Bilqi Forum  

Geri git   Bilqi Forum > > >

ÖDEVLERİNİZİ BULMAKTA ZORLANIYOMUSUNUZ!

SORUN ANINDA CEVAPLIYALIM.

TÜM SORULARINIZA ANINDA CEVAP VERİLECEKTİR !

Sitemize Üye Olmadan Konulara Cevap Yazabilir Ayrıca Soru Cevap Bölümüne Konu Açabilirsiniz !

Yeni Konu aç Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 11-23-2008, 10:11   #1
_ѕєηєм_
 
_ѕєηєм_ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Nov 2008
Mesajlar: 2.714
Tecrübe Puanı: 541
_ѕєηєм_ has a reputation beyond repute_ѕєηєм_ has a reputation beyond repute_ѕєηєм_ has a reputation beyond repute_ѕєηєм_ has a reputation beyond repute_ѕєηєм_ has a reputation beyond repute_ѕєηєм_ has a reputation beyond repute_ѕєηєм_ has a reputation beyond repute_ѕєηєм_ has a reputation beyond repute_ѕєηєм_ has a reputation beyond repute_ѕєηєм_ has a reputation beyond repute_ѕєηєм_ has a reputation beyond repute
Standart Edebİ TÜrler

Edebİ TÜrler

EDEBİ TÜRLER
Edebi türler;şekil ve biçim bakimindan ortak kurallara göre yazilmiş veya söylenmiş eserlerin siniflandirilmasinda kullanilan bir anlatimdir. Edebi türleri iki kisma ayirmak mümkündür:
1.)Sözlü edebiyat türleri:Bu kısımda masal,destan,konferans,atasözü ve bazı tiyatro çeşitleri sayılabilir. Nazım ve nesir halinde olabilirler.
2.)Yazılı edebiyat türleri:
a-)Nazım türleri:Şiir
b-)Nesir türleri:Tiyatro,roman,hikaye,edebi tarih,biyografya,hatıra,seyahat yazısı,tenkit(eleştiri),
mektup,makale,fıkra,deneme,sohbet,hitabet(nutuk) bu kısımdadır.
ŞIIR:
İnsanda güzel duygular uyandıran sanat değeri taşıyan ölçülü ya da ölçüsüz,uyaklı ya da uyaksız olarak dizeler halinde yazılan manzum yazılara şiir denir. Bunları yazanlara da şair diyoruz.
Edebiyatçıların ortak ve kesin bir tanım üzerinde anlaşamadıkları şiir,dilin ve nazmın kişisel ve üstün bir zevkle kullanılmasından meydana gelen bir sanat eseridir. Dış görünüş olarak,mısralardan ve mısra kümelerinden meydana gelir. Şiiri oluşturan satırlarda her birine mısra(dize) denir. Ayrıca dizelerdeki hece sayılarının eşitliğine ölçü;dizelerin alt alta sıralanmasıyla oluşan,her dizesi büyük harfle başlayan,kimi zaman ölçülü,kimi zaman ölçüsüz genellikle de uyaklı yazılara manzum yazı (manzume) denir. Şiiri oluşturan dizeler,degişik biçimlerde kümelenebilir. Kimi şiirler,ikişer dizelik kümelerden oluşur. Iki dizelik bu kümelere ikilik(beyit) denir. Kimi şiirler,dörder dizelik kümelerden oluşur. Bunlara da dörtlük adı verilir. Kimileriyse değişik sayıdaki dizelerin (beş,altı,yedi,...) bir araya geldiği bölümlerden oluşabilir. Dört ve daha fazla dizeden oluşan şiir bölümlerine genel adıyla kıta denilmektedir.
Şiirde dize sonlarinda bulunan harfler arasindaki ses benzerligine uyak(kafiye) denir. Şiirler genelde uyakli olur. Ancak uyaksiz şiirler de vardir. Uyakli şiirlerde uyaklar çogunlukla belirli bir düzen içerisinde siralanir. Bu siralanişin harflerle gösterilişine uyak düzeni(uyak şemasi) denir. Uyaktan sonra gelen ayni anlam ve görevdeki bu tür eklere redif denir. Şiirlerde bazen tekrarlanmiş sözcüklerle nakarat ya da kavuştak adi verilen dizeler de bulunur. Bunlar da birer “redif”tir.
Uyak çeşitleri şunlardir:
a-)Yarım Uyakize sonlarında tek ünsüz benzerliğine yarım uyak denir.
Örnek:
“Bir millet vardır ki,sade çamurdan,
Onların gününü saymam ömürden.
Bir dağ var,yarı altın,yarı demirden,
Ondan öte uçar gider leylekler.” (Karacaoğlan)
b-)Tam Uyakize sonlarındaki bir ünlü,bir ünsüz benzerliğe tam uyak denir.
“Çöllerde kalmış gibi yanıyor,yanıyorum,
....................
Başimdaki gökleri bir deniz sanıyorum.”
c-)Zengin Uyakize sonlarındaki ikiden çok ses benzerliğe zengin uyak denir.
“Bir gün nehirler gibi çağlayarak derinden,
....................
Elma bahçelerinden,fındık bahçelerinden.....”
d-)Cinaslı Uyak:Yazılışları aynı,ancak anlamları farklı sözcükler arasındaki bu tür ses benzerliklerine de cinaslı uyak denir.
“Niçin kondun a bülbül
Kapımdaki asmaya?
Ben yarimden ayrılmam
Götürseler asmaya.
Şiir üzerine,çok şey söylenmiştir. Bunlarin hepsi şiirin bir tarafini ele alan ve ön plana çikaran sözlerdir. Ama hiçbiri tek başina şiiri tamamiyla kavrayan ve açiklayan ifadeler olmamiştir. Örnegin:
“Şiir,nesne çevrilmesi mümkün olmayan nazimdir.”
Ahmet Haşim
“Şiirin kötüsü veya orta hallisi için kurallar,ustaliklar bir ölçü olabilir. Ama iyisi,yüksegi,harikuladesi aklin kurallarini aşar.”
Montaiqne
“Şiirin ilkesi,insanin bütün bir güzelligi özlemesidir. Bu ilke,bir coşkunlukta,bir ruh taşkinliginda kendini gösterir. Bu coşkunluk,aklin yordugu hakikatin dişindadir.”
Baudlarie
“Şiir,kelimelerle güzel şekiller kurmak sanatidir.”
Cahit Sıtkı
Her güzel şiirde yüce hayaller,saglam fikirler,derin duygu ve düşüncelerin yani sira bütün bunlarin mümtaz bir söyleyişle dile getirilmesi demek olan şi’riyet;nesirde üslűp ne ise,şiirde odur. Şiirin bir diş görünüşü,bir de özü vardir. Diş görünüşe biçim,öze muhteva denir. Bu bakimdan bir biçim ve muhtevasi olmak üzere iki bakimdan incelenir.
Biçim bakımından incelemede:
a-)Nazım şekli b-)Kafiye c-)Vezin d-)Dil kuralları incelenir.
Muhteva bakımdan incelemede ise:
a-)İç ahenk b-)Mecazlar c-)Tema incelenir.
Bütün edebi yazılar gibi şiirler de,konularına göre dört grupta toplanır.
Lirik Şiirler:Fikirden ziyade duyguya hitabeden estetik heyecan uyandıran,duygusal şiirlerdir. Lirik şiirlerde bir içlilik ve bir coşkunluk vardır.

ÖĞRETMENİN DUYGU KUŞLARI
Benim dostlukları değişmeyen dostlarım, Öyle değil mi çocuklar,öyle değil mi?
Anılar denizinde duygu kuşlarım, Halka olun etrafımda yine,hadi koşun,
Ders bitmiş,zil çalmiş, Göklere açilmiş kanadiyla koşun...
Bahçedesiniz işte, Eski mutlulugum parildasin
Belli ki bahar geldi yine. Eski öğretmen gözlerimde...

Öyle ya...Bahar geldi yine,bahar... Nasıl da özlemiş sınıfı,sizi.
Hayli zaman oldu toprağa düşeli cemre. Yaşamak öylesine güzel ki çiçek mevsiminizi!
İçiniz gibi pırıl pırıl gökyüzü, Ders bitmiş,zil çalmış.
İçiniz gibi Bahçedesiniz işte,
Açık bütün sevgilere... Ben de şuracıkta,yanınızda,bir köşede...

İçerlerde durulmaz artık;
Toprak buğulanmış,sokak şen şakrak,gün ılık.
Sanki kanatlanmış gibiyim
Yedilerde,on yedilerdeyim sanki
Ömrün yetmiş birinci baharinda ben de!
Coşkun ERTEPINAR
Epik Şiirler:Konusu savaş,kahramanlik,yigitlik,vatan sevgisi olan şiirlerdir. Kahramanlik,destan şiirleri de denir.
BU VATAN KİMİN?
Bu vatan toprağın kara bağrında, Tarihin dilinden düşmez bu destan,
Sıradağlar gibi duranlarındır. Nehirler gazidir,dağlar kahraman,
Bir tarih boyunca onun uğrunda, Her taşı bir yakut olan bu vatan,
Kendini tarihe verenlerindir. Can verme sırrına erenlerindir.

Ardına bakmadan yollara düşen, Gökyay’ım ne yazsam ziyade değil,
Şimşek olup çakan,sel olup coşan, Bu sevgi bir kuru ifade degil,
Huduttan hududa yol bulup koşan, Sencileyin hasmi rüyada degil,
Cepheden cepheyi soranlarındır. Topun namlusundan görenlerindir.

İler atılıp sellercesine,
Alnından vurulup tam ercesine,
Bir gül bahçesine girercesine,
Şu kara topraga girenlerindi
Orhan Şaik GÖKYAY

Didaktik Şiirler:Bir şey ögretmek,bir bilgi vermek amaciyla yazilmiş şiirlerdir.

BİRLİKTE
Her insan başka insanlarla mutludur, Her ezgi başka ezgilerle güzeldir,
Her ulus başka uluslarla. Her şiir başka şiirlerle.
Mutluluk birlikte yenilen bir meyve, Sen de öylesin,
Birbirinden ırak görünsek de Ben böyle.
Güneşimiz ve ayimiz birdir, Bir bütünü oluşturmuyor muyuz
Üzüntümüz,sevincimiz bir, Başka başka ses versek de
Kişi var olamaz tekte.

Her kadın başka kadınlarla güzeldir,
Her ağaç başka ağaçlarla.
Yokuş çik,bayir in,
Neresinde olursan ol yaşamin,
Her mevsim başka mevsimlerle güzeldir.

Pastoral Şiirler:Kır ve çoban hayatıyla çıplak tabiat güzelliklerini göstermek ve içimizde bunlara karşı bir sevgi uyandırmak amacıyla yazılmış şiirlerdir.
Tem otların sarardığı zamanlar...
Yere yüzükoyun uzanıyorum.
Toprakta bir telaş,bir telaş...
Karıncalar öteden beri dostum.
Behçet NECATİGİL (Kır Şarkısı)
Satirik Şiirler:Hayatın kusurlu taraflarını ortaya koymak için yazılmış yergi şiirleridir.

