektiği kadar ihtimam göstermek için fazla
endişeliydim. Kızı koruma çabam sırasında onu kendim incitmiş olabileceğim için
çok fazla panik içindeydim. Kendime nefes alma izni verirsem ne kokusu alacağımı
bilerek onu bu kadar yakınımda tuttuğum için çok korkuyordum. Benimkine
bastırdığım yumuşak vücudunun sıcaklığının çok farkındaydım – ceketlerimizin
çifte engeline rağmen, o sıcaklığı hissedebiliyordum…
İlki en büyük korkuydu. Görgü tanıklarının çığlıkları etrafımızı sardığında,
yüzünü incelemek, bilincinin yerinde olup olmadığına bakmak için – şiddetle hiçbir
yerinden kanamadığını umarak – ona doğru eğildim.
Gözleri açıktı, şok içinde bakıyorlardı.
“Bella?” diye sordum aceleyle. “İyi misin?”
“İyiyim.” Kelimeleri istemsizce, şaşkın bir sesle söyledi.
Rahatlık, o kadar harika ki neredeyse sızı, onun sesiyle beni sardı. Dişlerimin
arasından bir nefes aldım ve boğazımdaki yanmayı sorun etmedim. Neredeyse hoş
karşıladım.
Oturmak için çabaladı; ama ben onu bırakmak için hazır değildim. Bir
şekilde… daha güvenli hissettiriyordu? En azından daha iyi.
“Dikkatli ol.” diye uyardım. “Sanırım başını oldukça sert çarptın.”
Taze kan kokusu yoktu – bir lütuf – ama bu iç hasar olmayacağı anl*****
gelmiyordu. Aniden onu Carlisle’a ve tam bir radyoloji donanımına götürmek için
istekliydim.
“Ah.” dedi, sesi haklı olduğumu anlarken komik bir şekilde şaşkındı.
“Ben de öyle düşünmüştüm.” Rahatlık bunu bana göre komik hale getirmişti,
neredeyse başımı döndürmüştü.
“Nasıl…” Sesi kesildi, göz kapakları titredi. “Buraya nasıl o kadar çabuk
gelebildin?”
Ferahlık ekşidi, neşe silindi. Çok şey fark etmişti.
Kızın durumunun iyi olduğu anlaşılınca, ailem için olan endişem artmıştı.
“Yanında duruyordum Bella.” Deneyimlerimden biliyordum ki, eğer yalan
söylerken kendime çok güvenirsem, sorgulayan kişi gerçekten daha az emin olurdu.
Hareket etmek için tekrar çabaladı ve bu sefer izin verdim. Rolümü doğru
oynayabilmek için nefes almam gerekiyordu. Kokusuyla karışıp beni alt etmesini
engellemek için onun sıcakkanlı ısısından uzaklaşmalıydım. Harap olmuş araçların
arasındaki küçük yerde ondan uzaklaşabileceğim kadar uzaklaştım.
Bana baktı ve ben de ona baktım. Gözlerini kaçırmak sadece beceriksiz bir
yalancının düşeceği bir hataydı ve ben beceriksiz bir yalancı değildim. Yüz ifadem
düz, yumuşaktı… Bu kafasını karıştırmış gibiydi. İyi.
Kaza yeri şimdi, görünen ezilmiş cesetler olup olmadığını görmek için
çatlaklardan doğru bakıp iten, çoğunluğu çocuk insanlarla sarılmıştı. Bir bağırış
çağıltısı ile şoka girmiş bir düşünce seli vardı. Henüz şüphe olmadığından emin
olmak için düşünceleri taradım ve sonra bastırıp kıza odaklandım.
Karışıklıkta dikkati dağılmıştı. İfadesi hala sersemlemiş haldeyken etrafına
baktı ve ayağa kalkmaya çalıştı.
Olduğu gibi kalması için elimi yavaşça omzuna koydum.
“Şimdilik böyle kal.” İyi görünüyordu; ama gerçekten boynunu oynatmalı
mıydı? Yine Carlisle’ı diledim. Benim kuramsal tıp eğitimim, onun asırlar boyunca
uyguladığı tıp deneyimine kesinlikle eş değildi.
“Ama soğuk.” diye karşı çıktı.
İki kere neredeyse ezilerek ölüyordu, bir kere de sakatlanmanın eşiğinden
dönmüştü; ama onu endişelendiren şey soğuktu. Durumun komik olduğunu
hatırlamadan önce dişlerimin arasından güldüm.
Bella gözlerini kırpıştırdı ve sonra yüzüme odaklandı. “Oradaydın.”
Bu beni yine ciddileştirdi.
Minibüsün çökmüş yanından başka görülecek hiçbir şey olmadığı halde
güneye doğru baktı. “Arabanın yanındaydın.”
“Hayır değildim.”
