Bilqi Forum  

Geri git   Bilqi Forum > >

Siz Sorun Biz Cevaplayalim(Maximum 5-10dk)

ÖDEVLERİNİZİ BULMAKTA ZORLANIYOMUSUNUZ!

SORUN ANINDA CEVAPLIYALIM.

TÜM SORULARINIZA ANINDA CEVAP VERİLECEKTİR !

Sitemize Üye Olmadan Konulara Cevap Yazabilir Ayrıca Soru Cevap Bölümüne Konu Açabilirsiniz !

Yeni Konu aç Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 12-24-2009, 16:34   #1
airdevil
 
Üyelik tarihi: Dec 2009
Mesajlar: 4
Tecrübe Puanı: 0
airdevil has much to be proud ofairdevil has much to be proud ofairdevil has much to be proud ofairdevil has much to be proud ofairdevil has much to be proud ofairdevil has much to be proud ofairdevil has much to be proud ofairdevil has much to be proud of
Post Ilk çağlarda atomlar hakkında çalışmalar yapan bilim insanları

Ilk çağlarda atomlar hakkında çalışmalar yapan bilim insanları
airdevil isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 12-24-2009, 18:01   #2
Yaso
Operator
 
Yaso - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jan 2008
Mesajlar: 32.967
Tecrübe Puanı: 1000
Yaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond repute
Standart