TİYATRO:
Seyirciler önünde,oyuncuların sahnede canlandırmaları amacıyla yazılmış eserlere tiyatro denir.
Tiyatro eseri,olayları oluş halinde gösterir. Bu yönüyle konuşma ve eyleme dayanan bir gösteri sanatı
olarak da tanımlanabilir.
Bir sahnede,seyirciler önünde oyuncuların temsil etmesi amacıyla yazılmış edebi eserdir. Yunanca
“theatron”dan doğmuştur. Temsil yeri ve eser,tiyatronun edebiyat öğesidir. Bu edebiyat öğesi yanında tiyatro kavramı içinde oyunculuk,sahne düzeni,ışıklandırma,dekor,kostüm,müzik,dans gibi unsurları da katmak gerekir.
Tiyatronun diğer edebi eserlerden en önemli farkı;diğer edebi eserler okumak ve dinlemek için yazılmışken,bunun sahnede seyirci önünde oynanmasıdır. Değer ölçülerini,okuyanın kanaat ve anlayışlarından alır. Göze görünür bir karaktere sahip olması,canlı olarak meydana geliş niteliğiyle toplum psikolojisine hitab eder.
Bir tiyatro eserinde eseri yazan kişi veya kişilere”müellif”,yazili bir metin veya dile getirilmesi oyunculara birakilmiş tasariya”eser”,oyunu sahnede canlandiran kişilere”oyuncu”denilir ve bu üç varlik kesinlikle bulunur. Ayrica eserin sahnelenmesinde görev alan yönetici,dekoratör,işikçi,suflör gibi diger yardimci elemanlar da vardir.
Bir tiyatro eserinde;konu,kişiler,çevre,zaman,üslup,amaç gibi alti unsur vardir. Tiyatroda sosyal hayatin ve insan karakterlerinin tahlil ve tenkitleri yapilir. Tiyatroda en önemli hususlardan biri dildir. Fazla agir olmamasi,konuşma diline benzemesi istenir. Böylece ince fikirlerin ve esprilerin seyirci tarafindan kolayca kavranmasi saglanmiş olur.
Tiyatro Yapıtı ve Çeşitleri:
Sahne üzerinde ve bir seyirci topluluğu önünde,sanatçılar tarafından,hareketli olarak canlandırılacak nitelikte yazılmış olan yazılara tiyatro yapıtı ya da piyes denir.
Tiyatro eserleri müziksiz(trajedi,komedi,dram)ve müzikli(opera,operet,komedi müzikal,bale,revü,
skeç)olmak üzere iki grupta toplanır. Ama edebi türler içinde en canlı ve yaşama en yakın olanı
tiyatrodur.
Tiyatro yapıtları şu başlıklar altında incelenir:
Trajedi:Kişilere korku,heyecan ve acindirma telkinleriyle ders vermek amaci güden en eski tiyatro çeşididir. Nazim halinde yazilmasi ve degişmez kaidelere bagli olmasi sebebiyle öbür tiyatro çeşitlerinden kolayca ayrilir.
Trajediler genellikle beş perdelik oyunlardir. Eski Yunan’da,çok oynanan bu eserler 3 ve ya 6 perdelik de olabilirdi. O zamanki tiyatrolarda dekor bulunmaz,ancak sahnenin bir köşesinde olaylarin sebep ve sonuçlarini anlatan bir koro yer alirdi.
Kahramanlar;kral,kraliçe,prenses,eski Yunan’ın tanrı ve yarı tanrıları gibi en üst tabaka kişilerden seçilmiştir. Orta tabaka ve basit halk adamlarına rastlanmaz. Kahramanları arasında geçen olaylar insanların ruhi zayıflıklarını,ihtiraslarını,iradeye bağlı yüce davranışlarla çarpıştırır.
Trajedilerde;olay,zaman ve çevrede birlik demek olan”üç birlik kuralı”benimsenmiştir. Trajedilerde iç içe girmiş karışık olaylar bulunmaz. Ayrıntıya girmeden tek bir olay gösterilir. Olayın ön ve son tarafları,sebepleri ve sonuçları gerektikçe konunun ağzından halka duyurulur. Buna “olay birliği” denir. Trajedi olayının bir günde(24 saat) olup bitmiş gibi gösterilmesine “zaman birliği”,tek bir şehrin
Belli bir köşesinde başlayan olayin yine orada bitmesine de “çevre(mekan)birligi”denir.
Trajedilerde parlak nutukları andıran yüksek ve asil bir üslup kullanılır. Kaba,çirkin ve niteliği düşük sözler bulunmaz. Trajedi şairleri mısralarının derin manalı ve hikmet dolu olmasına önem vermişlerdir
Trajedilerde kadere,ahlak,töre ve geleneklere üstün bir değer verilmiştir. Trajedinin maksadının “insani acılarının ifade edilerek seyircilerin ruhunda korku ve merhamet uyandırılması”olduğu kabul edilmektedir.
Komedi:Kişilerin,olay ve âdetlerin gülünç,eglendirici,yönlerini göstermek amaciyla ders vermeyi ve hoşça vakit geçirtmeyi hedef edinen tiyatro çeşididir.
Dalkavukluk(çıkar sağlamak için birine aşırı saygı gösteren kimse),korkaklık,cimrilik,dalgınlık,
ukalalık gibi insanlar için birer kusur olan huy ve alışkanlıklar dev aynasında büyütülerek ve abartılarak seyirciyi güldürecek tarzda sahneye konulur. Bu kusurlar derece derece pek çok insanda bulunduğundan bir bakıma seyirciyi kendi kendine güldürmüş olur. Böylece seyirciye ince bir ders vermek istenir.
Komedilerde de konu,çevre,zaman birliği(üç birlik kuralı)benimsenmiştir. Konuları günlük hayattan alınan komedilerde kahramanlar rasgele kişilerdir. Çevre belli bir yerdir. Trajedilerin aksine kaba şakalar,kelime oyunları,kötüleyici imalar önemli yer tutmuştur. Molier’in komedileri üslup bakımından daha topludur.
Her zaman ve her yerde rastlanan insan kusurlarını belli tiplerde göstererek gülünç eden komedilere “karakter komedi”,belli bir toplumu ve ya bütün insanlığı alarak bozuk ve aksak yanlarını hicveden komedilere “töre komedisi”,edebi hicvin sahneye uygulanmış şekline “yergi komedisi”,bir derinliği olmayan,sırf güldürmek için yazılan komedilere de “entrika komedisi”denir.
Dram:Trajediyle komediyi bir araya getiren tiyatro çeşididir. Modern tiyatronun sürekli olarak aristokrat zümrenin yaşayişini veya sadece hayatin gülünç taraflarinin sahneye konmasini yeterli bulmayarak hayati bir çok tarafiyla temsil etme arzusundan dogmuştur.
Dram,nesir ve nazım halinde yazılabildiği gibi üç perdeden beş perdeye kadar olabilir. Üç birli kuralını tamamen reddeder. Beşeri temalardan çok toplumcu ve milli konuları işler. En kanlı ve çirkin olayları seyirciye göstermekten çekinmez.
Konuları hayatın acıklı ve ya gülünç,çirkin ve ya güzel hemen her olayından alınabilen dramda kader,ümit,neşe,şüphe,tasa,facia ve komik davranışlar bir arada bulunabilir. Kahramanları arsında her tabakadan halkın yanı sıra üst tabaka kişileri de bulunur. Her türlü mizaca yer verilir. Dram eserleri hakikati göstermek iddiasında olmuşlardır.
Dramın ciddi ve ağırbaşlı yazılmış şekline “piyes”,duygulandırıcı ve fazla heyecan verici olanına “melodram”,bir masalın sahneye getirilmesine de “feeri” denir.
Opera:Bütün sözler,hareketler ve jestlerin musikiyle bestelenmiş ve orkestra şefinin idaresine verilmiş dram ve trajedilerdir. Trajedilerde bir tek kelime müziksiz söylenmez. Opera,musiki,kilise ve paganizm(Eski Yunan Putperestligi)den çikmiştir. Agir bir hüzün havasi vardir. Olaylar acikli ve hislidir. Çok gösterişli dekor ve kiyafetler içinde sunulur.
Operet:Sözlerinin müziksiz kısımları müziklerden çok olan tiyatro eserlerdir. Halka hitap etmek için yazılır. Operetlerde renk,ışık,kıyafetler ve dans en göze çarpıcı şekilde kullanılır.



Revü:Operetin daha hafif fakat hiciv,alay,tenkit dolu çeşididir.
Skeç:Beş-alti dakikaya sigdirilan tablolar halinde kisa,musikili oyunlardir. Bir çeşidi de radyo skeçleridir.
Tiyatro sanatının terimlerinden bazıları şunlardır:
Perde:Bir sahne eserinin ana bölümlerinden her biridir.
Sahne:Perde içindeki küçük bölümlere verilen addır. Ayrıca oyunun sergilendiği yerdir.
Jest:Herhangi bir şeyi açiklamak için oyuncunun yaptigi el kol hareketleridir.
Kulis:Tiyatroda sahnenin gerisinde ya da yanında bulunan bölümdür.
Dekor:Piyes kişilerinin olaylari,yaşadiklari yeri seyirciye gösterebilmeleri için temsili ve somut tarzda hazirlanan çevredir.
Suflör:Oyunculara,rollerinde unuttukları sözleri seyircilere duyurmadan söyleyip anımsatan kişidir.

ÖĞRETMEN MURTAZA
( Murtaza Bey,mesleğini ve öğrencilerini çok seven bir ilkokul öğretmenidir. Zengin bir yaşam düşleyen karısı Hatice Hanım ,oğulları Rıdvan’ı Bakkal Hacı Hüsamettin Bey bu durumu sıcak bakmaktaysa da,kızıyla evlenecek kişinin bir bakkal oğlu olması konusunda ısrar etmektedir. Bu nedenle,Murtaza Bey’i öğretmenliği bırakması için razı etmeye çalışır;fakat başarılı olamaz. Bunun üzerine bir oyun düşünür. Annesi yoluyla kandırılan bir öğrencinin altına iğne koymasını sağlar. Canı yanan Murtaza Bey,çocuğun kaba etlerine yalancıktan bir iki tokat vurur. Ancak,olay abartılarak gazetelere yansıtılır ve ilginç bir biçimde gelişmeye başlar...)
15.SAHNE
MUHİTTİN-Murtaza,bu ne hal?Bu kadar üzüntü doğrusu yersiz...
MURTAZA-Yersiz mi?Ne diyorsun Muhittin,şuraya bak!(Gazetelerden birini daha açip masaya sererken)Bak,
bir gecede iki adam öldüren bir katilin resmi yanında benim resmim. Dinle,dinle okuyorum:”Çocuklarımızı kimlere emanet ediyoruz?”Başlıklardan bir tanesi bu.”Gözlerini kan bürüyen bir ilkokul öğretmeni,sopa ile öğrencisinin kafasını parçaladı.”Bu,ikinci başlık...Bak,şu gazeteye bak!(Masaya yeni bir gazete sererek)
“Okullarımız engizisyon mahkemelerine döndü. Böyle adamların derhal meslekten atılmalarını istiyoruz .”diyor.
İşte bunca senelik emeklerimin mükafatı. Aman yarabbi ,ne güzel sonuç!..Anlamıyorum. Yani Muhittin,sen şimdi karakola gitsen de:”Öğretmen Murtaza’nın evinden geliyorum. Orada bütün aile bireylerini,komşularını
kıtır kıtır kestiğini gördüm”desen,bu gazetede onu da hemen olmuş gibi yazacaklar mı?
HÜSAMETTİN-Yok,durum pek aynı değil komşu.
MURTAZA-Yapma Hacı Bey,nasıl aynı değil?...Benim elimde cetvel olduğu belli mi?Çocuğun kulağına vurduğum belli mi?Çocuğun kulağının sağır olduğu belli mi?
HÜSAMETTİN-Belli ya...Belli ya...Çocuğun kulağı duymuyor.
MURTAZA-Fakat biraz önce müfettişe de söyledim. Benim sinifimda bir kör,bir topal,bir çolak ögrenci var. Onlari da bu hale ben mi soktum?...Bundan sonra benim sinifima gelecek çocuklardan tam teşkilatli hastane raporu mu isteyecegim?”Evladim,senin böbreklerin biraz bozukça. Yarin bunu benden bilirler,seni sinifima alamam”mi diyecegim?
HÜSAMETTİN-Olay o kadar dallanıp budaklandı ki,sen masum olduğunu pek güç ispat edersin komşu.
HATİCE-Baksana Murtaza Bey,Muhittin Bey işe bakanligin el koydugunu söylüyor. Bakanlik disiplin kurulu
Derhal toplanmış.
HASAN-Hem çocuğun anası da dava açtı. Adliye önemle meseleyi tetkike başladı.
HÜSAMETTİN-Başkalarina ibret olsun diye sana en agir cezayi vereceklerdir.
HASAN-Kanunun tayin ettiği cezalar da çok ağır...
MURTAZA-Peki ama,benim için sonu beklemekten başka yapacak iş var mi?...Ne yapabilirim?
MUHİTTİN-İstifa et Murtaza...
HÜSAMETTİN-Evet,istifa et komşu...
HASAN-İstifa...İstifa...Bu en doğru hareket olur.
MURTAZA-Etmeyin,eylemeyin!Okuldan alırsanız sudan çıkmış balığa benzerim ben. Öğrencilerimden ayırmayın,kürsümden ayırmayın beni,ölürüm!...
MUHİTTİN-İyi ama,bakanlık ceza versin,daha mı iyi?...
HÜSAMETTİN-Gazetelerin bu yanını devam etsin,daha mı uygun?...
HASAN-Adli soruşturma mahkumiyet ile sonuçlansin,daha mi güzel?...
MURTAZA-Yahu çoluğum çocuğum sefil olur,ben öğretmenlikten başka iş göremem!...Aç kalırım,toptan sefil oluruz.
HATİCE-Niçin sefil olacakmışız?Elhamdülillah paramız var. Hem bak,Muhittin Bey:”Murtaza dışarıda bu paranın on mislini kazanır”diyor.
MUHİTTİN-Murtaza,değer mi bu kadar üzüntüye?Çekiver kuyruğunu.
MURTAZA-Aman aman,yapamam!Kimin kuyruğunu çekeceğim?Benim çektiğim kuyruk mutlaka kopar. Yeniden müfettişler,gazetelere yeniden sermaye... Bakanlık yeniden harekete geçer. Kuyruk koparan canavar diye adım çıkar. Çocuklar,şaka bir yana,dediğiniz çok güç şey!Herkes her şeyi yapar amma,ben öğretmenlikten
Vazgeçemem. Bilmiyorsunuz nasıl bir meslektir bu...Okulun havası adamın iliklerine işler,kanına karışır,tenine girer...Etle tırnak gibi,beden ve ruh gibi birbirinize yapışırsınız. Deli misiniz? Ben istifa edersem,öğrencilerim perişan olur. O sarhoş babasından gece gündüz dayak yiyen küçük Mustafa’yı kim korur?O bir dilim kuru ekmekle okula gelen öksüz Hatice’yi kim doyurur?O bekçinin evlatlığı,anasız babasız sıska Halil’i öğle tatillerinde kim uyutur?Görüyorsunuz ya,bir öğretmen ile öğrenci değiliz. Biz baba ile bir sürü evlatlarız. Baba evlatlarından ayrılır mı?...
MUHİTTİN-Murtaza,istifa etmekle uğradığın haksızlığa en iyi karşılığı vermiş olacaksın.
HÜSAMETTİN-Gazetelerin ağzı kapanacak.
HASAN-Belki kadın da davasından vazgeçer.
HÜSAMETTİN-Ben bunu üstlenirim.
MURTAZA-Yapamam!...Yapamam!...Çok zor ...Çok zor...
MUHİTTİN-Murtaza hakkında belki de meslekten atma kararı verecekler.
MURTAZA-Ne diyorsun?...Yok yok,Allah göstermesin!
HASAN-Mahkum olursan sabıkalılar defterine adın geçecek. Bu lekeyi ömrün oldukça alnında taşıyacaksın.
MURTAZA-Sabıkalı olacağım ha!...Neler söylüyorsun muhtar?
HÜSAMETTİN-İşin en kötüsü,oğlunun siciline ilk kötü kaydı senin yüzünden düşecekler. Babası öğretmenlik-ten atılmış Murtaza’dır,diyecekler.
MURTAZA-Aman yarabbi!Bunu düşünmemiştim. Işte buna dayanamam. Bu kadarina tahammülüm yok benim...Ne yapmali?...
HATİCE-Ne yapacağını söylediler sana Murtaza Bey. Takip edilecek başka yol yok ki tereddüt ediyorsun.
HÜSAMETTİN-Evet,başka çare yok komşu.
MURTAZA-Pekala...Madem ki sen de istiyorsun Hatice Hanım...Demek Allah böyle yazmış alnımıza...Peki...
Peki...Muhittin,kağıt ,kalem al eline. İşte şurada,kütüphanenin üzerinde vardır.
MUHİTTİN-( Kağıt ve kalemi alarak ) Aldım.
MURTAZA-Otur,yaz. Yazıyor musun?İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğü’ne...Ben 47.İlkokul öğretmenlerinden
Murtaza .Of,işte yaz be Muhittin!Alt tarafini sen yaz. Şimdi çocuklar gibi boşanacagim. Danalar gibi bagirta-caksiniz beni...De ki,Ögretmen Murtaza artik ders vermeyecek,sirke satacak...De ki,Ögretmen Murtaza artik
Ruhen de aklen de kalben de yaşamiyor...Yaşamiyor,çünkü istifa ediyor...
Cevat Fehmi BAŞKUT