“Seni gördüm.” diye ısrar etti. İnatçılaştığı zaman sesi çocuk gibi oluyordu.
“Bella, seninle duruyordum ve seni yoldan çektim.”
Benim versiyonumu – ortadaki tek mantıklı versiyonu – kabul etmesini
sağlamaya çalışarak büyük gözlerine derin derin baktım.
Çenesi kasıldı. “Hayır.”
Panik yapmamaya, sakin kalmaya çalıştım. Eğer kızı sadece bir süre sessiz
tutabilirsem, bana kanıtı yok etme şansı vermesi için… ve hikayesini başından
yaralanmasını göstererek sarsabilmek için.
Bu suskun, sırlarla dolu kızı sessiz tutmak kolay olmamalı mıydı? Keşke bana
güvenseydi, sadece bir süre…
“Lütfen Bella.” dedim ve sesim çok içtendi, çünkü aniden onun bana
güvenmesini istemiştim. Çok istemiştim ve sadece bu kazanın hesapları için değildi.
***** bir arzu. Bana güvenmek ona nasıl mantıklı gelebilirdi?
“Niye?” dedi hala savunmacı halde.
“Bana güven.” diye rica ettim.
“Daha sonra bana her şeyi açıklayacağına söz verir misin?”
Bir şekilde güvenini hak etmeyi bu kadar çok isterken ona tekrar yalan
söylemek zorunda kalmak beni sinirlendirdi. O yüzden, ona sert bir şekilde cevap
verdim.
“İyi.”
“İyi.” dedi o da, aynı tonu yansıtarak.
Etrafımızda kurtarma çalışmaları başlarken – yetişkinler gelir, yetkililer aranır,
uzaktan siren sesleri gelirken – kızı görmezden gelip önceliklerimi doğru sıraya
sokmaya çalıştım. Park yerindeki bütün düşünceleri taradım, hem görgü tanıklarının
hem de sonradan gelenlerin; ama tehlikeli hiçbir şey bulamadım. Çoğu beni burada
Bella’nın yanında gördüklerine şaşırmışlardı; ama hepsi – başka bir olası sonuç
olmadığı için – kazadan önce beni kızın yanında dururken fark etmediklerini
düşünmüşlerdi.
Basit açıklamamı kabul etmeyen tek kişi oydu; ama o da en az güvenilecek
görgü tanığı olarak düşünülürdü. Korkmuştu, sarsıntı geçirmişti, kafasına aldığı
darbeden bahsetmeye gerek bile yoktu. Muhtemelen şoktaydı. Hikayesinin karışık
olması kabul edilebilirdi, değil mi? O kadar izleyicinin düşündükleri üzerine kimse
buna pek itimat göstermezdi.
Olay yerine yeni varan Rosalie, Jasper ve Emmett’ın düşüncelerini
yakaladığımda ürktüm. Bu gece bunu ödemek cehennem olacaktı.
Omuzlarımın bronz arabada çıkardığı izi ortadan kaldırmak istiyordum; ama
kız çok yakındaydı. Dikkati dağılana kadar beklemek zorundaydım.
İnsanlar minibüsle boğuşup üzerimizden kaldırmaya çalışırken – üzerimde
bir çok çift gözle – beklemek sinir bozucuydu. İşlemi hızlandırmak için onlara
yardım ederdim; ama kız ve keskin gözleriyle başım yeterince belaya girmişti.
Sonunda, aracı sağlık görevlilerinin sedyelerle bize ulaşmasına yetecek kadar uzağa
çekebildiler.
Tanıdık bir ses beni fark etti.
“Hey, Edward.” dedi Brett Warner. Aynı zamanda bir hastabakıcıydı ve onu
hastaneden tanıyordum. Bize ulaşan ilk kişinin o olması çok büyük bir şanstı –
bugünkü tek şans. Düşüncelerinde sakin ve uyanık olduğuma dikkat ediyordu. “İyi
misin çocuk?”
“Mükemmel Brett. Bana hiçbir şey dokunmadı; ama Bella sarsıntı geçirmiş
olabilir. Onu yoldan çektiğimde başını yere çarptı…”
Brett, bana ihanete uğramış sert bir bakış atan kıza döndü. Ah, doğru. Sessiz
bir mağdurdu – sükut içinde acı çekmeyi tercih ederdi.
Benim hikayemi anında yalanlamadı ama, ve bu biraz rahatlamamı sağladı.
Sonraki sağlık görevlisi muayene edilmeme izin vermem için ısrar etti; ama
onu vazgeçirmek zor olmadı. Babamın bana bakacağına söz verdim ve o da ısrarı
bıraktı. Pek çok insanda, sakin bir kendine güvenle konuşmak ihtiyacım olan tek
şeydi. Pek çok insanda, sadece kızda işe yaramıyordu tabii ki. O herhangi bir normal
kalıba uyuyor muydu?