ilk caglarda atom ve arastirma

İlkçağda Atom
Şair William Blake (1757-1827)bilimin tümünü bir dizede özetleme gereği duyduğu zaman “Demokritos’un atomları ve Newton’ın ışık parçacıkları” demişti.
” Demokritos ve Leukippos’un Yunanistan'ından Blake’in zamanına ve bizim zamanımıza kadar,temel parçacık düşüncesi,daima bilimin en temel amacının,yani doğanın karmaşıklığını basit ifadelerle anlatmanın simgesi olmuştur.” S.Weinberg
İlkçağda atomcu düşünce nasıl dile getirilmiştir? Atomcular boşluğun varlığını hangi gerekçelerle savunmuşlardır? Parmenides ve öğrencisi Zenon, hangi gerekçelerle boşluğu ve maddenin hareketini yadsımışlardır? Atom ,yalnız bilimin değil,felsefenin de başlangıcında tartışma konusuydu.
1.Atomcular/Çokçular
Her şeyin aslını su,toprak,ateş ve hava olarak açıklamaya çalışan bilgelere birciler(monistler) denir. Bu kökeni birden çok unsura dayayanlara da çokçular denir. Atomcular bu kategorinin içinde yer alan en önemli düşünürlerdir.
Atomculuğun kurucuları şu iki kişidir: Leukippos ve Demokritos…
Atomcu filozoflar, Sokrates öncesi filozoflar arasında en kavrayışlı olanlardı. Bu terimle esas olarak iki kişi kastedilir: Leukippos ve Demokritos. Leukippos’un emel düşüncesi şöyleydi: Her şey gözle görülemeyecek ve daha fazla bölünemeyecek kadar küçük atomlardan yapılmıştı. Leukippos’un (Dipp not: Aristotelesin ve Eskiçağın sözbirliğiyle,öğrencisi Demokritos’la birlikte atomcu sistemin kurucusu olarak andıkları bu filozof,bazılarına göre Abdera’lı, bazılarına göre Miletos’lu veya Elealıdır. Abderalı Demokritos’un(İÖ 420) doktrini de,genel teziyle böyledir. Çok ve önemli olan yazıları ne yazık ki kaybolmuştur. Fakat bunların parçaları kalmıştır ve aracısız kaynaklar yerine, Lucretius’un şiirinde atomcu ilkelerin açıklanmasını bulmaktayız.
Anaksimandros’un, Diogenes’in, Anaksagoras’ın doğa ve maddenin meydana gelişi hakkındaki biraz belirsiz doktrinleri Demokritos’ta açıklık kazanıyor. O, Anaksimenes ve Diogenes’le birlikte bütün cisimlerin homojen olduğunu söylüyor; ama Anaksagoras’la birlikte, maddeyi kenidiliğinde farksız,sonsuz küçük ve sonsuz sayıda atomlara ayrılmış sayıyor;bunlar sıra ile birleşerek ve ayrılarak,eşyanın meydana gelmesine veya yok olmasına neden olurlar. Yer kaplamayan bir şey hiçbir şey olmadığından (s: 35), matematik noktalar olmamakla birlikte, sonsuz sayıda olan bu atomlar bölünmezler(atoma). Bunlar kimyasal nitelik bakımından birlerinin aynıdırlar, büyüklük ve şekil bakımından aralarında fark vardır.Aşkın bir ilkeden almadıkları;ama özlerinden gelen sürekli bir harekete sahiptiler. Onları hareket getiren kuvvet zorunlu bir şekilde etki yapar, yoksa Anaksagoras’ın arada söylemek istediği gibi,niyetle (nous) ve bir amaç (telos) için değil. Fakat Demokritos her türlü amaç düşüncesini atmak ve bazen tykhe sözcüğünü zorunluluk anlamında kullanmakla birlikte, tesadüfü de sisteminden uzaklaştırıyor. Ona göre tesadüf kelimesi, insanların olayların gerçek nedenleri hakkındaki bilgisizliklerini göstermekten başka bir şeye yaramaz. Demokritos'ta nedensellik eğilimi vardır: Doğada hiçbir şey nedensiz değildir; her şeyin var oluş nedeni ve zorunluluğu vardır.
Elealılar, boşluğu ve bundan ötürü hareketi inkar etmişlerdi. Hareketi kabul etmek, boşluğun varolduğunu söylemektir. Boşluk olmasa, atomlar birbirinden ayırt bile edilemeyecekler,yani var olmayacaklardır. Şu halde boşluk onların varlıklarının zorunlu koşuludur ve hareketin koşulu olarak,eşyanın oluşumunda,dolu kadar önemli bir rol oynar. Bu,gerçekte materyalizmin madde’sine gelip katılan ve Demokritos’un sistemine,en dar bir surette monist (tekçi) olan felsefelerin tamamıyla önüne geçemedikleri düalist bir renk veren ikinci bir ilkedir. Demokritos’un bu boşluğuna gelince Anadolu onu apeiron adı altında Pythagoras’ta bulmuştuk;bu Platon’un, Aristoteles’in ve Plotinus’un me on’u,Campanella ve Hegel’in negatifliği olacaktır;bu, Demokritos’ta maddenin hareketinin koşuludur;idealistlerde, düşüncenin diyalektik hareketinin koşulu olacaktır.
Sürekli hareket atomları bir kasırga halinde sürükler, ve bu da onların dış yakınlıklarına, yani büyüklük ve şekillerine göre birleşmeleri sonucunu doğurur;çünkü kimyasal bakımdan,hepsi homojen olduklarından,birbirlerini ne çekerler,ne iterler. Doğal olarak yukarıdan aşağı giden en ağır atomlar, mekanın derinliklerinde toplanırlar,en ince atomlar havayı oluştururlar.
Yüzeyleri düzgün olmayanlar,sarp, iğneli,çengelli olanlar vardı ve bunlar,birbirlerine takılarak,ekşi ve acı cisimleri meydana getirirler;halbuki düz yüzeyli olan atomlar,duyulara hoş bir surette etki yapan cisimleri oluştururlar. Ruh en ince,en düzgün ve –şu halde- en hareketli atomlardan oluşmuştur. Ayrı ayrı veya az miktarda birikmiş iken,ruhu meydana getiren atomlar duygusuzdurlar;büyük kitleler halinde birleşince duyma melekesini kazanırlar. Bütün vücuda yayılmışlardır; fakat duyumun (s: 36) meydana geldiği duyu organlarında,daha çok sayıda gruplar halinde toplanmışlardır: düşüncenin merkezi olan beyinde,duyguların merkezi olan kalpte, iştahın merkezi olan karaciğerde. Duyum ve algı bütün cisimlerden çıkan ve organlarımıza giren akıntı ve cereyanlar ile açıklanır;bunlar organlarımızda duyumun vücuda gelmesine neden olurlar ve beyinde,eşyanın fikir ve hayallerini meydana getirirler.
Duyum bilginin biricik kaynağıdır ve duyular kanalından geçmeyen hiçbir şey düşüncede yoktur. Fikirlerimiz izlenimlerimizi, yani bizimle dış alem arasındaki ilişkileri ifade ederler;iç özü bizim için varılamaz olan eşyanın kendisini doğrudan doğruya bize göstermezler(Dip not: Protagoras tarafından kabul edilecek olan bu tez,mutlağın bilimi olmak itibarıyla metafiziğin inkarı ve şüpheciliğin (scepticizme),eleştiriciliğin(critisme),pozitivizm in,agnostizmin esasıdır). Şu halde duyularımızın eşyada gördüğü nitelikler, renkler, kokular, tatlar asla eşyanın aslında bulunan gerçek şeyler değil, belki de atom hareketi ve duyu organlarımızın tabiatından doğan subjektif izlenimlerdir. Bizim dışımızda ve bizde hareket halinde atomlardan başka bir şey yoktur. Ruhu meydana getiren atomlar tam olarak vücutta kaldıkları sürece kendi kendimizin bilincine sahibiz; belli miktarda atom çıktığı vakit uyku ve onunla birlikte bilinçsizlik hali gelir; hemen hemen hepsi çıkıp ta az bir miktar kaldığı vakit, zahiri ölüm olur;nihayet,ruh atomlarının hepsi birden vücuttan ayrıldıkları vakit ölürüz. Ölüm bu atomları yok edemez,çünkü atom bölünemez olduğundan,özü gereği mahvolamaz; ölümün yok ettiği şey,onların bir vücuttaki geçici birleşmeleri ve dolaysıyla bu birleşme ile meydana gelen bireylerdir. Duygu, ayrı halde bulunan atomlara ait olmadığından ve ancak onların beyinde ve öteki organlarda toplanmalarıyla meydana geldiğinden,ölüm, duyguyu ve onunla beraber şahsı ortadan kaldırır.
Tanrılar, insandan daha güçlü bir şekilde organlaşmış varlıklardır; ama ölmezlikleri mutlak değildir. Ölümlüler gibi atomlardan oluştuklarından, hayatları insanın hayatından çok daha uzun olmakla birlikte, sonunda onlar da genel kanuna boyun eğerler. Ezeli ve ebedi evrende,hiç kimse için ayrıcalık yoktur. Tanrılar bizden daha güçlü ve daha akıllı olduklarından,onlara karşı saygı göstermeliyiz. Örneğin rüyalarda,onlarla bizim aramızda ilişkiler bulunduğunu kabul edebiliriz;ama onlara ait her türlü boş korkudan kendimizi kurtarmalıyız ve unutmamalıyız ki ne kadar kudretli olurlarsa olsunlar,bu varlıkların üstünde onlardan daha kudretli olan bir tanesi vardır: göğü ve yeri idare eden en yüksek,kişiliksiz ve tarafsız kanun,zorunluluk. (s: 37). Tabiatın bütün varlıklara kabul ettirdiği bu kanuna sevinçle boyun eğmeliyiz. Mutluluğumuz ancak bununla kabildir.”
Herakleitos felsefesi Kratylos’ta ve Elea doktrini Gogias’ta olduğu gibi atomcu materyalizm de Abderalı Protagoras’ta şüpheciliğe varıyor. Bilgi vasıtaları hakkında yaptığı bilançodan bir an için cesareti kırılan Yunan felsefesinin,gerçekte daha da güçlenmiş,büyümüş,kendi kendisinin bilincine ermiş ve henüz yeni el atılan bir inceleme ve araştırma alanıyla-zihin ve ahlak alemi- zenginleşmiş olarak çıkacağı feyizli bir bunalım dönemidir bu.
(A.Weber,Felsefe Tarihi s:35-38)
Parmenides’in sağduyuyu zorlayan düşünceleri, ondan sonra gelen filozofların birci değil de çokçu olmasına yol açtı. Yunan düşünürlerinin en büyüğü olan Platon’a gelinceye dek, taşların, bitkilerin ve hayvanların değişen dünyasına sözde- ya da yarı- gerçeklikten daha fazlasını yüklemeyi kabul etmeyen ve gerçekliği ve birliği,uzay ve zamanın ötesindeki bir dünyada arayan birine rastlamıyoruz. Platon, Parmenides’ten çok etkilenmiş ve ondan büyük bir övgüyle söz etmiş olsa da onun yaşadığı dönemde, düşüncesini biçimlemede katkısı olan başka etkiler de söz konusu oldu.
Çokçular, Empedokles, Anaksagoras ve Demokritos’un atomcu felsefesi tarafından temsil ediliyordu.
(W.K.C. Guthrie, İlkçağ Felsefesi Tarihi, Gündoğan yayınları (1988),s:65-66)
Bir yanda evreni sayılarla açıklamaya çalışan Pythagoras(İÖ 570-480), Dünya’nın kusursuz bir küre olduğunu öne süren, varolmanın sonsuz ve değişemez olduğunu ileri süren Parmanides, hareketi yadsıyan Zenon (Parmanides’in öğrencisi) vardı. Öte yanda ise Leucippus ile başlayıp sayıların gerçeklere uygulanması konusunda ilk akla gelen Demokritos vardır. Atomcular, aslında o dönemde Elealılar tarafından derinleştirilmiş entellektüel krize yanıt veriyorlardı. Eleacı savlardan biri, Zenon’un Tartışmalar adlı yapıtında öne sürdüğü dört paradokstan(çatışkı, antinomy) biri olan “Achille’in kaplumbağaya asla yetişemeyeceği” üzerine kuruluydu, bu,iki bin yıl sonra bugün bile uzman matematikçilerin ve mantıkçıların üzerinde ince ince durduğu bir konudur. Parmenides,daha soyut bir yaklaşımla,varolmanın sonsuz ve değişemez olduğunu öne sürüyordu. Bu yüzden varlığın kendisinden başka hiçbir şeyin,o olduğu iddia edilemezdi. Varlık,’sürekli aynı yerde kaldığı için’ hareket de olanaksızdı. Zenon’un hareketle ilgili olarak öne sürdüğü paradokslar, Parmenides’in savlarını güçlendirmişti. Parmenides,yalın varoluş kavramını dolaysız biçimde savunurken, Zenon herhangi bir alternatif görüşün, örneğin nesnelerin hareket ettiği görüşünün, doğrudan doğruya kolayca çözülemeyecek olan bir dizi paradoksa neden olacağını öne sürüyordu.
Beşinci yüzyıl filozofları,dünyaya ilişkin daha gerçekçi açıklamalar getiriyorlardı;bu açıklamalar değişime ve harekete olanak veriyordu. Aynı zamanda Eleacılar’ın kendi üzerlerinde oluşturdukları sınırlamalarını hissediyorlardı. Bir şey nasıl başka bir şeye dönüşebilirdi? Su,nasıl buz olabilirdi? Bir şey nasıl varolmaya başlıyordu? Bir şeyin hiçbir şey olmadan ortaya çıkması,yani varlığın varolmayandan ortaya çıktığı gibi bir düşünce Parmenides için anlamsız bir varsayımdı. Olası çözümlerden biri Eleacı bakış açısını benimsemek,ama hareket ve değişim kavramlarını yeniden ele almaktı. Diyelim ki madde çok sayıda sonsuz ve değişmez parçacıktan oluşuyor. Parçacıklar sonsuz ve değişmez olduğuna göre,asla varolamazlar. Değişmez parçacıkların yeniden gruplandırılmasıyla dünyadaki değişim görülebilir. Doğadaki maddeler, sürekli bir yapıda mı yoksa küçük tuğlalardan mı oluşmaktadır? Atomlar,nasıl hareket ediyor? İnsanoğlunun aklını kurcalayan en eski sorulardan biri de budur. Bu soruya verilen yanıt “atomun varlığı” ya da maddelerin bölünmesinde bir sınır bulunduğu görüşüdür.
“Atom” u İlk Düşünen Bilge: Leukippos
Atom kuramının kurucusu Miletos’lu Leukippos’tur. Leukippos’a göre atomlar sertlik, biçim ve büyüklük bakımından üç nitelik gösteriyordu. Tüm atomlar sertti, farklı maddelerin varlığı farklı biçim ve boyutta olmalarından ileri geliyordu.Atomlar farklı ağırlıklarda değildi.Pürüzlü, düz,kanca biçimli ve yuvarlak olanları vardı. Leukippos’un Demokritos’a öğretmenlik yaptığı, Empedokles ve Anaxagoras ile çağdaş olduğu anlaşılıyor. Zenon’un boşluğu ve hareketi nasıl reddettiğini anlatmıştım. Tarihin ilginç gerçeğine bakınız ,Zenon’un cismin sonsuza kadar ikiye bölüneceği düşüncesi, öğrencisini “sonsuz küçük madde parçacıkları” kavramına götürmüştür. Leukippos, İÖ 440 yıllarında yaşamış bir Miletos'ludur; gençliğini Miletos’ta geçirdi. Sonra deniz yoluyla batıya gitti; Güney İtalya’daki Grek kenti Elea’da Zenon’dan dersler aldı. Onun felsefesinden etkilendi. Daha sonra,ama kesinlikle olgunluk çağında,Trakya’daki Abdera kentine göç etti. İÖ 450’de-hatta olasılıkla bundan on yirmi yıl sonra- Abdera’da atomcu okulu kurdu. Kendisinden kalan tek metin parçasında şunlar yazılıdır: “ Hiçbir şey düzensiz oluşmaz,her oluşumda bir anlam ve gereklilik vardır.” Nedensellik yasası,herhalde ilk kez bu sözle en kesin ve özlü bir biçimde dile getirilmiştir. Leukippos’un atom öğretisini, onun öğrettiklerinin tümünü kendi öğretilerine katmış olan yetenekli öğrencisi Demokritos’tan öğreniyoruz.