ROMAN:
Gerçek ya da gerçeğe uygun olarak zihinde tasarlanmış,insanların başlarından geçen olayları,yaşamlarının çeşitli yönlerini,iç dünyalarını,toplumsal bir olayı ya da durumu geniş bir yer ve zaman dilimi içinde anlatan uzun yazılara roman denir.
Roman;anlatım özellikleri,planı,kısacası her şeyiyle öykünün aynasıdır. Ancak öyküden daha uzundur. Romanda olaylar çok ve çeşitlidir. Yer ve zaman daha geniştir.
Romanın iç ve dış dünyasını oluşturan öğeler,olaylar,durum,kişi ya da kişiler,yer ve zaman başliklari altinda toplanabilir. Klasik öykü ve klasik roman arasinda anlatim yönünden benzerlik vardir. Öyküde oldugu gibi klasik romanda da plan serim,düğüm,çözüm bölümlerinden oluşur. Her ikisinde de anlatim yolu olarak nesir kullanildigi için dil ve anlatim özellikleri ortaktir. Anlatim birinci ya da üçüncü kişi agzindan yapilir. Aslinda anlatici ve anlatim biçimleri yönünden,romancinin özgürlügüne sinir çizilmez.
Edebi bir tür olarak romanın da şiir gibi kesin ve herkes tarafından kabul edilen bir tarifi yoktur. Onuncu yüzyıldan itibaren bütün dünyada önce destanımsı hikayeler,daha sonra şövalye romanları,romantik romanlar ve gerçekçi romanlar görülmüştür. On altıncı yüzyılın sonundan itibaren gelişmiş romanlara rastlanmaya başlamıştır. Türk edebiyatında ilk roman ve hikaye Tanzimat Döneminde tercüme yoluyla görülür.
Tanzimat romanı ve ya Tanzimat dönemi romancıları,Türk toplumu meselelerini Batılı Türk Aydını gözüyle ve Avrupa kültürü anlayışıyla gördükleri için,yerli hayatı anlatılırken Batılı yazarların etkisi altında kaldılar. Bu yüzden de işledikleri temalar,Batılı yazarlarda görüldüğü gibi aile hayatı,esaret,alafrangalık gibi konulardır. Romanda işlenen “esaret” konusunda örnek olarak Namık Kemal’in İntibah’ı,Nabizade Nazım’ın Zehra’sını örnek verebiliriz. Diğer bir tema da “alafrangalık” konusudur. Batı medeniyetini bir din gören bazı Tanzimat aydınları,romanlarında,sözde tenkit eder gördükleri alafranga tiplere yer verirler.
Romana ait unsurlar:Romanlarda konular,bir temel olayın etrafında gelişen iç içe olaylar zincirinden doğar.
Ele alınan konu bir plan dahilinde işlenir. Bazı romanlarda bu planın sırası değiştirilerek uygulandığı da görülür.
Romanlar,bilinen bir tarihte ve belli bir süre içinde geçen olayları konu alır. Bazı romanlar ise yalnızca birkaç saat içinde gelen olayları konu alır.
Kahramanlar,toplumda rastlanabilir,yaşayabilir ve ya yaşamiş kişiler arasindan seçilir. Her türlü huy ve karakterleri dogruya yakin bir şekilde ele alinir.
Romanlarda çevre,okuyucuya tasvirle anlatılır. Bu bir kasaba ,şehir ve ya köy olabilir. Bunların hepsinin kullanıldığı romanlar olduğu gibi yazarın tasarladığı ideal,gerçek üstü bir çevre de olabilir.
Romanların hepsinde bir amaç vardır. Bu amaç bazılarında konu ve üslup içine gizlenmişken,bazılarında çok açıktır. Böyle romanlara tezli roman denir. Ele alınan konunun özelliğine göre “gerçekçi roman,duygusal roman,töre romanı,macera romanı,polisiye roman,tarihi roman,....”gibi bir çok roman çeşidi vardir.
Roman Çeşitleri:
Konularına göre başlıca roman çeşitleri şunlardır:
Macera Romanı:Okuru heyecanlandırmayı amaçlayan gerilim ve korku maceralarına denir. Günlük hayatta her zaman rastlanmayan değişik,şaşırtıcı,beklenmez,esrarlı olayları konu edinen romandır. Bu romanlarda olay her şey demektir. Bunlar yeni keşfedilmiş ve ya tasarlanan ülkelerde geçer. Hayali olabilir. Olayların akışı ve iç içe girmesi çok süratli olmalı,okuyucuda heyecan ve merak uyandırmalıdır. Daha çok silâhşor,polis,ajan ve casuslardan seçilir. Bu romanlarda fikir zenginliği yoktur. Amaç şaşırtıcı ve heyecanlı konularla okuyucuya hoşça vakit geçirmektir.
Bilim-Kurgu Romanı:Çağdaş bilim verileriyle düş gücünden oluşan romanlara denir.
Tarihi Roman:Konusunu tarihi olaylardan ve kişilerden alan romanlara denir. Konularini tarihte yaşamiş kahramanlar ve onlarin başlarindan geçen olaylardan alir. Tarihi roman yazmak için yalniz kahraman isimleri ve olaylarin kronolojisini bilmek ve vermek yetmez. Olayin yaşandigi zamani,cografi özelliklerini,sosyal,kültürel ve sanat degerlerini çok iyi tanimak ve o zamanda topluma hakim olan inanç,ideal ve anlayişlari da iyice bilmek gerekir.
Polisiye Roman:Polisiye olaylar üzerine kurulmuş,dedektif serüvenlerinin anlatildigi romanlara denir.
Belgesel Roman:Gerçek olaylardan yola çıkan,araştırma ve incelemeye dayalı romanlara denir.
Psikolojik Roman:Kişilerin iç dünyasini yansitan,ruh çözümlemelerine önem veren romanlara denir.





Sosyal Roman:Toplumsal sorunları konu alan romanlara denir. Romancıların yaşadıkları toplumu,o toplumu ilgilendiren meseleleri yeni bir açıdan ele alarak yazdıkları romanlardır. Kişiler,bazı meslek ve sınıfları temsil eden birer tip olarak alınır. Olaylar,sosyal sebeplerle açıklanmak istenir. Bütün tezli romanlar bu gruptandır.
Tahlili Romanış alemde geçen olaylardan çok,kahramanın iç dünyasını ve insan benliğinin kişi ve toplum çatışmaları içindeki belirtilerini konu edinen romanlara denir. Fertçi bir görüş hakimdir. Kahramanları olan kişileri bütün derinlikleriyle ortaya koyarlar. Çok defa aşırı ülkeler,sert ihtiraslar,derin hisler taşıyan ve bazen sakat ruhlu dengesiz insanları ele alarak işlerler.