Boyunluk taktıklarında – ve yüzü utançla kızardığında – bu dikkat
dağınıklığını ayağımın arkasıyla bronz arabadaki şekli tekrar düzenlemek için
kullandım. Sadece kardeşlerim ne yaptığımı fark ettiler ve Emmett’in içinden, bir şey
kaçırırsam düzelteceğine söz verişini duydum.
Yardımına şükranla dolu olarak – ve en azından Emmett’in çoktan bu tehlikeli
seçimimi affettiğine daha da minnettar kalarak – ambulansta Brett’in yanına
oturduğumda daha rahattım.
Polis şefi, Bella ambulansın arkasına yerleştirilmeden olay yerine vardı.
Bella’nın babasının düşünceleri kelimeleri geçmiş olsa da, panik ve endişe
adamın zihninden etraftaki diğer bütün düşünceleri bastırarak yayılıyordu. Tek
kızını sedyede gördüğünde sözsüz kaygı ve suçluluk kabararak onu sardı.
Onu sardı ve bana doğru geldi, gittikçe güçlenerek. Alice Charlie Swan’ın
kızını öldürmenin onu da öldürmek olacağını söylediğinde abartmıyordu.
Paniklemiş sesini dinlediğimde başım suçlulukla aşağı eğildi.
“Bella!” diye bağırdı.
“Ben iyiyim Char – baba.” İç çekti. “Hiçbir sorunum yok.”
Güvencesi babasının dehşetini tamamen silemedi. En yakın sağlık görevlisine
döndü ve daha çok bilgi istedi.
Onu konuşurken, paniğine rağmen tamamen tutarlı cümleler kurarken
duyduğumda, endişesinin sözsüz olmadığını anladım. Sadece… tam olarak kelimeleri
duyamıyordum.
Hmm. Charlie Swan kızı kadar sessiz değildi; ama Bella’nın bunu nereden
aldığını görebiliyordum. İlginç.
Kasabanın polis şefinin çevresinde hiçbir zaman çok fazla vakit
geçirmemiştim. Onu her zaman yavaş düşünen bir adam olarak almıştım – şimdi ise
yavaş olanın ben olduğumu anlamıştım. Düşünceleri kısmen gizliydi, yok değildi.
Sadece anlamlarını, tonlarını ayırt edebiliyordum…
Daha dikkatli dinlemek, bu daha az yeni karmaşık bulmacada kızın sırlarının
anahtarını bulup bulamayacağımı görmek istedim; ama o sırada Bella arkaya
yerleştirilmişti ve ambulans yola çıkmıştı.
Saplantı haline getirdiğim bu gizemi aydınlatabilecek bu çözümden kendimi
ayırmak zor oldu; fakat şimdi düşünmeliydim – bugün olanlara her açıdan
bakmalıydım. Anında gitmemizi gerektirecek kadar tehlike olup olmadığından emin
olmak için dinlemek zorundaydım. Odaklanmak zorundaydım.
Sağlık görevlisinin düşüncelerinde beni endişelendirecek hiçbir şey yoktu.
Söyleyebilecekleri kadarıyla kızın ciddi bir problemi yoktu. Bella da şimdiye kadar
benim anlattığım hikayeye uymuştu.
İç çekti ve tekrar “İyiyim.” dedi; ama bu sefer sabırsızlığı sesine sızmıştı.
Sonra bana öfkeyle baktı.
Carlisle ona doğru bir adım attı ve parmaklarını şişkinliği bulana kadar kafa
derisinde gezdirdi.
Bana çarpan duygu dalgasına hazırlıksız yakalandım.
Carlisle’ın insanlarla çalışmasını binlerce kez izlemiştim. Yıllar önce, ona gayrı
resmi olarak asistanlık bile yapmıştım – ama sadece kanın karışmadığı durumlarda.
O yüzden onun kıza sanki kendisi de onun kadar insanmış gibi davranması benim
için yeni bir şey değildi. Ona pek çok kez imrenmiştim; ama bu aynı duygu değildi.
Kontrolünden çok ona imrenmiştim. Carlisle ile aramdaki farklılık acıttı – ona böyle
nazikçe, zarar vermeyeceğini bilerek korkusuzca dokunabilmesi…
Yüzünü buruşturdu ve yerimde birden irkildim. Rahat pozumu koruyabilmek
için bir süre odaklanmam gerekti.
“Acıyor mu?”
Çenesi kasıldı. “Pek değil.” dedi.
Karakterinin başka bir küçük parçası daha yerine oturdu: cesurdu. Zayıflık
göstermekten hoşlanmıyordu.
Muhtemelen gördüğüm en savunmasız yaratıktı ve zayıf görünmek
istemiyordu. Dudaklarımdan bir gülüş çıktı.