(H.J.Störig,İlkçağ Felsefesi,Yol y s: 214-215 ve Zeki Tez,Kimya Tarihi,s: 35)
Leukippos’a göre atomların sertlik,biçim ve büyüklük olmak üzere üç niteliği vardı. Her atom sertti. Maddelerin farklılığı, atomlarının farklı biçim ve boyutta olmalarından ileri geliyordu. Atomlar,farklı ağırlıklarda değildi; pürüzlü, düz,kanca biçimli ve yuvarlak olanları vardı.
(B. Russsel, Batı Felsefesi Tarihi 1, Çev: Muammer Sencer,Say Yay (1997),s: 175)
O kentle çağrıştırılan bilimsel, akılcı bir felsefe izlemiştir. Aslında Parmenides ve Zenon'un etkisinde kalmıştı. Ancak gerçekliğe ilişkin görüşlerde Parmenides ve Ksenophanes’i izlemek yerine,bunun tam tersi gibi duran bir yol tuttu;onlar, bütünü bir, hareketsiz,yaratılmamış ve sınırlı olarak görür ve varolmayanın araştırılmasını yasaklarken, o, sürekli hareket halinde olan sayısız öğe-atom varsaydı. Bunların sonsuz sayıda değişik biçimler taşıdıklarını,çünkü bir atomun bu ya da şu biçimi taşımasının bir gerekçesi olamayacağını öne sürdü. Evrende varlığa geliş ve değişimin duraksamadan sürdürdüğü gözlemlendi. Ayrıca varolmayanın da tıpkı varolan gibi gerçek olduğunu ve nesnelerin varlığa gelmesine bu her ikisinin birden neden olduklarını ortaya attı. Atomların doğasını sıkı sıkıya dolu olarak saptadı: Bunların varolanlar olarak boşluk içinde hareketlerini ve varolmayan diye netilediği boşluğun varolandan daha az gerçek olmadığını öne sürdü
(Arda Dankel, İlk Çağda DoğaFelsefesi s:55-56)
Atomların Biçimleri Üzerine
Cicero, Tanrıların Özü Üstüne’de yazıyor:
“Kimi düzgün, kimi pürüzlü, kimi yuvarlak, bir diğeri köşeli ya da kanca gibi,bir başkası ise kavisli ve içe doğru bükülmüş olmak üzere belli cisimcilerin mevcudiyetini ve gökyüzü ile yer yüzününü,bir tözün baskısı olmadan,salt raslantısal bir karşılaşma sonucunda meydana geldiklerini savunan Demokritos’un ya da ondan önce Leukippos’un bu habisçe düşüncelerini sen de bugüne kadar aklından çıkarmadın Velleius” (Sokrates Öncesi Felsefe II,s: 55)
Atomlar “Neden” Sürekli Hareket Eder?
Neden sorusunun bilimin çok önemli bir sorusu olduğu sanılır. Size açıkça söylemeliyim,bu görüş yanlıştır. Her şeyin bir nedeni olduğunu düşünmeye söylemeye alışmışızdır. Evet “alışmışızdır”. Atomlar neden sürekli hareket eder sorusunun yerine sorulması gereken doğru soru “atomların sürekli hareket halinde olmasını nasıl açıklayabiliriz?” dir. Günümüz diyalektik maddecilerinin fazlasıyla sahip çıktıkları “neden ve sonuç ilişkisi” ya da “nedensellik”, aslında onların çok fazla sakındıkları “ilk hareket ettiriciye” götürmekte sağduyuya pek uyan bir yoldur.
Bir “ilk hareket ettirici” olmadan hareketin nasıl oluşabileceği sağ duyunun zorlandığı bir konudur. Westminster Abbey’in vaizi, tanrıtanımazlığa karşı bir dizi konferans hazırlarken, Newton’dan, Tanrının varlığının bilimsel tanıtını istedi. Yaşamının son yıllarında büyük ölçüde dine dönen Newton, gezegenleri Güneş çevresindeki öncesiz ve sonrasız haraketlerine başlatan bir “ilk itici” kuvvetin gerekliliğini, böyle bir kanıt olarak ileri sürdü. Newton’dan yüz yıl sonra, Fransız bilim adamı Laplace, Güneş sisteminin kökeni ile ilgili maddeci varsayımının-Newton’un açıklayamadığı “ilk itici kuvveti” açıklayan varsayımın- öz taslağını Napolyon’a çizdi.
“Peki Tanrıyı nereye yerleştiriyorsun?” diye sordu Napolyon.
“Efendim” dedi Laplace “ o varsayıma gereksinme duymadım.”
(M. Vasilyev-K. Stanyukoviç, Madde ve İnsan, Onur Yayınları, Eylül 1989, İkinci Baskı,s:177-178)
Sorunun böyle kesilip atılması, diyalektik materyalizm felsefesine inanmış bir kişi için yeterli olsa bile akılcı bir kimse için yeterli değildir.
Leukippos ve Demokritos’un, Anaxagoras’a karşıt olarak;maddenin dışındaki bir kuvvetin etkisini kabul etmemesi çok ilginçtir. Onlara göre atomlar her zaman ve her yerde,doğuştan gelen ve sonsuza dek sürecek olan hareket içinde olduklarını söylemekteydiler.
(Zeki Tez,KimyaTarihi,s: 35)
Atomcu görüşün yanıtlaması gereken şey,atomların kendi yerlerini nasıl değiştirdikleri, boşlukta nasıl hareket ettikleri sorusuydu. Leukippos ve Demokritos, Anaxagoras’ın tersine olarak,maddenin dışındaki bir kuvvetin etkisini kabul etmediler; atomların her zaman ve her yerde,doğuştan gelen ve sonsuza dek sürecek olan hareket içinde olduklarını söylediler. Onlara göre maddesel değişmlerin temel koşulu boşluğun varlığının kabulü idi;çünkü atomlar yalnızca boşluğun yardımıyla birleşip ayrılabilirler ve boşluğun içinde hareket ederek düzen ve konumlarını değiştirebilirlerdi.
Evrendeki atomların hareketinin doğa güçlerinden,yani maddenin iiçindeki bir güçten kaynaklandığını savunan Demokritos’a göre bu hareket öncesiz ve sonrasızdı. Atomları ve onların hareketlerini göremeyişimizin nedeni, duygularımızdaki yetersizlikti.
Demokritos, zamanının tanrılarını kabul etmiyordu;böyle somut tanrılara ve onların gücüne olan inancın nedeninin gök gürültüsü,yıldırım düşmesi, Ay ve Güneş tutulması gibi doğa olaylarının yarattığı korku duygusu olduğunu belirtmiştir. Demokritos’a göre örneğin su ve demir atomları gerçekte birbirinin aynıdır. Su atomları pürüzsüz ve yuvarlak olduğundan, birbirleri üzerine kenetlenemezler, birbirleri üzerinde yuvarlanırlar(akışkandır demenin Latincesi!). Oysa demir atomları sert, sivri ve pürüzlü olduklarından birbirlerine yapışırlar ve sert bir cisim oluştururlar(Bu da metalik bağın Latincesi!).
Demokritos’a göre bir elmayı kestiğimizde,bıçak atomlar arası boşluktan geçmelidir. Eğer bu boşluklar olmasa,bıçak içine girilemez atomlara rastlar ve elma kesilmezdi. Demokritos’un deyimiyle”Göreneğe göre,tatlı,tatlıdır; acı acıdır; sıcak sıcaktır;soğuk soğuktur;renk renktir. Oysa gerçekte yalnız atomlar ve boş uzay vardır.Yani duyularımızla algıladığımız nesneler gerçek sanılmaktadır ve onlar gerçek sayılmaya alışılmıştır;ama onların gerçekliği yoktur,yalnızca atomlar ve boş uzay gerçektir.”
Peki Leukippos, çığır açan öğretisini, Herakleitos ile Parmenides arasındaki metafizik temel çelişki karşısında tamamen yeni ve “hiç kuşkusuz dahicesine bir çözüm denemesi olan atom kuramı’nı nasıl oluşturmuştur?Aristoteles de,bir çok bakımdan açıklanması ve tamamlanması gereken bir atom kuramını ana hatlarıyla tasarlamıştı. Empedokles ise mikroskopik küçük kırıntılar halinde yan yana duran ve cisimler dünyasının temelini oluşturan en küçük öğe parçacıklarından söz etmişti( bunun atom kuramının doğuşundaki önemini ilk kez Walter Kranz belirtmişti) ama bu kuramın ortaya çıkmasının asıl nedeni,”öğrencisi” Leukippos’un düşüncesini (s:43) derinden ve belirgin şekilde etkilemiş olan Zenon’du: Şeylerin çokluğuna ve hareketine karşı,cismin sonsuza kadar ikiye bölünmesi ilkesine dayanarak öne sürdüğü zekice kanıtlar, Elalıyı sonsuz küçük madde parçacıkları kavramına götürmüştür. Zenon argümanlarının etkisiyle Anaxagoras da kendi madde öğretisinde sonsuz küçük olan kavramını kullanmış,tamamen Elealıların tarzında şeylerin sonsuza kadar bölünebildiğini büyük bir güvenle öne sürmüştür. Kısacası üzerinde uzun uzun kafa yorduğu bir sorunda öğrteminin savına tümüyle ters olan atom kavramını keşfetmiştir. Yani cisim sonsuza kadar bölünemez. Akıl yürütmeye bakın: Maddelerin artık daha fazla bölünemeyen,katı ilk parçacıklarının olması gerekir. Eğer maddeleri sonsuza kadar bölebiliyor olsaydık, maddelerin içinde sonsuz küçüklükte boş mekanların bulunması gerekirdi. Çünkü onları sonsuza kadar parçalara ayırabilmek için, içlerinde sonsuz küçüklükte boş mekanların bulunması gerekir.Çünkü bir cisimin içinde bir “boşluk” yoksa onu parçalara ayırmak mümkün değildir. Zenon’un savunduğu gibi maddeleri bu şekilde sonsuza kadar parçalara ayırmak mümkün olsaydı, o zaman görünen tüm şeylerin yalnızca birbirine değen boş mekanlardan meydana gelmiş olması gerekirdi. Bu durumda boş mekanların dışında katı hiçbir şey bulunmaz, her şey tamamen tözden yoksun olurdu. Zenon’un, tümüyle soyut, yani matematiksel düşünülmüş,şeylerin sonsuza kadar ikeyi bölünebildiğini, demek ki; gerçeklikte,yani fiziksel olara gerçekleştirmek mümkün (s: 44) değildir. Bu durumda,cisimle kütlesinin ilişkisini sağlayan madde parçacıklarında herhangibir boşluğun bulunmaması, yani “tamamen dolu” olması ve bu yüzden başka parçalara ayrılmaması gerekir. Zira bir cismi parçalara ayırmak,yani bölmek,sadece içindeki bir boş mekana dayanarak mümkündür. Hiçbir boş mekan içermeyen bir şeyi yalnız bölmek değil,üstelik zedelemek bile mümkün değildir. Bileşimlerinin tarzına göre ilk oluşturucu öğeleri,yani atomları arasında az yada çok boş mekan bulunan tüm görünür cisimler,artı başka parçası olmayan işte bu tür atomlardan meydana gelirler, tıpkı tersi durumda bir maddeyi bölmeye devam ederek sonuçta onun görünmez küçük ve artık bölünemeyen,yani “atom” olan ilk oluşturucu öğelerine ulaşılması gibi.
Bu atomlar birbirlerinden üç şekilde ayrılır: Biçimleri, konumları ve düzenleri (tasnifleri) bakımından. Leukippos ile Demokritos, duyular dünyasının yalnız görünüş olmadığını,üstelik gerçekliklere dayandığını varsaydıkları için,bu dünya sayısız biçim,renk,tat ves çeşitliliği göstermektedir,böylece onlarda göre sayısız çeşitlilikte atom biçimi de mevcuttur. Maddi tözleri hepsinde tek ve aynı olan atomlar arasındaki bu üç temel fark(Dip not:Aslında atomlar sadece biçimleri yoluyla birbirinden ayrılır. Büyüklük farkını ilk kez Demokritos belirtmiştir) duyusal olarak algılanabilen şeylerin çeşitliliğine temel oluşturur,tıpkı aynı sözcük öğelerinden,yani aynı harflerden nasıl bir tragedya metni yazılıyorsa aynı şekilde bir komedi metninin de yazılması gibi(Dip notikkatli bakıldığında yersiz olduğu anlaşılan bir karşılaştırma). Oluş ve bozuluş nasıl ki atomların biraraya gelmesine ya da ayrılmasına dayanıyora-ki Leukippos bu temel görüşü Empedokles ve Anaxagoras’la paylaşır- böyle bir şeyin değişikliğe uğraması da yalnızca atomlarının değişen düzenine ve konumuna dayanır(s: 45).
Bu yüzden “doluluk” -sayısız, görünmez küçüklükte atomlar- ve “boşluk” görünen dünyanın ilk nedenidirler. Zira atom fiziğinin ikinci temel koşulu işte bu boş mekan varsayımıdır(ancak boşluk deyince havayla dolu mekan anlaşılmaktadır).-Büyük bir olasılıkla Parmedines’ten önce Pythagorasçılardan birkaçının da savunduğu- bu varsayım Leukippos’a göre kesinkes zorunludur,çünkü boşluk olmadan ne hareketi ne de cisimlerin çokluğunu kavramak mümkündür. Bazı cisimlerin yoğunlaşması ve aynı şekilde (organizmaların)büyümesi de yalnız bu koşul altında açıklanabilir. Göreceğimiz gibi atomcular, olasılıkla Leukippos da boş mekanın varlığını deneysel yoldan kanıtlamaya çalışmışlardır.
“Dolu olan”a, yani mekan doldurana,”varolan”a karşılık “Varolmayan” diye da tanımladığı bu boşluk Leukippos’un kanısınca “dolu olan”,”varolan” gibi aynı şekilde mevcuttur. Leukippos’un öncelleri,özellikle bir başka yönden kendine temel aldığı Elealılar “varolmayan” olarak boş mekanın mevcudiyetini kesinkes reddetmişlerdi. Ama Leukippos boşluk olmadan ne hareketin ne de çokluğun düşünülemeyeceğini fark ederek ikinci belirleyici adımı atmış ve boşluğu, her ne kadar dlu olana,yani cisimsel olana,”asıl anlamda varolan”a karşılık “varolmayan” diye tanımlasa bile,gerçek saymış “varolmayan”ını,yani boş mekanın varolan gibi aynı şekilde mevcut olduğunu cesaretle ileri sürmüştür. Boşluğun gerçekliğinin Leukippos tarafından kabul edilişi, cisimsel nitelikte olmayan,ne görülen ne de elle tutulan,sadece düşüncede kavranabilen bir şey ilk kez gerçek diye açıklandığı için de,düşün tarihinde çok önemli bir yer tutur. Böylece tamamen yeni bir gerçeklik kavrdamına yol açmaktadır (ayrıca her ne kadar başka yönden de olsa,bu kavramı Anaxagoras da kendi nous öğretisinde ortaya çıkarmıştı). Zira bununla eski İyonya materyalizmi,Antikçağın en güçlü materyalist felsefe sisteminin (s: 46) kurucusu sayılan düşünür vasıtasıyla da ilkesel olarak açılmış oluyordu.
__________________