İNCİ TÜRKÜSÜ
(Kino,karısı Juana ve henüz çok küçük olan çocukları Coyotito yoksulluk içinde yaşamını sürdüren bir yerli ailesidir. Geçimini denizden sağlayan Kino,bütün umudunu,bulacağı büyük bir “inci”ye bağlamıştır...)
Güneş piril piril parliyor,denizin dibi tabak gibi görünüyordu. Ufalanmiş midye kabuklari ile kapli lal renkteki kuma,binlerce dantel kenarli inci midyeleri saplanmiş duruyordu. Bu midye yataginda daha neler yoktu neler: firfirli eteklere benzeyen kurşuni renkte midyeler,tirtirli kenarlarini otlara iliştirmiş ufacik midyeler,bunlarin üzerinde dolaşan yengeçler...
Bazen bu midyelerden birinin etleri arasına ufacık bir kum tanesi sıkışır,orasını tahriş eder,hayvan kendi de bir madde salıverir,bu kum tanesini pürüzsüz bir tabakayla kat kat örterdi. Bu kum tanesini,bazen su tazyiki midyenin etleri arasında sürükler götürür, bazen de kum tanesi,midye yok oluncaya kadar etleri arasında gömülür kalır, kaldıkça da büyür, gelişir, güzelleşirdi. Asırlardan beri inci avcıları denize dalar, bu kıymetli kum tanelerni ararlardı. Ama bir insanın inci bulması bir talih eseriydi.
Kino’nun iki ipi vardı. Biri ağır bir taşa, öteki bir sepete bağlıydı. Kino,gömleğini ve pantolonunu çıkardı,şapkasıyla beraber kayığın dibine yerleştirdi. Deniz çarşaf gibiydi. Sepetini bir eline, taşı öteki eline aldı,ayaklarını denize uzattı, denizin dibine doğru kayıverdi. Arkasından suyun yüzüne kabarcıklar yükseldi,nihayet su duruldu,denizin dibi görülmeye başladı. Kino’nun üzerindeki su ayna gibi parlıyor,kayığın dibinigörebiliyordu.
Kino,suyu bulandırmamak için ihtiyatlı hareket ediyordu. Ayağını taşa bağlı olan ipe geçirdi. Ellerini çabuk çabuk oynatıyor, midyeleri saplandıkları yerlerden koparıyor, bazen teker teker,bazen küme halinde topluyor,sepetine yerleştiriyordu.
Kino’nun ataları, her olay,her gördükleri şey için birer türkü bestelemişlerdi: Balık türküsü, sakin deniz türküsü köpürmüş deniz türküsü, ışık türküsü, karanlık türküsü, güneş türküsü, ay türküsü... hepsi vardı. Fakat onun kafasında tatlı bir hayal halinde canlanan başka bir türkü vardı. Bu da ele geçireceğini hissetmeye başladığı incinin türküsüydü.
Kino; gençliğine, gücüne, gururuna dayanarak hiç zorluk çekmeden, suyun altında iki dakika kalabilirdi.Onun için, en seçkin, en büyük midyeleri ayırmaya çalışıyordu. Küme halinde, teker teker kayalara yapışmış midyeler, karşılaşacakları tehlikeyi hissediyor, tutundukları yerlere daha sıkıca yapışıyorlardı. Kino’nun gözüne, biraz sağında, küçücük bir kaya ilişti. Bu kayanın üstü, bir çok ufak midye ile doluydu. Onları bir yana bırakarak biraz ilerledi, kayanın öbür yanında ufacık bir tümseğin arkasında gizlenmiş büyük bir midyenin tek başına yattığını gördü. Kabuğu, hafifçe aralık duruyordu. Bu midye, tümseğin arkasında uzun zaman gizlenebilmiş, korunabilmişti. Kino, kabuğun aralığından hayal gibi bir şeyin parladığını gördü. Midye hemen kabuğunu kapadı. Kino’nun kalbi ağır ağır çarptı, kulaklarında “ İnci Türküsü” çınladı, yavaşçacık midyeyi yerinden kopardı, sıkıca bağrına bastı, taşlı ipten ayağını çekti, suyun üzerine fırladı. Güneş, siyah saçlarına vuruyordu.Kino kayığa yaklaştı, midyeyi dibine yerleştirdi.
Juana,kayığı dengede tuttu. Kino içeriye atladı. Heyecandan gözleri parlıyordu. Buna rağmen ağırbaşlı görünerek ilkin taşını,sonra midye sepetini yukarı çekti. Juana heyecanının farkındaydı:ama bir ses çıkarmıyor,başka yere bakıyor gibi görünüyordu. Bir şeyi pek fazla istemek hiç de iyi değildi. Bazen insanın talihini bozardı. Bir şey istemeli ama,pek ileriye gitmemeliydi.





Kino;yavaş yavaş,itina göstererek,kisa ve kuvvetli çakisini açti. Midye sepetine bir bakti. Büyük midyeyi en son açmak belki daha dogru olacakti. Sepetten küçük bir midye seçti,etleri kesti,aralarina bakti,denize firlatti. Sonra büyük midyeyi ilk defa görüyormuş gibi kayigin dibine egildi,midyeyi aldi,incelemeye başladi. Kabugu karadan kahverengiye kaçiyor,piril piril parliyordu. Midyeyi kabuguna ancak birkaç adale bagli tutuyordu. Şimdi Kino onu açmakta tereddüt gösteriyor,kabugun araligindan parlak cismin,bir kabuk parçasindan ibaret olmasindan korkuyordu. Yoksa yalniz bir işik oyunu muydu?...
Juana’nın gözleri artık ona çevrilmişti,bekleyemiyordu. Elleri Coyotito’nun örtülü başına koyarak yavaşça: -Aç,dedi.
Kino,büyük bir itina ile bıçağını kabuğun kenarından geçirdi,midyenin gerginleştiğini hissetti. Bıçağın ucunu ileri geri oynatarak,midyenin kapanan ve gerginleşen kaslarını gevşetti. Kabuk ikiye yarıldı. Dudak biçiminde olan midyenin etleri ilkin gerildi,sonra gevşedi. Kino etleri kaldırdı. İşte tam oradaydı. Büyük inci,ay kadar korkusuz inci...Üzerine ışık düştü,inci parladı,gümüşten alevler saçtı. Bir küçük martı yumurtası kadar iriydi. Dünyanın en büyük incisiydi.
Juana’nın nefesi kesildi. Yalnız:
-Ah! dedi.
Kino’nun kafasında “İnci Türküsü”;berrak,zengin,harikulade parlak,gümbür gümbür çalmaya başladı. Bu muhteşem incinin parlayan yüzüne bakarak,bir sürü düşler kuruyordu şimdiden.
Jonh STEINBECK

ÖYKÜ(HİKAYE):
Gerçek ya da gerçeğe uygun olarak tasarlanmış olayları anlatan yazılara öykü(hikaye) denir. Özellikle romanın özelliklerinin aynı olmasına rağmen,onun kadar uzun olmayıp,kısadır.
Tanımda da görüldüğü gibi öykülene olayı yaşamak ya da o olaya tanık olmak gerekmez. Tasarlana,yaşanması mümkün olan bir olay ya da öykünün konusu olabilir. Bu nedenle bir öyküde,öykünü yapısını oluşturan öğeler büyük önem taşır. Öyküler;olay ,kişiler,yer ve zaman olmak üzere dört öğeden oluşur. Bunların hepsi de gerçektir ya da gerçeğe uygun olarak zihinde tasarlanmıştır. Öykülerde genellikle fazla ayrıntılı olmayan kısa olaylar anlatılır. Dolayısıyla olayların geçtiği çevre dar,zaman kısa,kişiler de az olur. Kişiler ve olayın geçtiği yerler,tasvir yoluyla okuyucunu gözünde canlandırılır.
Olay-Durum(Konu):Her öykü temelde bir olaya dayanır. Diğer bir deyişle olay ya da durum,öykünün konusunu oluşturur. Olay ya da durum gerçek yaşamdan alınabileceği gibi yazarın hayat gücünün ürünü de olabilir.
Kişi-Kişiler:İnsansız bir olay ya da durum düşünülemez. Bu nedenle öykünün temel öğelerinden biri de insandır. Olay ya da durum içinde anlatılan insana,öykünün kişisi denir. Öykü kişisi insanin dişinda başka varliklar da olabilir. Yazar onu insan gibi düşünerek anlatir. Öyküde kişi sayisi azdir.
Yer ve Zaman:Her öykü,açıkça belirtilsin ya da belirtilmesin belli bir yerde ve zamanda geçer. Olayın akışına bağlı olarak kısa bir zaman dilimi ele alınır. Diğer bir deyişle öyküde bir zaman dilimi,bir ya da birden çok yer söz konusudur.
Dil-Anlatım:Öyküdeki bütün öğelerin hareket halinde olmasını sağlayan yazarın anlatımıdır. Anlatım yazardan yazara değişebilir.
Olay yazılarında iki tür anlatım kullanılır:
a-)Birinci Kişili Anlatim:Olayın,bir başkasının başından geçmiş gibi anlatımıdır.
b-)Üçüncü Kişili Anlatim:Olayın,bir başkasının başından geçmiş gibi anlatımıdır.
Öyküler de düşünce yazilari gibi planli yazilir. Ancak bu planlama farkli özellikler gösterir. Düşünce yazilarinda düşünce plani, bir olay yazısı olan öyküde ise olay planı uygulanır.
Düşünce yazilarinin girişinde konu ortaya konur,gelişmede açiklanip örneklenir,sonuçta da bir yargiya varilir. Öyküde ise girişte olay sezdirilir,kişiler ve olayin geçtigi yer tanitilir,zaman belirtilir. Gelişmede olay okuyucunun ilgisini çekecek bir biçimde anlatilir,ilginç bir noktada dügümlenir. Sonuçta da bu dügüm çözümlenerek olay çözüme kavuşturulur.




Düşünce yazilarinda “giriş ,gelişme ve sonuç” diye adlandirilan bu bölümlere,öyküde “serim,dügüm,çözüm”
adı verilir. Düşünce yazılarında genellikle tek paragraftan oluşan giriş ve sonuç bölümleri,öyküde birden çok olabilir.

TAMİR EDİLMEZ HATA
İki genç kadın,gölgeleri bulvara düşen küçük bir parkın yanında karşılaştılar. Karşı karşıya gelince önce hafif bir tereddüt geçirdiler,sonra birbirlerini tanıdıklarına emin olarak kollarını açtılar:
-Raymond!...
-Matilt!...
Aynı mahallenin çocuklarıydı. Beraber oynamışlar,aynı okula gitmişler,bir çatı altında yıllarca beraber kalmışlardı. Sonra bütün okul arkadaşları gibi,bu müşterek hayatın tatlı anılarıyla dolu olarak kaderin çizdiği ayrı ayrı yollara yürüyüp gitmişlerdi.
İkisi de otuz yaşlarında idi;fakat Raymond,göz kapaklarının uçlarından burun delikleri hizasında yanaklarına doğru uzanan kırışıklarıyla,gerdanını gölgeleyen bariz çukurla ve saçlarındaki tek tük gümüş tellerle,kırk yaşından fazla gösteriyordu. Kılık kıyafeti de sıkıntı ve güçlüğün yıprattığı insanların çetin mücadelelerini yansıtan bir solgunluk ve perişanlık içindeydi. Elinde havı dökülmüş demode astragan bir çanta ve bunu tutan elinin baş parmağında ufak bir eldiven deliği göze çarpıyordu.
Matilt,pırıl pırıl kıyafetleriyle onun tamamen zıddıydı. Boynunda ince altın bir kordon,elinde son model bir çanta ve saçları üstünde tülbentle örülmüş,küçük şık bir şapka vardı. Parmaklarını yüksek kıratta yüzükler süslüyordu.
Matilt,hiç çekinmeden tatlı bir içtenlikle:
-Ne oldu sana,dedi,hasta mısın? Felaket mi geçirdin? Oysa okulda iken ne parlak hayaller kurardın,ne mutlu gelecekler düşünürdün.
Raymond içini çekti:
-Öyleydi,evet,öyle tatlı hayaller kurardım. Ama hayat,tatlı hayallerle değil,acı gerçeklerle dolu... Bir astsubayla evlendim. Güzel bir yuva kurduk,bir de çocuğumuz oldu. Ama vefasız çıktı,beni yüz üstü bıraktı. Ardından çocuğum öldü. Kısacası şansım kötü gitti,tek başıma bir şey başaramadım. Ama görüyorum ki sen mutlu olmuşsun;kıyafetin,bakışların bunu söylüyor. Senin hesabına sevindim.
-Evet,ben hayaller kurmadım,kendimi hayatın normal akışına bıraktım. Karşıma bir adam çıktı,onunla evleniverdim. Kazancı iyi,bana ve çocuklarıma bakıyor,hiç bir şikayetim yok. Canım,niye ayakta çene çalıyoruz böyle,gidip bir yere otursak ya...
-Karşidaki eczaneye bir reçete vermiştim,ilaçlarimin hazirlanmasini bekliyordum,parka gidip beklemeye niyet-lenmiştim,karşima sen çiktin.
-İlaçların hazırlana dursun,bir pastacıda oturup dertleşelim biraz,hadi gel.
Eczanenin tam karşisinda bir pastaciya girdiler,vitrinin yaninda boş bir masaya oturdular. Derhal eski günlerin anilarina dalip tatli tatli konuşmaya başladilar. Raymond;yoksullugunu,hastaligini,ilaçlarini unutmuştu. Zengin arkadaşinin mutlulugunu paylaşiyor,onunla beraber gülüp söylüyordu.
Bu sırada caddeden,tam vitrinin önünden kibar giyimli bir adam geçiyordu. Matilt’i görünce durdu,şapkası-nı çıkararak genç kadını selamladı. Matilt:
-Kocamın bir arkadaşı bu,dedi,bana bir dakika müsaade eder misin?
-Hay hay.
Dışarıya çıktı,ayak üstü konuşmaya daldılar. Bir dakika,beş dakika,on dakika...Konuşmaları bitmek bilmiyordu bir türlü. İçeriye girince arkadaşından özür diledi:
-Kocama ait bir sorundu,dedi. Kendisi avukattır. Seni yalnız bıraktığım için affet beni.
Raymond,saatine baktı:
-Ben de,dedi,senden beş dakika izin istesem. Ilâçlarim hazir olmuştur her halde. Parasini vermiştim,bir solukta gider gelirim.
-Tabii,tabii,beklerim güzelim.