Bana başka bir öfkeli bakış attı.
“Pekala.” dedi Carlisle. “Baban bekleme odasında – şimdi onunla eve
gidebilirsin; ama başın dönerse ya da görüş problemi yaşarsan tekrar gel.”
Babası burada mıydı? Kalabalık bekleme odasındaki düşünceleri taradım; ama
Bella yüzü endişeli, tekrar konuşmaya başlamadan önce onun hemen duyulmayan iç
sesini grupta bulamadım.
“Okula geri dönemez miyim?”
“Belki de bugün ağırdan almalısın.” diye önerdi Carlisle.
Gözleri bana kaydı. “O okula gidecek mi?”
Normal davran, yumuşat… gözlerime baktığında nasıl hissettirdiğine
aldırma…
“Birilerinin iyi haberleri yayması gerekli.” dedim.
“Aslında,” diye düzeltti Carlisle, “okulun çoğunluğu bekleme odasında gibi
görünüyor.”
Bu sefer tepkisini tahmin ettim – ilgiden hoşlanmayacağını. Beni hayal
kırıklığına uğratmadı.
“Ah, hayır.” diye inledi ve yüzünü elleriyle kapattı.
Sonunda doğru tahmin etmekten hoşlandım. Onu anlamaya başlıyordum…
“Kalmak mı istersin?” dedi Carlisle.
“Hayır, hayır!” dedi hızlıca, bacaklarını yatakta döndürüp ayakları yere
değene kadar kayarak. Dengesini kaybedip öne, Carlisle’ın kollarına doğru
sendeledi. Carlisle onu yakaladı ve dengesini sağlamasına yardım etti.
Yine, imrenme duygusu beni sardı.
“İyiyim.” dedi, kızararak, o yorum yapamadan önce.
Tabii ki bu Carlisle’ı rahatsız etmezdi. Dengede olduğundan emin olduktan
sonra kollarını indirdi.
“Ağrı için biraz Tylenol al.” dedi.
“O kadar acımıyor.”
Carlisle çizelgesini imzalarken gülümsedi. “Çok şanslıymışsın gibi
görünüyor.”
Bana sertçe bakmak için başını hafifçe döndürdü. “Edward’ın yanımda
duruyor olması büyük şanstı.”
“Ah, tabii, evet.” diye katıldı Carlisle çabucak, sesinde benim duyduğumu
duyarak. Ã�üphelerini hayal gücüne yormamıştı. Henüz değil.
Tamamen senin, diye düşündü Carlisle. En iyi olduğunu düşündüğün şekilde
hallet.
“Çok teşekkürler.” diye fısıldadım hızlıca ve sessizce. İki insan da duymadı.
Carlisle’ın dudakları Tyler’a dönerken alayım üzerine hafifçe yukarı doğru kıvrıldı.
“Korkarım sen bizimle biraz daha uzun süre kalmak zorundasın.” dedi kırılmış ön
cam çiziklerini incelerken.
Pekala, bütün bunlara ben sebep olmuştum, o yüzden ben çözecektim.
Bella kasıtlı olarak bana doğru yürüdü, rahatsız edici derecede yakına gelene
kadar durmadı. Bütün o kargaşadan önce, bana yaklaşmasını ne kadar çok
umduğumu hatırladım… Bu sanki o dileğe bir alay gibiydi.
“Seninle bir dakika konuşabilir miyim?” dedi tıslarcasına.
Sıcak soluğu yüzüme dokundu ve sendeleyerek bir adım geri gitmek zorunda
kaldım. Çekiciliği biraz bile azalmamıştı. Yakınımda olduğu her an, en kötü, en
ısrarcı içgüdülerimi tetikliyordu. Zehir ağzımı doldurdu ve vücudum uzanmayı
arzuladı – onu kollarıma alıp dişlerimi boğazına geçirmek için…
Aklım vücudumdan daha güçlüydü; ama sadece biraz.
“Baban seni bekliyor.” diye hatırlattım ona, çenem kenetli halde.
Carlisle ve Tyler’a baktı. Tyler bize hiç dikkat etmiyordu; ama Carlisle her
nefesimi izliyordu.
Dikkatle, Edward.
“Bir sakıncası yoksa seninle yalnız konuşmak istiyorum.” diye ısrar etti alçak
bir sesle.
Ona çok sakıncası olacağını söylemek istedim; ama bunu önünde sonunda
yapmam gerekeceğini biliyordum. Atlatmak en iyisiydi.
Odadan çıkar, arkamda bana yetişmeye çalışıp sendeleyen ayak seslerini
dinlerken çok fazla çelişen duyguyla doluydum.
Ã�imdi oynamam gereken bir gösteri vardı. Rolümü biliyordum – kötü karakter
ben olacaktım. Yalan söyleyecektim, alay edecektim ve zalim olacaktım.
Bu tüm iyi hislerime karşıydı – bütün bu yıllar boyunca sarıldığım insan