Tüm bölümlerimize yetkili alımları başlamıştır başvurmak için aşağıdaki linke tıklayınız


Yaso isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 12-24-2009, 18:02   #3
Yaso
Operator
 
Yaso - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jan 2008
Mesajlar: 32.967
Tecrübe Puanı: 1000
Yaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond repute
Standart

3.Aristo ve Atomcular
“ Doğa süreçlerini, filozoflardan bazılarının, örneğin Leukippos ile Abderalı Demokritos’un iddia ettikleri gibi de kavramak mümkün değildir. Çünkü onlar ilk niceliklerin (atomların) sayıca sonsuz, büyüklükçe bölünemez olduklarını öne sürüyorlar ve ne Bir’den Çok ne de Çok’tan Bir meydana gelirmiş,tersine tüm şeyler bunların birbirine sıkı sıkıya bağlanması ve kenetlenmesi sonucunda ortaya çıkarmış. Zira bu filozoflar da belli bir anlamda tüm şeyleri sayı haline getiriyor ve sayılardan çıkarıyorlar. Bunu açık açık söylemeseler bile, kastettikleri yine de budur. Ayrıca cisimlar(atomlar) biçimleri vasıtasıyla birbirlerinden ayrıldıkları için,ama bu biçimler sayıca sonsuz olduklarından,yalın cisimlerin yani atomların da sayıca sonsuz olduklarını iddia ediyorlar. Ama öğelerden(atomlardan) herbirinin nasıl bir yapıya ve biçime sahip olduğu konusunda belirli bir şey söylemiyorlar,yalnız ateşe küre biçimini yakıştırıyorlar. Hava,su ve öteki öğeler (sadece atomlarının) büyüklüğü ile küçüklüğü vasıtasıyla birbirlerinden ayrılıyorlarmış, doğaları (tözleri) adeta tüm öğelerin (atomların) karmakarışık bir araya toplandığı bir yermiş…
Şeyleri sonsuza kadar parçalara ayıracak ve böylece parçalara ayırmanın sonsuzluğunu kanıtlayacak durumda olmadığımız kanısıyla ‘maddeleri’ sonsuza kadar bölme düşüncesini terketmiş olan filozoflar ise cismin bölünemez ‘cisimcikler’den meydana geldiğini ve bölünemez parçalara ayrılacağını iddia ediyorlardı. Leukippos ile Demokritos ilk cismin bölünemezliğine neden olarak,yalnız bunların zedelenmezliğini değil,üstelik küçüklüğünü ve başka parçalarının olmaması olgusunu da gösteriyorlar. Buna karşılık Epikuros,onların başka parçalarının olmaması düşüncesini terketmiştir; o daha çok zedelenmezlikleri nedeniyle onların bölünemez olduklarını öne sürüyor. Leukippos ile Demokritos’un ilk cisimcikler kuramını kabul eden ama yalnız zedelenmezlikleri bölümünü korumuş olan o Epikuros buna karşılık onların başka parçaları olmaması düşüncesini,(Aristotelesin) parçasızlığa karşı çıkardığı argümanlar nedeniyle belki sonradan terketmişti;çünkü bu yüzden( atomların parçaları olduğu düşüncesi yüzünden) Aristotelesin kendisini çürüteceğini sanmıştı.
Evren bağlantılı bir (bütün) değil de- Leukippos ile Demokritos’un iddia ettiği gibi-boşluk tarafından ayrılmışsa,o zaman şeylerin (maddelerin) hareketi zorunlu olarak tek ve aynı olmalıdır. Zira evren atomlar tarafından ayrılmıştır. Atomların tözü ise tek ve aynıymış,sanki her birinin tek başına altın olması gibi(s:55)
(Sokrates Öncesi Felsefe- II,s: 54-55)
Aristo yazıyor:
“İnsanlar boşluk deyince, içinde duyusal olarak algılanabilen hiçbir cismin bulunmadığı bir ara mekan anlıyorlar. Ama her gerçek olanın (bir) cisim olduğu kanısıyla, içinde hiçbir şey bulunmayan yere boş mekan diyorlar. Bu yüzden havanın doldurduğu yer de boşmuş. Bu nedenle havanın bir şey( bir gerçek,bir cisim) olduğunu kanıtlamak değil,ne hayal gücüyle ne gerçeklikte cisimler arasında tüm cismi dolduran başka hiçbir ara mekanın mevcut olmadığını,böylece kendi içinde ( tamamen) bağlantılı olan cismin bütün dışında bir şey (boşluk) bulunsa bile onun (tamamen) bağlantılı bir kütle olmadığını( ki bunu Demokritos,Leukippos ve fizikçilerden birçoğu iddia ediyor) kanıtlamak gerekir. Bu (fizikçiler) sorunu ters yönden ele alıyorlar.;özellikle de boşluğun varolduğunu iddia edenler. Bu konuda gösterdikleri argümanlar şunlar: Birincisi, boşluk olmazsa yerel bir hareket mümkün değilmiş(bununla bir yerden hareket geçmek ve büyüme kastediliyor).Bu, bir boşluğun mevcut olduğunu tarzından biridir. İkincisi, görünüşe göre bazı(cisimlerin) birbirlerini çekerek yoğunlaşmaları olgusudur. Üçüncüsü,şeylerdeki büyümenin de boş mekan vasıtasıyla gerçekleşir gibi görünmesidir. Dörndüncü ve de kanıt olarak,boş bir kap kadar su alan kül deneyini(Yani külle doldurulmuş bir kabın aldığı su miktarı,boşken aldığı su miktarına eşittir) gösteriyorlar.
Leukippos ile Demokritos, yalnız kozmos’ta değil,üstelik kozmosun dışında da boş mekan bulunduğunu iddia ediyorlar.(s: 56)
Atomların Hareketi
Diğerleri gibi bu filozoflar da,şeylerin hareketi, bu hareketin kaynağı ya da nasıl meydana geldiği konusunda pek fazla düşünmediler.
Bu konuda Aphrodisiaslı Alexandros(İS 200)şöyle yazıyor:
“ Aristoteles., Leukippos ile Demokritos’tan söz ediyor. Bunlar atomların, eğer birbirine çarpar ya da birbirlerini iterlerse harekete geçtiklerini iddia ediyorlar. Ama doğal hareketin nereden kaynaklandığını açıklamıyorlar. Zira karşılıklı çarpma sonucu doğan hareket zorlamadır ve doğal değildir; ama zorlama hareket sonradan doğal olur.”
“Leukippos, sayıları sonsuz ve ebedi hareket halinde olan öğeler diye atomları varsayıyor.”
“Bu yüzden,ilk cisimciklerin sonsuz boşlukta ebedi hareket halinde olduklarını iddia eden Leukippos ile Demokritos,nasıl bir hareket kastettiklerini ve doğal hareketlerinin hangisi olduğunu açıklamalıydılar.”
“Öğretilerindeki ilk cisimciklerin,yani atomların sonsuz boşlukta zorlama nedeniyle ebedi hareket halinde olduklarını iddia ediyorlardı.”(s: 57)
“Bu yüzden Leukippos ve Platon gibi, kimi filozoflar ebedi bir etkinliği varsayıyorlar; zira hareketin ebedi olduğunu iddia ediyorlar. Ama bunun niçin böyle ve nasıl bir hareket olduğunu açıklamıyorlar,şu ya da bu şekilde gerçekleştiği takdirde nedenini de belirtmiyorlar.”
Atomların Birleşmesi ya da Ayrılması oluş ve Bozuluşun Nedeni
Onlar ilkeleri parçalara ayrılmaz,bölünmez ve zedelenmez sayıyorlar,çünkü dolu- som- olup içlerinde hiç boş mekan yokmuş. Zira parçalara ayırmak cisimlerin içinde bulunan boş mekan vasıtasıyla gerçekleşiyormuş;ama sonsuz boşlukta birbirlerinden ayrılmış olan ve biçim, büyüklük (dip not: Leukippos atomlar arasındaki bu farkı gerçekten belirtmiş midir?),konum ve de düzen dolaysıyla farklılıklar gösteren bu atomlar boş mekanda hareket ediyor ve karşılaştıkları zaman birbirlerine çarpıyorlarmış;kimileri karşılaştıklarında çarpışarak birbirlerinden uzaklaşırken,kimileri de biçimlerinin,büyüklüklerinin,konum ve düzenlerinin simetrisi nedeniyle birbirlerine kenetlenip bir arada kalıyorlarmış;bileşik cisimler işte bu şekilde meydana geliyormuş. Cisimlerdeki değişme de boş mekan vasıtasıyla gerçekleşir.”
Evrenin Oluşumu
‘Leukippos’un öğretisine göre’ dünyalar,cisimlerin =atomların’ boş mekana girerek birbirlerine kenetlenmesi (s: 58) sonucunda meydana gelmişler. Ve hareket dolaysıyla büyümeleri sonucunda yıldızların tözü oluşmuş.. Evren sonsuzmuş;onun bir bölümü ‘tözle’ dolu,öteki bölümü boşmuş. O bu ‘bölümleri ‘öğeler diye tanımlıyor. Ve bunlardan oluşan (atomlardan ve boşluktan oluşan) dünyalar sayılamayacak kadar çokmuş ve ‘günün birinde’ yine onlara karışarak çözüleceklermiş. Ancak dünyalar şöyle meydana gelmişler:çeşitli biçimlere sahip bir çok cisim sonsuz olandan (sonsuz kütleden) kopup ayrılarak devasa bir boş mekanda hareket etmeye başladılar. Bunlar bir araya toplandılar ve ‘böylece’ tek bir burgaç hareketine neden oldular. Bu hareketten dolayı ‘birbirlerine’ çarptılar ve akla gelen çeşitli şekillerde döndürüldükten sonra benzerler ayrıldılar. Ama kütlelerinden dolayı artık dengelibir şekilde dönemediklerinden,çok küçük ‘parçacıklar’ onlardan uzaklaşarak,sanki elekten geçmiş gibi, dış boşluğa kaçtılar;ama diğerleri bir arada kaldılar ve birbirlerine kenetlenmiş bir şekilde hızla bir noktaya giderek ilk küre biçimli yığını oluşturdular. Bu,tıpkı bir deri gibi,çeşit çeşit cismi içinde barındırıyordu. Cisimler orta kısmın direnişinden dolayı dönerlerken,birbirine komşu kütleler burgaç hareketiyle temasa gelmeleri nedeniyle hiç durmadan toplandıkları için,çevreleyen deri kalınlaşmış ve ortaya itilen kütle birbirinden ayrılmayarak yeryüzünü meydana getirmiş. Öte yandan çevreleyen deri,dıştan gelen cisimlerin sürekli akışından dolayı büyümüş ve burgaç hareketi tarafından hızla çevrilerek değdiği her şeyi kendine katmış. Bu ‘kütlelerden’çıkan tek tek kütleler birbirlerine kenetlenmiş ve başlangıçta nemli, çamurlu olan bir kütle oluşturmuşlar; bunlar kuruduktan sonra bütünü çeviren burgaç hareketiyle birlikte dönmüşler,kor haline gelerek yıldızların tözünü meydana getirmişler.(s: 59)
Ancak Güneşin yörüngesi en dıştaymış,buna karşılık yeryüzüne en yakın olan Ay’ın yörüngesiymiş,diğer yıldızlar bu ikisinin arasında yer alıyormuş. Ve yıldızlar hareketlerinin hızından dolayı kor halindeymiş;ama Güneş yıldızlar tarafından da kor haline getirilirmiş. Ayın paşına düşen ateş çok azmış. Ama Güneş ve Ay tutulurmuş… (Zodyakın eğik konumu) yeryüzünün güneye doğru eğimli olmasından (ileri geliyormuş). Kuzey yörelerinde kar,soğuk ve don eksik olmazmış. Güneş arada bir, ama Ay sık sık tutulurmuş,çünkü yörüngeleri eşit değilmiş.
Evren nasıl ki oluşuyorsa, belirli bir zorunluluktan dolayı da büyür, kaybolur ve yok olurmuş;ama o bunun hangi türden olduğunu açıklamıyor.
Aetius:
Yuvarlak bir biçime sahip olan dünya şu şekilde meydana gelmiştir: Hareketleri lansız ve rastlantısal olan,büyük bir hızla hiç durmadan haraket eden atomlar,biçim ve büyüklükleri farklı olan atomlarla aynı noktada buluştular. Ama bular aynı noktada birleşir birleşmez aralarından büyük ve ağır olanlar dibe çöktüler. Küçük, yuvarlak, pürüzsüz ve kaygan olanlar ise atomların buluşmasından dolayı dışa ve yükseğe itildiler. Ama onları yükseğe çıkaran itişin gücü kesildiği ve artık daha yükseğe çıkaramadığı zaman, yeniden aşağı inmeleri engelendiği için,onları alabilecek durumda olan bölgelere itildiler. Ancak burası daire şeklinde bölgelerdi ve ve atom kütlesi çepeçevre buraya yerleşti. Birbirlerine kenetlendikleri için yerleştikleri dairedeki konumlarından dolayı gökkubbeyi oluşturdular. Ama doğası aynı olyan,(ayrıca dediğim gibi biçim ve büyüklükçe de farklılıklar gösteren)atomlar yükseğe itilir itilmez yıldızların tözünü oluşturdular. Buharlaşarak (s: 60) kuruyan cisimler kütlesi havayla karşılaştı ve onu dışa doğru itti.Hava,hareket nedeniyle rüzgara dönüşünce yıldızları birlikte sürükleyerek dairede çepeçevre dolaştırdı ve yüksekteki bu dairevi hareketlerinin bugüne kadar sürmesi sağladı. Sonra,aşağı inen kütlelerden yeryüzü oluştu,buna karşılık yükseğe itilenlerden sde gökkubbe,ateş ve hava. Ama yeryüzünün içinde daha pek çok madde kapalı kaldığı ve bunlar rüzgar darbeleri ile yıldızlardan-çıkan- hava akımları nedeniyle yoğunlaştıkları için,bunun bütün küçük parçalı biçimleri büyük bir basınçaltında kaldı ve böylece nemli tözü oluşturdular. Ancak bu töz akıcı olduğundan,kendisini alabilecek ve örtebilecek içi boş,oyuk yerlere itildi ya da su birikerek altındaki yerleri oydu.
Sayısız Dünyalar
Leukippos ile Demokritos,sayısız dünyaların sonsuz boşlukta sayısız atomlardan oluştuklarını iddia ediyorlar.
Oluşun ve bozuluşun,Evrendeki Tüm Olup Bitenlerin “Zorunluluğu”
Leukippos, her şeyin, yazgıyla özdeş bir zorunluluk nedeniyle olup bittiğini söylüyor. “Nous Üstüne” adlı eserinde şöyle diyor: “Hiçbir şey kendiliğinden gerçekleşmez,tersine her şey-anlaşılır- bir nedenden dolayı ve zorunluluğun baskısı altında olup biter.” (s: 61)
En küçük ilk cisimleri atom diye tanımlayan Leukippos ile Demokritos’un savına göre,bir madde atomlarındaki biçim, konum ve düzen farkından dolayı,yani sivri, çok ince parçalı ve eşit katmanlı atomlara sahip olmasından dolayı sıcak ve ateşli olurmuş,buna karşılık soğuk ve sulu olanlarda durum tam tersineymiş ve biri aydınlık ve parlak,diğeri mat ve karanlıkmış.
Kimi filozoflar şeyelredik duyusal özelliklerin doğal(nesnel gerçeklik) olduğuna inanıyorlar;Leukippos, Demokritos ve Diogenes’e (Apollonialı Diogenes) göreyse bu özellikler sadece alışılagelmiş hükümlere,yani-öznel- izlenimlerimize ve –buna uygun- hükümlere dayanıyormuş. Oysa ilk öğeler,yani atomlar ve boşluk dışında hiçbir şey-kendinde-gerçek olmayıp kavranamzmış. Yalnız bu ikisi doğalmış( nesnel olarak gerçek),bunlardan –atomlardan ve boşluktan-oluşan –atomların- konumu,düzeni ve biçimiyle birbirinden ayrılan şeyler (bunların duyusal olarak algılanabilen özellikleri) ise sadece rastlantısalmış.
Diğer Eelalılara göre Miletoslu Leukippos da bir kavgacıdır(tartışmacıdır). O da evrenin sonsuz olanda-boşlukta- bulunduğunu,ama her şeyin gerçeklikte değil,-sadece- duyusal izlenimler ve –öznel-hükümler nedeniyle olup bittiğini ve böylece sudaki kürek-kırık- göründüğünü söyler.
Aristo:
Demokritos ruhun bir tür ateş ve sıcaklık olduğunu öne sürüyor. Sayısız “biçimler” ya da atomlar arasından (küre biçimle olanlara ateş ve ruh diyor,tıpkı pencereden giren ışıklarda görünür hale gelen “kırıntılar” (Güneş tozları) gibi,zira) o bunların her şeyi kapsayan karışımına doğanın ilk oluşturucu öğeleri adını veriyor-Leukippos da benzer şekilde düşünüyor-;bunlardan küre biçimli olanları ruhu meydana getiriyormuş,çünkü biçimleri sadece böyle olan atomlar her şeye en iyi şekilde nüfuz edebilmekte ve diğerlerini harekete geçirebilmekteymiş,aynı zamanda onlar da (küre biçimli olanlar, yani ateş atomları) hareket halindeymiş. Onların canlı varlıkları harekete geçirenin ruh olduğuna inanıyorlardı. Bu yüzden solunum da yaşam için belirleyici bir önem taşıyormuş. Zira atmosfer bedenleri sıkıştırıyor ve atomlar arasından canlı varlıkların haraket etmesini sağlayanları dışarı itiyormuş,çünkü onlar- sözü geçen atomlar- da ebedi bir hareket halindeymişler,nefes alındığında dıştan içeri giren aynı biçime (küre biçimli ateş atomları) sahip diğer atomlar onlara yardımcı oluyorlarmış. Zira bunlar, canlı varlıklarda-hala- mevcut olanların kaçmasını da –onları- sıkıştırıp ezen –atmosferi- birlikte geri iterek engeliyorlarmış(s: 63).
-insanlarla hayvanlar- bunu yapabildikleri sürece(yani nefes alıp verebildikleri sürece) yaşıyorlarmış.
“Leukippos’a göre ruh, ateşten meydana gelmektedir.”
Leukipposa göre,uyku, sadece bedendeki süreçler nedeniyle değil,ruhsal ateşin ateş atomlarının nüfuz etmesinden daha fazla miktarda ince,küçük atomların ayrılmasıyla da gerçekleşiyormuş. Ancak ayrılma daha fazla miktarda olursa ölüme yol açıyormuş. Zira uyku ve ölüm bedenin değil, ruhun yazgısıymış.
Algı Ve Düşünme
Leukippos ile Demokritos,duyusal algı ile düşünmeyi bedende meydana gelen değişmeler olarak açıklıyorlar.
Leukippos,Demokritos ve Epikuros’un savına göre,duyusal algı ile düşünme, dıştan küçük “imgeler”in bize yaklaşmasıyla gerçekleşiyormuş. Zira imge isabet etmeyen bir kimse için ne biri ne de diğeri söz konusu olurmuş.
Aetius
Leukippos,Demokritos ve Epikuros’un kanısınca görme süreci imgelerin nüfuz etmesinden dolayı meydana geliyormuş.
Demokritos,görmek diyor, görülen nesnelere ilişkin yansıların alınması, kabul edilmesi anlamına gelir. Ancak yansı,gözbebekte yansıyan imgedir,tıpkı yansıyı içlerinde muhafaza edebilecek durumda olan diğer saydam tözlerde olduğu gibi. Ne ki Demokritos, ondan önce Leukippos, daha sonra Epikuros ve çömezleri,nesnelerden çıkarak yayılan ve çıktıkları nesnelere benzeyen (ama bunlar görülebilen nesnelerdir) belirli imgelerin gören kişinin gözlerine isabet ettiği (gören kişinin gözlerine nüfuz ettiği) böylece görme sürecinin meydana geldi kanısındaydılar.
Onlar,görme sürecinin nedeni, görülen nesneden devamlı çıkarak yayılan,bu nesneye benzeyen ve göze nüfuz eden belirli imgelerdir diyorlar. Bu şekilde inceleme yapanlar Leukippos ile Demokritos’tur,ayrıca küçüklükleri yüzünden görülemeyen atomların yanyana toplanmasından çıkarak ara renklerin( dört ana renk arasında yer alan renkler) duyusal izlenimini de açıklamışlardır.
Leukippos, Demokritos ve Epikuros’un iddiasına göre yansılar, bizden çıkaran hareket eden,ama aynanın yüzeyinde bir araya toplanarak tekrar çıkış noktalarına (bedenimeze: gözümüze) dönen imgelerin karşılaştığı dirençten dolayı meydana geliyorlarmış.
(Capelle, Wilhelm; Sokrates Öncesi Felsefe II, Kabalcı Yay, s: 56-66)
__________________



Tüm bölümlerimize yetkili alımları başlamıştır başvurmak için aşağıdaki linke tıklayınız


Yaso isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 12-24-2009, 18:02   #4
Yaso
Operator
 
Yaso - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jan 2008
Mesajlar: 32.967
Tecrübe Puanı: 1000
Yaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond repute
Standart