Matilt yalnız kalınca,yiyip içtikleri şeylerin parasını vermeyi düşündü,çantasını açtı,hayretle durdu. Evden çıkarken kocasından bin frank istediğini,bu parayı çantasına koyduğunu hatırlıyordu. Çantanın içini alt üst etti. Mendil,pudriyer,ayna,ufak para cüzdanı,anahtarlık,hepsi yerli yerindeydi;ama bin franklık banknot yoktu. Istırap ve düşünceyle kalakalmıştı... Hatırına gelen kötü şeyi kovmak ister gibi elini terleyen alnında gezdirdi. Demin kocasının arkadaşıyla dışarıda konuşurken acaba Raymond?... Hayır,hayır,Raymond böyle bir şey yapamazdı!
Onu okuldan tanıyordu,ailesini tanıyordu;karakterini biliyordu. Raymond bu kadar alçalamazdı,bir hırsız olamazdı,hayır hayır!...Ama içine kurt düşmüştü bir kez...Raymond’un çantası orada,kendi çantası yanında duruyordu. Titreyen elini uzattı,çantayı alıp açtı,dudaklarından bir dehşet çığlığı fırladı. Bin franklık banknot oradaydı.
O an için duyduğu acıyı,çarpıldığı derin hayal kırıklığını ömür boyunca unutmayacaktı.
Bu kadına karşı beslediği sevgi,sonsuz güven birdenbire yıkılmıştı;onun tarafından bu kadar haince,bu kadar küstahça dolandırılmış olmak pek ağrına gitti. Raymond’un bu denli adiliğe düştüğünü başkasından duysa, kesinlikle inanmazdı.
Parayı aldı,hesap pusulasını ödedi. Garsona:
-Arkadaşim karşi eczaneye gitti,dedi,çantasi şu,dönünce kendisine verirsiniz. Beni soracak olursa,acele bir işim çiktigini ve gitmek zorunda kaldigimi söylersiniz.
-Baş üstüne hanimefendi.
Artık Raymond’un yüzüne bakacak hali kalmamıştı,acele acele çıkıp gitti.
Eve geldiği zaman,kocasını kendinden önce gelmiş buldu. Adam,gazetesini açmış,okuyordu. Karsına baktı:
-Hayrola,dedi,yüzün solmuş,ellerin titriyor,canini sikan bir olay mi geçti?
Kadın şapkasını çıkarırken:
-Sorma,dedi,çok kötü bir olay,asabım çok bozuk,sonra anlatırım...
Adam gülümsedi:
-Ben bilmem. Bu gün sende bir anormallik var. Evden çıkarken de sinirliydin. Benden bin frank istedin,parayı masanın üstünde unutup gitmişsin...
Matilt ürperdi,bir adım geriledi,rengi daha fazla soldu:
Neee?dedi,ne diyorsun?
Bir şey dedigim yok. Işte bin frank orada duruyor.
Ah,Allah’ım,ne yaptım ben?Ne yaptım? Ne yaptım?....
Guy de MAUPASSANT

EDEBİ TARİH:
On dokuzuncu yüzyıl başlarına kadar dünyanın her yerinde rivayetler,yorumlar,hikayeler karmaşığı olarak yazılmış tarihlerdir. Örnekleri batıda,doğuda ve bizde çok görülür. Bu eserler tarih olaylarını konu edinir ve anlatılan olaylarda kesinlik ve objektiflikten ziyada anlatım güzelliği,yeni buluşlar ve ilgi çekici yanlar aranır. Tarihi gerçeğin arasına yazarların kendi görüş ve mizaçları da karışır.
Olaylardan ibret dersleri çıkarmak,geçmişi anlatmakla birlikte okuyanların ahlak ve eğitimlerini de gözetmek bu eselerin vazgeçilmez niteliğidir. Türk edebiyatında edebi tarihe büyük önem verilmiştir. Tanzimattan günümüze kadar çeşitli isimler yetişmiştir.

HATIRA(ANI):
Kişilerin başindan geçen ya da tanik olduklari olaylari anlatan yazilara anı denir. Anılar,günü gününe tutulan notlar biçiminde ya da sonradan hatırlanarak yazılır. Günü gününe yazılan anılara günlük(günce) denir.
Anılar,yazılı olduğu gibi sözlü de anlatılabilir. Yaşanmış olaylar ele alındığı için,anılarda anlatılanlar gerçektir. Bir anının başarılı olabilmesi için,öncellikle ilginç ve ders verici bir olay seçilmelidir. Bu olay,abartmalardan kaçınılarak olduğu gibi aktarılmalı;anlatım açık,içten ve ilgi çekici olmalıdır. Anılarda olaylar,oluş sırasına göre planlı bir biçimde anlatılmalıdır.
Hatıra,yazarını mesleğine,huyuna ve mizacına,eğilimlerine göre edebi,askeri ve sosyal bir muhteva taşıyabilir. Herkesin bildiği bir olaya ve ay olaylara büsbütün değişik kişisel bir açıdan bakılması hatıraların değerini artırır.


Hatıra eserinde,yazar tarafsız ve ya taraf tutucu olabilir. Bunlar,hatıra için kusur değildir. Tam objektifliğin mümkün olmayacağı hatıra eserlerinde asıl önemli olan dürüstlük ve samimiyettir. Ayrıca gerçeği boğacak derecede hissi ve mübalağalı davranmamak,konunun okuyucuların merakını karşılayacak nitelikte olması da aranan diğer hususlardır.

ATLA KURDUN SAVAŞI
Babam uzak köylerden bir at almıştı. Yılkıya uymaz,bütün atlardan ayrı,yasaklanmış bölgelerde otlardı. Sonra kendi kendine geceleyin eve dönerdi.
Bir ilkbahar mevsiminde,bacakları ince,uzun gövdeleri pörtlek bir tay doğurdu. Tay doğduktan sonraysa iyice azgınlaştı. Ele avuca sığmaz oldu. Kimi geceler eve bile gelmiyordu. Karanlık gecelerde bütün ev halkı dağlara,derelere dağılıyorduk. Bir gece bulamadık. Geldik,yattık.
Ertesi sabah,ortalık ışır ışımaz düzlere düştük. Ben, “Tilki Delikleri” denen yöne doğru gittim. Oradan aştım,Barsak Dersi’ne yöneldim. Barsak Deresi’nde bir karaltı seçtim. Fırıldak gibi dönen bir at gördüm. Yaklaşınca,atın kurtla savaşını seçebildim. Kurt saldırıyor,atın bir yerinden yakalamak,ya da yavrusunu kapmak istiyordu. Bizim anaç at,azgın at,yavrusunu göğsünün altına almıştı. Onu kurttan koruyor,arka ayaklarıyla aralık-sız çifte savuruyordu. Kurt,aralık bulamıyordu taya ulaşmak için, Atın güçlü ve yorulmayan arka ayakları,bacak-ları şimşek gibiydi.
Bir süre izledim. Bizim kahraman at,yiğit at,kendini ve yavrusunu çok iyi koruyordu. Yavru;anasının çenesi altında,göğsü altında dönüyor dönüyor,küçük bir daire çiziyordu. Bizim anaç atın çenesi,dairenin merkezi olmuştu. Arka ayaklarının dolaştığı yerler,yeşil çayır üstünde kapkara çember çizmişti. Bütün gece süren savaşta atın başarılı olduğu açıktı.
Kurt birkaç adım geriye çekiliyor,arka ayakları üstüne çöküp dinleniyor,sonra saldırıya geçiyordu. Kurt dinlenirken,at acı acı kişniyor,yardım istiyordu. Issız derelerde yankılanan sesini birkaç kez dinledim. Yüreğim daha fazla dayanamadı. Yamaçtan bir taş aldım,savurdum ve sanki birkaç köpekle gelmişim gibi bağırarak koştum kurda doğru. Birdenbire neye uğradığını anlayamayan kurt,hemen karşı yamaca doğru koşmaya başladı. Anaç at,yıldırım gibi saldırdı arkadan. Kurda ulaşamadı elbette Tayın yanına yaklaştım. Anaç at,kızgın at,bizi yavrusunun yanına yaklaştırmayan atımız,döndü geldi;engin engin kişnedi. Başını uzattı bana,yelesinden tuttum. Başını kaldırdı yukarı,kurdun arkasından bir daha baktı,bir daha kişnedi. Sonra sırtına bindim. Hiç kıpırdamadı. Oysa babam bile binemezdi çoğu kez. Kimseyi sırtına almaz,kimse onu yakalayamazdı. Beni sırtına aldı,Barsak yamacına doğru hızlı hızlı adım attı,kişnedi,geriye döndü yavrusuna baktı.
İkindi üstü eve geldim. Atı içeriye çektim. Durumu gelene gidene anlattım. Komşulardan yirmi otuz kişi taya müşteri oldu. Beni uzun uzun dinleyen komşular,”Bu tay benimdir”diyordu. Bir başkası,”Gelecek yıl doğacak olan da benim...”diyordu. Belki inanılması güçtür,daha üç yıl sonra doğacak olan yavru için babam para aldı,koyun aldı,peşinat ya da pişmancılık denen ödentileri cebine indirdi. Tayın üçüncü yıllık ücreti benim giysime ayrıldı.”Ballandıra ballandıra anlattın oğlum,komşuları özendirdin,imrendirdin. Bu senin hakkın...” diyordu babam.
Ben bu olaydan bir pay çıkarırım:Kişi isterse en büyük güçlüklerle savaşabilir. Bir at,hem kendini,hem yavrusunu yırtıcıya karşı koruyabiliyor,kurtla savaşabiliyorsa,biz güçlüklerle mücadeleden neden korkalım,çekinelim,yılalım...
Ümit KAFTANCIOĞLU

SEYAHAT(GEZİ YAZISI):
Bir yazarın yurt içinde ve ya yurt dışında gezip gördüğü yerleri güzel ve canlı bir üslupla anlattığı edebi eserlere seyahat(gezi yazısı) denir.
Gezi yazıları anlatım yönünden oldukça zengindir. Çünkü bu yazılarda,yeri geldikçe birtakım anılardan,güldürücü fıkralardan ve olaylardan söz edilir. Tasvirden sıkça yararlanılır. Gezi yazıları önemli birer kaynak niteliği de taşır.
Gezi yazılarının girişinde gezilen yer tanıtılır. Gelişmede gezilip görülen ilginç yerler anlatılır,bunlarla ilgili duygular sergilenir. Sonuçta da gezinin nasıl sonuçlandığı ve gezen üzerinde ne gibi izlenimler bıraktığı belirtilir.




Gezilip görülen bir yerin başarili bir biçimde anlatilabilmesi için,gezi sirasindaki gözlemlerin bir yere not alinmasi gerekir. Bu notlar,yeri gelince anlatim çalişmalarinda kaynak olarak kullanilir.
İnsanlar eski çağlardan beri keşif,askerlik,ticaret ve merak sebebiyle seyahat yapmışlardır. Eli kalem tutanların yazdıkları eserler ve ya tuttukları notlar,bu türün ilk örnekleri olmuştur.
Seyahat türüne giren eserlerde gezilen yerlerin dış görünüşleri,içe ait özellikleri,insanlarının giyimleri,inançları,örf-adet ve gelenekleri,ahlak ve hukuk düzenleri,refah durumları gibi şeyler ön planda yer alır. Ayrıca o yere mahsus çekici şeyler,yazarın dikkatli bakışları ve güzel üslubu içinde okuyucuya duyurulur.
İyi bir seyahat yazarı,gezip dolaştığı yerlerdeki halkın dini,dili,töresi,felsefesi yanı sıra yetecek kadar iktisat,hukuk,tarih,politika vs. de bilmelidir. Seyahat yazılarının hemen hepsinde biraz şişirimsi bir üslup bulunur. Bular esere biraz sübjektifliğin yanısıra cazibe ve lezzet kazandırır. Ancak aşırı olması,o eseri değersiz kılar. Seyahat yazılarında hiç tahammül edilmeyen şey,olmayan ve yalan şeylere yer verilmesidir.