hislerine. Hiçbir zaman bu andan, bütün ihtimali yok etmek zorundayken, daha fazla
güven hak etmek istememiştim.
Benimle ilgili son anısı olacağını bilmek durumu daha kötü hale getiriyordu.
Bu, benim veda sahnemdi.
Ona döndüm.
“Ne istiyorsun?” diye sordum soğukça.
Düşmanlığımdan hafifçe geri çekildi. Gözleri sersemledi, yüzünde aklımdan
çıkmayan o ifade belirdi…
“Bana bir açıklama borçlusun.” dedi alçak sesle; fildişi rengi teni soluklaştı.
Sesimi kaba tutmak çok zordu. “Hayatını kurtardım – sana hiçbir şey borçlu
değilim.”
Ürktü – sözlerimin onu incittiğini izlemek asit gibi yaktı.
“Söz verdin.” diye fısıldadı.
“Bella, başını çarptın, ne hakkında konuştuğunu bilmiyorsun.”
Çenesini kaldırdı. “Başımda hiçbir sorun yok.”
Ã�imdi sinirliydi, bu durumu benim için kolaylaştırdı. Öfkeli bakışıyla
buluştum, yüzümü daha da düşmanca hale getirdim.
“Benden ne istiyorsun Bella?”
“Gerçeği öğrenmek istiyorum. Senin için niye yalan söylediğimi bilmek
istiyorum.”
İstediği şey tamamen adildi – inkar etmek zorunda olmak beni sinirlendirdi.
“Sen ne olduğunu sanıyorsun?” Ona neredeyse homurdandım.
Kelimeler hızla çıktı. “Bütün bildiğim benim yakınlarımda bir yerlerde
olmadığın – Tyler da seni görmemiş, o yüzden bana başımı çok sert çarptığımı
söyleme. O minibüs ikimizi de ezecekti – ama ezmedi ve ellerin yanında ezikler
bıraktı – ve diğer arabada da göçük bıraktın; ama hiçbir şekilde incinmedin – ayrıca
minibüs bacaklarımı ezecekti; ama sen onu kaldırdın…” Aniden dişlerini birbirine
kenetledi, gözleri dökülmemiş yaşlarla parlıyordu.
Yüz ifadem alaycı şekilde ona baktım; ama asıl hissettiğim korkuydu; her şeyi
görmüştü.
“Senin üzerinden bir minibüs kaldırdığımı mı düşünüyorsun?” diye sordum
alayla.
Başını bir kez sallayarak cevap verdi.
Sesim daha da eğlenir hale geldi. “Buna kimse inanmaz biliyorsun.”
Öfkesini kontrol edebilmek için çabaladı. Cevap verdiğinde, her kelimeyi
yavaşça ve vurgulayarak söyledi. “Kimseye söylemeyeceğim.”
Bunu kastetmişti – gözlerinde görebiliyordum. Öfkeli ve ihanete uğramış olsa
da, sırrımı tutacaktı.
Niye?
Ã�ok dikkatle tasarlanmış ifademi yarım saniyeliğine mahvetti, sonra kendimi
tekrar toparladım.
“O zaman ne önemi var?” diye sordum sesimi sert tutmaya çalışarak.
“Benim için önemli.” dedi sertçe. “Yalan söylemekten hoşlanmam – o yüzden
bunu yapmam için iyi bir neden olması gerekli.”
Ona güvenmemi istiyordu. Tıpkı benim onun bana güvenmesini istediğim
gibi; ama bu aşamayacağım bir çizgiydi.
Sesim duygusuz kaldı. “Sadece teşekkür edip burada bırakamaz mısın?”
“Teşekkürler.” dedi ve sonra sessizce burnundan soluyup bekledi.
“Peşini bırakmayacaksın değil mi?”
“Hayır.”
“O zaman…” İstesem de ona gerçeği söyleyemezdim… ve istemiyordum. Ne
olduğumu bilmesi yerine kendi hikayesini yaratmasını tercih ederdim, çünkü hiçbir
şey gerçekten daha kötü olmazdı – ben direkt olarak bir korku romanının
sayfalarından çıkmış, yaşayan bir kabustum. “Umarım hayal kırıklığına uğramaktan
keyif alıyorsundur.”
Birbirimize sinirle baktık. Öfkesinin bu kadar sevimli olması garipti. Tıpkı
sinirli bir kedi yavrusu gibi, yumuşak ve zararsız, ve kendi savunmasızlığından
habersiz.
Kızardı ve tekrar dişlerini gıcırdattı. “Niye zahmet ettin ki?”
Sorusu beklediğim ya da cevaplamaya hazır olduğum soru değildi.
Oynadığım rolde hakimiyetimi kaybettim. Maskenin yüzümden kaydığını hissettim
ve ona – bu sefer – doğruyu söyledim.
“Bilmiyorum.”
Yüzünü son bir kez belledim – hala öfkeliydi, kan yanaklarından çekilmemişti
– ve dönüp ondan uzaklaştım.