Abderalı Demokritos
Demokritos (İÖ 460-370), büyük olasılıkla İyonya kökenliydi(Ağaoğulları s: 70 ve Gökberk, Felsefe Tarihi s: 38);ama o ,Abderalı olarak tanındı, bilindi;büyük bir servet sahibiydi. Servetini Mısır, Anadolu, İran ve Hindistan’a yolculuklar yaparak harcamış. Kendisini şöyle tanıtmıştır: “ Ben ki çağdaşlarım içinde yeryüzünün en uzak köşelerini gezmiş, araştırmış ve en çok ülke görmüş ve en çok bilge kişi tanıyıp dinlemiş olan kişiyim.”
[“Gezilerinden birinde Atina’ya da uğramış olan bu Abderalı bilge, Elea felsefesinin Varlık kavramından hareket eder. Fakat var-olanın birliği ve durgunluğuna karşı,var-olmayanda, boşlukta” sayıca sonsuz olan ve devinen atomların bulunduğunu belirtir. Kosmos’un temel maddeleri ya da kurucu öğeleri olan atomların her biri, yaratılmamıştır, yok olmayacaktır,kendi kendine eşittir; bir başka deyişle hiçbir değişime uğramaz. Atomların aralarında yalnızca biçim ve büyüklük bakımından bir fark vardır;ağır ya da hafif olmaları da büyüklüklerine bağlıdır. Boşlik maddesel olmadığından,belli bir yer kaplayan bu bölünmez madde parçacıkları,sürekli olarak onun içinde devinirler.
Deney dünyasında görülen oluşumun, değişimin, dönüşümün, kısaca bütün doğa olaylarının kökeninde atomların sürekli devinimi yatmaktadır. Demokritos, atomların boşlukta yer değiytermesi anlamına gelen bu devinimi açıklamak için, Empedokles ile Anaksagorastan farklı olarak,devinimin motoru olan dış bir güce gereksinme duymaz. Miletos felsefesinin doğrultusunda kalarak, devinimi öncesiz-sonrasız olarak değerlendirir. Ona göre atomlar, kendi başlarına ve (boşlukmta “alt” ile “üst” ün olmaması nedeniyle) her yöne doğru, büyüklüklerine (dolaysıyla ağırlıklarına) göre hızlı ya da yavaş bir biçimde devinirler. Bu devinim “kargaşası” içinde,atomların raslantısal değil, zorunlu olarak birbirlerine çarpıp basınç yapmaları, birleşips ayrılmaları sonucunda doğadaki çeşitli olaylar ortaya çıkar. Bu zorunluluğun bazen bir düzen içinde,bazen hiçbir yasaya indergenemeyecek şikelde gerçekleştiğini belirten Demokritos,Anaksagorasta görülen teleolojik (ereksel) yaklaşımı yadsımış ve bu nedenle Platon’un kendisinden,yapıtlarını yakmak istemeye varacak kadar nefret etmesine yol açmıştır.
Atomcu felsefe,Demokritos’u,bilgi edinmede duyulara ve bunların verilerine güvenmemeye götürür. Ona göre, ‘bilginin iki şekli vardır;gerçek olanla karanlık-yalancı olan. Görme, işitme,koklama,tat alma, dokunma,karanlık olanlardır;öteki ( görünüşleri ardındaki atomları gören akıl) ise,gerçek olup bundan ayrılmıştır” Demek ki duyular,her ne kardar tümüyle yararsız değilse de insanın gerçeği olduğu gibi bilmesini,kavramasını sağlayamazlar. Görüntülerin ardındaki gerçeklere ulaşmak ancak akıl ile olur.
Bilgi öğretisi bakımından Platon’dan çok farklı düşünmeyen Demokritos,toplumsal sorunlara eğildiğinde,yine Atinalı bu büyük filozofa ters gelebilecek görüşler ileri sürer. Aristokratik yazgıcı dünya görüşüne ve karamsar Altın Çağ mitosuna karşı çıkıp,insanların gereksinimleri doğrultusunda kendilerini ve toplumsal ilişkileri geliştirerek gittikçe daha iyi yaşam koşullarına kavuştuklarını belirtir. Ona göre devlet(polis),toplumda iyi bir yaşam biçimini vöe düzeni sağlamaya yönelik yasaları yapması ve koruması amacıyla insanlar tarafından yapay bir kurum olarak oluşturulmuştur. Böylece Demokritos, devleti bir amaç değil, fakat bir araç olarak benimseyen demokratik anlayışı dile getirmiş olur.
Ancak Demokritos’un demokratlığını abartmamak gerekir. Çünkü devletin önemini vurgulayan Abderalı filozof, kitleerin doğrudan ve etkili bir biçimde yönetime katıldıkları bir siyasal yapılanmayı (yani demokrasiyi) açıkça yadsır: “Her önüne gelene değil,ancak denenmiş kimselere inanmalıdır.. İyi güdülen bir polis en büyük destektir ve bunda her şey saklıdır;bu sağ kalırsa,her şey sağlam kalır,bu bozulunca her şey yok olur.. Yaratılış hükmetmeyi üstün olana ayırmıştır.. Değersizlerin hükmü altında bulunmak kötüdür.” Demek ki,akıl ilkelerine dayanan bir eğitimden geçmiş,başarılı ve erdemli kişilerin siyasal iktidarda bulunmaları gerekir(s: 72).
Demokritos’un mutçuluk olarak adlandırılan ahlak öğretisinde ruh kavramı önemli bir yer tutar. Ona göre insanın mutlu olması,ateş atomlarından oluşan ruhun dingin bir durumda bulunmasına bağlıdır. Bunun için insanın,aklını kullanarak kendini tutkuların baskısından,geçici ve gereksiz eğilimlerin etkisinden kurtarması ve düşünceleri ile davranışlarında ölçülü olması gerekir. Kendi deyişiyle “her şey için ölçülülük doğrudur,aşırılık ve azlık böyle değildir.. İnsanlara yürek ferahlığı,haz ölçülülüğüyle ve yaşamdaki tam kararlılıkla gelir: Eksiklik ve aşırı bolluk dönüp değişmeyi,ruhta büyük devinimler yaratmayı sever. Büyük aralıklar arasında gidip gelen ruhlarda sarsıntısızlık ve ruh dinginliği bulunmaz.” Yalnızca bilgelerin ölçülülüğe,dolaysıyla ruh dinginliğine ulaşacağı sonucuna varan Demokritos,bir kez daha demokratik bir ilkeyi,yani eşitliği yadsımış olur.
(Ağaoğulları, KDİ,İmge Kitabevi, Mart 2000, 2.Baskı,s: 70-73)
Abdera kent devletine (polisine) döndükten sonra gözü tok ve artık gezmeye doymuş bir kimse olarak alçak gönüllülükle bir köşeye çekilmiş ve kendini yalnızca öğrenime ve düşünmeye adayarak yaşamıştır. Siyasi tartışmalardan ve çekişmelerden uzak durmuş ve bir okul da kurmamıştır. Eski kaynaklardan Demokrit’in çalışmalarının matematik, fizik, astronomi, gemicilik,coğrafya, anatomi,fizyoloji,psikoloji,tıp, musiki ve felsefe konularını kapsadığını öğrenince çok yönlü bir kişilikle karşı karşıya kaldığımızı anlıyoruz. Demokrit, Leukippos’un öğretttiklerini, tutarlı bir sistem içinde geliştirmiştir.
Boş ve Dolu
Elealı filozoflar ve en başta Parmenides tümüyle boş olan bir yerin varlığını gerektiren devinim,değişim, oluşum, çözünme gibi gelişmelerin ve çokluğun gerçekte olamayacağını göstermeye çalışmış ve bir boşluğun varolmasını olanaksız ve anlamsız gördüklerinden devinimi, gelişimi vb yadsımaya ve yalnızca değişmez tek bir varlığın varlığını tanımaya yönelmişlerdi. Demokrit de yokluktan somut bir varlığın oluşamayacağı görüşündeydi,yoksa Leukippos’un her türllü oluşumun bir gerekçeye dayandırılması ilkesine ters düşmüş olurdu. Öte yandan Eelealılar gibi devinim ve çokluğu bütünüyle yadsımayı da anlamlı bulmuyordu. Bu nedenle Parmenides’e karşın, boş bir yerin var olabileceğini kabul etti. Leukipp ve Demokrit’e göre evren boş yerleri dolduran bir dizi “dolu”dan,içi dolu varlıklardan oluşuyordu.(s: 216)
Atomlar
Ancak boşluğu dolduran doluluk tek bir varık,bir bütün değildir. Bu doluluk, küçücük ve küçüklüğü yüzünden de duyularla algılanamayan sayısız parçacıklardan oluşur. Bu parçacıkların da içi boş değildir,bunlar bulundukları yeri tümüyle doldururlar,ayrıca parçalanmazlar. Bu nedenle de bunlada “a-tom”,yani parçalanmaz,bölünmez denmiştir. Böylece bu kavram bilimsel tartışmaya ilk kez Leukippos ve Demokritos tarafından atılmıştır. Onlar bu kavramın ileride gerek uygulama,gerek kuram açısından ne büyük bir öneme kavuşacağını o zaman bilemezlerdi.
Atomlar yok olmaz,değişmez. Hepsi aynı özden yapılmıştır. Yalnız büyüklükleri ve buna bağlı olarak ağırlıkları değişik olabilir. Varlığı oluşturan bütün bileşimler ayrı ayrı ayrı atomların bir araya gelmesiyle oluşur. Yok oluş ve çözülüş bir araya gelmiş atomların birbirinden ayrılması demektir. Atomlar yaratılmamışlardır ve hiçbir zaman bozulmazlar,sayılarıysa sonsuzdur.
Birincil ve İkincil Nitelikler
Bütün varlıkların birbirinden değişik oluşu,varlıkların biçimlerinin, konumlarının,büyüklüklerinin, atomlarının dizilişinin vb değişik oluşuna bağlıdır. Ancak yalnızca ağırlık,yoğunluk, etki geçirmezlik ve katılık nesnelerin temel nitelikleri ya da sonradan verilmiş olan adıyla “birincil” nitelikleridir. Renk, ısı, koku, tat, ses bize bir nesnenin en önemli nitelikleri gibi görünse de tüm bunlar, nesnel (objektif),yani kişiye göre değişen,bizim duyularımızla algılama yeteneğimize bağlı olup nesnelere eklediğimiz ve gerçekte o (s: 217) nesnelerin özünde bulunmayan “ikincil” niteliklerdir. Tatlılık, acılık, renk tüm bunlar hep görelidir, kişiye ve duruma göre değişir. Gerçekte yalnızca atomlar ve boşluk vardır.
Atomların Hareketi
Sonsuz zamanlardan beri sayısız atom ağırlık (çekim) yasasına göre sonsuz boşlukta devinmektedir. Bunların birbirleriyle çarpışmasıyla dönüşler ve salınımlar olur ve bir çekime kapılan atomların bir araya toplanması ve birikmesiyle atom kütleleri oluşur. Birbirlerine benzeyenler bir araya gelerek birbirlerine eklenirler. Böylece gözle görülen varlıklar ortaya çıkar ve bu yolla dünyalar oluşur ve yok olur. Bunlardan birinde biz de yaşıyoruz. Bu durumda dünyanın oluşması için düzenleyici,tasarlayıcı ve yönetici bir ruha gerek olmadığı gibi sevgi ve kızgınlık gibi devindirici güçlere de gerek yoktur. Yine tüm bunları yazgıyla (kaderle) açıklamanın gereği de yoktur. Demokrit,yazgıyı tümden yadsır ve geleceği bilmeye çalışmayı bilgisizliği örtmeye yarayan yanıltıcı bir uğraş olarak niteler. Her şey varlığın içerdiği ve bağlı olduğu kesin neden ve sonuç ilişkisiyle belirlenmiştir.
İnsan Ruhu
İnsanın bedeni gibi ruhu da atomlardan oluşur. Ruh,bu bakımdan çok ince, maddeye yakın bir şeydir. Ölümden sonra ruh atomları da dağılır.
Ahlak (Etik)
İnsanların ulaşabileceği mutluluk,sevinçle dolu bir rahatlıktır. Buna götüren yol ise kendimizi dinlemek,tanımak,duygularımızı,isteklerimizi dizginlemek ve yüce duygu ve değerlerin değerini bilmektir.(s:218)
“Kaba güç yük hayvanlarına yakışır,insanların soyluluğuna yakışan ise düşünce gücüdür” Ve “İran tahtına çıkacağıma (geometride) bir kanıt bulayım daha iyi!” der.
Görüldüğü gibi Demokrit’in ahlak konusundaki görüşleri eğreti kalmakta doğa felsefesiyle tutarlı bir bütünlük oluşturmamaktadır. Ancak onun doğa felsefesi çok tutarlı bir düşünce yapısı olarak sapasağlam durmaktadır ve maddeci (materyalist) görüş diye adlandırılır. Çünkü onun dünyasında yalnızca madde vardır ve bu eski çağların klasik maddeci anlayışıdır. Bu anlaşılmadan tüm sonraki gelişmeler ve düşünceler anlaşılamaz. Demokrit’in etkisi ise hiç azalmayan kesintisiz bir çizgiyle gelerek çağımızın biliminin evren anlayışına bağlanmıştır. Belki de bu öğreti doruğuna çağmızın bilimiyle ulaşmıştır. Ancak atom olarak adlandırılan en küçük varlıkların bile bugün artık parçalanabildiği biliniyor. Bu yüzden de Demokritin atomlarını belki de günümüzün atomlarından daha da küçük varlık öğeleri olarak düşünmek daha doğru olacaktır.
Demokrit’in ahlak görüşünü atom öğretisiyle tutarlı bir biçimde ilişkilendirmeye çalışmamışolduğu görülüyor. Bu nedenle ona eski doğa felsefesi içinde yer verilmiştir.
(H. J. Störig,İlkçağ Felsefesi, çeviren: Ömer Cemal Güngören, 2. Basım s: 215-219)
Demokritos’un Etiki
Ölçü (metron),Greklere özgü bir kavramdır ve bilinçli bir şekilde her çeşit yaşam tarzının temel ilkesi olarak savunulur. Demokritos’tan kalan parçalarda(fragmanlarda) bir çok kez “ödev” kavramının altı çizilir. Materyalist Demokritos’un etiki ne materyalist ne de asıl anlamda “hazcı” olması da çok ilginçtir. Aslında etik anlayışı bakımından Demokritos,dünya görüşleri karşıt büyük idealist Platon’la,sadece gerçekten iyi,yani ahlak yönünden iyi insan mutludur,savında birleşmektedir.
Apollodor,onun Anaxagoras’tan kırk yaş küçük olduğunu belirtir. Yine Apollodor, Demokritos’un 90 yaşında öldüğünü bildirdiğine göre 460-370 yılları arasında yaşadığı söylenebilir. Üstelik kapsamlı ve çok yönlü bilimsel-edebi çalışma döneminin 400 yılında başlayıp 4. yy’ın sonlarına doğru uzandığı yakın zamanlarda belli olmuştur.O, büyük olasılıkla, Mısır,Babil ve İran’a doğa bilimi amaçlı yolculuklar yapmıştır. Kendisini kimsenin tanımadığı Atina’ya bu yolculuklarından sonra dönmüştür. Mükemmel matematik bilgisini,genç kuşaktan Pythagorasçılardan aldığı düşünülüyor. Eserleri içeriğine göre fizik, etik, matematik,genel bilimsel ve özgül bilimsel konular.
Filozof olarak öncelikle de fizikçi olarak,ama psikoloji ve bilgi kuramında da Demokritos kendisine Leukippos’un,kimi noktalarda geliştirdiği ve tanımladığı,zaman zaman da değiştirdiği atom öğretisini temel almıştır. Özgül bilimlerin,örneğin duyu fizyolojisinin ana sorunlarını aydınlatmak için atom öğretisinden nasıl yararlandığını görmek de çok ilginçtir. Ama o günkü devasa boyutlarına karşın doğa felsefesi ile doğabilimler Demokrotos’un kapsamlı bilimsel düşüncelerinin sadece bir tek yanıdır;bunun yanı sıra,sofistlerin ve Sokrates’in çağdaşında etik ve kültür felsefesi,yani genel olarak insan felsefesi ön sıralarda yer alır.
Kuşkusuz Demkoritos’un etik’I daha çok popüler-bilimsel bir niteliğe sahiptir; dinsel önsemeler bir yana metafizikle bile ilgisi yoktur- zira bu ikisi Demokritos’un materyalist dünya görüşünün dışında kalır- atomcu fiziği ile de içsel hiçbir bağı bulunmamaktadır.(Elimizdeki belgelerden) görebildiğimiz kadarıyla da bu etik bilimsel bir ilkeye dayanmamakta,çağdaşı Sokrates’in düşünce ve yöntemleriyle ortak hiçbir özellik göstermemektedir. Ama-ki önemli olan da budur- gözden kaçmayan çok belirli bir temel eğilime,homojen bir yapıya ve şaşarmamıza yol açacak şekilde materyalist fiziğinin tam karşıtı olan,her ne kadar bireyci yönü ağır basıyor olsa da,neredeyse idealist bir özelliğe sahiptir,ancak bu bireyceliğin,devletle bireyin ilişkisi kısmına önemli bir kısıtlama getirilmiştir.
Demokritos’un etikle ilgili fragmanları arasından birçoğu eski özdeyişler niteliğini taşır,bazıları da sıradan (s: 146) bir fikir düzeyini aşmaz; son yıllarda,hatta on dört yıl önce bu fragmanlardan büyük bir bölümünün,özellikle de “Demokrates” adı altında günümüze ulaşanların kesinlikle özgün olmadıkları iddia edilmiştir. (Yazara göre bu görüş kısmen doğrudur).
Demokritos’un yaklaşık 300 fragmanını belirli görüş açılarından taşıdıkları öneme göre sistemli şekilde düzenlemek kolay değildir. Çünkü Demokritos’un etik’I bir sistemden ve gördüğmüz gibi homojen,kesin bilimsel bir temelden yoksundur. Bu yüzden burada yaptığımız gruplandırma,etikle ilgili fragmanların ana bölümünü içsel homojen bir görüş açısına göre düzenlemek için girişilen bir deneme sayılmalıdır. Fragmanlarda göze çarpan nesnel ahlaklılık Demkoritos’un düşünce tarzına tipik bir örnek oluşturduğu için burada etikle ilgili önemli fragmanlara yer vermek gerekiyordu.
Demokritos’un Etkisi
Demokritos’un çağdaş ya da daha sonraki düşünürler üzerindeki etkilerine gelince,son yıllarda birçok defa onun Platon üzerindeki etkisi kanıtlanmaya çalışılmışsa da,Platon’un son diyaloglarından “Timaios”ta tek tük izine rastlananlar dışında,bu çabaların tamamen başarısız kaldığı kesindir. Buna karşılık fizik ve etikte Epikuros’un felsefesi üzerindeki etkisi Antikçağdan beri bilinmektedir ve tamamen belirleyicidir(ki Epikurosun etik’I başlıca noktalarda değişik temellendirilmiş bile olsa).
Birçok yerinde (Epikuros aracılığıyla) Demokritos’un bizlere hitabettiği Lucretius’un didaktik şiiri buna bir kanıt oluşturur. Ayrıca Demokritos’un etkileri,Abdera’da kurduğu felsefe okulu vasıtasıyla da yayılmaya devam etmiştir; bu tür “Demokritosçular” arasından Khioslu Metrodor’un,özellikle (s: 147) de Abderalı Hekataios’un ve Nausiphanes’in adını sayabiliriz.
(Sokrates Öncesi Felsefe II,s: 145-148)
Abderalı Demokritos (İÖ 470-361) daha belirgin bir kişi. Trakya'da Abdara'nın yerlisi. Yaşadığı tarihe gelince, Anaksagoras yaşlı bir kişiyken, kendisinin genç olduğunu söyler. Bu, aşağı yukarı İÖ 432 tarihidir.İÖ 420'de doğduğu kabul edilen Demokritos, bilgi arayarak,Güney ve Doğu ülkelerini büyük ölçüde dolaşmış;belki de Mısır'da uzunca bir zaman kalmış,İran'a kesinlikle uğramış sonra Abdara'ya dönüp yerleşmiş. Zeller, bilgi varlığı bakımından Demokritos'u, kendisinden eski ve onun çağdaşı olan filozofların tümünden üstün sayar. Zeller'e göre, Demokritos'un düşüncesindeki keskinlik ve mantıksal doğruluk, bu filozofların çoğunu geride bırakır.
Düşünceler ön plana alındığında Demokritos’u Leukippos'tan ayırmak güç. (s: 175) Halbuki felsefesinin bir bölümü, kentlisi ve Sofistlerin en ünlüsü Protagoras'a bir karşılık gibi tasarlanmış. Protagoras Atina'ya uğradığında heyecanla karşılanmıştı. "Ben gittim kimse tanımadı bile "diyor Demokritos. Felsefesi,uzun süre Atina’da görmezlikten gelinmiş. Burnet “Platon’un Demokritos konusunda bir şey bildiği açık değildir. Öte yandan Aristoteles iyi tanır onu. Çünkü kendisi de İonya’nın kuzeyindedir” diyor. Platon, diyaloglarında hiç ondan söz etmez.
Leukippos ve Demokritos’un ortak felsefelerinin temel düşünceleri daha çok Leukippos’undur. Sonuç bakımından onları birbirinden ayırmak güç. Demokritos değilse bile Leukippos, Parmenides’in temsil ettiği bircilikle (monizmle) Empodekles’in temsil ettiği çokçuluk (pluralizm) arasında bir tutumla atomculuğa varmıştır. Atomcuların görüşü,şaşkınlık verecek ölçüde modern bilimin görüşüne benzemekte. Bunlar Grek düşüncesinin eğilimli olduğu yanlışların çoğundan kaçınmış; her şeyin, geometrik olarak değil,fiziksel olarak bölünemeyen atomlardan kurulu olduğuna,atomlar arasında boş uzay bulunduğuna atomların ortadan kaldırılamaz nitelikte ve sürekli devinimde olduklarına ve bu durumu sürdüreceklerine,sonsuz sayıda,dahası sonsuz türde atom bulunduğuna,onların ayrılıklarının ancak biçim,hacim yönünden söz konusu edilebileceğine inanmışlardı. Aristoteles, atomculara göre, atomların sıcaklık ve ağırlık bakımından da ayrılık gösterdiklerini ileri sürer. Ateşi biçimleyen küresel atomlar en sıcak atomlardır. Ağırlık konusundaysa Demokritos’un şöyle dediğini aktarır Aristoteles: “ Bölünemezlik arttıkça ağırlaşır atom”. Fakat atomcuların kuramlarında, atomların kökence bir kütleye sahip olup olmadığı tartışmalı.
Atomları yorumlayanlar, atomun devinimi konusunda onların ne söylediklerini tam olarak bildirmiyorlar. Zeller’e bakılırsa atomların sürekli biçimde düşmekte olduğunu,ağırlarının daha çabuk düştüğünü,hafiflere yetişince bilardo topları gibi çarpışarak yön değiştirdiklerini ileri sürmüş atomcular. Aristoteles’in pek zekaya dayanmayan eleştirilerinden yararlanırken,öğretilerini çok yönden Demokritos’un öğretilerine dayandıran Epikuros’un yorumu bu aslında. Demokritos,sonsuz boşlukta üst ve alt bulunmadığını söylemiş ve ruhta atomların devinmesini rüzgarsız havada Güneş ışığı altındaki zerrelerin devenimiyle karşılaştırmış. Epiküros’un görüşünden daha zekice ve sanırım Leukippos’la Demokritos’a ilişkin sayabileceğimiz bir görüş bu.
Atom kümeleri çarpışmalar sonucu yol değiştirir. Gerisi, Anaxagoras’ta olduğu gibi gelir. Atomların hareketlerini zihin eylemine bağlamaktan çok mekanik bir açaklama yolundaki bir adımdır bu.
Eski dönemlerde,atomcuları, her şeyi şansa yükledikleri için kınamak çok olağandı. Oysa onlar,her şeyin doğa yasalarına bağlı olarak olup bittiğine inanan deterministlerdi. Demokritos,herhangi bir şeyin şansla olabileceğini yadsımıştır. Leukippos şunu söylemiştir: Hiçbir şey hiçten çıkmaz..her şey bir nedenden ve bir zorunluluktan doğar.”Dünyanın kökence bugün olduğu gibi olduğunu savunur Leukippos ama buna bir neden gösteremez. Dünyanın şimdi olduğu gibi olması gerektiği belki şansa yüklenebilirdi. Fakat bir kez varolunca,onun sonraki gelişimi,değişmez .içimde mekanik ilkeleriyle belirlenmiştir. Aristoteles ve başkaları,Leukippos ve Demokritos’u atomların “ilk hareket ettirici”yi hesaba katmadıkları için eleştirmiştir. Fakat atomcular,burada, kendilerini eleştirenlerden daha bilimseldirler. Nedenleme,bir şeyden başlamalı. Onun başladığı yerde,başlangıç verisine hiçbir neden yüklenemez. Dünya, bir yaratıcıya yüklenebilir.O zamandan sonra yaratıcının kendisi işin içinde değildir artık. Atomcu kuram,modern bilime,eski dönemlerde yayıyan herhangibir kuramdan çok daha yakındır.
4.Nedensellik ve Atomcular
Atomcular, Sokrates,Platon ve Aristoteles’e benzemeksizin,dünyayı, erek nedeni ya da son neden kavramını ortaya atmadan açıklamaya çalışmışlardır.(Doğru değil.Sokrates Öncesi Felsefe II,s: 61: Leukippos her şeyin,yazgıyla özdeş bir zorunluluk nedeniyle olup bittiğini söylüyor. ‘Nous Üstüne’ adlı eserinde şöyle diyor: Hiçbir şey kendiliğinden gerçekleşmez,tersine her şey –anlaşılır- bir nedenden dolayı ve zorunluluğun baskısı altında olup biter.) Bir görünüşün son nedeni,onun uğruna ortaya çıktığı gelecek bir olaydır. İnsansan işlere uygulanabilir bu kavram. Fırıncı neden ekmek çıkarır? Çünkü insanlar acıkır. Neden demir yolları yapılır? Çünkü insanlar yolculuk etmek ister. Bu gibi durumlarda şeyler, yaratıldıkları amaca göre açıklanır. Bir olayla ilgili olarak “neden” diye sorduğumuzda şu iki şeyden birini amaçlıyor olmalıyız:
1.Olay, hangi amaca yaradı?
2.Olaya yol açan önceki koşullar hangileridir?
__________________