TİCARET
İstanbul’da tedavisi kısmen yapılan böbreklerim hakkında fikrini almak üzere,Frankfurt’a,mütehassıs Profesör Volhard’ı ziyarete gitmiştim.
Gayet usta bahçıvanların düzelttiği büyük bir bahçede,belediye hastanesi içinde ayrı bir bina teşkil eden Volhard Kliniği’ne gittiğim zaman,bir müze ve ya güzel sanatlar akademisi kapısından giriyorum zannettim. Bu klinik,fennin manasını ters anlamış bir takım dar kafalı,zevksiz ve anlayışsız adamların kurduğu bir yer değildi.
Klinikte başlica ilaç,tuz yememekten ibaretti. Zira burada tuz;böbrek,yürek,damar ve damar basincinin en büyük ve belki de yegane düşmani sayiliyordu. Hastalar,Almanlarin keşfettigi ve alelade tuzdan hemen hiç farki olmayan bir madde veriliyordu.
Bir gün doktorlarımdan birine,bu tuzun beni ne kadar memnun bıraktığından,hiçbir şey düşünmeyerek bahset-miştim. Doktor,bir hastanın bu kıymetsiz memnuniyetini,büyük bir takdir nişanesi gibi hemen o gün telefonla fabrikaya bildirmişti. Niçin? Bilmiyorum.
Bir sabah,kahvaltımı yaparken bana gösterişli bir zarf getirdiler. Bu mektup fabrikadan geliyordu. Tuzları hakkında doktoruma göstermiş olduğum memnuniyetten dolayı,bana hararetle teşekkür ediliyor ve fabrikayı gezmem rica edilerek,ikinci gün saat onda,bir otomobilin klinik önünde emrime hazır bulunacağı bildiriliyordu. Ertesi günü,denilen saatte şık bir araba,beni ve hastane arkadaşım Vedat beyi alarak şehir dışındaki fabrikaya götürdü. Bizi en ince bir nezaketle,her tarafı bembeyaz ve zemini kan kırmızı modern bir bekleme salonuna aldılar. Az sonra bizi kabul eden Genel Müdür Mösyö Ablmann,fabrikada göze çarpan güzellik ve temizlikten aldığımız intibadan duygulanmış göründü ve dedi ki:
-On sene evvel bir küçük odadan ibaret olan bu gördüğünüz koca fabrikayı yaparken,şunu ispat etmek istedim:Elinde bir fen aleti tutan adamın her türlü güzellik hislerinden mahrum,kaba ve fena olması lazım gelmez. Bir fabrikanın da siyah,kirli ve pis kokulu bir yer olması icap etmez. Görüyorsunuz ki sözümü tutmuşum. Memurlar ve işçiler,burada neşe ile çalışırlar ve akşam,işleri bitince bir hapishaneden çıkar gibi kendilerini sokağa dar atmazlar.
Hiçbir ticari kıymeti olmayan bu iki ziyaretçiye fabrikanın her tarafını uzun uzun gezdirdikten sonra,onları en büyük itinalarla yine geldikleri yere gönderdiler. Aynı gün öğleden sonra,fabrikadan bir telefon:Fabrika,bizi akşam için bir eğlence yerine davet ediyordu.
Böyle hiçten başlayan bu ilişki,yavaş yavaş o şekil aldi ki,artik her gün Mösyö Ablmann sihhatimi ve bizzat, ya telefonla soruyor ve her akşam,fabrika genel katibi Mösyö Haas,bana hastanede geç vakitlere kadar arkadaş-lik ediyordu. Frankfurt’tan ayrildigim gece,garda,sabahin beşinde beni ugurlamaya gelen dostlar arsinda,Mösyö Haas da duygulu bir çehre ile duruyordu.
Ahmet HAŞIM







MEKTUP:
Bir haberi,dileği,isteği ve duyguyu,bir düşünceyi ve bir fikri yanımızda olmayan birine iletmek amacıyla yazılan ve belli kimselere hitap eden özel yazıya mektup denir. Dini mektuplar,iş mektuplari,özel mektuplar,felsefi mektuplar gibi çeşitleri vardir. Bunlardan sanat degeri taşiyanlari edebi mektup türüne girer.
Edebi mektupların da zaman geçtikçe ilmi,tarihi ve sanat değeri artar. Kişilerin gerçek inançları,ahlak ve huyları,mizaçları yazdıkları mektuplardan çok açık seçik bir şekilde anlaşılabilir. Mektup yazarken düzgün,temiz,bir kağıt kullanmalı,yazı okunaklı olmalıdır.
Tazimattan sonra Şinasi,Namik Kemal,Mehmet Akif ve Ahmet Hamdi Tanpinar’in yazdigi mektuplar da kitaplar halinde yayinlanmiştir.
Konularına,yazılış amaçlarına göre mektubun şu türleri vardır:
1-)Özel Mektuplar:Birbirlerini çok yakından tanıyan kişilerin haberleşmek amacıyla yazdıkları mektuplara denir. Özel mektupların anlatımları içtendir. Hitap,giriş,gelişme,sonuç bölümlerinden oluşur.
Eş dost,yakinlar arsinda gidip gelen mektuplarin belirleyici özelligi,bunlarin içten,dogal,yalin oluşlaridir. Çünkü mektup yazari,bir dostuyla,arkadaşiyla dertleşmek,sevinçlerini paylaşmak için yazar. Açik ve içten davranir. Samimi bir dil kullanilir. Gözlemler,duygular,düşünceler,yorumlar,
özlemler bu mektuplara konu olabilir. Özel mektuplar kendi aralarında birtakım çeşitlere ayrılır:
”Haberleşme,kutlama(tebrik),teşekkür,çagri(da vet) mektuplari” başlicalaridir.
Haberleşme mektubuna bir örnek verelim:

AHMET ŞEVKET ESANDAL’A
Kabil, 25 Mart 1940
Oğulcuğum,
Yazdığın doğrudur,ben gittikçe Türkçeleşiyorum. Bu ister istemez oluyor. Kendi dilimle konuşmak bana hoş geliyor. Eskiden konuşmamız,yazmamızdan daha Türkçe idi. Yazarken yarı Arapça yarı Farsça yazıyorduk. Şimdi yazı dilimizin yanında konuşma dilimiz daha yabancı kaldı. Daha Türkçe yazıyor,daha karışık konuşuyoruz.
Geçende Falih Rıfkı Atay’ın bir yazısını okudum,ne kadar hoşuma gitti. Yazıyor ki:”Ey yazanlar kafanıza geleni,kaleminizin ucuna geldiği gibi yazabilirsiniz. Size hiç kimse karışamaz. Ancak biliniz ki yarın sizi kimse okumayacak.” Çok doğrudur,bütün eski ve karışık yazanları artık okumuyorlar. Şaşılacak bir iştir ki,hiçbir dilde olmayan bir değişiklik bizde oluyor. Bizde Halit Ziya gibi,Reşat Nuri gibi yazıcılar,daha kendileri sağ iken,yazıları dil bakımından eskimiş,kocalmış oluyor. Kendi eller ile yazılarını yeniye çeviriyorlar. Bunu kim yapıyor? Bir kişi değil,herkes yapıyor. Bir kolayını buldukça herkes Türkçe yazıyor. Karışık,uydurma bir dil kimsenin hoşuna gitmiyor.
Ben,dil işimizin gidişini begendigim gibi hükümetimizin diş ve iç işlerde tutumunu da begeniyorum. Bizim bu günkü gidişimizi anlamak için,”egri gemi,dogru sefer” diye atalardan kalan sözün ne demek oldugunu anlamak gerektir. Biz daha gemimizin omurgasini düzeltmiş degiliz. Ancak,yolumuz çok dogrudur. Ben,hiçbir geminin gidişini Türkiye’den daha iyi bulmuyorum. Yazik ki bunu görenlerimiz azdir. Sor bakalim,sizin üniversite gençligi içinde “egri gemi,dogru sefer”in ne demek oldugunu anlayan var mi? Dogru gittigimizi anliyorlar mi? Yurdumuzu ve işlerimizi çok dogru tuttugumuza inaniyorlar mi? Biz yarin omurgamizi düzeltince,gene bugünkü yolumuzdan yürüyecegiz. Biz,gücümüzün yettigi devletleri,uluslari yutmaya çalişacak degiliz. Biz onlarin üstüne kanat gerecegiz. Burada canimin istediklerini degil,olan,yapilan şeyleri yaziyorum. Yalniz küçükler degil,bugünkü koca koca devletler bile bizden umuyor,kurtuluşlarini bizden bekliyorlar. Avrupa’yi büyük görmeye alişmiş olanlar,yapilan her budalaligi da büyük görmeye çalişiyorlar. Hitler’in ve Ruslarin yaptiklari,yerine girmeyen bir vidaya çekiçle vurmak gibidir. Dogru yolda oldugumuzu gençlik görse iyi olur. Başka bir mektupta bunlari yine yazarim.







Kendinin ve Emine’nin gözlerinize baktıracağınızı yazıyorsun. Çok doğru olur. Doktorun dediklerini bana da yaz,ne olduğunu bileyim.
Ben şimdilik zararsizim. Az yemek,az sigara ile günleri geçiriyorum ve çalişiyorum.
Yanaklarından öper,mektubunu beklerim oğulcuğum.
Memduh Şevket ESENDAL

2-)Yazınsal ve Düşünsel Boyutlu Mektuplar:Herhangi bir düşünceyi tartişmak,açiklamak amaciyla
yazılan;genellikle eğitici-öğretici boyutlu mektuplara denir.
Romancılar,öykücüler,şairler,eleştirmenler tarafından yazılan bu mektuplar edebi değer taşır. Yazınsal mektupları özel mektuplardan ayıran yanı içerik bakımından sanat sorunlarını içermesi, anlatım bakımından özgürlük taşımasıdır.
3-)İş Mektupları:Bir iş amaciyla kurumlarin ya da kişilerin birbirlerine yazdiklari mektuplara denir.
Ismarlama mektupları,bir kişi ya da kuruluşa yazılan mektuplar,resmi bir makama yazılan dilekçeler birer iş mektubudur. İş mektuplarında istekler açık ve eksiksiz olarak belirtilmeli,saygılı bir dil kullanılmalıdır. İş mektuplarının başlıcaları da “dilekçeler,ısmarlama(sipariş) ve resmi mektupları”dır:
a-)Dilekçeler:Bir isteğimizin yerine getirilmesi için resmi kurumlara yazdığımız kısa mektuplardır.
Bir örnek verirsek;
************************************************** **********************
* Atatürk Lisesi Müdürlüğüne, *
* ANKARA *
* Okulunuzun Hazırlık B sınıfı 368 numaralı öğrencisiyim. Babamın iş *
* yerinden okulunuz öğrencisi olduğuma dair “Öğrenci Belgesi”istenmektedir. *
* Bu belgenin tarafıma verilmesi için gereğini yapılmasını arz ederim. *
* Saygılarımla. *
* Adres: *
* Emre sok. Birlik apt. 08.02.2001 *
* No:12/17 ANKARA İMZA: *
* Yelda KIZILDAĞ *
************************************************** **********************

b-)Ismarlama Mektupları:Mal üreten,kitap yayımlayan ya da dağıtan kişi ve kurumlarca,bir şey istemek amacıyla yazılan mektuplardır.
c-)Resmi Mektuplar:Resmi kurumların çeşitli konularda birbirleriyle yaptıkları yazışmalardır.
Bir örnek verirsek;
************************************************** ************************
* Altındağ Halk Eğitim Merkezi Müdürlüğüne, *
* ANKARA *
* *
* Müdürlüğünüzce açılacak olan “halk oyunları ve bilgisayar” kurslarına *
* katılmak istiyorum. *
* Gereğinin yapılmasını saygılarımla arz ederim. *
* *
* Adres: 30.03.2001 *
* Atıfbey İlköğretim Okulu Özge AVCI *
* 8-A Sınıfı No:384 (imza) *
* 06090 Altındağ -ANKARA *
* ************************************************** ***********************







BİYOGRAFİ(Yaşam Öyküsü):
Ünlü kişilerin yaşam öykülerini anlatan yazilara biyografi(yaşam öyküsü) denir.
Biyografiler,belgelere dayanılarak yazılan yazılardır. Ünlü kişileri ve yaşadıkları dönemi bize yansıttıkları için birer kaynak niteliği taşırlar. Bazıları kısa olan bu yazılar,kitap biçiminde de olabilir.
Kişiler,bazen yaşam öykülerini kendileri anlatirlar. Bunlara da otobiyografi(öz yaşam öyküsü) denir.
Biyografilerin başlangicinda,yaşami anlatilacak kişi kisaca tanitilir. Bu ara,dogum ve (ölmüşse) ölüm tarihleri belirtilir. Sonra sirasiyla yaşamin önemli yanlari anlatilir. En sonda da toplum içindeki yeri belirtilir. Kuşkusuz bu planlama hep böyle kalmaz. Yazarlar,kimi zaman daha degişik yöntemler kullanabilirler.
Biyografilerin ilgi çekici olması için,yaşamı anlatılan kişinin kendi ağzından söylediklerine ve anılarına da sıkça yer verilir.
Biyografisi yazılan,yani hayatına yer verilen kişi din,ilim,sanat,edebiyat,politika ve diğer sahalarda tanınmış olmalıdır. Böyle bir kişinin yetişmesinde,mücadelelerinde,başarılarında ve hayatının önemli devrelerinde kendisine tesir eden maddi ve manevi çevre ile şartları,konu edilen hallerinin sebep ve sonuçları dikkat ve titizlikle araştırılarak, yazılır.