daha önce ilk iki bölümünü siteden bi arkadaşımız paylaşmıştı ben devam ettirmek istiyorum..

bu da 3. bölümün sonu..
__________________



Tüm bölümlerimize yetkili alımları başlamıştır başvurmak için aşağıdaki linke tıklayınız


Yaso isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Bookmarks


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Sizin Yeni Konu Acma Yetkiniz var
Sizin Konu Yanıtlama Yetkiniz var
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz

Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Güneşi Gördüm Haberci Magazin & Dedikodu 0 09-06-2008 02:13
Kitap Özeti: Akşam Güneşi уυѕυƒ Kitap Özetleri 0 09-01-2008 12:55
Güneşi böyle gördünüzmü? уυѕυƒ Astronomi 0 08-31-2008 11:06
Geceyarısı midyesi Yaso Magazin & Dedikodu 0 08-02-2008 01:38
Güneşi Sağ Elime Verseler Yaso Peygamberimiz-En Sevgili'ye 0 06-21-2008 16:21


Şu Anki Saat: 17:04


İçerik sağlayıcı paylaşım sitelerinden biri olan Bilqi.com Forum Adresimizde T.C.K 20.ci Madde ve 5651 Sayılı Kanun'un 4.cü maddesinin (2).ci fıkrasına göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur. bilqi.com hakkında yapılacak tüm hukuksal Şikayetler doganinternet@hotmail.com ve streetken27@gmail.com dan iletişime geçilmesi halinde ilgili kanunlar ve yönetmelikler çerçevesinde en geç 1 (Bir) Hafta içerisinde bilqi.com yönetimi olarak tarafımızdan gereken işlemler yapılacak ve size dönüş yapacaktır.
Powered by vBulletin® Version 3.8.4
Copyright ©2000 - 2017, Jelsoft Enterprises Ltd.
Search Engine Optimisation provided by DragonByte SEO v2.0.36 (Lite) - vBulletin Mods & Addons Copyright © 2017 DragonByte Technologies Ltd.

Android Rom

Android Oyunlar

Android samsung htc

Samsung Htc

Nokia Windows