Tüm bölümlerimize yetkili alımları başlamıştır başvurmak için aşağıdaki linke tıklayınız


Yaso isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 12-24-2009, 18:03   #5
Yaso
Operator
 
Yaso - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jan 2008
Mesajlar: 32.967
Tecrübe Puanı: 1000
Yaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond repute
Standart

Önceki sorunun karşılığı,erekbilimsel(teolojik) ya da son nedenlerle yapılan bir açıklama. İkinci sorunun karşılığıysa mekanik. Bilimin bu sorulardan hangisini sorması gerektiğini,ikisini birden sormasının gerekli olup olmadığını önceden nasıl bilebileceğimizi kestiremiyorum. Deney, mekanist sorunun bilimsel bilgiye geri götürüldüğünü,erekbilimsel sorununsa böyle bir bilgiye geri götürülemediğini göstermiştir. Atomcular, mekanist soruyu sorup mekanist bir karşılık vermişlerdir. Onların ardılları Rönesans’a değin daha çok erekbilimsel soruyla ilgilenip çıkmaza soktu bilimi.
Her iki soruyla ilgili olarak halk düşüncesinde ve felsefede sık sık gözden kaçırılan bir sıralama vardır. Sorulardan ikisi de Tanrı dahil, gerçeğin bütünüyle ilgili olarak, anlaşılır biçimde sorulamaz,ancak parçaları konusunda sorulabilir. Eerek bilimsel açıklama, çok geçmeden erekleri doğanın akışı içinde gerçekleştirilmiş bir Tanrı’nın hangi ereğe yaradığını sormayı sürdürecek ölçüde dirençli bir erekbilimcinin din dışına çıkmasına yol açar. Soru,ayrıca kendini anlamlı kılmak için bize,Yaratıcı’nın ereğine yarayan üstün bir Yaratıcı yönünden yaratılmış olduğunu varsaydıracağından anlamsızdır. Dolaysıyla erek kavramı yalnız gerçeklik içinde uygulanabilir,gerçekliğin bütününe uygulanamaz.
Yukarıdakine benzer bir kanıt mekanik açıklama için de geçerlidir. Bir olaya bir başka olay,o başka bir olaya da bir üçüncü olay neden olur… Fakat, bütünün nedenini araştırırsak,kendisi nedenlenmemiş olması gereken bir Yaratıcıya varırız yine. Böylece bütün nedensel açıklamaların,keyfi bir başlangıcı olmalı: Atomcuların kuramlarında,atomların kök devinimlerinin hesaba katılmamış olması bu yüzden bir eksiklik değildir.
Onların kuramları için ileri sürdükleri nedenlerin,tümüyle gözlemsel olduğu sanılmamalı. Modern zamanlarda geliştirilen atom kuramının verileri,Greklerin o eski yüzyıllarında bilinmiyordu. Eskiden basit gözlemlerle mantıksal kanıt arasında belirgin hiçbir ayırım yoktu. Parmenides’in,gözlenmiş olguları küçümseyerek ele aldığı doğrudur. Fakat Empedokles ve Anaxagoras, metafiziklerini çoğunu,su saatleri ve dönen kovalar üzerindeki gözlemlerle birleştirmişlerdir. Sofistelere kadar hiçbir filozof eksiksiz bir metafizik ve evrenbilimin (kozmoloji) daha çok usavurmayla biraz gözlemin birleşimi ürünü kurulabileceği konusunda kuşku duymuş görünmüyor. İyi bir şansla,atomcular, hakkında 2000 yıldan fazla bir zaman sonra birtakım kanıtlar bulunan bir varsayım üzerinde durmuşlardır. İnançları, yaşadıkları günlerde, sağlam herhangi bir temelden yoksundu.
Zamanın öbür filozofları gibi Leukippos,Parmenides’in kanıtlarına açık bir devinim ve değişim olgusuyla bir uzlaştırma yolu bulmak için çaba göstermiştir. Aristoteles’in Türeme ve Çözülme’de dediği gibi :” Bu kanıtlar (Parmenides’in kanıtları) diyalektik bir tartışmadan mantıksal olarak çıkar görünse de,olgular dikkate alındığında,onlara inanmak çılgınlıktır. Gerçekte hiçbir aptal, ateş ve buzun “bir” olduğunu varsayacak kadar duyularından sıyrılmış olamaz. Ancak birtakım kişiler doğru olanla,alışkanlık dolaysıyla doğru görünen arasında ayrım gözetecek kadar çıldırmışlardır.”
Bununla birlikte Leukippos,nesnelerin doğuşunu,yitimini ya da devinimlerini ve çokluklarını ortadan kaldırmayan,duyu algısıyla uyuşumlu bir kurama sahip bulunduğunu düşündü. Algı olgularına bu ayrıcalıkları o verdi. Öte yandan bircilerin (monistlerin) boşluk olmadan devinim olamayacağı görüşüne katıldı. Sonuç, Leukippos’un şu biçimde dile getirdiği bir kuramdır: “Boşluk bir olmayıştır. Olanın hiçbir bölümü ‘olmayış’ değildir. Çünkü varolan şey, terimin kesin anlamıyla mutlak bir doluluktur. Bununla birlikte bu doluluk bir değil,tersine sayıca sonsuz ve hacimleri dolaysıyla görünemez olan ‘çok’tur. Çok boşlukta devinir (bir boşluk vardır çünkü, bir araya gelmekle ‘doğan’I,çözüşmekle de ‘ortadan kalkan’I açığa çıkarırlar.. Ayrıca “bir” olmadıklarından birbirlerine dokunduklarında davranır ve devinirler. Biraya gelerek birbirleri içine geçerek çoğalırlar. Öbür yandan,gerçek ‘bir’den çokluk,gerçek çokluktan da ‘bir’ çıkmaz. Olanaksızdır böylesi.”
Buraya değin herkesin uyuştuğu bir nokta olduğu görülecektir: Dolulukta devinim olmayacağı. Herkes yanılmıştır burada. Doluluğun hep var olması koşuluyla dönel (syclic) bir devinim bulunabilir. Düşünce şuydu: Bir şey yalnız bir yerde devinebilir. Dolulukta boş yer bulunamaz. Belki,geçerli olarak,devinimin dolulukta asla başlayamayacağı ileri sürülebilir,hiç görünmeyeceği söylenemez. Greklere göre ya Parmenides’in görünmeyen dünyası kabul edilmelidir ya da boşluk.
Parmenides’in ‘olmayış’a karşı kanıtları,boşluğun özellikleri karşısında çürütülemez görünmüştür. O kanıtlar,hiçbir şey yokmuş gibi görünen yerde hava bulunduğunun ortaya çıkarılmasıyla destekleniyordu(Gözlem ve mantığın genel olarak yanlış karışımına bir örnektir bu). Parmenides'çi tutumu şöyle dile getirebiliriz: Boşluğun bulunduğunu söylüyorsunuz. Dolaysıyla boşluk hiç değildir. Sonuçta o boşluk değildir.
Atomcuların bu kanıta yanıt verdiği söylenemez. Onlar yalnız,devinimin bir deney olgusu olması temelinde,bu kanıtı görmezlikten gelmeyi ileri sürdüklerini belirttiler. Böylece, kavramak ne denli güç olursa olsun bir boşluk bulunmalıydı. Bailey tersine,Leukippos’un ‘son aşamada ince’ bir karşılık verdiğini savunur. O karşılık, cisimsel olmayan herhangi bir boşluğun varlığını onaylamaktan kuruludur kökçe. Aynı biçimde Burnet, “genel olarak eskinin büyük matematikçileri sayılan atomcuların,pratikte açık olarak bir şeyin madde olmadan da gerçek olabileceğini söylemeleri tuhaf” diyor.
Şimdi sorunun daha sonraki tarihini gözden geçirelim: Mantıksal güçlükten kaçınmanın ilk ve açık yolu,madde ve uzayı ayırt edebilmektir. Bu görüşe göre uzay hiç değil,maddeyle dolu verilen herhangi bir parçaya sahip olabilen ya da olmayabilen bir kapsayıcı karakterindedir. Aristoteles, Physica’da “boşluğun var olduğu kuramı,Dünya’nın varlığını içerir. Çünkü boşluk maddeden bir ‘yer’ olarak tanımlanabilir’ demektedir.
Bu görüş, mutlak uzayın varlığını ileri süren ve sonuçta mutlak hareketi,göreli hareketten ayırt eden Newton yönünden büyük bir açıklıkla ortaya konmuştur. Coppernicus uyuşmazlığında (s: 180) her iki yan da bu görüşe kapılmıştı. Çünkü onlar, “gökler doğudan batıya doğru döner” demekle” yer batıdan doğuya doğru döner “ demek arasında bir ayırım bulunduğunu düşünmüşler;fakat yukarıdaki görüşe kapıldıklarının ayırdına pek az varmışlardı. Eğer bütün hareket göreliyse,sözü edilen iki anlatım “John,James’in babasıdır” ve “James,John’un oğludur” örneğindeki gibi aynı şeyi ayrı yollarda dile getirmektir. Tüm hareket göreliyse ve uzay tözsel değilse, elimizde,boşluğa karşı Parmenides kanıtları kalır yalnızca.
Kanıtları,ilk Grek filozoflarıyla aynı türden olan Descartes,uzayın,maddenin özü olduğunu ve böylece maddenin her yerde bulunduğunu söylemiştir. Onun için,uzanım yalın bir ad değil bir sıfattır;yalın bir ad olmaksızın var olamaz. Descartes’e göre,mutluluğu duyan bir kişi olmaksızın var olan mutluluk ölçüsünde saçmadır boş uzay. Leibnitz az çok ayrı nedenlerle yine doluluğa inanmış,uzayın bir bağlantılar sistemi olduğunu savunmuştu. Onunla Newton arasında ünlü çatışma vardır. Newton’un yerini Clarke’ın aldığı bu çatışma,Einstein’e değin sürüp gitmiştir.
Modern fizikçi,maddenin bir anlamda atomik olduğunu kabul ederken uzaya inanmaz. Maddenin bulunmadığı yerde bir şey vardır yine de:Işık dalgaları. Madde,artık felsefede,Parmenides kanıtlarıyla eriştiği yüce yere sahip,değişmeyen bir töz değil,olayları sınıflamanın bir yoludur. Birtakım olaylar,maddi şeyler sayılabilecek sınıflara ilişkindir,ışık dalgaları türünden başka olaylarsa böyle öbeklere ilişkin sanılamaz. Dünyanın maddesi olaylardır.Her biri kısa bir süre içindir onların. Einstein ve kuantum kuramına değin Parmenides’in yanında olan modern fizik,bundan böyle Parmenides’e karşı ve Herakleitos’un yanındadır.
Uzaya gelince, modern görüş,uzayın Newton’un savunduğu ve Leukippos’la Demokritos’un sandığı gibi,bir töz(cevher) ve Descartes’in düşündüğü gibi,uzamlı cisimlere ilişkin sıfat değil bağlantılar sistemi olduğudur. Bu görüşün,boşluğun varlığıyla uyumu açık değildir. Belki soyut mantık konusu olarak,boşlukla bağdaştırılabilir. Herhangi iki şey arasında belirli bir daha büyük ya da küçük uzaklık bulunduğunu söyleyebiliriz. Bu uzaklık, aracı şeylerin varlığını içermez. Bu tür bir görüş noktasını yine de modern fizikte kullanmak olanaksızdır. Einstein’den beri uzaklık,şeyler değil olaylar arasındadır ve uzayı ölçüde zamanı da (s: 181) kapsar. Kökçe,nedensel bir kavramdır. Modern fizikte uzaktan eylem yoktur. Bütün bunlar mantıksal olmaktan çok ampirik (görümsel) temellere dayanır. Ayrıca modern görüş,ayrımsal (diferansiyel) denklemlerin terimleri dışında terimlerle dile getirilmez,dolaysıyla eski dönemin filozoflarınca anlaşılır değildir.
Atomcu görüşün mantıksal gelişimi, Newton’un olmayış’a gerçeklik yükleminin güçlüğünü karşılayan mutlak uzay kuramıdır. Bu kurama mantıksal direnme yoktur. Belli başlı karşı duruş,mutlak uzayın mutlak olarak bilinemeyeceği,sonuçta ampirik bir bilimde zorunlu bir varsayım bulunamayacağı konusundadır. Daha pratik karşı duruşsa,fiziğin mutlak uzay olmaksızın da varlığını sürdüreceğidir. Atomcuların dünyası,mantıksal olarak olanaklı kalır ve gerçek dünyaya,eski filozofların herhangi birinin dünyasından daha çok yakındır.
Demokritos, kuramlarını büyük ayrıntılarla işlemiştir. Bu işlemenin bazıları ilginçtir. “Her atom” diyor Demokritos,” hiçbir boşluk içermediğinden nüfuz edilemez ve bölünemezdir.”
Bir elmayı kesmek için bir bıçak kullandığınızda,bıçak işleyebileceği boş yerler bulmak zorundadır. Eğer elma hiçbir boşluk içermiyorsa,sonsuz ölçüde sert ve fiziksel olarak bölünemez olacaktır. Her atom, içsel olarak değişmezdir ve gerçekte Parmenides atomudur. Atomun yaptığı işler yalnızca, devinmek, birbirine çarpmak,birbiri içine geçmeye yetenekli biçimlere sahip olduklarında ara sıra birleşmektir. Her biçimde olabilir onlar. Ateş, küçük küresel atomlardan kurulur, ruh da öyle. Atomlar çarpışmayla maddeler ve sonunda dünyalar ortaya koyan çevrintiler(girdaplar) yaratır. Kimi büyüyen,kimi çöküp giden pek çok dünya vardır. Kimi hiçbir güneşe ya da aya sahip olmayabilir,kiminin değişik sayıda güneşi ya da ayı bulunabilir. Her dünyanın bir başlangıcı ve bir de sonu bulunmaktadır. Bir dünya,daha büyük bir dünyayla çarpışması sonucu ortadan kalkabilir. Bu evrenbilimi (kozmoloji) Shelley’nin sözleriyle özetleyebiliriz:
Dünya yığılır
Dünya üstüne
Tüm.
Biri doğuştur
Öbürü ölüm:
Kabarcıklar örneği
Sular üstünde
Parlayıp sönen
Ve
İz bırakmayan
Ardında