NASRETTİN HOCA (1208-1284)
Türk halk mizahının en büyük ustası sayılan Nasrettin Hoca,Sivrihisar’ın Hortu Köyü’nde doğdu. Babası köyün imamı Abdullah’tır. İlköğrenimini köyünde yapan,Arapçayı,din bilgilerini önce babasından öğrenen Nasrettin,o dolaylarda ün kazanan Seyit Hacı İbrahim’le,Seyit Mehmet Hayrani Hocalardan ders aldı. Öğrenimini Konya Medresesi’nde tamamladı. Sivrihisar’la Akşehir’de imamlık,müderrislik yaptı.
Akşehir’i çok seven Hoca,burada evlendi,burada öldü. Meşhur kilitli duvarsiz türbesi buradadir. “Mezarimi ziyaret edenler,bizi gönüllerinden geçirip gülsünler. Şu yalanci dünyada somurtanlara acirim." diyen Nasrettin Hoca,fikralarindan birisinde şu vasiyette bulunur:
-Çocuklar...Söz ölüm getirmez. Fakat insan hali bu...Şayet bir emr-i Hak olursa,beni baş aşagi gömünüz!...
-Aman hocam,o nasıl iş?...
-Siz dediğimi yapın,nenize gerek...Dünya alt üst olunca dosdoğru kalkarım!
Nasrettin Hoca,yüzyıllar boyunca,Türk halkının zenginleştirdiği fıkralarıyla ulusal Türk zekasının,
Türk esprisinin en kudretli üstadıdır. Şöhreti bütün dünyaya yayılmış,fıkraları bütün dünya dillerine çevrilmiştir. Kuvvetli hayat görüşü,insanlarla olayları yansıtırken güldürdüğü kadar düşündüren fıkraları,her sınıftan halkı etkileyici bir güçtedir. Yüzyıllar boyunca,halkımızın beğendiği her fıkra,her nükte onun gerçek fıkralarına eklenerek,Nasrettin Hoca,Türk halkının ortaklaşa varlığı,yani kendisi olmuştur.
Türk edebiyatının,xııı. yüzyıl Anadolu Türkçesinin oluşumuna en büyük katkıda bulunanlar,Yunus Emre ile Nasrettin Hoca’dır. O,halk mizahımızın,halkımızın ince mizah dehasının sembolüdür.

Seyit Kemal KARAALİOĞLU

TENKİT(ELEŞTİRİ):
Öykü,roman,tiyatro ve benzeri bir yaptın başarılı,eksik,zayıf yönlerini ortaya koymak,özelliklerini belirleyerek bir sonuca varmak ya da bazı kişilerin toplum içindeki yerlerini,tutum ve eğilimlerini, olumlu-olumsuz yönleriyle ele almak amacıyla yazılan yazılara tenkit(eleştiri) denir. Eleştiri yapan kişiye de eleştirmen denir.
Eleştirmenlerin eserlere yaklaşimi bakiş açilarina göre degişir. Eleştiri,konularina göre şöyle siniflandirilir:
1-)Sanatçıya Yönelik Eleştiri:Sanatçının bireysel özelliklerinden yola çıkılarak eser değerlendirilir.
2-)Esere Yönelik Eleştiri:Eserin konusu,anlatım biçimi,olay örgüsü değerlendirilir.





3-)Topluma Yönelik Eleştiri:Eserin toplumsal olay ve olgularla bağlantısı,toplumsal gelişmeye katkısı değerlendirilir.
4-)Okura Yönelik Eleştiri:Eleştirmen,eserin kendisi üzerindeki etkilerini degerlendirir.
Eleştiriler,genellikle gazete ve dergilerde yayimlanir. Zaman zaman bir araya getirilerek bir kitap da toplanir. Bazi eleştiriler çok uzundur. Böyle eleştiriler kitap olarak yazilir.
Eleştiriler,sanattan ve sanatçidan anlayan kültürlü kişilerce yazilir. Ancak bizler de kendi çapimizda basit eleştiriler yazabiliriz.
Eleştiriler de belli plana gör yazilir. Kisa eleştiri yazilarini giriş bölümünde,eleştirilecek kişi ya da yapit genel çizgileriyle tanitilir. Gelişmede çeşitli özellikleri,başarili-başarisiz yanlari...örneklerle anlatilir. Sonuçta da bir yargiya varilir. Bu yargi; ya olumlu,ya olumsuz,ya da bazi yönlerden olumlu,
bazı yönlerden olumsuz olabilir.

ATAÇ
Bu günün gözüyle Ataç’ı değerlendirmeye soyununca,her şeyden önce,onun,bir düşünce adamı,bir eleştirmen,bir dilci ve denemeci olarak edebiyatımızda büyük ölçüde etkin bir rol oynadığını göz önünde tutmamız gerekir. Hele dil konusunda,hiç kimsenin göze alamayacağı bir inançlı atılımla,Türkçe’ye onurlu bir düzey kazandırma yolundaki çabalarını hiç unutmamamız gerekir.
Ataç,denemeci olarak hep kendini,”ben”ini ön plana almıştır. Montaiqne gibi. Eleştirmen olarak da, Gide gibi,dönemin sanat yapıtlarına hep eleştirsel bir bakışla yaklaşmıştır. Her sava bir karşı savla yaklaşırken,düşünce özgürlüğünü korumaktı derdi başı Ataç’ın.
Ataç,bütün yaşaminca bagnazliga karşi savaşti,yani donmuş,kaliplaşmiş düşüncelere karşi. O,soran ve soruşturan aklin savunucusuydu. Her düşünce,her tutum karşisinda “acaba”larla dolu bir yaklaşim içindeydi.
Ataç,döneminin edebiyatında adeta bir mihenk durumundaydı. Her eli kalem tutan,”Acaba Ataç ne der?” tedirginliğinde,sözlerine,yazılarına çeki düzen vermek zorunluluğu duyardı.
Ataç ve Ataç tutumu,günümüz edebiyatının en yoksun olduğu bir olgudur. Eleştirisiz bir edebiyat dönemi mi yaşıyor dersiniz? Acınası bir durum doğrusu.
Vedat GÜNYOL

DENEME:
Herhangi bir konuya ilişkin kişisel görüş ve düşüncelerin kesin yargilara varilmadan,içten bir dille anlatildigi yazilara deneme denir.
Deneme,söyleşiye benzer. Bu iki türü birbirinden ayirmak gerçekten çok zordur. Aralarindaki en belirleyici ayirim,söyleşide okuyucuyla konuşuyormuş gibi bir anlatim olmasina karşilik,denemede yazar,kendisiyle konuşuyormuşçasina bir yol izler.
Yazarın kendi seçtiği bir konu üzerinde sahi görüşlerini serbest bir şekilde derinleştirerek yazdığı bir türdür. Bu yazılar;dinin,ilmin,ahlakın ve felsefi sistemlerin düsturlarına önem vermeden yazıldığı için kıymetleri çoğunlukla şahsi planda kalır.
Deneme türünde öğretici edasına bürünmeden öğretmek,kesin sonuçlara varmadan tenkit etmek, ispata kalkışmadan ve belgelere başvurmadan sonuçlara varmak yolu tutulur. Bütün bunlar eserin tamamıyla şahsi olmasını sağladığı gibi sistemli inanç ve düşünceler yanında bu eserleri değersiz kılar.
Bu türün sınırlarını çizmek çok zordur. Çok defa şekil bakımından tenkit ve sohbetle konu olarak da felsefe ve ilimle karışır.

KİTAP
Az okuyoruz,çok az okuyoruz;okumuyoruz hatta. Bizde okumak denince bir meslek elde edene,bir diploma alana kadar okumak anlaşiliyor. “Çok okuyor,kendini harap ediyor zavalli...” diyorlar. Ve zavalli,arzu edilen kagit parçasina kavuştugu zaman,okumaktan,başkalarinin gözünde zavalli olmaktan kurtariyor kendini.
Aydın saydıklarımızın okumaya,kitaba düşkün olmayışlarının sebepleri aileden başlayıp okulda bitmektedir. Ailesinde kitaba,okuyana,okulunda kitaplığa,öğretmeninde okuma yolunda örneğe, rehbere rastlamayan elbette okumayacak,elbette kitapları sevmeyecek,onları katlanılması gereken bir yük olarak kabul edecektir.


Çoğu zaman çocukların ellerinden ders kitapları dışındaki kitaplar alınmaya çalışılmıştır:”Dersine çalış,o sana göre değil...” denilmiş;kendine göre olduğu sanılan şeyler de sağlanamamış;çocuk bellemek zoruyla okunacak kitaplarla baş başa bırakılmıştır. Böyle bir kimse ileride kitapları sevmeyecek,korkacaktır onlardan.
Kitaplar zararlı olabilir mi? Kötü kitaplar var mıdır? Kitaplarda bizim düşündüklerimizin, inandıklarımızın tamamen aksi olan şeyler yazılabilir;eğer kendi düşüncelerimiz,okuduğumuz başka yazarlara baskın çıkıyorsa,onunda düşüncesine saygı göstermekle birlikte eski düşüncelerimizi sürdürürüz. Ancak geniş görüşlü olmayan kimseler kitaplardan korkarlar,yenilirler.
Kitapları olup da okumayanlar vardır bir de. Sayfaları okunmak için açılmamış,ciltli,kerpiç gibi kitaplarını camekanlı kitaplıkların karşısında seyredenler vardır. Süstür onlar için:”Ne çok kitabı var” diyecektir eş dost. Tozlarının alınması okunmalarından daha önemlidir.
“Futbol seyircisi kadar kitap okuyucusuna kavuştugumuz gün,uygarlik savaşini kazanacagiz” diyor Oktay Akbal. Çok hakli.
Muzaffer HACIHASANOĞLU

MAKALE:
Bir konuda bilgi vermek,bir düşünceyi ispatlamak amaciyla yazilan bu tür gazete ve dergi yazilarina makale denir.
Makale,genel özellikleriyle bir iddia ve ispat yazısıdır. Çoğunlukla bilimsel,siyasal,toplumsal ve ekonomik konularda yazılır.
Gazete ve dergilerin baş sayfalarinda yayimlanan,yayin organlarinin güttügü amaç dogrultusunda yazilan makalelere de baş makale denir. Bu yazıları yazanlara da baş yazar denir.
Güçlü bir makale yazabilmek için iyi bir planlamaya gereksinme vardır. Bir düşünce yazısı olduğundan,makalenin giriş bölümünde konu ortaya konur. Genelde bu ortaya koyuş bir iddia biçi-mindedir.
Makale,araştirma ve incelemelere dayali bir yazi türüdür. Iyi bir makale yazilabilmesi için, planlamanin güzel olmasi tek başina yeterli degildir. Bunun yani sira,konu hakkinda ayrintili bit bilgi birikimine sahip olunmasi da gerekir. Ayrica, anlatim yalin,duru ve açik;örneklerin güçlü ve inandirici olmasina da özen gösterilmelidir.
Makalenin giriş bölümünde konu bir iddia olarak ortaya konur. Gelişme bölümünde,bu iddia örneklerle ispatlanir. Sonuç bölümünde de kesin bir yargiya varilir.
Ayrıca Bir yazıda anlatılmak istenen, üzerinde durulan düşünceye ana düşünce ve ana düşünceyi
tamamlayan,destekleyip geliştiren olaylarin,düşünce ve duygularin tümüne yardımcı düşünceler
denir.