Yaşam başlangıçtaki çamurdan gelişmiştir Yaşayan bir vücudun her yerinde biraz ateş vardır. Fakat beyinde ya da göğüste daha çoktur.(Uzmanlar bu konuda ayrılıyor). Düşünce bir tür devinimdir. Böylece her yerde devinen,neden olma yeteneğindedir Algı ve düşünce fiziksel işlemlerdir. Algı iki türdür. Biri duyularla ilgilidir. Öbürü anlayışla. Anlayışla ilgili olan algılar yalnızca algılanan şeylere dayanır, birinci tür algılarsa duyumlarımıza. Dolaysıyla birinci tür algılar aldatıcı olmaya yatkındırlar. Demokritos, Locke gibi, ılıklık,tat ve renk gibi niteliklerin gerçekte nesnede bulunmadığını,duyu organlarına bağlı olduklarını;ağırlık,büyüklük,sertlik türünden niteliklerinse gerçekte nesnede bulunduklarını söylemiştir.
Demokritos baştan aşağı materyalistti. Ona göre yukarıda gördüğümüz gibi,tin atomlardan kuruluydu. Düşünce fiziksel bir işlemdi. Evrende hiçbir amaç yok,yalnız mekanik yasalarla yönetilen atomlar vardı. Halk arasında yaygın olan dine inanmazdı Demokritos. Anaxagoras’ın nous kavramına karşı kanıt ileri sürdü. Ahlakta,sevinçli olmayı,yaşamın amacı saydı. Ilımlılığı ve kültürü sevincin en iyi aracı olarak gördü. Şiddetli ve tutkulu olan hiçbir şeyi beğenmedi. Cinsiyeti(sex) onaylamadı. Ona göre seks, bilincin zevk aracılığıyla yenilgiye uğramasını kapsıyordu. Dostluğa değer verirdi. Kadınlar konusunda iyi düşünmezdi. Eğitimleri felsefeyi engellediğinden çocuk istemezdi. Bu konularda Jeremy Bentham’a çok benziyordu. Greklerin demokrasi adını verdiği şeye karşı sevgisinde eş ölçüde böyleydi. (“Demokraside yoksulluğun,despotlar yönetimindeki refaha,özgürlük köleliği nasıl yeğleniyorsa öyle yeğlenmesi gerekir” diyor). Kanıma göre, Demokritos, kendinden sonraki eski ve ortaçağ düşüncesini bozan bir yanlıştan arınmıştır en azından. Buraya değin ele aldığımız bütün filozoflar dünyayı anlamak konusunda çıkarsız bir çabaya girişmiş,dünyayı anlamayı,olduğundan kolay sanmıştı. Bu iyimserlik olmaksızın bir adım atmak yiğitliğine (s:183) sahip olamayacaklardı. Davranışları,çağlarının önyargılarını atamadığında gerçekten bilimseldi. Bu davranış yalnız bilimsel değil, imgeseldi, güç ve serüven zevkiyle doluydu. Etken bir zekayla çocuksu bir çabayı birleştiren o dönem filozofları her şeyle ilgiliydi. Gök taşları Güneş tutulmaları,balıklar, kasırgalar,din ve ahlak bunlar arasındadır.
Önceki eşi görülmemiş başarıya karşın,bu noktada, çöküşün ilk tohumları atılmış,ardından, aşama aşama bir gerileme başlamıştır. Demokritos’tan sonra,en iyi felsefede bile yanlış olan,insan üzerinde, onu evrenle karşılaştırarak gereksiz yere durmaktır. Önce, taze bilgi elde etme girişiminden çok, nasıl bildiğimizi incelemeye varan Sofistlerle birlikte kuşkuculuk;ardından,sağtöre üzerinde duran Sokrates gelir. Platon’la,duyu dünyasının,kendi kendine doğmuş salt düşünce dünyası adına yadsınması; Aristoteles’le,bilimde temel kavram olarak amaca inanç ortaya çıkar. Platon ve Aristoteles, dehalarına karşın,sonsuz ölçüde zararlı oldukları kanıtlanan kötülükler getirmişlerdir felsefeye. Kendilerinden sonra felsefenin gücü çözülmüş,halkın boş inanları yavaş yavaş geri gelmiştir. Koyu Katolikliğin zaferiyle kısmen yeni bir görüş doğar. Rönesansa değin felsefe, Sokrates’ten önceki filozofların özelliğini biçimleyen gücü ve bağımsızlığı kazanamaz.”
(B. Russsel, Batı Felsefesi Tarihi 1, Çev: Muammer Sencer,Say Yay(1997),s: 175 –184 )
5 Aristoteles Sonrasında Atomculuk
Aristoteles,Trakyalıdır. Makedonya krallarına hekimlik yapan bir aileden gelmiştir. İO 384’te Stageiros’ta doğdu. 367’ye dek özel öğretmenlerle eğitildi. Doğduğu kentin yakınlarındaki Abdera’nın atomcu düşüncesini tanımış olabileceği sanıloyor. Daha 17 yaşındayken Platon Akademia’sına girdi. Önceleri öğrenci,sonraları da bu okula bağlı yarı bağımsız bir düşünür olarak,hocasının ölümüne dek, 20 yıl Atina’da kaldı.
(A.Denkel, s: 94…)
Arda Denkel “Atomculuk, varlık felsefesinin o güne kadarki gelişiminin doruğu, tacıdır. Bir dizge olarak öncekilerin hepsinden üstündür; güçlü ve etkili bir açıklama yeteneğine sahiptir “der
(A.Denkel, İlkçağda Doğa Felsefeleri, Özne Yay, s: 68)
Atomların varlığına ilişkin bu ilk maddeci görüşler, bir süre sonra kurulu düzeni sorgulayan tehlikeli akımlar olmaya başladı. Çok daha sonralara rastlayan Romalılar döneminde bu akımın önde gelen isimleri Epikuros ve öğrencisi Lucretius olacaktır. Bu iki isim,atomculuğun Yeni Çağ’a aktarılmasında büyük rol oynadı. Onların yapıtları olmasaydı ne Gassendi’nin atomculuğu, ne de Descartes’in parçacıkcı(korpüsküler) kuramlara olanak bulamayabilirdi. Lucretius’un Nesnenin Doğası adlı şiiri, matbaanın geliştirilmesinden sonra ilk basılan yapıtlar arasındadır.
Önce Epikür' ün görüşlerine bir bakalım.
Sisam'lı Epikür (Epicurus: İÖ 341-270)
Epikuros Sisam’da (Samos) adasında doğdu. Genç yaşta felsefeye ilgi duydu. Dostu Menoikeus’a “sevinç dileyerek” başladığı mektubunda şöyle der: “ Felsefe ile uğraşmaya,hiç çekinmeden,daha genç yaştayken girişmeli,ama ihtiyarlıkta da yorulup bırakmamalıdır. Çünkü can sağlığı uğrunda bir şeyler yapmak için hiç kimse ne çok genç ne de çok ihtiyardır…
Şunu asla unutmamalıyız: her ne kadar gelecek bizim elimizde değilse de,gene büsbütün bizim gücümüzün dışında değildir. Onun için ne beklediğimizin geleceğine güvenmeli,ne de hiç gelmeyecek diye tasalanmalıyız..
Her şeyin başında en büyük zenginliğimiz olan ölçülülük gelir. Onun için de bu, felsefeden bile daha değerlidir,çünkü bütün öteki erdemlerin kaynağı odur; akıllı,namuslu ve doğru yaşamadıkça mutlu olmanın,mutlu olmadıkça da akıllı, namuslu ve doğru yaşamanın imkansız olduğunu da bize o öğretir. Sahiden erdemler mutlu bir hayata sımsıkı bağlıdırlar ve birini ötekinden ayırmak mümkün değildir… Tabiat filozoflarının “mukadderat” dediklerine boyun eğmektense eski tanrı inancına saygı göstermek bile daha iyidir; çünkü ikincisinde hiç değilse- eğer kendilerine saygı gösterecek olursak- tanrıların dualarımızı kabul edecekleri umudu vardır, halbuki mukadderat yolundan şaşmaz zorunluluktan başka bir şey değildir.”
Macit Gökberk,Felsefenin Evrimi, devlet Kitapları,MEB, s:177-182)
İlkin Samos’ta ve daha sonra 18 yaşındayken gitiği Atina’da Platoncu bilgelerden ders aldı. Fakat Atina’da fazla kalmadı; Samos’taki Atinalıların Mekedonyalılar tarafından sürülmesi üzerine Kolophon’a yerleşmiş olan babasının yanına geldi. İzmir’in güneyindeki Teos’ta(Sığacık) dersler veren Nausiphanes’ten Demokritos’un atomcu ve Pyrrhon’un kuşkucu (septik) görüşlerini öğrendi. Bu süre içinde Aristtippos’un hazza ilişkin düşünceleri hakkında da bilgi edindi. 310 yılında Midilli’de (Lesbos’da) ilk derslerini vermeye başladı. Sonra Lapseki’ye (Lampsakos) geçti.
(M.A.A, Kent Devletinden İmparatorluğa s: 367-368)
Kuşadası yakınlarındaki Kolophon’da (İzmir yöresinde Değirmendere) kurduğu okul on iki yıl yaşadı. Aristo’nun ölümünden 16 yıl sonrasına rastlayan İÖ 306’da okulunu Atina’ya taşıdı. Derslerini evinin bahçesinde vermeye başlamış. Kendisi tanrılardan arınmış bir evren düşüncesi geliştirmek isterken kendini izleyenlerden tanrı muamelesi görmüş.(Arda Dankel,İlkçağda Doğa Felsefeleri s:204)Demokritos atomlarda büyüklük ve biçim olmak üzere sadece iki ana özelliğin bulunduğunu varsayıyor. İlk defa Epikuros bunlara ağırlığı üçüncü özellik olarak eklemiştir. Üstelik ağırlığın şiddetinden dolayı cisimlerin zorunlu şekilde harekete geçtiklerini de öne sürüyor.(S.Önce Felsefe II,s: 155) Epikuros, atomun (kendi dikey düşme yönünden) saptığını iddia ediyor. Ama niçin? Demokritos’a göre atomlar belirli,başka bir hareket gücüne,onun “darbe” diye tanımladığı çarpma gücüne de sahiptirler; Epikuros’ta ise bu ağırlık ve ağırlığın yaptığı basınçtır.(Sokrates Öncesi Felsefe,s: 156)
Sisamlı Epiküros(İÖ 341-270) atomculuğu savundu ve geliştirdi. “Hiçbir şey hiçten doğmaz”, “Evren oldum olası şimdi olduğu gibiydi ve sonsuza dek öyle kalacaktır” demiştir. Atomların farklı ağırlıklarda olduğunu da ilk kez o ileri sürmüştür.(Kimya Tarihi,s: 36)
Epikuros, atom görüşünü daha insanca bir yaklaşımla ele almış ve bu görüşe maddeci olmayan bazı şeyleri de (örneğin düşünce atomları) katmıştı. O, atomculuğu savundu.
" Hiç bir şey hiçten (yokluktan) doğmaz ", "evren, oldum olası şimdi olduğu gibiydi ve sonsuza dek öyle kalacaktır" dedi. Atomların farklı ağırlıklarda(daha doğrusu farklı kütlelerde olacağı) düşünücesini ilk dile getiren odur. (KimyaT arihi, s: 36)
Sisamlı Epikuros da atomculuğu savunmuş ve geliştirmiştir. “Hiçbir şey hiçten doğmaz”,”evren,oldum olası şimdi olduğu gibiydi ve sonsuza dek öyle kalacaktır” demiştir. Atomların farklı ağırlıklarda olduğu düşüncesi ilk olarak Epiküros tarafından ortaya atılmıştır.
Atomlardan oluşan bir dünyada yaşayan insanların başlıca amacı, bu yaşamdan zevk almak olmalıydı. Çok basit bir yaşam süren ve zamanının büyük bölümünü dostları ve öğrencileri ile felsefe konularında tartışmakla geçimekten hoşlanan Epikür için ne tanrıların ne de insanı bekleyen görevlerin önemi vardı " Bu yaklaşım, bir süre sonra Epikür' ün çağdaşları olan Stoalar tarafından ağır biçimde eleştirilmiştir."
(Bernal,Jean;Modern Çağ Öncesi Fizik s: 88)
Epikuros, felsefesini oluştururken birçok filozofun görüşlerinden, öğretmeni Nausiphanes’ten Platon’a, Demokritos’tan Pyrrhon’a kadar bir çok filozofun görüşlerinden yararlandığı halde bütün bu filozofları çok sert bir dille karalayıp aşağılamıştır. Ortaya koyduğu görüşlerin kendine özgü olduğunu ve mutlak doğruları olduğunu belirterek görüşlerini öğrencilerinin ezberlemesini istemiştir. Bunun sonucu olarak Epikurosçuluk,dinsel bir tarikata dönüşmüş ve ardılları ona fazla bir ekleme yapamamıştır. İlkeleri,öteki okullar gibi bireylere ağır ödevler yüklemediği için,zamanın arayış içinde olan bireylerine kolay anlaşılır moral iyileşme sunuyordu. Epikurosçuluk, Roma’ya ilk giren Yunan felsefesidir. Burada ilkin alt sınıflar arasında yayılmış, ardından siyaset sahnesinde süregelen kargaşa ve çatışmalardan kaçıp kamusal yaşamdan uzaklaşmayı yeğleyen üst sınıftan kişileri de kendisine çekmiştir. Fakat daha sonraları Hıristiyan saldırısıyla yıpranmış ve İS 4.yy’da artık adından söz edilmez olmuştur.
“Felsefe ile uğraşır görünmemeli,fakat bunu gerçekten yapmalıdır; çünkü bize gereken görünüşte sağlam olmak değil,gerçek sağlığa kavuşmaktır” diyen Epikuros’a göre,felsefe yapmanın yaşı yoktur. Çünkü felsefe,teoriler ve kurgular geliştirmeye yarayan bir zihinsel uğraş olmayıp,mutlu bir yaşam sağlamaya yönelik pratik bir faaliyettir, Bir başka deyişle,bireyin mutluluğunu sağlayacak olanakların,araçların araştırılmasından başka bir şey değildir. Epikuros’un felsefesi üç bölümden oluşur: Bunlar, gerçeğe ulaşmanın araçlarını araştıran mantık(kanon), doğa,evren sorununu inceleyen fizik(physeus) ve insanın neye ulaşması, neden kaçınması gerektiğini inceleyen,kısacası insan yaşamının amacını açıklayan ahlak(ethika)dır. İçerikleri ayrı olmasına karşın,bu üç bölümün ereği birdir,yani her üçü de insan mutluluğunu amaçlar. Fakat bu sorun doğrudan doğruya ethika’nın konusu olduğundan,felsefesinde asıl olan bu bölümdür. Diğer ikisi, ethika’ya bir giriş,bir hazırlık olmaktan öte bir anlam taşımazlar.
__________________



Tüm bölümlerimize yetkili alımları başlamıştır başvurmak için aşağıdaki linke tıklayınız


Yaso isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Bookmarks


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Sizin Yeni Konu Acma Yetkiniz var
Sizin Konu Yanıtlama Yetkiniz var
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz

Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Soru aTATÜRKÜN bilim ve bilim adamlarına verdiği önem Yaso Siz Sorun Biz Cevaplayalim(Maximum 5-10dk) 3 10-26-2010 10:24
Bilim Olarak Psikoloji nedir bilim alanında psikoloji performans ödevi Yaso Genel Kültür 0 09-30-2009 17:07
Spor tarİhİ tarİh Öncesİ ÇaĞlarda hareket İhtİyaci ve nedenlerİ Korax TaRiH 0 12-15-2008 18:01
Atomlar ahmetanriverdi Şairlerden Şiirler 0 03-23-2008 07:54
Hz. Muhammed (s.a.v) Hakkında Yabancı Bilim ve İlim Adamlarının Sözleri нüzüη Peygamberimiz-En Sevgili'ye 0 01-27-2008 23:09


Şu Anki Saat: 09:51


İçerik sağlayıcı paylaşım sitelerinden biri olan Bilqi.com Forum Adresimizde T.C.K 20.ci Madde ve 5651 Sayılı Kanun'un 4.cü maddesinin (2).ci fıkrasına göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur. bilqi.com hakkında yapılacak tüm hukuksal Şikayetler doganinternet@hotmail.com ve streetken27@gmail.com dan iletişime geçilmesi halinde ilgili kanunlar ve yönetmelikler çerçevesinde en geç 1 (Bir) Hafta içerisinde bilqi.com yönetimi olarak tarafımızdan gereken işlemler yapılacak ve size dönüş yapacaktır.
Powered by vBulletin® Version 3.8.4
Copyright ©2000 - 2017, Jelsoft Enterprises Ltd.
Search Engine Optimisation provided by DragonByte SEO v2.0.36 (Lite) - vBulletin Mods & Addons Copyright © 2017 DragonByte Technologies Ltd.

Android Rom

Android Oyunlar

Android samsung htc

Samsung Htc

Nokia Windows