ŞEN OLUNUZ
Hayatı ideal şartlar altında düşünenler değil,bulundukları halden hoşnut olmasını bilenler bahtiyar
olabilirler. İşte bu sırrı bulanlar; bahtiyarlığa kavuşmak için ne işlerin düzelmesini,ne büyük memurluklara geçmeyi,ne de zenginleşmeyi beklerler. Bulundukları durumdan en çok fayda elde etmeye çalışırlar. Bahtiyarlık insanların kendi varlığındadır, onu başka yerde aramak boştur.
İnsan çalışırken değil,fakat işini bitirdikten sonra yorgunluğu duyar. Onun içindir ki , ne çeşit olursa olsun, işini bitirdikten sonra sayfayı kapamalı ve artık gönül açacak çareler aramalıdır. Tanıdık-
larımızdan bir profesör vardır. Bu zat,sabahtan akşama kadar iş odasında durup dinlenmeden sekiz on saat çalışır ve sonra nasıl dinlenir,bilir misiniz? Keman çalarak! Kendisi diyor ki: “Fikrim ne kadar yorulursa yorulsun,yarım saat keman çalınca bütün yorgunluğum gider ve taze hayat bulurum.”
Bir İngiliz hekimi diyor ki:”Dinlenmek için zamanın bir kısmını güler yüzlü ve kahkası bol insanlarla geçirmelidir.” Bu pek doğrudur. Şen bir dostun konuşması insanın yorgunluğunu giderir, sinirlerini yatıştırır,üzüntüsünü geçirir. İnsana hayatta fazilet gerekir;fakat neşe de onun kadar lüzumludur.
Bulunduğumuz yerlerde,işlenmemiş nice bahtiyarlık madenleri vardır. Onları bulmak bir hünerdir. Her şeyi iyi görmeye alışanlar, bu bahtiyarlık kaynaklarının da pek iyi yerini bulurlar. Bakınız Goethe ne diyor:”İnsan her gün ya güzel bir ses işitmeli,ya gönül açıcı bir kitap okumalı,yahut güzel bir şey seyretmelidir.


Kitap odanızda her vakit bir mizah gazetesi bulundurunuz ve içiniz sıkıldığı zaman çabucak onu açıp gönül eğlendirecek parçalar okuyunuz. Sinemalarda güldürü filmleri seyretmek fırsatını kaçırmayınız. Tuhaf konuşan,şaka yapan,eğlenceli hikayeler anlatan kimselerin bulundukları toplantılara koşunuz. Kara haberler veren,somurtan,her şeyi karanlık gören kimselerden uzak durunuz. Elem veren,gözyaşı döktüren filmleri seyretmeyiniz.
Sözün kısası,bahtiyar olmak herkesin hakkıdır. Yalnız o bahtiyarlığı uzaklarda değil,kendi hayatımızda arayıp bulmalıyız. Geçmiş günlerin özlemini çekenler ve ya geleceğin kaygısı ile tasalananlar,hiçbir vakit bahtiyar olamazlar. Halinden hoşnut olmayı bilmeli,hem gülmeli hem de başkalarını güldürmeli,hayat bir aynadır,güler yüzle bakarsınız,o da güler;kaşlarınızı çatarsınız, o da suratını asar.
Selim Sırrı TARCAN

FIKRA:
Hemen her gün çeşitli gazete ve dergilerde,bu tür konulara ilişkin yazilara rastliyoruz. Güncel olaylarla ilgili kişisel görüş ve düşüncelerin anlatildigi böyle yazilara fıkra denir.
Fıkra,bir düşünce yazısıdır. Gazete ve dergilerin iç sayfalarındaki köşelerde yayımlanır. Bunlar,kısa ve kolay anlaşılan yazılardır.
Bir düşünce yazisi oldugu için,fikralarin giriş bölümünde konu ortaya konur. Gelişmede gerekli açiklamalar yapilir,örnekler verilir. Sonuçta da bu açiklama ve örneklemelerden yola çikilarak bir yargiya varilir. Işte varilan bu yargi,yazinin “ana düşüncesi “dir. O halde ana düşünce,okuyucuya verilmek istenen temel düşüncedir. Düşünce yazilarinda genellikle son paragrafta yer alan bu düşünce, gelişme bölümündeki paragraflarda yer alan bir takim yan düşüncelere de yardimci düşünceler diyoruz.

KENDİNİ TANI,MUTLU OL.
Ağa Han kadar zengin ya da beğendiğin sinema artisti kadar güzel olmayı arzu ederek zaman yitirme,kendin ol.
Bu durumu başari kazanmiş bir kişi olarak yaşamak istersen,hayatin gerçeklerini ögrenmen gerekir. Bunlarin arasinda en acilarindan biri , bir takin sinirlamalarla dolmuş olmamizdir. Fakat hepimizin bazi yeteneklerle zenginleşmiş oldugumuzu bilmemiz dengeyi saglar. Bu sinirlamalar ve yetenekler yaşamimizin yönünü belirler. Bu durumu inkara kalkişmak,her girişimden yenik çikmamiz sonucunu veriri. Oysa kişiligimize başkalarinin yaşamina göre şekil vermeye çalişacak yerde, kendi
yeteneklerimizi kabul eder ve onları geliştirirsek, mutluluğa ulaşmamız kolaydır.
Abraham Lincoln çok çirkin,Franklin Roosvelt ise kötürümdü. Fakat hiç biri,başkalarinin dogal ayricaliklarina imrenerek zaman yitirmedi. Bunun yerine her biri yalniz kendi kişiligine güvenerek başarmaya çalişti. Böyle yapmakla kalabalik kitlelerin sevgi ve saygisini kazandilar. Sen de kendi çalişma alaninda onlarin yaptigini yapabilirsin.
Lincoln ile Roosvelt büyük liderlerdi. Sen lider olmayabilirsin. Ama bunun için üzülme. Kişi,bu dünyada elde ettigi her şeyin karşiliginda bir ücret ödemekle yükümlüdür. Liderligin ücreti bir hayli agirdir.
Sen,ancak sen olmakla başariya ulaşabilirsin. Içinde liderlik yetenegi varsa,bu yetenegi geliştir. Ödeyecegin ücret ne olursa olsun memnun kalacaksin. Fakat kişiligin seni başka bir yöne sürüklüyorsa oraya git ; çünkü ancak kendini bulmakla gerçek mutluluga ulaşabilirsin.
James Hughes

SOHBET(SÖYLEŞI):
Kişilerin herhangi bir konudaki görüşlerini,konuşma havasinda,içten bir dille anlattiklari yazilara sohbet(söyleşi) denir.
Söyleşi yazilarinin en belirgin özelligi,yazarin okuyucuyla sürekli diyalog içinde olmasidir. Söyle-şilerde,sanki yazarla okuyucu karşi karşiya oturmuşlar da konuşuyorlarmiş gibi hava vardir. Bu hava,genellikle devrik cümlelerle ve soru cümleleriyle yaratilir. Yazar,okuyucuya bir takim sorular yöneltir,yanitlarini da yine kendi verir.



Söyleşilerde gerektikçe atasözlerinden,özdeyişlerden ve güldürücü fikralardan da yararlanilir. Bu tür yazilarda içten ve açik bir anlatim vardir. Konunun derinligine fazla inilmez. Söyleşi de fikra ve makale gibi gazete ve dergi yazisidir.

HOŞGÖRÜ
Hoşgörür olmak ne demektir? Hoşgörür olmak, düşüncelere, “ Boş ver” diye aldiriş etmemek degildir. Böyle bir ilgisizlik insana yakişmaz. Hoş görür olmak, bize seslenen kimsenin söylediklerini bir takim ön yargilara dayanarak tartişmadan geri çevirmek degil,söylenenleri dikkatle dinleyip tarafsiz bir görüşle inceledikten sonra yargiya varmaktir.
Başkasinin düşüncelerini incelemeden neden geri çevirelim? Neden bu düşünceleri küçümsemeyle karşilayalim? Onlari savunmak olanak dişi midir? Biraz olsun gerçek payi yok mudur bu sözlerde? Bize bunlari söyleyen hiç mi kafa yormadi acaba?
İnsanların beğenileri birbirine uymaz.O belki kırmızıdan hoşlanır,siz yeşili seviyorsunuzdur.O belki Wagner’ın müziğini beğeniyor,siz Mozart’ı yeğliyorsunuzdur.Beğenileri sizinkine uymuyor diye,onu beğenisizlikle , kabalıkla mı suçlayacaksınız?Ona kızacak mısınız?Onun da sizin de beğendiğiniz şeyleri yansız olarak değerlendirmelisiniz.
İşte düşünce alanında da böyledir.Bütün düşünceleri ve varsayımları bize göre ve bazı yönleriyle savunmak olanağı vardır.Bunun için size seslenen kimsenin düşüncelerini öyle anlayıp dinlemeden geri çevirmeye kalkışmayınız.Onları inceleyiniz.Bekelım ne yenilikler bulacaksınız.Doğal olarak, bütün insanların düşüncelerinde olduğu gibi,iyi ve kötü yönler görecek,doğru ve yanlış noktalar bulacaksınız.
Öyleyse doğru bulduklarınızı açıkça belirtiniz,geri kalanları da güler yüzle tartışınız.Kanıtlarınızı ortaya koyunuz ; fakat karşı tarafın kanıtlarını da dinleyiniz.Mantık kurallarına uyarak yargılayınız, duygularınıza kapılarak değil.Konuşma,tartışma alanında,bundan başka her türlü kural dürüstlüğe aykırıdır.
Raymond de Saint LAURENT


HİTABET (NUTUK)
Bir hitap tarafından,açık meydanlarda veya kapalı salonlarda belli bir maksatla toplanmış halka söylenen sözlere hitabet (nutuk) denir.Bunlar önceden veya sonradan yazıya geçirilir.Hatip, bu sözleri söyleyen demektir.
Hitabet,dini,askeri,siyasi,ilmi olabilir.Hatip,söyleyeceği sözlerin taşıdığı fikre kesin inanmış olmalıdır.Konu dinleyicilerin hepsini ilgilendirmelidir.Anlatım ; kesin ve açık olmalıdır.Gereksiz edebi sanatlara yer verilmemelidir.
Hitabet türünün bütün dünyadaki en muhteşem örnegi Peygamber Efendimizin veda hutbesidir.Askeri alanda Yavuz Sultan Selim Han’in Çaldiran Seferi sirasinda,Alparslan’in Malazgirt Harbi öncesinde yaptiklari ve Mustafa Kemal Atatürk’ün Türk gençligine hitaben yaptigi kisa konuşmalar yine bu türün en önemli örneklerindendir.

ATATÜRK’ÜN GENÇLİĞE HİTABESİ
Ey Türk gençliği! Birinci vazifen,Türk istiklalini,Türk Cumhuriyetini,ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.
Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegane temeli budur.Bu temel,senin,en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi,seni,bu hazineden,mahrum etmek isteyecek,dahili ve harici,bedhahların olacaktır.Bir gün,istiklal ve cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen,vazifeye atılmak için,içinde bulunacağın vaziyetin imkan ve şeraitini düşünmeyeceksin!Bu imkan ve şerait namüsait bir mahiyette dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler.Cebren ve hileyle aziz vatanın,bütün kaleleri zapt edilmiş,bütün tersanelerine girilmiş,bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir.Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere,memlektin dahilinde,iktidara sahip olanlar gaflet ve delalet ve hatta hıyanet içinde bulunabilrler.Hatta bu iktidar sahipleri şahsi menfaatlerini ,müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhid edebilirler.Millet,fakru zaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilir.


Ey Türk istikbalinin evladı!İşte,bu ahval ve şerait içinde dahi,vazifen ; Türk istiklal ve cumhuriyetini kurtarmaktır!Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda,mevcuttur !

Mustafa Kemal ATATÜRK












KAYNAKLAR :

1- İlköğretim 7.sınıf Türkçe Dersi Kitabı
2- İlköğretim 8.sınıf Türkçe Dersi Kitabı
3- Rehber Ansiklopedisi
4- Türkçe Sözlük
__________________
İmZaaaZZzzzaaaa....:):):)):)
_ѕєηєм_ isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Bookmarks


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Sizin Yeni Konu Acma Yetkiniz var yok
Sizin Konu Yanıtlama Yetkiniz var
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz

Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Edebİ Akimlar уυѕυƒ Türk Dili ve Edebiyat 0 04-02-2008 19:35
Edebİ Bİlgİler Yaso Türk Dili ve Edebiyat 0 03-29-2008 20:46


Şu Anki Saat: 21:35


İçerik sağlayıcı paylaşım sitelerinden biri olan Bilqi.com Forum Adresimizde T.C.K 20.ci Madde ve 5651 Sayılı Kanun'un 4.cü maddesinin (2).ci fıkrasına göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur. bilqi.com hakkında yapılacak tüm hukuksal Şikayetler doganinternet@hotmail.com ve streetken27@gmail.com dan iletişime geçilmesi halinde ilgili kanunlar ve yönetmelikler çerçevesinde en geç 1 (Bir) Hafta içerisinde bilqi.com yönetimi olarak tarafımızdan gereken işlemler yapılacak ve size dönüş yapacaktır.
Powered by vBulletin® Version 3.8.4
Copyright ©2000 - 2017, Jelsoft Enterprises Ltd.
Search Engine Optimisation provided by DragonByte SEO v2.0.36 (Lite) - vBulletin Mods & Addons Copyright © 2017 DragonByte Technologies Ltd.

Android Rom

Android Oyunlar

Android samsung htc

Samsung Htc

Nokia Windows